8 Mart’ta feminist kadın grevine esastan itirazlar

"Feminist grev tartışmalarının kapsamını anlamak için, Marksizmle feminizm arasındaki mutat tartışmaya; kadınların ezilmişliğinin toplumsal-maddi temelinin ne olduğuna ilişkin yapılan farklı analizlere bakmamız gerekiyor."

Fulya Alikoç

Sevda Karaca

KADIN GREVİ ÇAĞRISININ ARKAPLANI

Son birkaç yıldır, öne çıkan gündemleri farklılık gösterse de birçok sorunu ortaklaşan kadınların merkezinde olduğu, bizzat örgütlediği kitlesel protesto ve eylemlere tanık oluyoruz. 8 Mart’larda bu eylemler özel olarak örgütleniyor, daha kitlesel ve coşkulu bir hal alıyor. Kimi yerde tüm gün kimi yerde birkaç saat iş durdurarak, kimi yerde sendikaların kimi yerde kadın hareketinin çağırıcısı ve örgütçüsü olduğu bu protestolar toplamına, son 2 yıldır “Uluslararası Kadın Grevi” adıyla çağrı yapılıyor. Çağrının geçmişi 2015 yılına dayanıyor. 8 Mart’ı bir kadın grevi günü olarak organize etmeye çalışan Uluslararası Kadın Grevi (International Women’s Strike) Komitesi, çağrının arka planındaki ilhamlarını Polonya’da Kara Pazartesi, Arjantin’de Bir Eksik Olmayacağız (Ni Una Menos), ABD’de Kadın Yürüyüşü ile Kadın Grevi hareketlerinin ortak örgütlediği Kadınsız Bir Gün (Day Without a Woman) gibi deneyimlere dayandırıyor. Bu örneklerin her biri özel olarak detaylarına girmeye, içeriği ve biçimine özel bir emek verip analiz etmeye ve öğretici sonuçlar çıkarmaya değer örnekler olsa da biz burada asıl tartışmamızın arka planını sunmaya yarayacak kısa bir özetle yetineceğiz.

Kara Pazartesi” eylemleri, 2016 yılında Polonya’da kürtajın tamamen yasaklanmasını öngören yasa tasarısını protesto etmek için 3 Ekim 2016’da ulusal çapta yapılan bir çağrıyla başlamıştı. Bu eylemlerde kadınlar işe ve okula gitmeyi, ev işleriyle ilgilenmeyi reddederken, greve destek için bazı şirketler ofislerini kapatmış, bazıları da kadın çalışanlarına eylemlere katılması için izin vermişti. Bu eyleme 60 kentte 6 milyon kişinin katıldığı ifade edilmişti. Polonya’daki kadınlar bu büyük eylemin esinini 1975’te İzlanda’da kadınlar tarafından gerçekleştirilen grevden aldıklarını söylemişlerdi.[1]

Uluslararası Kadın Grevinin bir diğer ilham kaynağı da Arjantin’de 19 Ekim 2016’da gerçekleştirilen ve büyük yankı bulan Ni Una Menos (Bir Eksik Olmayacağız) eylemi. Eylem, Arjantin’de 31 yıldır toplanan Ulusal Kadın Buluşmasında 70 bin kadınla karar altına alınmış, ülkedeki tüm kadınların (ve kadın haklarına sahip çıkan erkeklerin) tüm ülkede saat 13.00-14.00 arasında işi bırakmaları ve saat 17.00’den sonra protesto eylemleri düzenlemeleri için çağrı yapılmıştı. Arjantin, bu kitlesel eylemin bir yıl öncesinde, 2015 yılında korkunç boyutlara ulaşan ve vahşileşen kadına yönelik şiddeti apaçık ortaya koyan bir olayın ardından -16 yaşındaki Lucia Perez’in vahşice öldürülmesi olayı- yaygın ve geniş kesimleri içine alan bir mücadele deneyimini yaşamıştı, 2015 yılında gerçekleşen bu eylemler tüm Latin Amerika ülkelerindeki kadınları da kapsayan bir ortak sloganla “Ni Una Menos” (Bir Eksik Olmayacağız) gerçekleşti; yüzbinlerin katıldığı büyük gösteriler, iş yerlerinde iş bırakmayı içeren eylemlerle birleşmişti. 31 yıl boyunca ülke çapında her düzeyde kadın örgütlenmesinin sözünü taşıdığı ve ortak bir mücadele için ortak bir zemin oluşturduğu Ulusal Kadın Buluşması, bu geniş çaplı eylemlerin mimarı olurken, eylemlerin örgütlenmesinde ve yaygınlaşmasında yerel kadın güçleri, örgütleri, grupları kendi yerel örgütlenmeleriyle bu geniş eylemlerin örgütlenmesinde rol oynamıştı.[2]

Grev çağrısına ruhunu veren bir diğer deneyim de Amerika’da 20 Ocak 2017’de Donald Trump’ın yemin töreninin hemen ertesi gününde yapılan Kadın Yürüyüşü. Trump nezdinde yükselen sağcı politikaya karşı dünyanın birçok yerinde kadınların sokağa çıkarak destek verdiği, ülke içindeyse yarım milyon kişinin katıldığı yürüyüşün üzerinden çok fazla geçmeden aralarında Siyah Hayatlar Değerlidir, Cezaevi Reform Hareketi ve Arap-Amerikan Eylem Ağı gibi etkili kampanyaların önde gelen isimlerinin de olduğu 8 kadın (Linda Martín Alcoff, Cinzia Arruzza, Tithi Bhattacharya, Nancy Fraser, Barbara Ransby, Keeanga-Yamahtta Taylor, Rasmea Yousef Odeh, Angela Davis), “Yüzde 99 için Feminizm” başlıklı bir açık mektupla “Yüzde 99’un feminizmi için 8 Mart’ta bir kadın grevi” çağrısı yaptılar.[3] Çağrıda Amerikalı feministler, Polonya, Latin Amerika, İtalya, İrlanda, Güney Kore’de yapılan kitlesel kadın eylemliliklerinin “uluslararası feminist kıpırdanmanın ön habercileri” olduğuna dikkat çekiyorlardı. Aynı ekip, adı Uluslararası Kadın Grevi olan bir ağ örgütlenmesinin de başını çektiler, verdikleri bilgiye göre bu örgütlenme 8 Mart 2017’de 50 (kimi röportajlarda 60) ülkede kadın grevini örgütlemiş, 2018 yılında “daha güçlü bir feminist grev örgütlenmesi” için yeniden işe koyulmuşlardı.

Çağrıcılar kadın grevini “yeni bir feminist mücadeleler çağının başlangıcını işaret eden radikal bir eylem” olarak tanımlıyor[4], “grev” kavramına yeni bir içerik kazandırdıklarını söylüyor ve bu kapsam ve içerikle aslında sınıf mücadelesine de yeni bir anlam kattıklarını iddia ediyorlar.

Buraya kadar anlattığımız, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününün “uluslararası kadın grevi/feminist grev günü” olarak yeniden ilanının ve ilhakının arkasındaki kısa takvimsel süreç. Sürecin arkasında ise kadın hareketi ve feminizm içinde süregiden önemli bir tartışma var. Bunun önemli bir bölümünün içeriğini, emek gücü, ev içi emek, yeniden üretim süreci-üretim süreci arasındaki ilişki, sınıf gibi önemli temel kavramlara ilişkin feminizm ve Marksizm arasındaki ayrımlar ve elbette kadın hareketinin yöneliminin ne olması gerektiği ve sınıf hareketiyle ilişkisi konusundaki tartışmalar oluşturuyor.

Açalım…

YENİDEN ÜRETİM TEORİSİ VE “KADIN GREVİ”

8 Mart’ta Uluslararası Kadın Grevini örgütlemek için yola çıkanların ideolojik-politik arka planı çok çeşitli olsa da Uluslararası Kadın Grevi Komitesinin ana gövdesini feminizm içinde yeni bir damar olarak ortaya konan Yeniden Üretim Teorisi yazarları oluşturuyor.[5]

Yeniden Üretim Teorisi tartışmaları, Lise Vogel’in Marksizm ve Kadınların Ezilmişliği: Birleştirici Bir Kurama Doğru[6] kitabının ilk tartışma noktası olarak ele alınabileceği bir tarihe uzanıyor. Kitap, ilk olarak 1983 yılında basılmış, ancak çok uzun süre sessizlikle karşılanmış, feminist hareket içinde uzunca bir süre bir başvuru kaynağı olarak ele alınmamıştı. Bunda Vogel’in “birleştirici bir kuram” olarak ifade ettiği tezlerinin, o dönemde ağırlıkla çift sistemli teorilerin hegemonik olduğu feminist tartışmalarda çok da ilgi çekmemesinin de etkisi var; çünkü dönem “ataerki ve kapitalizmin ayrı sistemler olarak ele alınmasının ve Marksizm eleştirisinin” güçlü olduğu bir dönem. 2008 sonrası adeta “yeniden keşfedilen” kitap, yazarına bile şaşkınlık veren bir ilgiye mazhar oldu, 2013’te geniş bir önyazı ile yeniden basıldı ve şimdilerde çok baskı yapan ve referans verilen bir çalışma olarak tartışmada yerini alıyor.

Tartışmanın ekseni ise ağırlıkla 2008 yılı sonrasında daha çok netleşti: 2008 sonrası neoliberal kriz süreci, neoliberal yıkımın özellikle kadın emeği ve ev içi emek/bakım emeği bakımından sonuçları, özellikle Latin Amerika ya da üretimin yayıldığı çevre ülkelerdeki mücadelelerin çeşitlenmesi ve kadın mücadelesinin emekçi kadınlar ağırlıklı bir mücadele eksenine doğru gelişmesi gibi süreçler, genel olarak Marksizme bir ihtiyacı ve dolayısıyla yakınsamayı doğururken, feminizm içinde de tartışmalar yarattı. Ağırlıklı olarak “Kesişimsel Feminizm[7] diye ifade edilen ve baskı ve sömürünün “ırk-cinsiyet-sınıf kesişiminde nasıl görünümlere büründüğünü analiz etmeye çalışan” bir tür feminizmin 2000 sonrasında kazandığı ağırlık halen devam etse de “kesişimsel feminizmin Marksizmin toplumu ve toplumsalı bir bütün olarak ele alan yaklaşımına uzak olduğu” eleştirisiyle aşılmaya çalışıldı. Ayrıca ikili sistem teorisi olarak adlandırılan çeşitli sosyalist feminist, maddeci feminist akımlarla bir tür “hesaplaşmaya” da giren bu yaklaşım “Marx’ın üretim-yeniden üretim analizinin eksik bıraktıklarına bir cevap oluşturmak” gibi iddialara da sahip.

Hem ikili sistem yaklaşımlarına sahip feminizmleri hem de Marx’ın analizlerini “aşma” çabasıyla kendini tanımlayan bu yaklaşımların önemli bir ağırlığını Yeniden Üretim Teorisi adı altında buluşturabileceğimiz çalışmalar oluşturuyor. Bu çalışmalar, ataerki ve kapitalizmi birbiriyle çatışabilen veya çakışabilen iki ayrı üretim sistemi, üretimi ve yeniden üretimi de bu iki sistemin alanları olarak tanımlayan ikili sistem feminizmiyle “hesaplaştığı” oranda Marksizme yakınsadığı yerler oluşuyor.[8] Bunlar, detaylı bir analize girildiğinde farklılaşacak olsak da ortak bir mücadele hattında birleşmeye yetecek kadar benzer düşündüğümüz noktalar. Örneğin, 2008’de başlayarak,içinde yaşadığımız yaşadığımız süreci de etkileyenkrizi geçmişte kadın emeği üzerindeki çıkarları çatışmış patriyarka ve kapitalizmin kadın emeği ve bedeni üzerindeki tahakkümde uzlaştığı bir dönem olarak değil de, çok boyutlu (ekonomik, politik, ekolojik vb.) bir içeriğe sahip olmakla birlikte kapitalizmin sistematik olarak ürettiği görüşü bu noktalardan biri.

Kapitalizmin kendinden önceki toplumlardan devraldığı ataerkil aileyi, ihtiyar erkeğin mutlak iktidarı altındaki kan bağına dayalı geniş aileyi, alanı meta üretimine hizmet edecek şekilde sınırlanmış, çekirdek aileye dönüştürmüş olmasının kadına yönelik şiddetin boyutlarını değiştirdiği hususunda da benzer görüşlerimiz var. Kapitalizmin farklı dönemlerdeki ihtiyaçlarına göre cinsellik üzerinde farklı tahakküm ve hegemonya biçimleri kurduğu, ama her daim onu düzenlemek zorunda olduğu ya da yerküre üzerindeki yıkıcı politikaların kapitalizmden kaynaklandığı gibi diğer örnekler de sıralanabilir. Dikkatli bir göz, ortaklaşan görüşlerin, içerisindeki yaşadığımız toplumun tüm koşullarının emperyalist-kapitalist sistem tarafından koşullandığı gibi temel bir önerme etrafında kümelendiğini görecektir. Bu temel önerme etrafında şekillenen emperyalist kapitalizme karşı bir mücadele hattında ortak hareket etmenin yolu da açık.

Ne var ki, yeniden üretim sistemi teorisinin, içerisinde barındırdığı “ikili sistem teorisi” etkilerinden de bütünüyle kurtulabildiğini söylemek mümkün değil. Bunun da temel sebebi üretim ve yeniden üretim arasındaki ilişkinin tarihsel analizinde maddi koşullardan (diğer bir deyişle tarihsel materyalizmden) uzaklaşması. Bir “somut durumun somut tahlili” belgesi ve teori ve eylemin birliğine dayalı bir “praksis” çağrısı ses tonuyla kaleme alınmış “11 tezli” feminist “manifesto” makalesindeki 5. tezde bu uzaklaşmanın izlerini görmek mümkün:[9]Kadınların ezilmesini kapitalizm icat etmedi, o önceki tüm sınıflı toplumlarda vardı. Ama kapitalizm, yeni kurumsal yapılarla payandalanmış, yeni ve kendine özgü cinsiyetçilik türleri meydana getirdi. Asıl yeniliği ‘insan üretimi’ni kâr üretiminden ayırmak ve insan üretimi işine kadınları tayin etmek ve insan üretimini kâr üretimine tabi kılmaktadır…toplumsal yeniden üretim cinsiyetlidir; kadınlara atfedilmiş ya da onlarla ilişkilendirilmiştir. Örgütlenmesi toplumsal cinsiyet rollerine dayanır. Bu yüzden de feminist bir meseledir.[10] (vurgu bize ait)

Burada sorunlu temel iki nokta görüyoruz. Birincisi “insan üretimi” emeğinin kadınlara yüklenmiş olması ve toplumsal cinsiyet rollerine dayanıyor olması “mesele”yi derhal feminizme havale etmek için yeterli görülüyor; hem tespitten sonuca atlanıyor hem de kadının kurtuluşuna dair (sosyalizm gibi) köklü “teori ve eylem” programlarının üzerinden atlanıyor. İkincisi, “toplumsal yeniden üretim”in ‘emek’ kapsamına dair görülen yalpalamaları metnin tamamında görmek mümkün. “İnsan üretimi” temelinde tariflenen yeniden üretim, yer yer kadının hane içindeki karşılıksız emeğine indirgenirken kapitalizmdeki hizmet üretimi alanlarını (ofis, kafe, restoran, oteller vb) da kapsayarak aşırı genişletiliyor.[11] Sonuç olarak, bir yandan “toplumsal yeniden üretimin sınıf karakteri aslidir” diyerek Marksizme yaklaşıyor görünen, ama bu sefer de sınıf kavramını amorflaştırarak uzaklaşan bir tutum ortaya çıkıyor.

Bu da bizi ikinci bir tartışma noktası olan sınıf kavramına getiriyor. Öncelikle belirtmek gerekir ki, “işçi sınıfı öldü” kabilinden anti-propagandif savlara, işçi sınıfını küçülten, karikatürleştiren, onu “can çekişen, reformistleşen, maskülen, salt ekonomik bir varlık/kategori” olarak gören (ve ironik bir şekilde bu görüşü sürekli Marksizme yapıştıran) görüşlere feminizm içerisinden güçlü, köşeli ve net itirazların yükselmesi yine Marksizme yakınsayan bir nokta.[12] Bununla birlikte sınıfı, sınırları kalın duvarlarla çizilmiş doldurulması gereken boşluk ya da mekanmışçasına anatilik kategorilere hapsetmeyerek “dinamik bir kavrayış” önermek de bu yakınsamanın göstergelerinden biri. Ancak bu dinamik kavrayışın yukarıda önerilen gibi bir “yeniden üretim” kavramını merkeze alarak yapmanın kaçınılmaz sonuçlarından biri de (“sınıftan kaçış” denemese de) “sınıf”tan uzaklaşmanın izlerini taşıması. Sınıfı bir tabakalaşma, bir “eşitsizlikler göstergesi” olarak anlayan bu analiz “sınıfın güncellenmiş konumu budur” diyerek aslında kendisini yine kimlik politikalarının çıkmazlarına hapsediyor. Son kertede yine sınıfın yerine kimlikleri ya da kimliklerin yerine sınıfı farklı baskı ve tahakküm biçimlerinin belirleyiciliklerini koymaktan, bunları da insan praksisinin ana ekseni olarak sunmaktan kaçamıyor ve kimlik politikası ile sınıf politikası arasındaki uzlaşmazlığı aşma iddiası iddiasızlaşıyor.[13]

Bunun hem bir sonucu hem de bir sebebi olarak “emek” kavramı ve “emek mücadelesi” için getirmeyi önerdiği “yenilikler” gösterilebilir. Nitekim, yukarıdan itibaren yapmaya çalıştığımız somutlamanın da mevcut grev tartışmasına bağlandığı nokta da burasıdır. Kadın grevi feminizmini teorik, politik ve pratik bir çerçeveye oturtmaya çalışan “feminist manifesto” yazarları “emek denilen şeyi” (örneğin, karşılıksız emek türlerini de içine alacak şekilde) yeniden tanımlayarak “grevi demokratikleştirdiklerini” iddia ediyorlar. Burada “emek denilen şey”in hangi soyutlama düzleminde tartışıldığı tayin edicidir; üretici ve yaratıcı bir faaliyet olarak emek mi, sermaye ile ilişkisi dahilinde (ücretli ve ücretsiz) emek mi… Hepsinin soyutlama düzlemi farklılaşır. Ancak tartışmamız “grev” ise zeminimizin ücretli emek ile sermaye arasındaki, kapitalist ile proleter arasındaki uzlaşmaz çelişkinin (sınıf mücadelesi) belirli bir toplumda, belirli bir zamanda ortaya çıkan görünümü olduğu apaçıktır. Bu görünümün ya da momentin nasıl örgütlendiğine ilişkin daha somut ve pratik sorunlar, “burjuvazi ve proletarya arasındaki çelişkinin kendini dışa vurduğu bir moment olarak grev” kavramını değiştirmeye yetmez, çünkü o daha yüksek bir soyutlamanın parçasıdır. Aksi yıpratıcı politik sonuçları olan bir yanılsamaya düşmek olur.

Ne var ki “kadın grevi feministleri”nin yaptığı da bu türden bir yanılsamaya düşmek. Çünkü üretimin durdurulmasını, küçük ölçekli işyerlerinin kapatılması, blokaj, boykot gibi pratiklerle birleştirerek bir protesto biçimi olarak genel grevin repertuarını tazelediklerini, grevi yeni tür bir politikayla donattıklarını iddia ediyorlar. İşçi sınıfının ittifak yapabileceği güçleri, işçi sınıfına özgün bir alana adeta sokuşturarak genel olarak sınıf mücadelesini, özel olarak da grevi muğlaklaştırıyorlar.

Oysa işçi sınıfının örgütlü güçleri, tarihi boyunca sınıf mücadelesinin gelişkinliği oranında ve kendi bağımsız politik örgütlenmesinin gelişmişliğine bağlı olarak, yönetici burjuva sınıfla hem uzlaşma hem de çatışma zemini olan diğer sınıflara ve toplumsal tabakalara (küçük burjuvazi, üretici köylüler, ‘beyaz yakalılar’ vb), emperyalizmin ezdiği halklara kapitalizmden kopuş ve hatta kapitalizmin yıkımı için ‘devrim’ saflarına katılma çağrısı yapmıştır ve yapmaya da devam eder. Bu geniş perspektifin küçük ölçekli bir ifadesi olarak, grev yapan işçilerin, en başta kendi sınıfdaşları tarafından ‘dayanışma grevi’ örgütlenmesi, diğer sınıflara ve halk kesimlerine küçük ölçekli işyerlerinin kapatılması, ürettiği (mal ve hizmet türünden) metaların tüketiminin boykot edilmesi, meydanlarda kendi grevini destekleyen gösteriler düzenlenmesi gibi çağrı ve talepleri hep olmuştur. Hatta denilebilir ki birçok grevin başarı oranı toplumun saydığımız kesimleri işçi sınıfın bu çağrısına olumlu cevap verdiği oranda artar.

Ancak, bunlar grevin “üretimden gelen bir güç” olduğu gerçeğini değiştirir mi? Kesinlikle hayır! Örneğin, boykot pratiğinde olduğu gibi “tüketim üzerindeki güç denemesi” diye tarif edebileceğimiz pratikleri grev tanımına sokmak “grevin repertuvarını geliştirmek” değil, işçi sınıfının en güçlü silahlarından birini amorflaştırmak anlamına gelir. Çünkü, burjuvazi ve proletarya arasındaki sınıf mücadelesine içkin uzlaşmaz karşıtlık, toplumdaki diğer sınıf ve tabakalar için geçerli ve bağlayıcı değildir. Bu nedenle, işçi sınıfının burjuvaziyle mücadelesinin o günkü gelişkinliğine göre tuttuğu safta değişkenlik gösterebilecek toplumsal kesimlerin mağaza kapatmak, boykot etmek vb. pratiklerini grevin özüne yerleştirmek, işçi sınıfının (dolayısıyla işçi kadınların) burjuvazinin saldırılarına karşı bağışıklığını zayıflatmak demektir. Odysseus’un atını Truva kapılarında mor kurdelayla karşılamak anlamına gelecek bir “feminizm grevi yeniden icat ediyor” iddiası, en iyimser yorumla, “‘grev’i yeni keşfetme”nin acemilikleriyle açıklanabilir.[14]

Buraya kadar yeni bir feminist akım olan Yeniden Üretim Teorisinin “feminist grev” tartışması bakımından teorik arka planını sunmaya çalıştık. Şimdi ise ikili sistem teorilerinin feminist kadın grevi bağlamında ifade ettiklerini değerlendirmek için kısa bir arka plan değerlendirmesi yapalım.

İKİLİ SİSTEM TEORİLERİNİN “FEMİNİST GREVİ”

Her ne kadar Türkiye’de son günlerde yükselen feminist kadın grevi tartışmaları, uluslararası kadın grevi tartışmalarındaki bu “Marksist” tonun silik fırça darbelerini bile taşımasa da, “kadın grevi yapalım” önerisinin benzer biçimde içeriklendiğini gördük, görüyoruz. Dünyadaki eğilimler de yalnızca “yeniden üretim teorisinin” ortaya koyduğu hattı esas almıyor, sosyalist feminizmin klasik ikili sistem teorilerinin, radikal feminist akımların da tartışmanın çeşitli yönlerine etkide bulunduğu açık. Bu akımların feminist grev tartışmalarının kapsamını anlamak için, Marksizmle feminizm arasındaki mutat tartışmaya; kadınların ezilmişliğinin toplumsal-maddi temelinin ne olduğuna ilişkin yapılan farklı analizlere bakmamız gerekiyor.[15]

İkili sistem teorileri en genel anlamıyla ataerkiyi kadınların ev içi karşılıksız emeğini “sömüren” ve kapitalizmi de ücretli emeğini sömüren iki ayrı sömürü sistemi olarak kavramsallaştırır. İkili sistem teorilerinin bir kısmı ataerki ve kapitalizmi tamamen ayrı iki üretim sistemi olduğunu, ikisinin hayatın farklı alanlarını düzenlediğini iddia ederken, aralarındaki ilişkiye de bir olumsallık atfeder. Bir kısmı da ataerki ve kapitalizmi analitik olarak ayrı, ampirik olarak birleşik ya da eklemlenmiş olarak kurgular ve toplumun her iki sistem içinde örgütlendiğini kadınların hem kapitalist hem de ataerkil sömürüye, yani aynı anda hem üretimde hem de yeniden üretimde “çifte sömürüye” tabi kaldığını savunur.

Bu iki eğilim ataerki ile kapitalizm arasındaki ilişkinin tarihsel mi yoksa olumsal mı şekillendiğine dair farklı görüşler barındırsa da içinde bulunduğumuz sistemi “ataerkil kapitalizm” olarak tarif etmek gerektiğinde ortaklaşılmıştır. Buna göre, bu iki üretim sistemi kadınların emeği, bedeni ve cinselliği üzerinde koşullara göre çatışan ya da çakışan çıkarlara sahip olabilirler. Bu çatışma ve/ya çakışmanın alanı toplumsal cinsiyet rollerinin biçim verdiği, kadının karşılıksız olarak haneye ama en çok da erkeğe sunduğu hizmetin/emeğin alanı yeniden üretim ile ücret karşılığında kapitaliste sunduğu üretim alanıdır.

Genel olarak radikal feminizm ile Marksizm arasında bir uzlaşı zemini arayan ikili sistem teorilerinin bu bağlamda Marksist kanattan en çok referans verdiği önerme Friedrich Engels’in Devletin Ailenin Özel Mülkiyetin Kökeni’ndeki önsözünde ifade edilmiştir: “Materyalist anlayışa göre, tarihte, egemen etken, sonunda, maddi yaşamın üretimi ve yeniden-üretimidir. Ama bu üretim, ikili bir özlüğe sahiptir. Bir yandan, yaşam araçlarının, beslenmeye, giyinmeye, barınmaya yarayan nesnelerin, ve bunların gerektirdiği aletlerin üretimi; öbür yandan bizzat insanların üretimi, türün üremesi.[16]

Bu meşhur paragraf, Marx ile Engels arasında temelden bir fikir ayrılığı olduğuna kadar vardırılır. Oysa hem Engels için hem Marx için ‘üretim ve yeniden üretim’ birbirinden ayrı düşünmenin imkansız olduğu süreçlerdir. Marx, bu diyalektik bütüncüllüğünü Kapital’de şöyle ifade eder:

Üretim sürecinin toplumsal biçimi ne olursa olsun, bu sürecin sürekli olması ya da periyodik olarak sürekli aynı aşamalardan yeniden geçmesi zorunludur. Bir toplum tüketmekten nasıl vazgeçemezse, üretmekten de aynı şekilde vazgeçemez. Bu nedenle, bir bütün oluşu ve bir akış hâlinde durmadan yenilenişi açısından bakıldığında, her toplumsal üretim süreci aynı zamanda bir yeniden üretim sürecidir. Üretimin koşulları aynı zamanda yeniden üretimin koşullarıdır.[17] (vurgu bize ait)

Hem Marx hem Engels, bir tür ve toplumsal varlık olarak insanın her toplum biçiminde üretmek ve yeniden üretmek zorunda olduğunu söyler. Bu üretim ile yeniden üretim arasında kurulan en yüksek soyutlamadaki ilişki, sınıflı toplumun doğuşuyla birlikte farklı görünümler alır, ilerlemenin momentleri değişir. Nitekim Engels’in yukarıda alıntılanan cümlenin devamında yazdıkları da Marx’ın görüşüyle tutarsız değildir. Engels, bir üst soyutlamada “[bir tür olarak] insanların üretimi” şeklinde ifade ettiği maddi yaşamın yeniden üretiminin, emeğin ve dolayısıyla servetin, buna bağlı olarak emek üretkenliğinin gelişmişliği oranında artık sınıflar mücadelesi tarafından belirlendiğini ifade eder.[18] Diğer bir deyişle, maddi varlığın üretimi ve yeniden üretimi süreçleri, artık üretim biçiminin unsurları üretici güçler ile üretim ilişkileri arasında bir çelişki formunu almış ilişki tarafından belirlenir. Ne var ki bu, ikisinin de aynı üretim biçimi tarafından koşullandığı gerçeğini değiştirmez. Bu konumuz olan kapitalist toplum için de böyledir: “Üretim tarzı kapitalist olursa yeniden üretim tarzı da kapitalist olur.[19]

Kapitalist toplumda emek gücünü satan işçi, hem kapitalistin yaşamı için onun tüketim fonunu (artı değer) hem de kendi yaşamını sürdürebilmek için kendi bireysel tüketim fonunu (ücret) üretir. Bu üretim her ikisinin de maddi yaşam koşulunu oluşturduğundan sürekli olması zorunludur. Sürekliliği işçi açısından zorunlu kılan, kapitaliste ürettiği artık ürünün   daha işçi ücret almadan değerlenmesidir. Kapitalistin el koyması yoluyla gerçekleşen bu değerlenme süreci işçiyi yaşayabilmek için sürekli çalışmak (yani kapitalist için üretmek) zorunda bırakır. Kapitalist için zorunlu kılan ise varlığının ve sürekliliğinin sermayeye olan bağımlılığıdır. Yani kabaca, işçi artı-değer üretmeye, kapitalist de ücret vermeye zorunlu hale gelir. Bu ilişkinin sınıflar düzeyine taşındığında aldığı görünüm şöyledir: “Emek gücünün karşılığı olarak yatırılan sermaye, tüketimleri mevcut işçilerin adale, sinir, kemik ve beyinlerinin yeniden üretimine ve yeni işçilerin meydana gelmesine hizmet eden geçim araçlarına çevrilir. Bundan dolayı, işçi sınıfının, mutlak gerekliliklerin sınırları içinde kalan bireysel tüketimi, sermaye tarafından emek gücünün karşılığında elden çıkarılan geçim araçlarının yeniden sermaye tarafından sömürülebilecek yeni emek gücüne dönüştürülmesi demektir. Bu tüketim kapitalist için en vazgeçilmez üretim aracının, yani bizzat işçinin kendisinin üretilmesi ve yeniden üretilmesidir.

Kısacası, üretim biçiminden bağımsız her toplumda insanın tür olarak üretimi ve yeniden üretimi, bir toplumsal ilişki olarak sermayenin üretimi ve yeniden üretiminin bir parçası olan emek gücünün üretimi ve yeniden üretimi halini alır. Marksist yaklaşıma göre kadınların ezilmişliğinin toplumsal-maddi temeli hane içindeki, bu kapitalist üretim ve yeniden üretim sürecinden bağımsız, örneğin ataerkil bir üretim biçimi ya da kapitalizmden bağımsız salt ataerkil cinsiyet ilişkileri içinde bulunmaz. Bu temel, daha ziyade ev içi emeğin sermaye açısından taşıdığı toplumsal öneme, emek gücünün üretimi ve yeniden üretiminin kapitalist sistemin yukarıda tarif ettiğimiz dinamiğini destekleyen, kapitalizmin kendisini yeniden üretmesini mümkün kılan zorunlu bir koşul olması olgusuna dayanır. Yani kadınlar erkeklerin kadınları sömürdüğü tarih üstü bir ataerkil üretim biçimi tarafından sömürülmez ya da ezilmezler.

Kadınların kapitalizm koşulları altında ezilmişliğinin toplumsal-maddi temeli hanenin sermayenin yeniden üretimi ile olan yapısal ilişkisiyle alakalıdır: Sermaye ve devlet kadınların gelecekteki emekçi kuşakları üretme kapasitelerini düzenleyebilmeye ihtiyaç duyar, sömürülmeye uygun emek-gücü böyle elde edilir. Yani haneyi ya da kadın-erkek ilişkilerini kendi başlarına ya da üretim biçiminden ayrıksılaştırılarak analiz etmek ki bu, birçok feminist analizin düştüğü en önemli hatadır- yeterli bir analiz değildir; yeniden üretimin üretimle ilişkisi, sermayenin yeniden üretimle ilişkisidir esas olan. Kadınların kapitalist toplumdaki ezilmişliğini kapitalist üretim tarzının merkezi ilişkilerinin içine yerleştiren olgu tam da budur.

Marksist analiz, kapitalizm için kadınların boyunduruk altına alınmasının, kapitalist genişleme ve hep daha fazla büyüyecek bir emek gücü –kadın bedeninin tahakküm altına alınmasıyla yeniden üretimi mümkün olan özel bir meta olarak– tedarikini güvence altına almak için yaşamsal önem taşıdığını ortaya koyar. Bu nedenle, kapitalizmde ataerkil toplumsal ilişkilerin varlığı basitçe önceki üretim biçimlerinden aktarılmış örtük bir kalıntı ya da ayrı bir biçimde ilerleyen ayrı bir üretim biçimi değildir. Aksine bu ilişkiler “kapitalizmin sönmeyen ateşinin benzinini” yani emek gücünü yeniden üretmek için mutlak surette gereklidir. Ataerkil ilişkileri yeniden üreten şey egemen üretim biçimidir ve bu üretim biçiminin kendisi kaçınılmaz olarak ataerkildir. Yani ataerki, üretim biçiminin dışarıdan etkilediği bir olgu değildir. Emek gücünün toplumsal yeniden üretiminin ataerkil karakterikadınların ezilen cinsiyet olması sorununu sınıfsal bir mesele haline getirir, tam da bu nedenlekadının özgürleşmesi sınıf mücadelesinin alanına girer.

Marksizmin tam da bu noktada birçok akım tarafından ekonomik determinist ya da sınıf indirgemeci olmakla temelsizce suçlanması, esasen, söz konusu akımların ekonomiyi indirmesiyle maluldür.[20]Marksizm-dışı akımların, sınıf dışı görünen birçok toplumsal ilişkiyle, örneğin, ırk, ulus, cinsiyet ile, sınıf arasındaki ilişkiyi kurmak için eklektik teorizasyonlara ihtiyaç duyar. Marksizm ise kapitalizmde salt ekonomik görünen her ilişkinin toplumsal karakterini, ekonomiden yalıtık salt sosyal, politik, kültürel görünen her ilişkinin ekonomik temelini bütünlüklü ele alır. Üretimi ve yeniden üretimi birbirinden ayrı düşünen ikili sistem teorilerinin aksine, Marksizmmaddi yaşamın üretim ve yeniden üretimini aynı sürecin birbiri üzerinde etkide bulunan görünümleri ve/ya momentleri olarak görür. Kabaca ifade etmek gerekirse, kapitalist üretim biçiminde, salt ekonomik gibi görünen meta üretimi ile ataerkil normların etkide bulunduğu emek gücünün (yeniden) üretimi süreci sermayenin (“sermaye ilişkisinin”) üretimi ve yeniden üretimi sürecinin birbiri üzerinde etkide bulunan ve birbirinden ayrı düşünülemez momentleridir.

Bu karşılıklı etkileşim sermayenin ihtiyaçlarına göre şekillenir ve dönüşür. Nasıl ki feodal dönemin ataerkil karakteri ile kapitalist dönemin ataerkil karakteri arasındaki fark geniş aileden çekirdek aileye doğru değişen aile yapısında kendini dışa vuruyorsa, kapitalizmin kendi dönem ve aşamalarında da kadınların ezilme pratikleri farklılık gösterir. Bu farklılıklar kapitalizmin kendinden önceki toplumlardan devraldığı bu ataerkil karakterin sermayenin ihtiyaçlarıyla şekillenen etkisidir. Kadın istihdamının savaş ve barış dönemlerinde farklı konumlandırılması, ataerkil normlar kullanılarak kadınların ve dolayısıyla tüm sınıfın ücretlerinin baskılanması, neoliberal dönemin “iş ve aile yaşamını uzlaştırma” ilkesi, kadın bedeninin kimi zaman cinsel bir tüketim nesnesi kimi zamansa dinle kutsanmış bir doğurganlık abidesi olarak öne çıkarılması, kimi zaman da son iki yıldır 8 Martlarda olduğu gibi “güçlü, bağımsız, özgür” kadın imgesinin bizzat patronlar tarafından servise sunulması gibi örnekler verilebilir. Her biri yukarıda tarif ettiğimiz bütünlük içerisinde emek gücünün yeniden üretiminde kapitalizmin ihtiyaçlarının ataerkil normlarla şekillendirilmesine, yani emek gücünün yeniden üretimindeki ataerkil ilişkilerin etkisine işaret eder.

Bir diğer tartışma konusu da emek gücünün yeniden üretiminde kadının ezilen cinsiyet olarak konumu ve rolünün doğurganlıktan ibaret, salt biyolojik süreçlerden ibaret olupolmadığıdır. Elbette insanın tür olarak geçirdiği evrimsel süreçte gelişen cinsel çift biçimliliğin, birçok memelinin aksine gebeliği iki ayak üzerinde yaşamanın, fetus gelişiminin doğumdan sonra rahim dışında tamamlanmasının (yani insan yavrusunun bakıma muhtaç doğmasının) koşulladığı, kendiliğinden tek başına bir eşitsizlik üretmeyen doğal koşulların doğal belirleyiciliği yadsınamaz. Ne varki bu koşullar ancak sınıflı toplumun doğuşuyla cinsiyetçi ve ataerkil bir karaktere bürünmüş, her sınıflı toplumda devralınarak yeniden üretimin bir unsuru haline getirilmiştir. Son sınıflı toplum olan kapitalizmde, kadınların ezilmişliğini dikte edense, sermayenin işçi sınıfının yeniden üretimini garanti altına almak için, kadınlara özgü biyolojik süreçlere (gebelik, doğum, emzirme vb.) olan bağımlılığıdır. Sermayeyi ve onun devletini kadınların üremesini kontrol altına alıp düzenlemeye yönelten ve onları erkek-egemen bir toplumsal cinsiyet düzenini güçlendirmeye sevk eden, işte budur. Tam da bu yüzden tüm sınıflardan kadınların kurtuluşu, sermaye karşısındaki ana devrimci özne olan işçi sınıfının kurtuluşuna bağlıdır, çünkü ancak bu, kadınların özgürlük ve eşitliğinin önkoşulunu oluşturur.

Çağrısı yapılan feminist kadın grevinin kadınların mücadelesi bakımından içeriğini “ev işlerini yapmamak, çocuk, hasta, yaşlı bakımı yapmamak, seks yapmamak, ücretli çalışılan alanlarda iş bırakmak” olarak ifade eden feminist yaklaşım; esasında kadınların ana mücadele alanını kadınların ‘politik bir özneye dönüştürmeleri’ yoluyla patriyarkaya ve onun cisimleşmiş haline (erkeğe) karşı mücadele olarak tarif ediyor, temel mücadele alanını da özel alan yani ev/aile olarak ifade ediyor. Onlara göre bu mücadelenin temelinde kadınların nesnel gerçeklikleri yani “erkekler tarafından baskılanmaları ve sömürülmelerinden kaynaklanan ihtiyaçları” yattığı için bu mücadelede, nesnel olarak ezen özne konumunda bulunan erkeklerin yer alamayacağını söylüyorlar. Dolayısıyla da kadın grevinin meşrulaştırılmasına hizmet etmekle sınırlı kalan sendikaların grev yapması çağrısını sadece kadınlara yönelik bir çağrı olarak değerlendiriyor, -kimi yerlerde ‘erkekler katılmalılar’ yönünde çağrı olsa da- genel olarak, bu greve ücretli çalışılan alanlarda erkeklerin katılmaması gerektiğini savunuyorlar.

Feminist “kadın grevi” tartışması, kadınların ev içi emeğini sermaye bakımından hayati rolünden soyutlayarak yalnızca aile içindeki erkeklerin el koyduğu bir emek haline getiriyor; “hane”yi, “erkeği”, toplumsallıktan soyundurulmuş “kadın-erkek ilişkilerini” yeniden kadınların ezilmişliğinin ve sömürünün maddi zemini ve başat öznesi haline getiriyor.[21]

Feminist grev iddiasını “aile ve erkek kadının ücretsiz emeğine el koyarak kendi varlığının devamlılığını sağlamakta bir yandan da kapitalizm için işçi sınıfının yeniden üretilmesi de teminat altına alınmaktadır, böylece erkekler ve sermaye el ele kadınları sömürmektedir” tezine dayandırırken, mücadelenin taraflarının bizzat kadınlar ve erkekler olduğunu söylüyor. Dolayısıyla temizlik, yemek, yaşlı bakımı ve en önemlisi çocuk bakımı gibi ‘kadın işleri’nin yapılmasından erkeklerin maddi çıkarı olduğunu söyleyerek, aile içinde “emeği sömüren” erkeğe karşı “kuralları tıpkı toplusözleşme gibi düzenlenmiş” bir ilişki talebinde bulunuyor:

Fabrikalarda ve işyerlerinde kolektif şekilde örgütlenerek harekete geçme alanları bulduğumuz fakat hane içi emek -ve tabii aşk, arzu, cinsellik- söz konusu olduğunda tek başına, bireysel hareket eden, karar alan öznelere dönüştüğümüz gerçeğini değiştirmemiz gerek. Kurallarını düzenlemediğimiz her ilişki keyfi ihlalleri beraberinde getirmeye müsait. Kurallı ilişki biçimlerini, tıpkı bir toplu pazarlık yaparcasına hem hane içi ücretli emeğin hem de ilişkinin bir temeli haline getirmemiz bir yol olabilir… 18. ve 19. yy. boyunca kadınların grevi, hedef aldığı işverene karşı bir tehdit unsuru olduğu için güç kazandı; yeni kuralların hayata geçmesini, bu kuralların kurumsallaşmasını sağladı. Aynı örgütlü iradeyle bugün sokaklarda ‘grev’ ismiyle mücadele ettiğimiz özneye karşı gerçek bir tehdit oluşturabilecek miyiz? Bu tehdit kadınların özel hayatlarında herhangi bir radikal değişime işaret edecek mi?[22]

Bu bağlamda işçilerin sermayeye karşı elindeki en önemli silahlardan olan grev, bugün adeta sınıfsal bir konum haline getirilen kadınların (“kadın sınıfının”) elinde “sömürücü erkek sınıfına”, mücadele edilen “baş düşmana” karşı bir silah, tehdit olarak ele alınıyor. Beklenti ise; bu türden bir yaklaşımla yapılan grevin “kadınların hayatında radikal bir değişime işaret etmesi.” “Kadınların hayatındaki radikal değişikliği” sağlayacak olanın esasen erkeklere/patriyarkaya karşı mücadele olduğunu söyleyen bu yaklaşım, radikal değişikliğin üretim biçiminin değişmesi, özel mülkiyetin ve sınıfların ortadan kaldırılması ile mümkün olacağını söyleyen Marksizme içkin kategorileri, soyutlamaları vs. ihtiyacı hasıl olduğunda içi boşaltılmış bir biçimde kullanmakta bir beis görmüyor. Bu yaklaşım, artık feminist perspektifle yapılmamış bir genel grevin hiçbir biçimde genel grev sayılamayacağı iddiasına kadar varıyor.[23]

Burada feminizmin politik öznesinin kim olduğu tartışması da giriyor devreye: Sosyalist feminizmin bu konudaki en genel önermesi, feminizmin, belirli bir egemenlik ve iktidar ilişkisini (patriyarkayı) hedef aldığı ve bu nedenle herhangi bir politik hareketin programına bir alt başlık olarak eklenemeyeceği için başlı başına politik bir hareket olduğu ve bu politik hareketin politik öznesinin de feministler olduğudur. Kadın öznesi ise, politik özneye yani feministe dönüşmesi beklenen kolektif öznedir. Tam da bu noktada feminizmin hem güç aldığı hem de başının belası haline gelen “farklılık söylemi” devreye giriyor. Birbiriyle çelişki içerisinde bulunan farklı sınıf, ulus, din, kültür yapılarından gelen kadınlar, bu “farklılıklarını” eritmeden, ‘ortak ezen’e karşı mücadeleyi kadın olmalarından, kadınlıklarından kaynaklanan bir birliktelikle nasıl yürütebilirler?[24]

Elbette ki kadınlar cinsiyet olarak ezilme konusunda farklı sınıflarda farklı düzeylerde yaşanan ezilmeyle karşı karşıyalar, tam da bu nedenle kadınların ortak mücadelesinin ortak zemini olabilecek şeyler var. Eşitsizliğin, tahakkümün ve baskının çok çeşitli görünümlerine karşı kolektif eylemleri, taleplerin kolektif olarak öne sürülmesi, bu taleplerin kolektif hazırlanması, bunların tartışılması, hakların tanınması vs. için ortak bir mücadele zorunlu. Üstelik görünen kadarıyla “kadın grevi” çağrıcılarının da dile getirdiği talepler ve bu taleplerin ortaya çıktığı neoliberal sürece ilişkin analizleri ortaklaşılabilecek özellikler taşıyor.

Ancak burada dikkat çekmek istediğimiz şey şu; zaten bunlar da onların formüle ettiği değil, kadın hareketinin bir bütün olarak formüle ettiği, yüzyıla dayanan mücadelenin içinden süzülen talepler… İş, bu ortak talepler etrafında ortak bir mücadelenin yönteminin adının kadın grevi/feminist grev olarak konulmasına gelince, değişiyor. Çünkü aslında kadın grevi çağrıcıları bu ortak hareket zeminimizin, ortak mücadelemizin üzerine fikri hegemonik bir örtü serme çabasıyla, ideolojik politik çıkarımlarını hareketin bütününe mal ederek kabul ettirmeye çalışıyorlar. Çünkü ortak eylemimizin adını grev koyma ısrarı, aynı zamanda üretim ve yeniden üretim süreçleri bakımından analizlerimizdeki farklılıkları, kadınların sömürüsü bakımından teorik zeminlerimizin farklılıklarını feminizm lehine yok etme çabası anlamına geliyor. Bu çaba da bizi herhangi bir eylemde birleşmeden önce, hareketi ortaklaştıracak zemini bulmak için, yani ortaklaşabileceğimiz ve ortaklaşamayacağımız şeyleri açık ve net olarak ifade etmeye, popüler bir deyimle “farklılıklarımızın” altını çizmeye mecbur bırakıyor. Bu nokta, aynı zamanda Marksizm ve feminizmi uzlaşmaz bir şekilde karşı karşıya koyan ikiliğe de işaret ediyor. “Kadınlar arası sınıf dayanışması” mı yoksa “sınıflar arası kadın dayanışması” mı? Marksistler açısından “sınıflar arası kadın dayanışmasının” aslında “sınıflar üstü feminist bir hareket” olduğu apaçıktır.

Dolayısıyla kadın grevi/feminist greve “esastan” itirazımızın kaynağı; katılım olur mu olmaz mı tartışmasına, bu türden bir grevin hangi yöntemle örgütlenip örgütlenemeyeceğine ilişkin değil; kadınların ezilmişliği sorunu ve sorunun çözümü noktasındaki ideolojik, politik farklılıklarımıza ilişkin.

Kendini feminist olarak ifade etmeyen, hatta sosyalist, Marksist olarak ifade eden kimi örgütlerin ise kadın grevi/feminist grev tartışmalarına bu ideolojik/politik arka planı görmekten uzak bir biçimde, sırf işçi sınıfı kavramları kullanılıyor diye heyecan duyan, bu yüzden de “kadın grevinde” ısrarcı olan tutumlarını ise kendi çelişkileriyle açıklamaktan başka çaremiz yok.

BİR ‘EL KOYMA’ MESELESİ: FEMİNİST GREVİ 8 MART’TA YAPMAK NE DEMEK?

Giderek ağırlaşan yaşam koşulları, çalışma yaşamının özellikle kadınların ev ve bakım yükleri bahane edilerek esnekleştirilmesi, güvencesizleştirilmesi, artık tek bir işte çalışmanın yetmediği, farklı farklı onlarca işte ölesiye çalışıp yine de geçinememe derdi… Dünyanın her yerine yayılan savaş ve çatışma, artan milliyetçilik ve ırkçılık… Hem savaş hem ekonomik nedenlerle artık güvenle yaşanabilecek bir ortam bulamayan kadınların kitleler halinde göçü, kadınların insan kaçakçılarının ve beden ticaretinin kurbanları haline getirilişleri… Göçmenlerin göç ettikleri yerlerdeki yaşam koşulları nedeniyle aslında sermayeye yönelmesi gereken öfkenin hedefi haline getirilmeleri… Giderek artan kadın düşmanlığının tüm bu tablo içinde “meşru ve sıradan” hale gelmesi, her gün binlerce kadının erkek şiddeti nedeniyle yaşamını kaybetmesi, yaşamını kaybetmiyorsa yaşama umudunu kaybetmesi…

Dünya bu haldeyken, sermayenin yine kendi yarattığı krize çıkış yolu olarak ortaya attığı şey daha muhafazakar, daha ırkçı, daha popülist, daha antidemokratik partilerin ve siyasi figürlerin “kurtarıcı” olarak piyasaya sunulması oldu.

Bugün, sermayenin onlarca yıldır uyguladığı neoliberal politikalarının dünya çapında yarattığı yıkım, sefalet, aşırı sömürü ve eşitsizliği onu harekete geçirecek, isyan ettirecek kadar yakıcı hisseden çok daha kalabalık kadın yığınları var.

Dünyanın dört bir yanında itirazlarını ve taleplerini çok geniş kadın kesimlerinin kitlesel olarak sokakta ifade ettiği eylemlere tanık oluyoruz. Arjantin, Peru, Şili’de; İtalya, Polonya, İspanya, Fransa, İngiltere, İzlanda’da; Hindistan, Pakistan, Tunus, Güney Kore, ABD’de kadınlar kimi yerde sayıları yüzbinleri bulan kitlesellikte sokaktalardı.

Bu hareketliliğin esas zeminini kapitalizmin yarattığı eşitsizliğin, adaletsizliğin, sömürünün, şiddetin ağır sonuçlarına artık daha fazla katlanmak istemeyen kadınların başka bir yaşam hayali oluşturuyor…

Bugün, farklı ülkelerden yapılan eylem çağrıları, tam da bu sürecin kadınları giderek daha fazla mücadeleye katılmak zorunda hissettiren, öfkesini sokağa akıtma, birlikte mücadele etme yolları aramaya yönelten karakteri nedeniyle sokakta kitlesel karşılık buluyor.

Dünya çapında kadınların mücadele günü olarak geçerliliğini koruyan 8 Mart, zaten bir mücadele ve dayanışma günü olarak kadınların bu öfkesinin, başka bir yaşam hayalinin çeşitli yöntemlerle, mücadele ve eylem biçimleriyle dile getirileceği gün; kaldı ki bu yalnızca üretim alanında değil, feministlerin ‘yeniden üretim alanları’olarak tarif ettiği tüm alanlarda, özel-kamusal her alanda emeğini görünür kılma ve bu görünmezliği yaratan ve sömüren sisteme karşı her türden eylem ve etkinliği içeriyor.

Dolayısıyla “tabana ait feminizmi, işçi kadınlar, aileleri ve tüm dünyadaki destekçileriyle dayanışma içindeki antikapitalist bir feminizmi kurmak için” ya da esas mücadelesini patriyarkaya karşı mücadele, rolünü de kadın kitlelerini feminist bilince ulaştırmak olarak ortaya koyanların güç sınamak için grev çağrılarını bugüne “denk getirmesi”ni açık bir “hazıra konma” olarak görüyoruz.

8 Mart gibi tarihi kaynağı açık bir günde, kadın mücadelesinin karakterinin işçi kadınlar, aileleri, tüm dünyadaki destekçileriyle dayanışma içinde antikapitalist karakterinin öne çıkmasının zaten zorunluluk olduğu bu koşullarda, geniş kadın kesimlerinin kimisinde yazı boyunca aktarmaya çalıştığımız tartışmaların hiç bilinmediği, kimisinde ise tam da bu tartışmalar dolayısıyla özel biçimde örgütlenen irili ufaklı kadın eylemlerinin, etkinliklerinin çağrılarına verdiği yanıtın “uluslararası feminizmin göstereni, gücünün ve etkisinin resmi” gibi kullanılmasını iki nedenle doğru bulmuyoruz.

Birincisi; farklı görüşlerden, kökenlerden, inançlardan kadınların bir arada örgütlediği, katıldığı, ses çıkardığı her türden eyleme kadınları bu çağrıların parçası yapan özgünlükleri, koşulları ve zeminleri gözetmeden “feminist” etiketi yapıştırılıp buradan sanal bir “güç” devşirme çabasına girmenin yanlış olduğunu düşünüyoruz.

Daha önemli bulduğumuz, tartışmak istediğimiz ikinci nokta ise, “uluslararası kadın grevi” çağrısının içeriği, biçimi, kapsamı ve niteliği bakımından ifade ettiği ideolojik politik zemine ilişkin.

Hem uluslararası kadın grevi çağrıcılarının, hem Türkiye’de bir kadın grevi örgütlenmesi gerektiğine ilişkin kadın hareketinde tartışmalar yürütenlerin “grev”in içeriği ve kapsamı bakımından “eylem ve boykotu” aşan bir içerik ve kapsam ortaya koymadıkları görülüyor. Bu açıdan 8 Mart günü yapılacak her eylem ve her etkinlik “grev” şemsiyesi altında toplanırken, esasen grevin ne olduğu, “kadın grevi”nin ne olduğu konusunda bir netliğin olmadığı görülüyor. Bu durumda dünya ve Türkiye’de 8 Mart günü yapılacak her eylem ve etkinlik, o ülkede “kadın grevi çağrıcıları” var diye “kadın grevine katılımın” bir göstereni mi olacak? Aslında olamaz. Ama geçen sene oldu!

2017 yılı 8 Mart’ında yapılan kadın grevi çağrısına Türkiye’den de katılım göstermek gerektiği tartışıldığında bu konudaki fikirlerimizi tartışmış ve ortak düzenlediğimiz 8 Mart etkinliklerinin ve eylemlerinin bu kapsamda ifade edilmesinin doğru olmadığını dile getirmiştik. 2017 8 Martında Türkiye’deki kadın hareketinin bileşenlerinin bir kısmı “kadın grevi” adlandırmasında ısrar etmiş, sonuçta ortaklaşma sağlanamayınca “dünyadaki kadın grevine ses veriyoruz” biçiminde aslında ne demek istediği çok da açık olmayan bir cümleyle kadın platformlarının metinlerinde ve eylemlerinde yerini bulmuştu. Ancak sonra Uluslararası Kadın Grevi komitesinin açıklamalarında ve 2018’e yansıyan çağrılarında “kadın grevinin gerçekleştiği ülkeler” arasında Türkiye de sayıldı.

Peki bu, Türkiye’de bir kadın grevi gerçekleştirildiğini gösterir mi? Bu durumda “Türkiye dahil 50 ülkede kadın grevi gerçekleşti” olarak yansıtılan tablonun gerçekçiliğinden kuşku duymak gerekmez mi? Böyle bir kadın grevi gerçekleştirildiğinden Türkiyeli kadınların çoğunluğunun (hadi çoğunluğu olmasın da yarısının olsun) haberi var mı? Böyle bir grev tartışmasının bir parçası olmayan, karar alma süreçlerinin merkeziliği ve darlığı nedeniyle bu tartışmaya dahil olma olanakları bile olmayan ama öfkeleri, talepleri, dayanışma ihtiyaçlarıyla kadınların farklı kent merkezlerinde ya da kent çeperlerinde, mahallelerde, işyerlerinde irili ufaklı etkinliklerde, eylemlerde bir araya gelişi “kadın grevi” sayılır mı?

