‘Yol’ yazarlarının dayanaksız iddiaları üzerine

Yusuf Akdağ

Yol dergisinin Ağustos ayında çıkan ilk sayısında “24 Haziran’ın Öncesi Sonrası ya da Öncesi de Sonrası da Haziran” başlıklı, Emek Partisi’nin seçim taktiği ve ittifaklar politikası üzerine “eleştiri”leri de içeren imzasız bir seçim değerlendirme yazısı yayımlandı. Zorlama varsayımlarla hazırlanan bu “eleştiri” yazısı, kaynak gösterebileceği EMEP’e ait herhangi bildiri, açıklama veya makale türünden bir belgeye dayanmıyor. Kurgulanmış tahminleri ya da EMEP’in de içinde yer aldığı “Demokrasi İçin Birlik” (DİB) gibi, belirli talepler etrafında oluşturulması hedeflenen mücadele birlikleri ya da ittifak girişimleri üzerinden yapılan kimi açıklamaları EMEP’in parti çizgisi ve taktik platformları yerine ikame etme hilesi dışında, gösterebileceği malzeme bulamamanın yoksunluğu hemen görülebilir. Söz konusu “eleştiri”, amiyane deyimle “çamur at izi kalsın” anlayışını yansıtıyor.

ÖDP’nin görüşleriyle uyumlu bir çizgide yayın yapan Yol dergisi yazarları, “…ağırlıkla HDP merkezli siyaset anlayışına kaymış olan sol yapıların tutumlarının birleşik muhalefet hareketinin geliştirilmesi açısından önemli bir handikap oluşturduğunu” ileri sürerek EMEP ve Halkevleri’nin seçim taktiğini buna “örnek” göstermekte ve sözü EMEP’e getirerek şöyle devam etmektedirler: “EMEP, ilk başta Haziran’ın önerilerini prensipte reddetmemekle birlikte kendilerinin CHP’den sağ kesime(SP) geniş bir birlikten yana olduklarını söylemişlerdi.

Bu arkadaşların solun bağımsız-birleşik bir güç oluşturma fikrinin karşısına koydukları, (yetmez ama evetçi liberallerle birlikte siyasal İslamcıların ve Kürt Hareketinin de içinde yer alacağı bir geniş cephe fikri) sonuçta Abdullah Gül’ün adaylık projesinde (projesine olmalı-y.a) gelip dayandı. 24 Haziran’a doğru bir yanda Haziran, sol güçleri birleştirmeye uğraşırken Abdullah Gül’ün adaylığı konusunda EMEP’in (Halk Evleriyle birlikte içinde yer aldıkları) DİB (Demokrasi İçin Birlik) Hareketinden HDP’ye, Saadet’ten CHP’ye ‘gerçekten çok geniş’ bir cephe oluşmuştu. Tabii şimdi bu konu gündeme gelince herkes kolayca ‘iftira’ deyip geçecektir. Nasıl olsa, başta Haziran Hareketi’nin ve CHP’den sol muhalefetin şiddetli itirazları, Hayri Kozanoğlu’nun Birgün gazetesinin manşetini süsleyen ünlü 41 maddelik manifestosu (Akşener’in tutumunu da ekleyelim) sonucunda Gül’ün beyhude adaylığı meselesi ortadan kalkınca, o defter tek söz edilmeden kapatılıp ‘EMEP’te örgütlen HDP’ye oy ver’ faslına geçildi.

EMEP çevresinin seçimlerden sonraki değerlendirmeleri de seçimden önceki tutumlarının devamı niteliğinde.

O çevreden bir arkadaş, ‘Sınıf Partisi’nin (EMEP) ve çeşitli sol sosyalist çevrelerin ortaya koyduğu seçimlerde HDP ve Demirtaş’ın desteklenmesi taktiği önemli oranda başarıya ulaşmıştır’ şeklinde yazıyordu. Gerçekten hayret doğrusu! Sağcısından solcusuna bilcümle muhalefet taifesinin iktidarı mecliste geriletebilme adına abartılı bir beklentiyle HDP’ye barajı geçirmeye çalıştığını bilmeyen kalmamışken, üstelik bu barajı aşırma işi diktatörlüğün geriletilmesi açısından amacına da ulaşmamışken buradan sınıf partisine bir başarı payı kesiliyor…

O çevreden bir arkadaş”ın söylediklerini veri alarak ve sözüm ona hafifseme mantığıyla “o çevre” söylemine de başvurarak “bir arkadaş”ın söyledikleri üzerinden seçim başarısı ya da başarısızlığı tartışmasına girmek burada pek fazla bir anlam ifade etmiyor. Seçim sonuçları üzerine olumlu-olumsuz çok şey söylenmiş yazılmıştır. İstenirse daha da söylenebilir ve yazılabilir. Yol yazarları, “o çevreden” yapılmış daha derli-toplu değerlendirmeler olduğunu da isterlerse görürler. Bunları bir yana bırakarak EMEP’in ittifak politikaları üzerine Yol’da ileri sürülen iddiaların gerçekliğine ve mantığına bakalım.

