Felsefenin aşılması ve gerçekleştirilmesi: Devrimin Cebiri

Felsefenin Aşılması ve Gerçekleştirilmesi Cilt I: Devrimin Cebiri , Hans Heinz Holz,Çeviren: Sadık Usta, Yordam Kitap, İstanbul, 2017, 336 Sayfa

Ender Şiar Argın

Marksist filozof Hans Heinz Holz, 2011’de hayatını kaybettiğinde başta Marksist felsefe, diyalektik ve sanat teorileri olmak üzere 30’dan fazla teorik eser ve 500’den fazla yayın bırakmıştı. Türkçe’ye çevrilen çok sayıda eseri olduğu söylenemez. Yaşamının sonuna kadar Almanya Komünist Partisi (DKP) üyesi olarak kalmış, ‘devrimci bir felsefe’ için yorulmadan çalışmalarına devam etmişti. Dünyaca ünlü çalışmaları nihayet Türkçe’ye çevrilmeye başlandı, Evrensel Basım Yayın ve Yordam Kitap’tan ikişer kitabı basıldı. 50 yıllık çalışmasının önemli bir bölümünü oluşturan “Felsefenin Aşılması ve Gerçekleştirilmesi” isimli, toplamda üç ciltlik eserinin ilk cildinin baskısı Sadık Usta çevirisiyle Yordam Kitap tarafından 2017 yılında yapıldı. Eserin “Devrimin Cebiri” başlığını taşıyan ilk cildi Hegel diyalektiğinin gelişim sürecini ve Marx’ın diyalektiğine uzanan yolu inceliyor. Hegel varlığın zamansallığını, içsel bağıntılarını, hareketini ve değişimini gözeten, tarihselliğini dıştalamayan bir kuramın adımlarını atmıştı. Diyalektik düşünce de Holz’a göre Ekim Devrimi’yle birlikte ‘kendisini aşan pratik sonuçları’ doğurmuş, tarihsel bir olgu haline gelmişti.[1] Nitekim Marx, Engels ve Lenin diyalektiği “devrimin hareket ettirici gücü” olarak, Herzen ise “devrimin cebiri” olarak tarif ediyordu (sf. 34). Holz, bu nedenle eserine Rus filozof Aleksandr Herzen’den esinlenerek bu ismi vermiştir.

Güncel tartışmalar bağlamında bilimsel ve devrimci bir kuram olarak Marksizmin anlaşılması ve diyalektiğin çeşitli yönleriyle kavranması açısından Holz’un kitabı oldukça önemli bir noktada duruyor. Nitekim Hegelci diyalektik ile Marksizm arasına ‘keskin’ ayrımlar koymaya çalışan hatta Marx’ı Hegel’in idealizminden (ve diyalektiğinden) ‘korumaya’ çalışan teorisyenlerle hesaplaşmak, kitapta yürüttüğü tartışmalardan anlaşılacağı gibi Holz’un da oldukça gündeminde olan bir mesele. Diyalektiğin düşünsel ve tarihsel gelişimini incelemek adına yürütülen yoğun bir çalışmanın ürünü olan bu kitabın ana hatlarını konu alacağımız bu yazının esas amacı da Hegel diyalektiği ile materyalist diyalektik arasındaki farklara yapılan genel vurguları tekrar hatırlatmak değil, Holz’un öne çıkardığı noktaları -en azından bir kısmını- buraya taşımaya çalışmaktır.

Felsefenin aşılması ve gerçekleştirilmesi Holz’a göre Marksist felsefenin henüz tamamlamamış olduğu görevidir. Marksizmin başarısı olarak felsefe, kuramsal konumdan teori-pratiğin birliği konumuna ilerletilmiş, daha sonra da devrimci mücadelenin bilinçli bir yansımasına, toplumsal-siyasal pratiğin belirli-somut bir uğrak noktasına dönüştürülmüştür. Holz’un ifadesiyle “kendi bilincine erişmeyi bilen yeni bir toplumun diyalektik yapısının nasıl bir yansıma tarzıyla yaratılacağı” (sf. 11) sorunu Marksist felsefenin içinde bulunduğu aşamadır ve felsefenin gerçekleştirilmesi görevi burada karşımıza çıkmaktadır.

HEGEL DİYALEKTİĞİ: AUFHEBEN

Leibniz’den –Hegel üzerinden– Marx’a başlığını taşıyan öndeyişte Holz, Leibniz’in “dünyanın çeşitliliğini açıklamaya muktedir olabilecek bir hipotezi” bulabilmek için harcadığı çabayı irdeler, Hegel’den önce dünyayı çelişkiler bütünü olarak kavrayan bu büyük düşünüre hakkını verir. Engels’in ifadesiyle “bütünsel ilişkilerin teorisi” (sf. 17) olacak diyalektik için Leibniz önemli bir basamaktır ve onun ortaya koyduğu teorik konsept Holz’un yaşamı boyunca sürdürdüğü çalışmalarda önemli bir yer tutmaktadır. Nitekim Leibniz’in bütünlüklü ve uyumlu ‘monadlar sisteminden’ Holz oldukça fazla yararlanacaktır. Hegel dahil birçok düşünür de düşünce sistemini geliştirirken Leibniz’in ‘evrensel uyum’ ilkesine yaslanacaktır.

Hegel düşüncesinin ana hatlarına vurgu yapan öndeyişte ‘aufheben’ kavramı kitabın devamı ve diyalektik sürecin kavranması açısından kritik önemdedir. Holz’a göre aufheben kavramı Hegel diyalektiğini ifade eder. Terimin üç anlamı vardır; olumsuzlamak, içermek-korumak ve el üstünde tutarak yükseltmek. Bunun ne anlama geldiğini söylemeden önce ‘çelişki’ kavramına bakmakta fayda var. Leibniz de Hegel de çelişkilerin birbirini yadsıdığını, birbirini yadsıyan bu çelişkilerin üzerinde yaşadığımız gerçek dünyanın çelişkileri olduğunu vurgular. Hegel bu çelişkilerden yola çıkarak burjuva toplumunu tasvir eder ve kendi kendisini olumsuzlayan bir toplumun varlığını saptar. