Cumhurbaşkanlığı 2019 programında aile ve kadın

Siyasal iktidarın cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle dayanaklarını daha da güçlendirdiği mevcut özel mülkiyete ve kapitalist üretime, emek sömürüsüne dayalı ekonomik sosyal temeller sınıfsal ayrımları derinleştirdiği gibi, kadınların üzerindeki doğrudan ve dolaylı baskıları, cinsiyetçiliği, ayrımcılığı, eşitsizliği artıran zemini de genişletmektedir.

Cevriye Aydın

Cumhurbaşkanlığı 2019 Programında kadınlara yönelik değerlendirme, amaç ve uygulanacak programlar “Aile ve Kadın” başlığı altında ele alındı. Bir dönemi kapsayan bir programda “kadın”dan söz edildiğinde, bunun bir “eşitlik” ya da “eşitsizlik” kavramı çerçevesinde irdelenmesi beklenirse de pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde kadın, aile kavramının içinde örtük olarak ele alınmıştır. Zira kadın “yeni Türkiye”de tek başına bir özne sayılmamaktadır. O ancak “aile” içinde ve onunla birlikte anlam ifade eder. Programda da bundan öte kadına bir rol yüklenmek istenmediği görülmektedir.

Türkiye’de kadınların eşitlik mücadelesinin, bilindiği gibi eski bir geçmişi ve önemli birikimleri var. 1800’lerin yarısından itibaren çalışma hayatına dahil olmuş kadın işçi kuşakları ve onların mücadeleleri, batıdan etkilenerek kadınların hak ve özgürlüklerini savunmaya başlamış Osmanlı aydın kadın geleneği var. Cumhuriyet tarihi boyunca da tütün ve tekstil işçisi kadınlardan, imalat ve sanayinin diğer alanlarında ve KİT’lerde çalışan kadınlara kadar kesintisiz bir kadın işçi mücadelesi geleneği olan bir ülke Türkiye. Şu anda bile çoğunluğu kadın olan Flormar işçilerinin, işlerine sahip çıkmak için başlattıkları direnişin 8. ayını sürdüğü biliniyor.

1960’lı yıllardan itibaren çok güçlü olmasa da aydın kadınların, hak ve özgürlük alanında kadını merkezine alan akademik çalışmaları 70’li ve 80’li yıllarda artarak günümüzde önemli bir literatür birikimine ulaştı. 1986 sonrası bu birikimi sokağa yansıtmaya çalışan feminist akımlarla birlikte yine 70’lerden itibaren sosyalist bir kadın hareketi geleneği var. Hatta hatırlanacağı üzere AKP iktidarı sürecinde bu iki akımın özellikle kadına yönelik şiddete ve gerici politikalara karşı sokakta birleşen ve kimi önemli kazanımlara yol açan eylemlilikleri oldu.

Kadınlar, işte tarihin ve güncelin bu yönüyle AKP iktidarının daima bir meselesi olageldi. Zira AKP iktidarı, özel mülkiyeti tahkim eden bütün geçmişiyle birlikte sermayenin kadına yönelik en ataerkil, en gerici ve dinsel görünüm altında en “kadın düşmanı” akımının temsilcisi olarak işlevselleşti. Ancak, bugüne kadar çeşitli gerici adımlar atmış olsa da kadınların sokakta gösterdikleri tepki ile bu girişimlerden bir kısmını geri çekmek zorunda kaldı. Özellikle hedef kitlesi okul öncesi eğitimden itibaren her düzeydeki eğitim çağındaki çocuklar ve kadınlar olan yasal ve kurumsal gericileştirme adımlarına hiç ara vermemiş olsa da AKP, kadınların Türkiye’deki birikim ve mücadele deneyimlerini bir çırpıda ayaklar altına almayı göze alamadı. Bunun için genel yapısal ve kurumsal dönüşümleri tamamlamayı beklemesi gerekti.