ÖDP yetkilileri ve Yol yazarlarının mantık silsilesince uyarına getirilen yukarıdaki öyküde EMEP’e yönelik iddialar, EMEP’in emperyalizme ve işbirlikçi gericiliğe karşı halkın taleplerini esas alan mücadele program ve platformu bilinmesine rağmen ileri sürülmüştür. EMEP’in kendi partisel görüşleri değil ama başka siyasal hareketlerle, çeşitli grup ve kişilerle birlikte içinde yer aldığı DİB’in bazı açıklamaları ya da DİB platformundaki tartışmalardan sözümona akılda tutulanlar veri alınarak EMEP suçlanmaktadır. ‘Yol’ yazarlarının tutumu anlayış düzeyinde olduğu gibi yöntemsel olarak da yanlıştır.

EMEP hiç bir yerde “CHP’den sağ kesime (SP) geniş bir birlikten yana olduğunu” belirtmiş ya da açıklamış değildir. EMEP emperyalizme ve egemen sınıflara ve onların saldırılarına karşı mücadeleyi geliştirip yükseltmek üzere halkın taleplerini hareket noktası olarak alan bir mücadele programı üzerinden, bu doğrultuda mücadele etmek isteyen politik parti ve gruplar, sendikalar, odalar, köylü birlikleri gibi kitle örgütleri, aydınlar vb. gibi tüm güçlerin birlikler oluşturmasını savunmakla kalmamış bu doğrultuda kesintisiz bir çaba içinde olmuştur.

EMEP siyasal demokrasi ve özgürlükler sorununu ve bunun için mücadeleyi sınıflar ilişkisi ve mücadelesinden bağımsız soyut bir tartışma sorunu olarak görmez. EMEP’in seçim taktikleri ve ittifaklar politikası her şeyden önce, işçi sınıfı başta olmak üzere sömürülen ve ezilen halk kitlelerinin sömürü ve baskıdan kurtuluş mücadelesini ilerletmeyi; işçileri, kent-kır emekçilerini; gençlik ve kadın kitlelerini sermaye ve burjuva diktatörlüğüne karşı mücadelede birleştirmeyi öngörür. Politik taktikleri açısından başlıca belirleyici unsur budur. Burjuva “demokratik sistem“in göstergesi olarak reklam edilen ve fakat, emekçi halk kitlelerinin şu ya da bu sermaye partisi tarafından yedeklenmesini ve kapitalist sömürü sistemine bağlanmasını gaye edinen burjuva seçim sistemini ele alışı ve seçim politikasını belirlemesindeki hareket noktası da, sermaye sisteminin teşhiriyle emekçilerin somut ve acil taleplerinin savunulması için seçim ortamı ve platformlarının halk yararına kullanılmasıdır. Bu taktik tutum, reformist-parlamentarist bir platformda burjuvaziyle uzlaşmayı değil, parlamenter mücadele platformları dahil mücadelenin tüm biçim ve araçlarının kullanılmasını öngörür.

EMEP yönetimi, sermayenin Erdoğan iktidarı eliyle uyguladığı ve giderek ağırlaşan siyasal, ekonomik ve sosyal saldırılara karşı işçi sınıfı ve emekçiler başta olmak üzere halk kitlelerinin ortak talepler etrafında, bir mücadele cephesinde birleştirilmesini, oluşturulması için çaba gösterdiği ittifakların asıl sorunu olarak gördüğünü defalarca ilan etmiştir. EMEP Genel Merkezi, 24 Haziran seçimlerine dair yaptığı açıklamada “emek, barış ve demokrasi güçleri“ne, siyasal sistemin faşist temelde inşasını hedefleyen “tek adam, tek parti rejimi”ne karşı ‘demokratik ittifak’ ve ‘ortak aday’ etrafında güçleri birleştirme çağrısı yapmış; bu ‘ortaklık’ın üzerinde şekillenebileceği platform taleplerini de formüle etmiştir. Orada, A. Gül’ün adaylığını “destekleme” yönünde bir tek sözcük bulunamayacağı gibi bu yönlü bir ima da söz konusu olmamıştır. Emek Partisi’nin somut talepler içeren açıklamasında “emek, demokrasi, barış güçlerinin 24 Haziran seçimlerinde ‘ortak aday’ etrafında birleşerek hareket etmelerinin kaçınılamaz zorunluluğu bir kere daha” vurgulanıyor; “başta Birleşik Haziran Hareketi (BHH), Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve Halkevleri olmak üzere” bu güçler “tek adam, tek parti rejimi’ne karşı demokratik bir ittifak halinde bir arada olmaya ve dönemin gerektirdiği sorumlulukları omuzlamaya” çağrılıyor ve “Partimiz işçi sınıfımız ve emekçi halklarımıza karşı bağlılığının ve sorumluluğunun gereği olarak böyle bir ittifakın oluşması için çabalarını sürdürmektedir” deniyordu.

EMEP, net bir politik tutumla “Cumhur” ya da “Millet” ittifaklarının dışında ve acil taleplerle programatik hedefleri arasında devrimci bir bağ kurarak HDP’yi ve adayını oy verme çağrısıyla desteklerken kendi bağımsız platformu ile politik faaliyetini de sürdürdü.

CHP, İyi Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin oluşturduğu “Millet İttifakı”nın seçim platformu, “tek adam rejimi”ne karşı burjuva parlamenter sistemin sürdürülmesini başlıca sorun edinmişti. Her seçim döneminde olduğu üzere emekçilerin kimi taleplerinden söz edilse de, bu partilerin işçi sınıfı ve halk kitlelerinin demokratik sosyal ve siyasal taleplerini savunma diye bir sorunu yoktu. Sorun “tek adam tek parti rejimi”nin önlenmesi olarak ifade edildiğinde de, “Millet İttifakı“nı oluşturan partiler açısından söz konusu olan, sermayenin çıkarlarına bağlanan politik tutum ve manevralarla kitleleri yedeklemekti.

AKP ve MHP tarafından oluşturulan “Cumhur ittifakı”nın OHAL rejimine, devlet ve hükümet imkanlarına, antidemokratik seçim sistemi ve siyasi partiler yasasına yaslanarak önlerindeki engelleri aşmaya çalıştığını; bunun başarılması durumunda, işçi sınıfı ve emekçi halk kitlelerini ekonomik, sosyal ve siyasal planda dizginsiz saldırıların beklediğini belirten EMEP açıklamasında, CHP, İyi Parti ve SP (Saadet Partisi) etrafında oluşturulmaya çalışılan ittifakın “tekelci sermayenin geleneksel kesimleri“nin arayışlarıyla ilişkisine işaret edilmekte; işçi ve emekçilerin “ekmek, barış, adalet ve özgürlük talepleri” için mücadelesinin önemi vurgulanarak “demokratik ittifak” ve “ortak aday” için acil taleplerin “asgari koşullar“ı oluşturduğu belirtilerek bu talepler sıralanmaktaydı.

EMEP halk iradesine ambargo koyan egemen politikaya dikkat çekiyor, siyasal baskı ve zorbalığa karşı, yasaklarla ve baraj oranlarıyla oluşturulan engeller kaldırılarak propaganda, ajitasyon ve siyasal teşhir serbestisi sağlanmasını istiyor; OHAL yasaklarını aşan ve burjuva gerici diktatörlüğün bürokratik militarist aygıtınca dayatılan politikalara karşı mücadelenin önemini vurguluyordu.

EMEP, işçi sınıfıyla kent-kır emekçilerini bu mücadelenin asıl güçleri olarak görür. İşçi ve emekçilerin kendi özsel çıkarlarına aykırı düşecek şekilde çeşitli düzen partilerinin politikaları dolayısıyla parçalanmış olmaları ve sermaye partileri tarafından taleplerine seslenilerek ya da kültürel ideolojik hakim görüşlerin etkisi altında kalarak bu partileri destekliyor olmaları, mücadelenin asıl güçleri olmaları gerçeğini değiştirmez. Küçük burjuvazi tekelci baskı ve emperyalist tahakküm karşısında demokratik güçlerden bir diğeridir. Burjuvazinin çeşitli diğer kesimlerinden kişi ve gruplar, içinde bulundukları koşullarla bağlı olarak bu mücadeleye katılabilir, çeşitli demokratik reformların gerçekleştirilmesini destekleyebilirler. Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık genel başlığı altında dile getirilen taleplerin elde edilmesi için mücadele birlikleri ve ittifaklarında bütün bu kesimlerin durumu gözetilmek durumundadır.