Feminist kadın grevini savunanlar “Önemli olan hangi kadının bu tartışmalardan ve içerikten haberdar olduğu değil, bir şekilde harekete geçmiş olması” diyebilir. Bizce bu, tam da yakın zamanda Türkiye Kadın Buluşması’nda tartışmak istediğimiz, “Kadın hareketinin öznesi kimdir” sorusuna verdiğimiz yanıtların ideolojik, politik “farklılıklarımız” nedeniyle farklı olduğu, öznesini farklı tarif eden bileşenlerin ortaklığının hangi hukuka dayanması gerektiğine ilişkin daha geniş çerçevede yürüttüğümüz tartışmanın da bir parçası.[25]

KADIN GREVİ DİYE BİR ŞEY OLMAZ MI?

Kadın grevinin diğer bir boyutu olan “niteliği” hakkındaki duruşumuzu da açıklığa kavuşturalım: Bizim iddiamız “Kadın grevi gibi bir şey olmaz” değil. Nitekim; tarihte yalnızca işyerleri ile sınırlı kalmayan, kadın grevi olarak adlandırılabilecek pek çok örnek var; en başta da 8 Mart’ı doğuran kadın işçilerin grev ve mücadelesi!

Grevin niteliğine dair mesele, yine hangi soyutlama düzleminden tartıştığımızla ilgili; üretici güçlerin gelişkinliğine bağlı olarak, üretici sınıfın, yani işçi sınıfının belirli bir talebi elde etmek için “değer üretme” kapasitesinin verdiği gücü kapitalist üzerinde uygulaması olarak grev cinsiyetsizdir, öyle de olmalıdır. Burada soyutlama düzeyi, kapitalist üretim biçiminde sınıf mücadelesidir. Kadın işçilerin ister toplumdaki cinsiyetçi şiddete karşı, ister barış talebiyle mevcut bir savaşa karşı, ister eşit ücret gibi ekonomik bir taleple yapmış olsun, kendi özgün talepleriyle yaptıkları greve “kadın grevi” denmesinde hiçbir sakınca yoktur. Ne var ki grev burada yukarıdakine göre somutlanmıştır. Diğer bir deyişle, grev “somut bir öznenin somut talepleri” tarafından belirlenmiştir. Böyle tanımlanmış bir kadın grevinde, işçi kadınların, kapitalizmin sömürüsüne maruz kalan ve ataerkil tahakkümü altında ezilen diğer tüm kadınlara iş durdurma çağrısı sokağa çıkma çağrısıyla, yani evdeki bakım yükünü reddetme çağrısıyla zorunlu olarak tamamlanır. Bu bir anlamda, söz konusu taleple (“cinsiyetçi şiddetin son bulması”, “savaşa karşı barış”, “eşit işe eşit ücret” ve hatta kapitalizmi yıkmak) greve çıkan kadınlarla diğer sınıftan kadınlar arasında varsaydığımız ve çeşitli vesilelerle sokağa yansıtabildiğimiz “kız kardeşliğin” de sınanmasıdır. En son örneği Flormar direnişidir, denebilir.

Ancak bu türden bir kadın grevinin çağrısı bu noktada bile eksik kalır. İşçi kadınların grev çağrısı yine zorunlu olarak parçası oldukları sınıfın, işçi sınıfının tüm mensuplarını da kapsamalıdır. Çünkü, en indirgenmiş ifadeyle, ona kapitalizmin sömürüsünün ve ataerkil tahakkümünün farklı görünüm ve pratiklerinden kurtulmak ve nihayetinde bu sömürü ve tahakkümü her gün yeniden üreten kapitalizmi yıkmak için bir “ordu” gerekmektedir. Bu ordu da kendisinin asli bir parçası olduğu işçi sınıfıdır.[26] Hangi nicelikte olursa olsun işçi sınıfının erkek üyelerinin ataerkil tahakküm ilişkileri içerisinde aldığı tutum ve sergilediği davranışlar bu toplumsal koşulu değiştirmez. Tam tersine, onların karşıtı oldukları sınıfın dünya görüşünü terk edip, kendi sınıflarının dünya görüşünü, her türlü sömürünün ve tahakkümün son bulduğu bir toplum düzeni fikrini (komünizm) ve bunu gerçekleştirecek olan eylemi (devrim) bir an önce sahiplenmesi için bu tarihsel göreve yapılan çağrıların daha da güçlendirilmesi gerektiğini gösterir. Nitekim burjuvaziye yasal ya da pratik geri adım attıran kadın grevi örneklerinden biz bunu öğreniyoruz.

Örneğin 1912’de ABD Massachusetts eyaletinde kurulu olan, kırk farklı ulustan işçinin çalıştığı dünyanın en büyük tekstil fabrikası Lawrence’da 54 saatlik haftalık çalışma saati, yüzde 15 ücret artışı, fazla mesai karşılığında çift ödeme, eşit işe eşit ücret talepleriyle grev yapan, grev boyunca yayımlanan bütün bildirileri tam 25 farklı dile çeviren, “Ekmek ve Gül” sloganıyla büyük yürüyüşler düzenleyen kadınlar, kadınların örgütlenme, mücadele ve direniş tarihinde önemli izler ve kazanımlar yarattı. Bu grevin örgütleyicilerinden Elizabeth Gurley Flynn’in hikayesi bize kadın işçilerin yalnızca ücret talebini değil, sendika yönetimlerinin ataerkil yapısını ve kadınların ihtiyaçlarına cevapsızlığını gündem ettiklerini, mücadelelerini doğum kontrol yöntemlerine erişimden, oy hakkına kadar geniş bir alanda sürdürdüklerini de gösteriyor.[27]

Örneğin, Petrogradlı tekstil işçisi kadınların 8 Mart 1917’de tüm işyerlerinde birden çıktıkları grev, kent çapında büyük bir direnişe dönüşmüş, ister evde ister tarlada çalışsın tüm kadınların ortak dertlerini isyana dönüştürdüğü bir mücadeleye evriltmişti. Rusya’daki çarlık rejimine karşı başlayacak direnişin kıvılcımı olan bu grev, 1917 Ekim Devrimi’nin koşullarını da hazırladı.

1857’de New York’ta 40 bin tekstil işçisinin 16 saatlik iş gününün 10 saate indirilmesi, insanlık dışı çalışma koşullarının düzeltilmesi, ücretlerin yükseltilmesi, kadın işçilerin eşit haklara sahip olması talebiyle başlattıkları grev, kadınların yoksul semtlerden başlayan yürüyüşlerini kenti boydan boya geçerek zenginlerin oturduğu mahallelere doğru yönelince polislerin acımasız saldırılarıyla kırıldı. Ancak kadınların başlattığı bu dalga, kadın işçilerin başka ülkelerde yarattığı mücadele dalgasının da önemli dayanaklarından biri olarak görüldü ve 1910 yılında İkinci Uluslararası Sosyalist Kadın Konferansında Clara Zetkin’in önerisiyle her yıl bir günün kadınların ekonomik ve politik haklarıyla ilgili uluslararası bir dayanışma ve mücadele günü olarak kutlanması için alınan karar sonucu olarak sadece Almanya, Avusturya, Danimarka ve İsviçre’de 1911 yılının 19 Mart’ında “Uluslararası Kadın Günü” olarak bir milyondan fazla kadının katılımıyla kitlesel kutlamalar yapılmasına varır.

Örneğin, İngiliz emekçilerinin tarihinde “eşit ücret” için yapılan ilk grevi 1918’de “Eşitiz, Eşit Ücret İsteriz” sloganlarıyla Londra’daki kadın tramvay işçileri başlattı. Ardından diğer şehirlerde ve metro işçileri arasında da yayılmış, kadın erkek işçilerin ücret eşitliğini sağlayan kazanımlarının üstüne bir de hükümetin “Savaş Kabinesi Komitesi’nin Endüstrideki Kadınlar üzerine Raporu”nda ortaya konduğu gibi, kadınların ağır yaşam koşullarının, annelik haklarının düzeltilmesinin gündem edilmesiyle başarıyla sonuçlanmıştır.[28]

İtalya’da 1917-1918 yılları arasında kadın işçiler geçim ödeneğinin (bugünkü asgari geçim indiriminin bir biçimi) erkek ve kadınlar arasında eşit olması, sadece erkeklere verilen saat başı ücret artışının (%25) aynı işi yapan kadınlara da verilmesi, parça başı ücret sisteminin kaldırılıp yerine onurlu bir yaşam sürdürmeye yetecek sabit bir ücret konması, işgününün 8 saat olması talepleriyle grev yapmıştı. Üstelik mücadelelerini yalnızca ekonomik taleplere sıkıştırmamış, İtalya’nın savaştan çekilmesi amacıyla üretimden gelen güçlerini de kullanmışlar. Döneme ilişkin sözlü tarih çalışmaları buna dair birçok veri sunuyor. 1918’de Torino’daki FIAT fabrikasında çalışan Maria Barbero’nun “[eğer greve çıkmazsak] savaş sona ermeyecek, biz açlıktan öleceğiz, onlar [askerler] siperlerde ölecekler [dedik]. Erkekler bize baktı ve sonra bizimle dışarı çıktı. FIAT bekçileri yüzümüze baktı ama hiçbir şey demedi” diye anlatıyor.[29]

Bunlar gibi sayabileceğimiz daha pek çok örnek bize gösteriyor ki; “kadın grevleri” görüldüğü gibi talepleri yalnızca ücret ile sınırlı olmayan, ücretli istihdam alanı dışına taşarak örgütlenmesi sınıfın örgütlenme sürecinin doğal parçası olan, kadınların bu grev ve direnişlerle yalnızca ekonomik haklar elde etmediği üstüne dönemlerinin sendikal anlayışlarını da değiştirdikleri, bedenlerine ilişkin haklarını kullanmayı talep ettikleri, oy hakkı gibi politik haklarını elde etmenin en önemli aracı olarak üretimden gelen güçlerini kullanmayı öğrendikleri, savaş süreçlerinde barış sözünü en etkili biçimde dile getirdikleri mücadele biçimleridir.

SON OLARAK…

Feminist kadın grevi tartışmalarının Türkiye kadın hareketi bakımından da önemli bir tartışma gündemi olarak karşımızda durduğu açık. 5-6 Ocak 2019’da gerçekleşen Türkiye Kadın Buluşması’nda da 8 Mart’a ilişkin “yeniden üretim” alanında da “iş durdurmayı” esas alan feminist kadın grevi önerildi.[30]

Buluşmada greve bugünkü Türkiye koşullarında olabilirliğine kuşkuyla bakanlar olduğu gibi, grevin esasına itirazla bu buluşma bileşenlerinin ortaklaşabileceği bir mücadele gündemi olarak “8 Mart ücretli izin günü olsun kampanyası” önerenler de oldu. Hatta greve ilişkin tartışma Türkiye Buluşması’nın ardından da devam etti. Her ne kadar “ücretli izin günü kampanyası” önerisi Türkiye Buluşması’nın ele aldığı gündemleri toparlayan sonuç metnine yansımasa da “8 Mart kadın grevi” bir tartışma gündemi olarak metinde yer buldu. 8 Mart’a giden süreçte de tüm yerellerde, ortak mücadele alanlarımızda tartışılmaya devam edecek. Kadın hareketinin bir parçası olarak bu tartışma gündemine ilişkin fikrimizi ortak mücadele alanlarımızda dile getirmeye çalıştık, yeniden söyleyelim 8 Mart’ta feminist kadın grevine esastan itirazımız var. Bu yazı da bu esastan itirazın teorik ve politik nedenlerini açıklama, sözümüzün bir arka plana dayandığını anlatma çabasıyla yazıldı.