16 yıllık iktidarının en önemli ilgi alanlarından biri olan fikren ve fiilen kadını eve, kadın sorununu aile içine hapsetmeye yönelik adımlarının geldiği yerin daha iyi anlaşılabilmesi için AKP iktidarını yeniden tahkim eden Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine gelen sürece bakmak gerekir.

Bilindiği gibi 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan Anayasa değişikliğine dair referandumla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçildi. Bu değişiklikle birlikte özünde parlamenter sistem yürürlükten kalktı. Evet, 24 Haziran’da yapılan seçimle oluşmuş bir parlamento var; ancak, parlamentonun hükümeti denetleme yetkisi ortadan kalktı.

Cumhurbaşkanlığı 2019 Programında “Kadın ve Aile” başlığı altında “mevcut durum” şöyle tarif ediliyor: “Toplumun çekirdeğini oluşturan, bireyleri ve toplumu bir arada tutan aile kurumu güçlü toplumun temelidir. Aile kurumu, sanayileşme ve kentleşmeyle birlikte ortaya çıkan toplumsal sorunların küreselleşmeyle daha da büyümesi ve çeşitlenmesi karşısında büyük tehditlerle karşı karşıya kalmıştır. Toplumsal hayatta karşılaşılan sorunlar; aile parçalanmaları, göç, boşanmalardaki artış, aile eğitimindeki yetersizlikler ve toplumdan ziyade bireyin öneminin ön plana çıkarılması gibi etkenlere bağlı olarak ortaya çıkmaktadır.

Saptamadan sonra TÜİK verileri de programda yer almaktadır:

2007-2017 döneminde ülkemizde gerçekleşen evlilik sayısında yüzde 10,7 oranında azalma olurken, boşanma sayısında ise yüzde 37,3 oranında bir artış olduğu görülmektedir.

Bu 10 yıllık zaman dilimi içinde evlilik oranlarının azalması, boşanmaların ise yüzde 40’a yakın bir oranla artması karşısında CB 2019 Programında öngörülen çalışma ve önlemler özetle şöyledir:

  • 1) Ailenin bütünlüğünün korunmasına, güçlendirilmesine ve sosyal refahının artırılmasına yönelik aile eğitim programları yaygınlaştırılarak devam etmektedir. Sosyal Hizmet Merkezlerinde sunulan hizmetlerle aile bireylerinin ekonomik ve sosyal yaşama katılımlarının artırılması amaçlanmaktadır.
  • 2) Ailelere yönelik danışmanlık hizmetleri yaygınlaştırılmış, afet ve acil durumlarda ailelere yönelik psiko-sosyal destek, zararlı madde kullanımı, göç etmiş ailelere ilişkin sorunlar, aile değerleri, kuşaklar arası ilişkiler ve ergen profili gibi birçok konuda araştırmalar yapılmaktadır.
  • 3) Yapılan araştırmalardan çıkan sonuçlar, ailede tespit edilen sorunların çözümüne yönelik politikalara yansıtılmaktadır.
  • 4) Ekonomik gelişmenin sosyal kalkınmayla tamamlanabilmesi için aile kurumunun güçlendirilmesi, statüsünün geliştirilmesi ve aile üyelerinin yaşam standartlarının yükseltilmesini amaçlayan politikalar temel öncelikler hâline gelmiştir.

Yine programda yer verilen verilere göre,

Çekirdek ailelerden oluşan hane halklarının oranı, 2016 yılında yüzde 66,4 iken 2017 yılında yüzde 66,1’e düşmüştür.

2017 yılında toplam hane halklarının yüzde 8,5’i yalnız ebeveyn ve çocuklardan oluşmaktadır. Bunların yüzde 1,8’i baba ve çocuk, yüzde 6,7’si ise anne ve çocuk olan hane halklarıdır.

Baba veya anneyle yaşayan çocuklardan oluşan hane halklarının oranında yıllar itibarıyla artış gözlenmektedir.

Hane halkının 1/3’ünden fazlasının parçalanmış aileler olması karşısında öngörülen çalışma ve tedbirlerden özetle anlaşılan şudur:

  • 1) Erkekleri de kapsayacak bir farkındalık çalışmasının yaygınlaştırılması
  • 2) Etkili iletişim ve krizle baş edebilme becerisini yeterli düzeyde kullanma; öfke, saldırganlık, problem çözme ve çatışma yönetimi gibi konularda psiko-eğitim programları ve psikolojik danışma hizmetlerinin düzenlenmesi
  • 3) Aile içi ilişkilerde eşitlikçi ve katılımcı yaklaşımın desteklenmesi
  • 4) Afet ve acil durumlarda ailelere sunulacak psiko-sosyal destek hizmetlerine yönelik eğiticilerin eğitilmesi

Buna ek olarak, “2018 yılının ilk dokuz ayında Aile Eğitim Programı kapsamında 236.636 kişiye, Evlilik Öncesi Eğitim Programı kapsamında 198.657 kişiye eğitim verildiğini, 4.612 kişinin ise boşanma danışmanlığı hizmetinden yararlandığını” ve bu sayının “2,5 milyona yükseltileceğini” öğreniyoruz.

Bu eğitim çalışmalarında yapılacak işlem ise “Ailelerin kendi içinde sorun çözme kapasitesini artırmak, bireylerin ve ailelerin bilinçlenmesine katkıda bulunmak” olarak tespit edilmiş.

Benzer politika ve önlemler, CB 2019 Programında evliliklerin azalıp, boşanma oranlarının artışı hakkında da sıralanmıştır.

Toplumun yaklaşık üçte birinden fazlasının çekirdek aile olmadığı, aile kurumunun şiddetle çatırdadığı bir durum tespiti yapılıyor. Veriler bunu gösteriyor.

Program, aile kurumunun sanayileşme, kentleşme, küreselleşme sonucunda büyük tehditlerle karşı karşıya kaldığını tespit etmesine karşın, bu büyük tehditler karşısında dişe dokunur bir politika ve çözümden söz edilmemesi, çözüm önerilerinin adeta geçiştirilmesi dikkatlerden kaçmıyor.

Zira, bu koşullar altında AKP iktidarı tarafından kadınların hak eşitliğinin sağlanması, bunun gözetilmesi, somut yaşam koşullarında olumlu bir değişim yönünde adım atması –esasen niyeti de olmamakla birlikte- mümkün olamayacaktır.

Elbette, verili koşullar altında siyasi iktidar hiçbir şey yapamaz diyemeyiz ama, hak ve özgürlüklerde kayda değer bir ilerleme beklemek ‘hayatın olağan akışına aykırı’ olacaktır.

Şöyle ki; siyasal iktidarın cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle dayanaklarını daha da güçlendirdiği mevcut özel mülkiyete ve kapitalist üretime, emek sömürüsüne dayalı ekonomik sosyal temeller sınıfsal ayrımları derinleştirdiği gibi, kadınların üzerindeki doğrudan ve dolaylı baskıları, cinsiyetçiliği, ayrımcılığı, eşitsizliği artıran zemini de genişletmektedir.

Kadınların mevcut eşitsiz, ikincil, ezilen durumunun temel belirleyeni olan bu koşullar esas olarak maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi süreci içinde oluşmuştur. Bu süreci dikkate alan bir bakış, bin yıllar öncesini olduğu gibi bugünü de anlamamızı kolaylaştıracaktır. Kadınların toplum içindeki ikincil konumlanışlarını oluşturan bu üretimin bir yönü yaşam araçlarının; beslenme, giyinme, barınma için gerekli nesnelerin ve bunların sağlanması için gerekli alet, araç-gereç, makine vb.nin üretimi; diğer yönü de bizzat “emek gücünün yeniden üretimi”dir. Bunlar bir yandan yaşam için gerekli nesneleri üreten emeğin, öte yandan ailenin ulaştığı gelişme aşaması, herhangi bir tarihsel dönem içinde insanların içinde yaşadığı toplumsal kurumları da belirlemektedir.

Dolayısıyla günümüz kapitalist üretim sürecinin ayakta kalması üretimin çoğalarak artmasına, üretimin artması da emek ile sermaye arasındaki ilişkinin sürekli bir şekilde yeniden üretilmesine dayanır. Bu yeniden üretim bir yandan çevreyi de içine alacak şekilde üretim araçlarının bakımı, tamiri, muhafaza edilmesi ve yenilenmesi; diğer yandan emek gücünün ertesi gün işe hazır hale gelebilmesi için, yemeği, bulaşığı, çamaşırı, dinleme koşullarının sağlanması vb. şekilde yenilenmesiyle birlikte; gelecek kuşakların yeniden üretimi yani soyun yenilenmesi, çocuğun/çocukların bakımı, beslenmesi, gözetimi vb. süreçleri de kapsar. İki yönlü bu yeniden üretimin ilk yönü girişimcinin/kapitalistin sorumluluğunda iken, bu üretimi gerçekleştirecek emek gücünün ertesi gün işe hazır hale gelmesi için yenilenme sürecini kapsayan yeniden üretim ve insan türün/neslin devamını sağlayan yeniden üretim (biyolojik üretim) sürecinde ise aile, dolayısıyla da kadın emeği özel bir konuma sahiptir.

Bu süreçte maddi olmayan ancak maddi yaşamın bir parçası haline gelen inançlar, yasalar, semboller, değerler de toplumsal yaşamanın yeniden üretilmesinde etkili unsurlardır. Örneğin kadınların aile içinde ev kadınlığı özel statüsü toplumsal ilişkilerin devamına katkı sağlayıcı bir şekilde oluşmuş ve kurumsallaştırılmıştır. Kadının bu konumu manevi olarak; inançlar, değerler, semboller ile ve yasalar tarafından ideolojik olarak yeniden üretilir. Devlet de bu üretim ilişkilerinin yeniden üretilmesinde yasal, kurumsal ve ideolojik düzenlemelere yön veren önemli bir unsur olarak, üretim sürecinin işleyişini çeşitli biçimlerde güvenceye alan bir rol oynar.

Türkiye’de AKP’nin iktidarının son yıllarında gittikçe artan siyasal gericiliğinin ve buna paralel olarak kadınların toplumsal yaşam içindeki eşitlik talepli yönelişlerine karşı sistemli saldırılarının, kapitalist üretim süreci içindeki güçlerin -emek ve sermayenin, kapitalistlerle işçi/emekçi sınıfların- bugünkü ilişkilerinden bağımsız ele alınamayacağı bir gerçektir.

Zira neo-liberal ekonomik politikaların uygulanabilmesi kuralsız bir sömürü düzenini gerektiriyordu. Yapısal dönüşümlerin sağlanması, bütün temel hak ve özgürlüklerin süreç içinde   kısıtlanması,esnek, kuralsız, kayıt dışı çalışmanın serbest hale gelmesi kapitalist sistemin bu ihtiyacına uygundur.

Bu ihtiyacın siyasal ve toplumsal alana tercüme edilmiş hali, temel ve sosyal-ekonomik hak ve özgürlüklerin olabildiğince kısıtlanması, bin yıllardır süregelen baskıcı ve cinsiyetçi rol dayatmasını kolaylaştıran (ikinci dünya savaşı ve sonrasından itibaren uluslararası gelişmelerin, uluslararası işçi sınıfı mücadelesi ve örgütlenmesinin ulaştığı düzey itibarıyla belirli ölçülerde tedavülden kalkmış olan) ataerkil sistemin en eski dinsel ve geleneksel araçlarının kutsanarak güncellenmesi ve kadınların toplumsal yeniden üretimin aileye yüklenen bütün sosyal yükleri yüklenmesinin dayatılması olmuştur.

Bununla birlikte, kapitalist üretim sisteminin güncel ihtiyaçları doğrultusunda kadın ve çocuk emeği ucuz işgücü olarak daha yaygın ve kuralsız, kayıt dışı bir şekilde çeşitli esnek biçimler altında daha fazla sömürü alanına çekilmiştir. Üretimin esnekleştirilmesi yoluyla kadın emeği ev içinde kuralsız ve kayıtsız, daha az maliyetle daha fazla sömürüye açılmıştır. Üretimin çeşitli parçalara bölünmesi ve taşeronluk sistemi aracılığıyla ucuz emek kullanımının kolaylaştırılması ile çeşitlenen ve genişleyen iş bölümünün işçi ve emekçiler aleyhine, sermaye sahipleri lehine daha çok çalışma, daha az ücretle gerçekleşen şekilde düzenlenmesi gibi dönüşümler kadın emeği üzerindeki sömürüyü artırmıştır. Bu neoliberal politikaların sonucu olarak yoğunlaşan emek sömürüsüne karşın ailenin geçimini temin eden temel emek gücü olan erkeğin ücretinin artmaması, alım gücünün azalması ve ailenin geçimini sağlayamaz hale gelmesi de kadın emeğinin kayıt dışı piyasalaşmasını artırmıştır. Çalışma koşulları ağırlaşmış, süreleri uzamıştır. “Aile”nin nerdeyse beraber geçirebileceği bütün zaman dilimine bu esnek ve kuralsız çalışma koşulları yoluyla el konmuştur. Bu koşullar, kutsallık atfedilen ailenin çözülmesine, parçalanmasına, boşanma oranlarının artmasına, kadına ve çocuğa yönelik en aşağılayıcı, görülmemiş biçimlerde cinsel ve fiziksel şiddetin yoğunlaşmasına, geleneksel ve dinsel değerlerin en çok yüceltildiği bir zamanda hızlı bir şekilde aşınmasına yol açmıştır.

Buna paralel olarak kadınlığın her vesileyle aşağılanması, kadınların adeta insan türünden başka ve aşağı bir tür gibi gösterilmesi, çoğu zaman yok sayılması böyle bir dönüşümün ihtiyacı ve sonucu olarak gerçekleşmiştir.

AKP iktidarının egemen siyasal jargonu, ataerkiyi güçlendiren ailenin kutsanması ve kadının birey olarak yok sayılması üzerine adım adım kurulmuş ve süreç içinde normalleştirilmiştir.

  1. yılındaki AKP iktidarının “kadın”dan söz edilecek her yerde sürekli “aile”yi yücelterek, sonunda getirdiği yer, kuralsız ve sınırsız bir emek sömürüsünün yaygınlaşmasına paralel olarak, bu en yüksek orandaki parçalanmışlık durumu olmuştur.

CB 2019 Programı’nda “kadın”ın ele alınış tarzı bu durumun somutlaşmış halidir. Programda yapılan tespitlerin “vehameti” ile   öngörülen önlemlerin ne ölçüde örtüştüğüne bakalım.

CB 2019 Programında “Aile ve Kadın” başlığında mevcut durum saptanırken aile kurumunun, “sanayileşme ve kentleşmeyle birlikte ortaya çıkan toplumsal sorunların küreselleşmeyle daha da büyümesi ve çeşitlenmesi karşısında büyük tehditlerle karşı karşıya” kaldığı, bunun sonucunda “toplumsal hayatta karşılaşılan sorunlar”ın, aile parçalanmaları, göç, boşanmalardaki artış, aile eğitimindeki yetersizlikler ve toplumdan ziyade bireyin öneminin ön plana çıkarılması” olduğu ifade ediliyor.

Gerçekten bugün “büyük tehdit altında” olan sadece “aile” midir? Ya da aileye bu tehdit nereden geliyor? Soruları çoğalttığımızda, son derece sığ ve pragmatist bir çerçeve çizildiğini görüyoruz.

Kuruluş bildirgesinden itibaren bütün temel belgelerinde “aile toplumun temelidir”, “aile bizim için esastır” gibi vurguların AKP için önemli bir konu olduğu biliniyor.