EMEP açısından sermaye ve diktatörlüğün saldırılarına karşı demokratik haklar için mücadele ittifak(lar)ı bundandır ki CHP’nin emekçi tabanını ve mücadeleden yana gençlik kesimlerini de kucaklamayı hedefler. CHP’nin şu ya da bu milletvekilinin ilerici demokrat tutumlarıyla bu mücadeleye katılmaları önemli olmakla birlikte mücadele birliklerinde belirleyicilik göstermez. Kaldı ki CHP ya da başkaca bir partinin, soyut olarak söylenecek olursa, halkın çıkarları ve taleplerini savunmayı esas alan bir mücadele platformunu benimsemesi ve bunu sadece lafazanlık düzeyinde değil pratik siyasal tutumuyla ortaya koyması durumunda, belirli koşullara bağlı geçici ittifaklar mümkün olabilir.

Ancak CHP ne böylesi bir platformda durmaktadır ne de dayandığı sınıfsal temeller nedeniyle bu türden bir programa sahiptir. CHP içindeki kimi milletvekilleriyle gençlik kesimlerinin kendilerini “Sol”da tarif etmeleri ve CHP yönetiminin Erdoğan-AKP ve de MHP’nin politikalarına hizmet eden sağ milliyetçi tutumlarıyla anlaşmazlık halinde olmaları ise belirli sınırlı olumluluklar taşır. Yol yazarlarıyla ÖDP yöneticilerinin “CHP’nin Sol kanadı” olarak adlandırdıkları bu kişi ve kesimler CHP yönetiminin sermaye ve devletinin çıkarlarıyla birleşen politik platformuyla aralarına belirgin ve net sınır çizgileri de çekmiş değillerdir. Buna rağmen ama, kendi “birleşik bir muhalefet gücünün yaratılması” projesinde CHP’ye özel bir misyon yükleyen ÖDP ve Yol yazarları, zorlama varsayımlarını gerçekmiş gibi göstererek EMEP’i; CHP, SP ve hatta İyi Parti’nin “yanında” göstermeye çalışıyor. EMEP’in seçim ve ittifak politikalarıyla Abdullah Gül destekçiliğinin birbirinden fersah fersah uzak olduğunu bilmelerine karşın, “çamur at izi kalsın” mantığına başvuruyor ve olmayanı olmuş gibi gösteriyorlar. Bu ‘ideolojik mücadele hilesi’ aşağıda göreceğimiz gibi, sağ reformist küçük burjuva platformlarını örtmeye yetmiyor.

EMEP ve ÖDP’nin seçim ‘taktiği’ göz önüne getirildiğinde devrimci ve reformist-uzlaşmacı olanın hangisi olduğu hemen görülebilir. Şöyle ki, EMEP’in seçimlerde savunduğu ve pratik çabasına giriştiği politika yukarıda da belirtildiği üzere demokrasi ve demokratik özgürlükler mücadelesine yaklaşımıyla dolaysızca bağlıdır. EMEP sermaye partilerinin “Cumhur” ve “Millet” ittifaklarının içyüzünü teşhir ederek HDP’nin desteklenmesi çağrısında bulunmuştur. Seçim çalışmasında asgari ve azami hedefleri doğrultusunda bağımsız bir faaliyet yürütürken sermayenin bu iki (“Cumhur” ve “Millet”) ittifakını teşhir edip desteklenmemesi gerekçelerini ortaya koymuş; işçi ve emekçilerin talepleri doğrultusunda bir demokratik ittifak platformu oluşturulamadığı için de HDP’ye ve Demirtaş’a oy verilmesi çağrısında bulunmuştur. ÖDP’nin izlediği politika ise, “Cumhur ittifakı”na ve Erdoğan’a oy vermemeyi esas alan bir politika olmuştur. “Katile, hırsıza, diktatöre oy yok” çağrısıyla sınırlı politikaları “Millet İttifakı”na da oy verilmesine kapıyı kapatan netlikten uzaktır.

İşçi sınıfı ve partisi açısından burjuva demokratik karakteriyle ulusal hareketin ve onun politik temsilcisi parti ya da güçlerin desteklenmesi, ulusal sorunun çözümü için mücadeleyi de kapsayan demokratik haklar mücadelesine bağlıdır. Bu mücadeleye ‘yan çizen’ler tutarlı bir demokrasi kavgası yürütemezler. Ancak böyle olması, ulusal burjuva demokratik hareketin işçi sınıfı ve emekçilerin çıkar ve talepleriyle aykırılık gösteren ya da bu talep ve çıkarları gözetmeyen politik-ideolojik tutumlarıyla uzlaşıp birleşmeyi gerektirmez. EMEP; HDP’ye yönelik eleştirilerini hemen her platformda dostça ve netlikle dile getirmiştir. Getirmeye de devam etmektedir. Bu eleştiriler Kürtler’in ulusal kaderini kendilerinin belirlemeleri için yürüttüğü mücadelede HDP’nin de yer alıyor olması nedeniyle değil, HDP’nin bu mücadele ile emekçilerin talep ve çıkarları arasındaki bağı gözetmemesi, ulusal burjuva reformcu bir platformda politika yapmayı esas alması nedeniyledir. Kaldı ki HDP bu platformuyla da bağlı olarak ulusal sorunun çözümüne ilişkin önerilerinde de geri bir platforma savrulmuş ve ulusal tam hak eşitliği sorununu yerel yönetimlerin özerkliği sınırlarına çeken bir savunuya gerilemiştir. EMEP’in seçim sürecindeki açıklamalarında da HDP’nin emperyalizm ve egemen sınıfların egemenliğini ve kapitalist sömürü düzenini hedef almayan, burjuva diktatörlüğünün baskı ve zorbalığına karşı siyasal demokrasinin tutarlıca savunusunu içeren bir program ve platforma sahip olmadığı üzerinde durulmuş, ancak buna rağmen, mevcut durumda oy verilerek desteklenmesinin doğru bir tutum olacağı ortaya konmuştur.

EMEP açısından farklı siyasal parti ve grupların güç ve eylem birliklerine temel teşkil eden asıl etken halk yığınlarının çıkar ve taleplerine karşı tutumlarıdır. Belirli somut taleplerin savunulması temelinde bir araya gelen güçlerin dar anlamda “bir uzlaşı içinde olmaları” kuşkusuz kaçınılmazdır. Ne var ki halk kitlelerinin talepleri için mücadeleden yana olan parti, grup, sendika ve dernek türü oluşumların bu yan yana gelişleri ve işbirliği yapmaları, geniş anlamıyla siyasal-ideolojik uzlaşıyı gerekli kılmaz. Bu bağlamda söylenecek olursa HDP’nin ittifaklar sorununa sorumluca yaklaşmadığı, dayatıcı tutum içinde olduğu, işçi sınıfı ve emekçilerin taleplerine duyarlı davranmadığı, ulusal sorunun demokratik çözümü için tutarlı demokratik mücadele platformunda ısrar yerine -ki bu emperyalizm ve sermayenin politik egemenliğini hedef almayı ve tasfiye etme hedefini gerektirir- sermaye ve egemenlik düzeniyle uzlaşmayı esas aldığı söylenebilir. EMEP’in HDP’yi desteklemesinde ya da onunla ittifak politikalarında bütün bu konulardaki görüş ayrılıklarını koruyarak hareket ettiği, ayrı düştüğü konuları açıklıkla dile getirdiği, ancak bu farklı görüşleri demokratik haklar için işbirlikçi gericiliğe ve emperyalizme karşı mücadelede birlikte olmanın önüne engel teşkil edici koşula da dönüştürmediği bilinmektedir.

***

Yol Dergisi yazarları, EMEP’in seçim politikasını “Abdullah Gül destekçiliği”nde SP ve CHP gibi sermaye partileriyle yan yana göstermeye çalışırlarken, kendi tutumlarına ilişkin bir durumu geçiştirme ve örtme çabasındadırlar. EMEP’in SP ve CHP ile girdiği bir ittifak ya da ittifak girişiminin olmadığını kuşku yok ki biliyorlar. Abdullah Gül’ü destekleme yönünde bir düşüncesinin olmadığını da. Bu durumda başlıca “sıkıntı”larının Kürt sorununa ve Kürt politik hareketine yaklaşım farklılığıyla birlikte CHP’ye duydukları “yakın ilgi”den kaynaklandığı söylenebilir.

ÖDP Parti Meclisi, HDP’yi, “adaylık sürecinde gerçek anlamda bir ortak adaylık süreci olarak geliştirmeyi tercih etmediği” gerekçesiyle eleştiriyor; yapılması gerekeni, “toplumsal muhalefetin tüm kesimlerini, sosyal demokratlardan Alevilere uzanan tüm dinamiklerin ortak inisiyatifi ile AKP düzenine karşı yeni bir Türkiye programı etrafında bir ortak adaylık sürecinin geliştirilmesi” olarak tarif ediyordu. ÖDP’nin, ülkenin geleceği açısından “önemli bir eşik” olarak gördüğünü açıkladığı “Cumhurbaşkanlığı seçimleri”ndeki tutumu ise “katile, hırsıza, diktatöre, yalancıya oy vermeme” şeklinde nereye çeksen uzanır esnekliğe sahip bir belirsizlikle malul idi.