Türkiye’de 8 Mart feminist kadın grevi önerisinin, esasen önce biçiminin dayatıldığı, içeriğinin ise oldubittiye getirildiği bir tabloda ortaya çıktığını düşünüyoruz. Böylesi bir grevin teorik arka planını tartışmaya açmayan, en basitinden “Bu grevin temel talebi ne olacak” sorusunun bile ortaya konamadığı, Uluslararası Kadın Grevi hareketinin Türkiye’de bir parçası olmak gerektiğinin tartışılıp ortaklaşılmadan baştan herkesçe kabul edilmiş bir “gereklilik” olarak varsayıldığı bir tablo bu. Bizim gibi esastan itirazı olanların dışında; “feminist grev” olarak örgütlenecek olsa bile, bunun bugünkü Türkiye koşullarında olabilirliğini tartışmaya açan, esasına itiraz etmese de olabilirliğine itirazı olan örgütlü kamu emekçisi kadınların, birçoğunun ihracıyla, grevin “rapor alma” çizgisine, sendika kapısına ya da yakalara mor kurdela takılması çizgisine çekilmesiyle sonuçlanan, son 2 yıllık “grev” deneyimini görmezden gelen, kısacası “grev” diye yola çıkılan ilk anda “grev”in öznesi olacak milyonlarca işçi ve emekçi kadının somut koşullarının grev tartışmasına dahil edilemediği bir “tartışamama” ortamında esastan itirazları dile getirmek de çok kolay olmadı. Ne yazık ki, 8 Mart feminist kadın grevini tartışmaya açmanın bile bir nevi “bozgunculuk” olarak ele alındığı bir “tartışamama” süreci de yaşadık.[31]

Şunu söylemeden geçmeyelim; böyle temel ideolojik farklılıklara tekabül eden bir konunun, kadın hareketinin ortak mücadelesinin ve mücadele gündemlerinin nasıl belirleneceğine, farklı ideolojik-politik görüşlerden kadınlar olarak birlikte yer aldığımız kadın hareketinin nasıl yol alacağına ilişkin yapılan buluşmalarda bir dayatma olarak karşımıza çıkarılmasını doğru bulmuyoruz. Hatta, bu konuda ortaklaşmayacağımız çok açıkken, bunun sanki ortaklık söz konusuymuş gibi yansıtılmasını açıkça “ayrıştırıcı” buluyoruz. Örneğin, 5-6 Ocak 2019 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleşen Türkiye Kadın Buluşmasının tam bir yıl öncesinde feminist kadın grevi gündemi yine platformların, sendikaların gündemine geldiğinde konu hakkındaki fikirlerimizi dile getirmişken, hem buluşma öncesinde hem de buluşma sırasında bu konuda ortaklaşmayacağımızı ifade etme alanlarını zorlamak zorunda kalışımız (evet, zorlamak zorunda kaldık, çünkü sanki böyle bir itirazımız yokmuş gibi bir görüntü çıkmasına neden olan sorunlar yaşandı buluşmada) esasen bizden değil, bu konuda bir ortaklaşma olmadığı açık olduğu halde bir ortaklık varmış gibi göstermeye çalışmaktan kaynaklı bir sorundur.

Birbirinin fikrini ve itirazını önemsediğini, esas olanın farklılıklar değil ortaklıklar olduğunu” vurgulayarak bir aradalık hukuku oluşturmak için yola çıktığını ifade eden bir Türkiye Kadın Buluşması, bu itirazların görünmezleştiği, “kadın grevini bir gündem olarak önümüze koyma” ifadesiyle yuvarlanan bir sonuç metni çıkararak aslında fiilen “feminist kadın grevi konusunda ortaklaşma var, mesele bunu nasıl örgütleyeceğimizde” diyerek kayda almış oldu.[32]Peki, örneğin yerellerde birlikte mücadele yürüttüğümüz alanlarda, platformlarda bu ortaklaşmanın gerçekte olmadığı ortaya çıktığında ne olacak? Daha baştan böylesi bir ortaklaşmanın olmadığı gerçeği söz konusuyken, buluşmadan bir “kadın grevi örgütlenmesi” sonucu çıkarmak doğru da değil, kadın hareketinin hukukuna uygun da değil. Kadınlar Birlikte Güçlü ismini birlikte koyduğumuz, bu zamana kadar birlikte yol aldığımız “bir aradalık”ta, farklı feminizmlerin biçim ve içeriğini ortak tarif edeceği bir “feminist grev” kararı alınıp uygulanabilir mi bilemeyiz, ancak bizim bakımımızdan şu açık ki biz burada geldiğimiz noktada “kadın grevi”ni sağlıklı bir zeminde tartışamıyoruz.

Herkesin kendi politik gündemini dayattığı değil, kadın hareketinin doğasına uygun olarak geniş kadın kesimlerinin “benim sözüm” diyebileceği ortak taleplerin konuşulabildiği, bu mücadele gündemleri için en geniş kadın birlikteliğini nasıl sağlarız, nasıl ortak hareket edebiliriz sorusuna birlikte anlamlı yanıtlar verebileceğimiz, asgari bir ortaklaşma zemini sağlayabileceğimiz tüm mecralarda birlikte yol yürümeye elbette devam edeceğiz.

[1] 24 Ekim 1975’de İzlanda’da kadınlar ücretlerdeki eşitsizliğin giderilmesi için, yani eşit ücret talebiyle birlikte çalışma ve ev yaşamında yaşanan ayrımcılığa karşı kadınların topluma ve ekonomiye sunduğu katkının tanınması talebini birleştirerek “Kadınların İzin Günü” (İngilizce: Women’s Day Off, İzlandaca: Kvennafrídagurinn) sloganıyla saat 2.05‘te iş durdular. Bu erkeklerle aralarındaki ücret farkını simgeliyordu. O dönem 220 bin nüfuslu ülkede, 25 bin kişi başkent Reyjavik‘teki protestoya katıldı. Daha çok kadınların katıldığı balıkçılık gibi kimi sektörlerde o gün için fabrikalar kapandı. Ertesi yıl parlamento eşit ücret yasasını onayladı.

[2]Ulusal Kadın Buluşması bu yıl 33. kez gerçekleştirildi. Arjantin’deki bu buluşmalar ve genel olarak kadın hareketi hakkında daha detaylı bilgi için Ekmek ve Gül’de yayınlanan II. Latin Amerika ve Karayipler Kadın Buluşması’nda (Quito 2018) Arjantin delegelerinin sunduğu rapora bakınız: https://ekmekvegul.net/guncel-dosya/arjantin-milyonlarca-kadinin-sokagi-birakmadigi-ulke Buluşmadaki diğer delegelerin sunduğu raporlar için bakınız: https://ekmekvegul.net/file/ii-latin-amerika-ve-karayipler-kadin-bulusmasi 

[3] Açık metnin tamamı için bakınız: https://www.migrantinnen.net/abd-kadin/.

Yüzde 99’un feminizmi ve kadın grevi tartışmalarına ilişkin bir başka değerlendirme ve tartışma için bakınız: “Yeni Bir Kadın Hareketi, Yine Bir Feminizm”, Teori ve Eylem, Nisan 2017, http://teoriveeylem.net/2017/04/yeni-bir-kadin-hareketi-yine-bir-feminizm/

[4] Cecilia Palmeiro, “Devrimci zamanımız olarak kadın grevi” https://baslangicdergi.org/devrimci-zaman-kadin grevi/

[5] Yazının devamında ortaya koyduğumuz gibi, 8 Mart’ta yapılacak bir feminist grevi savunan ve çeşitli ülkelerde örgütlenmesini gerçekleştirenler yalnızca Yeniden Üretim Teorisi feministleri değil. Nitekim çok çeşitli feminizmler feminist kadın grevinin “gerekliliği” konusunda ortaklaşan fikirlere sahip olsalar da zamanı, içeriği, niteliği ve kapsamı bakımından farklı görüşler ortaya koyabiliyorlar.

[6] Lise Vogel, Marksizm ve Kadınların Ezilmişliği: Birleştirici Bir Kurama Doğru, çev. Çiğdem Çıdamlı, İstanbul: Nota Bene, 2015. Kitap 1990 yılında Mine Öngören çevirisiyle Pencere Yayınları tarafından Marksist Teoride Kadın adıyla yayınlanmıştır. Orijinali ilk kez Marxism and the Oppression of Women adıyla Rutgers University Press tarafından “Historical Materialism Book Series” [Tarihsel Materyalizm Serisi] dahilinde 1983’te basılmıştır.

[7] Kadınların “ırk, sınıf, etnisite, din ve cinsel yönelim” gibi “farklarının” birbiri üstüne binen kimlikler, tahakküm ve ayrımcılık deneyimleri olarak ele alan Kesişimsel Feminizm bu “farkların” kendilerine özgü toplumsal zeminlerden ortaya çıkıp, sonra da birbiriyle eklemlendiğini söylüyor. “Toplumsal cinsiyet, ırk ve sınıf”ı birer kimlikler çokluğu olarak kavrayan kesişimsel feminizm, gerçekte bütün olan tahakküm, baskı ve sömürü biçimlerini ayrı birer sistem olarak ele alıp, kapitalizmden ayrıştırarak bunları birer kimlik göstereni haline getiriyor.   Kesişimsellik kavramına eleştirel bir feminist değerlendirme için bkn: Delia D. Aguilar, “Kesişimsellik”, Marksizm ve Feminizm içinde, sy 255-277, der. Shahrzad Mojab, Yordam Kitap, 2015

[8] C. Arruzza, T. Bhattacharya ve N. Fraser, “Notes for a feminist manifesto”, New Let Review 114, Kasım-Aralık sayısı: sf. 113-134. Makale önümüzdeki dönemde çıkacak Feminism for the 99 Percent: A Manifesto [%99’un Feminizmi: Bir Manifesto] kitabının anahatlarını da temsil ediyor.

[9] Feminist bir manifestoda bu kadar çok Marksizm izini nasıl yorumlamalı?!

[10]Capitalism did not invent the subordination of women, which has existed in different modes in all previous class societies. But capitalism established new, distinctively modern forms of sexism, underpinned by new institutional structures. The key innovation was to separate the making of people from the making of profit, to assign the first job to women, and to sub­ordinate it to the second. … social reproduction is gendered—assigned to or associated with women. Its organization depends on gender roles and entrenches gender oppression. Social reproduction is therefore a feminist issue.”A.g.e. sf. 121.