Evet “aile” önemli bir gerçeklik bugünkü dünyada. Aile kurumunun parçalanması da son derece derin ekonomik-sosyal-kültürel sorunlara işaret ediyor. CB 2019 Programında yer alan verilere bakıldığında, “aile” cumhuriyet tarihinin en yüksek orandaki parçalanmışlık durumunu yaşıyor. 2000’li yılların verileri, ekonomik kriz dönemlerinde Türkiye’de boşanmalarda artış görüldüğünü ortaya koyuyor. 16 yıllık AKP iktidarı 2008 krizini borçlanarak büyümek suretiyle kısmen hafif atlatmış olmasına karşın boşanma oranları artmıştı. 2018 yılı ise yeni bir krizi 2019’a devrederek tamamladı. Yani emekçi “aile”sini pek parlak bir gelecek beklemiyor.

Ailenin tehdit altında olup olmadığını gösteren ölçütler aileyi oluşturan bireylerin nasıl beslendiği, nasıl yaşadığı, yaşına göre bakım, eğitim ve öğrenim olanağına, parasız, nitelikli sağlık hizmetlerine erişebilip erişemediği, iş bulup bulamadığı, güvenceli bir işe, sağlıklı barınma imkanına sahip olup olamadığı, yaşlanınca insanca bakılıp bakılmadığı, engelli ise engelsiz bir şekilde eğitime, işe ve sosyal hizmete ulaşıp ulaşamadığı, geleceğine güvenle bakabileceği bir ülkede yaşayıp yaşamadığı gibi refah düzeyini belirleyen ölçütlerdir. Refah düzeyinin insanca koşullara yükseltilmesi ekonomik temellere bağlı sosyal sorunları mevcut sistem içinde tümden ortadan kaldıramasa da azaltır. Nitekim Türkiye’de ekonomik krizlerle boşanmaların artışı arasında bir paralellik olduğu gözlemleniyor. CB 2019 Programında “aileyi tehdit eden”   bu somut koşullardan söz edilmediği gibi, parçalanmış aile oranını yükselten gerçek nedenlerden de söz edilmemiştir.

Oysa aile kurumunu şikayet edildiği hale getiren koşullar, programda sözü edilen “sanayileşmenin, kentleşmenin ve küreselleşmenin” her geçen gün daha insanlık dışı yöntemlere başvurarak, (3. havaalanı inşaatı işçilerinin tahtakurularının kol gezdiği barakalarda yaşamaktan şikayet ettiğini hatırlayalım)   gerçekleştirdiği emek sömürüsünün karşılığı olarak sağlanan daha fazla kâr ve rantlardır. İşsizliğin artması ve kronikleşmesine paralel olarak ücretlerin kısılması, çalışma koşullarının esnekleştirilerek kayıt dışı kuralsız çalıştırmanın serbestleştirilmesi AKP iktidarının çıkardığı yasalarla gerçekleştirilirken ailenin parçalanması da bunun sonucunda olmuştur. “Aile mefhumu”nun ortadan kalktığı bir hayat tarzının sorumlusu AKP’nin kendisidir. Nitekim Cumhurbaşkanlığı 2019 Programı’nda sözü edilen rakamların kanıtladığı gibi AKP’nin ülkeyi yönettiği 2007-2017 yılları arasında boşanmalar yüzde 40’a yakın bir oranda artmıştır.

CB 2019 Programında sanki bu toplumsal koşullar AKP’nin yönetmediği bir zamanda ve bir ülkede gerçekleşmiş gibi, mevcut durum ile ilgili saptamalar, 16 yıllık siyasi sorumluluktan bağımsız bir şekilde ele alınıyor.

Oysa bu sorunları çözebilme ya da azaltabilme imkanları, bunları değiştirecek kamusal erk, bütçeleme yetkisi, yasal ve kurumsal kararları alma ve uygulama yetkisi 16 yıldır -hem de oy çoğunluğu kaygısı olmadan- AKP iktidarlarının elindeydi. Neden bu vahim gidişe müdahale edilmediğine dair bir gerekçeye rastlamıyoruz.

Ülke kaynaklarının adil ve eşit bir şekilde, ailenin insanca yaşam koşullarına kavuşması, en temel geçim ve yaşamsal sorunlarının çözülmesi yolunda sarf edilmesi, “ailenin karşılaştığı büyük tehditler”i, “toplumsal sorunları” azaltabilirdi. Tüm bunlara karar verme gücü ve yetkisi tek başına AKP iktidarlarının kullanabileceği bir yetkiydi.

Siyasal tercihlerin bu yönde kullanılmadığını gördük.

Sonuçta bütün toplumsal sorunların temeli üretim ve bölüşüm ilişkilerine dayanır. Neoliberal kapitalizmin ülkedeki yönetimini üstlenen AKP iktidarları eliyle, az-çok halkın yararlanabildiği, kısmen ucuz şekilde ihtiyaçlarını karşılayabildiği tüm kamu varlıkları özelleştirildi. KİTLER, kamu kurumlarının arazileri, ormanlar, ağaçlık alanlar, su havzaları bağış sayılacak rakamlarla özel mülkiyete devredildi. Piyasanın işleyişine yani özel kişi veya özel şirketlere terk edildi. Onlar da devlet garantili, kredilerle aldıkları borçlar aracılığıyla yükselttikleri plazalar, AVM’ler, köprüler, şehir hastaneleri, yollar hava alanı ve çılgın kanal projeleriyle kârlarını kendi kasalarına akıttılar; borçları, hükümetin onlara sunduğu satış, geçiş ve tüketim taahhütleri sonucunda halkın sırtına kamu borcu olarak yüklendi. Burada da belirleyici ve temel düzenleyici olan, karar alıcı ve uygulayıcı olan, siyasi iktidarın ve onun içinde konumlandığı sistemin niteliği gereği, siyasi tercihler AKP’nin çok önem ve değer atfettiği “aile”nin refahından, halkın ücret, eğitim, sağlık, sosyal hizmet ihtiyacından yana yapılmadı. Aksine, özel kişi ve şirketlerin, holdinglerin, konsorsiyumların elverişli koşullarda kâr elde etme amacına hizmet eden yönde kullanıldı. Hatırlamakta yarar var; Cumhurbaşkanı, grevleri OHAL nedeniyle grevleri erteleyip yasakladığını, işverenlere övünerek söylemişti, “Sizin için…” diyerek.

Bunlar yapılırken, öte yandan da eğitim hakkına, sağlık ve sosyal güvenlik hakkına erişim -piyasanın işleyişine devredildiği için- ortada kadük bir kamusal hizmet sistemi kaldı. Ücretler ve sosyal haklar en düşük düzeylere çekildi. Emeklilik “mezara” kaldı. İşsizlik arttığı gibi, işten çıkarılanların ve kamu görevlerinden çıkarılanların sayısı yükselmeye devam ediyor. İş güvencesi kamuda neredeyse tamamen ortadan kalktığı gibi, bu koşullar altında özel sektörde de işlevsiz hale geldi.

Mevcut durum ve sorunun tarifi bile bir politika tarzının ifadesidir. “Aile”nin karşılaştığı “büyük tehditler” işte bu işleyişin sonucunda “büyüdü” ve aile kurumu yüzde 40’a yakın bir artış oranıyla “parçalanma” durumuna geldi. Dolayısıyla durumu, “aile”nin yaşamsal varoluş koşullarını, onu oluşturan bireylerin iş, eğitim, sağlık, beslenme, barınma imkanlarının düzeyini göstermeden, gerçek boyutlarıyla ortaya koymadan tarif eden CB 2019 Programı da adeta görev savma kabilinden bir mevcut durum saptamasıyla, sorunun gerçek boyutunu gözlerden gizleyen bir tablo ile aile kurumuna önem veriyor izlenimi yarattı.

Yukarıda aktarmıştık; neredeyse planlanan “aile eğitimi”, “evliliğe hazırlık eğitimi”, “farkındalık çalışması”, “Etkili iletişim ve krizle baş edebilme becerisini yeterli düzeyde kullanma; öfke, saldırganlık, problem çözme ve çatışma yönetimi gibi konularda psiko-eğitim programları ve psikolojik danışma hizmetleri”, “Aile içi ilişkilerde eşitlikçi ve katılımcı yaklaşımın desteklenmesi” gibi “hoş” ve “karın doyurmayan” önlem ve çözüm yollarından başka “aileyi karşılaştığı büyük tehditler” den kurtaracak hiçbir çözümden söz edilmemiş oldu.