ÖDP’nin “Solcuların birliği”, “sosyalistlerin birliği” gerekçeli ve HDP’nin kendini dayatıcı tutumuna karşı “ilkeli duruş” iddiasını taşıyan tutumu, CHP söz konusu olduğunda flulaşmaktadır. Söz konusu olan CHP’nin tabanındaki emekçilerin ve mücadeleci gençlik çevrelerinin “demokratik mücadele birliğine çekilmesi” için çaba göstermek değildir. Bu yönlü çaba gereklidir ve gösterilmelidir. ÖDP’nin CHP’ye (“Sosyal demokratlar”a) yaklaşımı ise, bu partiden beklentilerle bağlantılıdır. Bu durumda, HDP’den uzaklık ile CHP’ye yakınlık ‘platformu’ arasındaki “devrimci duruş” hayli muğlak ve oportünistçedir.

Sol-sosyalist güçler“in halkın talepleri için mücadele birlikleri sağlamalarının bu mücadelenin ilerletilmesi yönünden taşıdığı önem açık olmalıdır. “Birlik” ya da “güç birliği”, denebilir ki son on yıllarda üzerine çok söz edilmiş, farklı parti, grup ve kişiler tarafından birbirini izleyen açıklamalar yapılmış, üzerinde yükseleceği platform, kapsamı ve katılımcıları yönünden sıkça tartışılmış bir konudur. “Birlik” ve “Sol ve sosyalist güçlerin birliği” üzerine yine en fazla söz eden partilerden biri de ÖDP’dir. Onun bu tarifi, kendilerini “sol”, “sosyalist” ya da devrimci cenahta gören çeşitli diğer kesimler tarafından farklı içerik, biçim ve platformlar olarak tanımlanmıştır.

Bu durumda sorulacak ilk soru şudur: Kimin sosyalist veya solcu olduğunu kim ve neye göre belirleyecek? Bu konuda birbirleriyle benzeşen ve karşıt denebilecek tariflerin olduğu da biliniyor. ÖDP, örneğin HDP’yi “Sol ve sosyalistlerin birliği” söz konusu olduğunda daha baştan dışta bırakırken, bu partinin içinde ve çevresinde yer alanların bir kısmının kendilerini solda ve hatta sosyalist olarak tanımladıkları, bilinmeyen bir durum değildir. Bunlardan bazılarının ÖDP’nin “birlik” tartışmaları kapsamında oluşan bazı platformlarda yer aldığı da bilinmektedir. CHP’de de bazı kişi ve dar grup çevreleri kendilerini “sol”da tarif etmektedirler. ÖDP’nin savunduğu türden “sol ve sosyalist güçler”in “birliği” hareket noktası alındığında yaşanan ise, “birlik” adına ve iddiasıyla işe koyulanların kendi aralarında da daha küçük parçalara ayrılmaları olmuştur. Yirmi yılı aşkın zamandır bir “proje” olarak benimsediği ve savunduğu bu türden birliklerin akamete uğradığı, en azından bir “sol deneyim”dir! Bu deneyimin de göstermiş olduğu ve esasen sınıflar mücadelesinin tarihsel gelişme sürecinde kanıtlanmış olan, her bir “sol” grup, parti ya da çevrenin farklı biçim ve içerikte tanımlayacağı ve ortak anlaşma noktalarının gelişmelere bağlı olarak kayganlıkla malul olduğu “sol ve sosyalist güçlerin birliği” üzerinden işçi ve emekçilerin geniş kesimlerinin somut talepleri temelindeki mücadele birliğinin sağlanamayacağıdır. Bu, ÖDP’nin kendi yakın dönem “birlik uğraşları” tarafından da kanıtlanmıştır.