[11] İtirazımız bunların kapitalist yeniden üretimle ilişkisini kurmamak üzere değil, cinsiyetli ‘insan üretimi’ gibi kısıtlı bir zeminde tarif edilmiş bir ‘yeniden üretim’in temelsiz genişletilmesine. Zira Marksizme göre mal ve hizmet üretiminden oluşan her meta üretim süreci aynı zamanda bir yeniden üretim sürecidir.

[12] Kadın grevi feminizminin bu tutumuna ilişkin bir örnek için bakınız: Bhattacharya, “How Not To Skip Class: Social Reproduction of Labor and the Global Working Class” [Sınıf Nasıl Gözden Kaçmaz: Emeğin Toplumsal Yeniden Üretimi ve Küresel İşçi Sınıfı],   https://www.viewpointmag.com/2015/10/31/how-not-to-skip-class-social-reproduction-of-labor-and-the-global-working-class/ (erişim: 21.01.2019)

[13] Manifesto yazarları bu noktada sınıf mücadelesinin yeni bir aşamasını öngörüyorlar, bu aşama da feminist, enternasyonalist, çevreci, ırkçılık karşıtı bir sınıf mücadelesi. Oysa “emek mücadelesi denilen şey”in politik programında ya da pratik taleplerinde, örneğin, kapitalizmin doğayı talanına karşı içeriklerin olması onu, sorunu kapitalizmde görmeyen çevreci hareketlerle ekolojist bir özdeşleştirmeye sokmayacağı gibi, kadınlara özgü her düzeyde cinsiyetçiliğin, şiddetin cinsel tacizin son bulması gibi içerikler de feminizmle özdeşleştirmeye yetmez. Sınıf mücadelesinin özü ve çıkışı gereği enternasyonalist olduğu tartışmasızdır. Feminizmin bunu yeni keşfediyor olması proleterya açısından yeni bir tanımlamayı değil, feministlerin yeni bir tutum almasını gerektirir.

[14] %99’un feminizmi temsilcilerinin manifestolarında yaptıkları “burjuva/liberal feminizmden kopuş” çağrısı aynı “acemiliğin” bir başka yansıması olsa gerektir; zira “feminist olmayan” sosyalist kadınlar ve proleter kadınlar, mücadeleleri tarih sahnesine çıktığından beri burjuva-liberal feminizmle “kopuş” gerektirecek bir “birlik” içerisinde yer almamış, hatta Birinci Dünya Savaşı, İtalya’da faşizm, Almanya’da Nazizim örneklerinde de görülebileceği üzere burjuvaziye payanda olmalarını Enternasyonal düzeyinde mahkum etmişlerdir.

[15] Marksizm ile ikili sistem feminizmi arasındaki tartışma, bu yazının ana tartışması olarak değil sadece bir arka plan sunmaya yetecek kadar ele almanın beraberinde getirdiği ifade kısıtları olacaktır.

[16] Engels, “Birinci Baskının Önsözü”, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, sf. 12

[17] Marx, Kapital 1. Cilt,çev. Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, Yordam Kitap, sf. 547

[18]Kan bağı üzerine kurulmuş eski toplum, yeni yeni gelişmiş toplumsal sınıfların çatışması sonucu değişir; yerini, artık dayanaklarını kan bağı üzerine kurulmuş toplulukların değil, belirli bir ülkede yaşayan toplulukların oluşturduğu devlet içinde örgütlenen aile rejiminin tamamen mülkiyet rejimi tarafından belirlendiği günümüze kadar gelen yazılı tarihin bütün özünü biçimlendiren sınıflar çatışması ve sınıflar savaşımının bundan böyle içinde özgürce geliştiği yeni bir topluma bırakır.” Engels, Köken, sf. 12.

[19]Marx, Kapital 1., sf. 547

[20]Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte belirleyici etken, son aşamada, gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marx, ne de ben, hiçbir zaman daha fazlasını iddia etmedik. Eğer, sonradan herhangi biri, çıkıp da ekonomik etken tek belirleyicidir dedirtmek üzere bu önermenin anlamını zorlarsa, onu, boş, soyut, anlamsız bir söz haline getirmiş olur. İktisadi durum temeldir, ama çeşitli üst yapı öğeleri … tarihsel savaşımların gidişi üzerinde etki yaparlar ve birçok durumda ağır basarak onun biçimini belirlerler. Bütün bu etkenlerin etkisi ve tepkisi vardır, öyle ki ekonomik hareket, bu etkenlerin bağrında, sonunda, bir zorunluluk olarak, sonsuz bir raslantılar (yani aralarındaki gizli bağlantı o kadar uzak ya da ortaya konulması o kadar güç olduğundan, yok sayabildiğimiz ya da hesaba katmayabildiğimiz şeyler ve olaylar) yığını arasından kendine yol açmaya başlar.” Engels, “Joseph Bloch’a Mektup” (21 Eylül 1890), Felsefe İncelemeleri (Sol Yayınları, çev. Sevim Belli)

[21] Oysa sömürü, üretim ilişkileri düzeyinde ortaya çıkan ilişkilere dayanır ve basitçe artık emeğe el koyma olgusunda indirgenemez. Sınıflar da basit bir biçimde insan özneleri arasındaki ilişkilerin ampirik olarak gözlemlenmesinden türetilmez.

[22]https://catlakzemin.com/fabrikalardan-evlere-kadin-grevi/

[23] “Bu tarihten itibaren üretim kapsamına indirgenen bir grev her zaman ‘kısmi grev’ olacak.”https://catlakzemin.com/bu-bir-genel-grev-degil-feminist-grevdir-kadinlar-durursa-dunya-durur/

[24] Bu konuda bir tartışma için bkn. Marksizm ve Feminizmin Daimi Geçimsizliği https://ozgurlukdunyasi.org/arsiv/298-sayi-224/950-marksizm-ve-feminizmin-daimi-gecimsizligi-bir-konferansin-ardindan-feminizmi-yeniden-degerlendirmek

[25]Bu tartışmayı yazının son bölümünde Türkiye Kadın Hareketinin son aylarda gerçekleştirdiği tartışmalar ışığında açacağız.

[26] İskoçya’da, parçası oldukları işçi sınıfının erkek üyeleriyle sendikalarında bir tanınma mücadelesi vermiş, buradaki kazanımla işverenleri olan belediyeye karşı “eşit ücret” talebiyle greve çıkan Glasgow Belediye işçisi kadınların grevi, bu kadın grevi birçok açıdan öğretici duruyor. “GMB Sendikası örgütçüsü Rhea Wolfson: Eşit ücret, işverenin bize verdiği bir hediye değil. Bu bizim hakkımız. Kötü işverenlere ve onların altı rakamlı maaşlarına karşı savaşmak için bir ordu gerekiyor, ama bizim de bir ordumuz var. Bu kavga sadece cinsiyetle ilgili değil. Sınıf ile ilgili. İşçi sınıfından kadınlar savaşarak karşılık veriyor.” (Sarya Tunç, “Glasgowlu Kadın İşçiler: Eşit ücret hediye değil haktır”, Ekmek ve Gül, 24 Ekim 2018, https://ekmekvegul.net/sinirlarin-otesi/glasgowlu-kadin-isciler-esit-ucret-hediye-degil-haktir)

[27] “Direnişi kadınlarla dokuyan Elizabeth Gurley Flynn”, Müslime Karabatak, Ekmek ve Gül dergisi Aralık 2014 sayısı, https://www.evrensel.net/haber/99154/direnisi-kadinlarla-dokuyan-elizabeth-gurley-flynn

[28]https://www.evrensel.net/haber/284158/sen-benim-yarimsin-gel-birlesip-tam-olalim

[29] http://teoriveeylem.net/2017/05/italyada-fasizm-ve-kadinlar-1/

[30] Tam da bu noktada kendi duruşumuzu da açıklığa kavuşturmakta fayda var: Nasıl ki üretimi ve yeniden üretimi birbirinden kopuk ele almıyorsak, işyeriyle haneyi de birbirinden bağımsız alanlar olarak düşünmüyoruz. Yukarıdaki tarif ettiğimiz şekilde örgütlenmiş bir“kadın grevi” ve ona destek eylemlerinin zorunlu bir sonucu olan evde değil sokakta olma halini, yani zaten bir kadın grevi yapıldığında ortaya çıkacak sonucu (eylem süresince evde bakım emeğinden çekilmeyi) sınıfın eyleminden ayrı bir eylem olarak tanımlayan feminist greve itiraz ediyoruz.

[31] Bu “tartışamama” sorununda esasen kadın hareketi içinde “farklılıklarımızla bir aradayız” derken feminizmin bir turnusal haline getirilip, kadın hareketinin kapsayıcılık iddiasını “feminist olan/olmayan” ifadesiyle sağlamaya çalışan hegemonik yaklaşımların da etkili olduğunu düşünüyoruz. Bu yaklaşım, kadın hareketinin feminist bileşenlerinin, kadın hareketinin ortak metinlerinde “feminist isyan”, “feminist dayanışma” ve benzeri ifadelere yer verilmeyince politik kimliğinin yok sayılması hissiyatı yaşadıklarını söylemesi ile çelişki yaratıyor. Kadın hareketine, hareketin asli unsurlarından biri olan feminizm dışından, örneğin diğer bir asli unsur olan sosyalizm mücadelesinden, örneğin ezilen ulus ve/ya mezhep mücadelesinden ya da sadece ve sadece emekçi bir kadın olarak sömürü ve baskıya karşı yürütülen mücadelelerden gelen, hatta egemen din/mezhep mensubu olarak örgütünü de kurmuş ve kadınların ortak sorunları için bir arada mücadele etme fikriyle kadın hareketine gelmiş herkesin farklılıkları “feminist olmayan” başlığı altında görünmezleştiriliyor.

Bu görünmezleştirme içinde bir de “Bizi bir araya getirenler neler” sorusunun “Bizi buraya hangi hareket/örgütlenme getirdi” sorusuna bükülmesi de sorunu derinleştiriyor. İlki, tüm farklılıklara rağmen ortak mücadele gündemlerimizi oluşturmaya ilişkin anlamlı bir tartışmayken, ikincisi herkesin feminist olduğunun/olması gerektiğinin varsayıldığı bir zeminde sosyalist kadınların bu varsayıma ve sonuçlarına itirazını bir zorunluluk haline getiriyor. Bu durum hem “varsayanı” hem de “itiraz edeni” yoran, aralarındaki hukuku yıpratan bir gerilime dönüşüyor. Bunun, kadın hareketini güçlendiren bir tartışma zemini olmadığını düşünüyoruz.

[32] Bu yaklaşım Buluşma’da “kadın grevi” kararı alınmış gibi, Kadınlar Birlikte Güçlü’yü de grev kararı alma yetkisi olan bir “merkezi örgütlenme” imiş gibi gösteren manşetlerin atılmasına “yol verdi.” İki örnek için bakınız:

“Kadınlar Birlikte Güçlü’den 8 Mart için Kadın Grevi Kararı” https://tele1.com.tr/kadinlar-birlikte-gucluden-8-mart-icin-kadin-grevi-karari-23431/

“Kadınlar Birlikte Güçlü: 8 Mart Grevine Türkiye’den Ses Verilecek” http://www.etha1.com/Haberler/kadinlar-birlikte-guclu-8-mart-grevine-turkiyeden-ses-verilecek-/10/8812