Ama bu arada bu “hoş” ve “karın doyurmayan” yöntemler yoluyla AKP hükümetlerinin kadın, aile ve çocuklar üzerinde kesintisiz bir propaganda faaliyeti yürüttüğünü göz ardı etmemek gerekir. Nitekim, esasen onun politika tarzı için önemli olan, bu yöntemlerle halkın en yoksul, dar gelirli, işsiz, ekonomik sosyal sorunları en çok yaşayan kesimleriyle sürekli bir sıcak iletişimi sürdürdüğü ve bu yolla da etki ve denetim gücünü gerçekleştirdiği de gerçeğin bir başka bir yönü.

Cumhurbaşkanlığı 2019 Programının “eğitim” başlıklı bölümünün hiçbir yerinde kız çocuklarının eğitim ve öğrenim alanındaki durumu hakkında bir değerlendirme yapılmamıştır. Okullaşmada cinsiyete göre hiçbir veriye rastlamak mümkün değildir. Programın “Eğitim” başlığı altında “kız çocukları” yok!

Elbette görünür ya da görünmez kılma Cumhurbaşkanlığı hükümetinin tercihleriyle ilgili. Bu tercihler gerçekleri ortadan kaldırmasa da açık ki, kız çocuklarının eğitim sistemi içindeki ayrımcılıktan malul durumunu gizlemeye hizmet ediyor.

Bunun yanında programda “kadın”ın mutlaka ve titizlikle “aile”yle bitişik bir şekilde zikredilmesi, aile içinde olmaksızın “kadın”dan neredeyse bahsedilmekten kaçınılması da söz edilmesi gereken bir yön ve elbette bir ideolojik tercih. Hatırlatmak icap eder ki, verilerde adı anılmayan kız çocukları AKP iktidarı boyunca belki de en sıklıkla, uğradıkları cinsel istismar ve diğer şiddet olayları vesilesiyle anıldılar. Kadınlar da başka yaşamın hiçbir alanında olmadığı kadar sıklıkla uğradıkları taciz, tecavüz ve cinayetlerle gündem oldular. Ama bunlar yaşanırken, “aile”yi kurtarmak adına failleri caydırıcı bir cezalandırma pratiğine tanık olunmadığı gibi, aksine ödül gibi cezalar ve indirimlerle bu saldırıları cesaretlendirici bir ortam yaratıldı. Hal böyleyken, kız çocuklarının, kadının bir birey olduğunu kabul etmek bir yana, “toplumdan ziyade bireyin öneminin ön plana çıkarılması” bu programda “ailenin karşı karşıya kaldığı büyük tehditler”den biri olarak anılmıştır.

Sonuç olarak CB 2019 Programında, öngörülen çözüm yöntemlerinden beklentinin “Ailelerin kendi içinde sorun çözme kapasitesini artırmak, bireylerin ve ailelerin bilinçlenmesine katkıda bulunmak” olduğunu hatırladığımızda, programda tespit edilen bütün “toplumsal sorunların” çözümünün ‘ailelerin sorun çözme kapasitesine’ havale edildiğini görüyoruz. Temel hak ve özgürlüklerin alanının genişletilmediği, yoksul, işsiz, yaşlı, engelli ve çocuklar, kadınlar, işçi ve emekçilerin lehine maddi yaşam koşullarında değişimler   gerçekleştirilmediği sürece “ailelerin kendi içinde sorun çözme kapasitesi”nin çoğu zaman kadın ve çocuğa yönelik; öldürülme riski ve sık sık bu sonucu da içeren cinsel ve fiziksel şiddet, yoksulluğa mahkumiyet, eğitim sisteminden ve çalışma hayatından dışlanarak cehalete ve eve mahkumiyet ve bunların türevi olan sonuçlar olarak gerçekleştiğini görüyoruz.