Bugün gerekli olan ve bir ihtiyaç olduğunu halk kitleleri karşısında sorumluluk duyan hiçbir “sol”, “sosyalist”, “devrimci” ve demokrat parti, örgüt, grup ve kişinin reddedemeyeceği ‘birlik platformu’ ise, sömürülen ve ezilen sınıfların emperyalizme ve işbirlikçi gericiliğe karşı mücadele birliğidir. EMEP’in önemsediği, oluşması için çaba gösterdiği bu birlik ve platformu, mücadelenin gelişmesiyle birlikte daha ileri talepler ve hedefler doğrultusunda ilerlemeye açıktır. Bu platform sömürülen ve ezilen tüm kesimlerin birleşik mücadele platformudur. Bu türden mücadele birlikleri ya da ittifakları işçi ve emekçilerin geniş kesimlerinin demokrasi ve siyasal özgürlükler için, ekonomik-sosyal talepler için seferber edilmesi hedefiyle bağlı olmalıdır. ÖDP’nin bu konudaki tutumu ise en iyimser sözcükle muğlaktır. O, “sol ve sosyalist güçlerin birliği” için öngördüğü koşulları emekçilerin mücadele birliği ve platformunun önüne geçirerek ilişkiyi tersten kurar. EMEP’in HDP, ÖDP ve diğer çeşitli ilerici, devrimci parti, grup, kişi ve sendikal güçlerle sosyal, iktisadi ve politik talepler için mücadelede bir araya gelme ısrarında asıl hareket noktası, bu güçbirliğinin halkın çıkarları ve taleplerinin savunulması açısından taşıdığı önemdir. Ve yine bununla da bağlı olarak seçimlerde HDP’ye ve Demirtaş’a oy verilmesi çağrısında bulunmasında, seçime katılabilecek daha ileri bir seçeneğin oluşturulamaması ve HDP’nin baraj altı kalması durumunda Kürtler’in meclis platformundaki sesinin tümüyle kısılması ve AKP’nin mecliste daha güçlü bir konuma gelmesiyle saldırganlığın daha da yoğunlaşması gibi unsur ve olasılıklar rol oynamıştır.

EMEP’in izlediği bu politika, burjuva devlet iktidarının faşist temelde tahkimi ve yeniden inşasına karşı, emekçi halk kitlelerinin ve bir parçası olarak ilerici, sosyalist ve demokrat güçlerin birleşik mücadelesini geliştirme hedefiyle bağlıdır. ÖDP’nin de içinde yer aldığı Birleşik Haziran Hareketi de “Faşizmin kurumsallaşmasını engellemeye yönelik bir birleşik mücadele“den söz etmiş, ancak “faşizmin kurumsallaşması“na karşı, demokratik hak ve özgürlüklerin elde edilmesi için mücadele potansiyeline sahip halk güçleriyle politik ögelerin birliği yerine “sol sosyalist güçlerin birliği”ni bir alternatif düzeyinde görüp göstererek kendi “geniş ittifak” açıklamalarıyla da ters düşmekten kaçınamamıştır. Alper Taş’ın, Birgün gazetesindeki röportajında, “Solculara kime oy vereceğini reçete ile sunmaya gerek yok” diye ifade ettiği seçimlerde, “adres göstermeye gerek yok” anlayışı ve tutumu, belirsiz bir ara formüldü: HDP’ye de CHP’ye de oy verilebileceğine kapı aralamaktaydı.

Yol yazarlarının övdüğü ÖDP seçim taktiği, “neoliberal-piyasacılık karşısında halkçı/kamucu ekonomik politikaları” ve “kamucu laiklik” türü liberal söylemin belirsizliği bir yana, CHP-HDP arasında belirsiz bir tavır alma tutumuyla da ilişkiliydi. ÖDP’nin HDP’ye yaklaşımında belirleyici olan, belirli somut koşullara bağlı somut talepler etrafındaki ittifaklar olmayıp daha kapsamlı, özgül ve özsel olan Kürt sorununa bakış açısıdır. ÖDP’nin “oy verilecek adres bildirme” gereksinimi duymamasında belirleyici olan da bu konudaki politik tutumudur.

Burada ÖDP’nin ideolojik politik hattını etraflıca irdeleyecek değiliz. Salt 24 Haziran seçimlerine dair açıklamaları dahi onun genel özelliği muğlaklık, belirsizlik ve ara yolda yürüme, ancak genel olarak “sosyal demokratlar”a doğru yöneliş eğilimi gösterme olan politik taktik çizgisini işaret eder. CHP’ye oy veren emekçilerin ve baskı altındaki Alevi emekçileriyle ilerici aydınların mücadelede yer almaları kuşku yok ki büyük önem taşır ve bunun için çaba göstermek gerekir. Ancak “sosyal demokratlar” ve “Aleviler” kavramlarıyla sosyal sınıf farklılıklarının üzerini örten genellikler ifade edilegelmiştir. “Sosyal demokratlar”dan söz edildiğinde, -sosyal demokrasinin tarihsel süreçte gösterdiği evrim bir yana- CHP’nin üst yönetiminden ona oy veren emekçi tabanına kadar geniş bir kitle tarif edilmektedir. Oysa CHP yönetimi yukarıda da belirtildiği gibi sosyal demokrasiyle alakasız ve hemen her kritik durumda tekelci burjuvazi ve sermaye diktatörlüğünün çıkarlarını gözeten bir politika izlemekte; AKP ve Erdoğan yönetimiyle ilişkilerini de -pazar politikası lafazanlığı bir yana- bu doğrultuda kurmakta ya da belirlemektedir. ÖDP açısından bu muğlaklık, “oy verilmeyecek adres” tarifinde de görülür. Burjuva devlet iktidarını ellerinde bulunduranların; emperyalizmin işbirlikçisi büyük sermaye ve gericiliğin temsilcilerinin devlet gücü ve olanaklarını kullanarak ülke kaynaklarını ve zenginliğini arpalık haline getirdikleri, sermaye ve servetlerini artırdıkları, yandaşlarını zenginleştirdikleri, hile ve entrikayla halk kitlelerini yanıltarak yedeklemeye çalıştıkları ve resmi ve paramiliter güçlerle yoğun bir baskı ortamı yarattıkları bir ülkede “katile, hırsıza, diktatöre, yalancıya oy verme“me çağrısı belirli olumlu ve etik bir anlam ifade etmekle birlikte, bu türden politik bir taktik, sözkonusu çağrıya ‘kulak verecek’ kesimler açısından dahi belirsizlikle maluldür ve belirsiz bir “adres”e göndermede bulunur.

ÖDP yöneticileriyle Yol yazarlarının EMEP’i, DİB (Demokrasi İçin Birlik) üzerinden “Abdullah Gül’ün adaylığını desteklemek”le suçlaması ise devrimci dürüstlükle ve devrimci siyasal parti ve gruplar arası ilişkilerin “etik değerleri”yle bağdaşmaz türden bir tutum ifadesidir. EMEP’in, siyasal özgürlüklerin kazanılması ve demokratik halk iktidarıyla sınırlı olmayan mücadele programının kapitalist sömürü ve burjuva sınıf iktidarının tasfiyesi hedefiyle bağlantılı olduğunu, Yol yazarları da bilirler. Bundan olmalı ki “Sol-sosyalist güçlerin birliği”nden söz ettiklerinde, EMEP’in adını da zikrederler. Kimin, hangi parti, grup ve kişilerin sosyalizmden ve sosyalizm için mücadeleden ne anladığı ayrı ve kapsamlı tartışmalara konu olmuştur, bundan sonra da olmaya devam edecektir. Buradaki tartışma ise işçi ve emekçiler başta olmak üzere baskı altında tutulan kitlelerin somut ve acil taleplerinden hareketle sermaye iktidarı ve onun siyasal gericiliği yoğunlaştırarak faşizmi inşa politikalarına karşı mücadele birlikleri ve ittifaklarına ilişkindir. EMEP’in bu mücadelede yer alabilecek en geniş kesimlerin birleştirilmesi ve bu amaçla ittifakların gerçekleştirilmesi için gösterdiği çaba, pratik siyasal tutum ve görüşleri hiçbir bulanıklığa yer bırakmayacak denli net ve açıktır. EMEP’in “Gül’ün adaylığı”na olumlu baktığını söyleyebilmek için baştan beri izlediği ve yukarıda kısmen işaret edilen mücadele platformuna, taktik ve stratejik çizgisine, sömürü ve baskıya karşı işçi sınıfı ve emekçilerin kurtuluş mücadelesini esas alma politikasına gözlerini kapamış olmak gerekir. DİB’in yaptığı herhangi bir açıklamada bu yönlü bir ima olsaydı bile, Yol yazarları da bilirler ki, EMEP’in resmi açıklamalarında yer almayan ifadelere göndermede bulunarak EMEP’i suçlamak, dedikodu malzemesi olur ama iddia sahiplerini doğrulamaz. ÖDP yöneticileriyle Yol yazarları bu türden söylencelerle uğraşacaklarına, emperyalizme ve işbirlikçi diktatörlüğün barbarca politikalarına karşı emekçi kitlelerin acil ve somut talepleri temelinde mücadele birliği için daha sorumlu bir tutum almaları gerektiğini düşünseler daha yararlı ve doğru bir iş yapmış olurlar. Olması gereken ve bizim de mücadele arkadaşlığımızın hukuku çerçevesinde beklediğimiz böylesine sorumlu bir tutumdur.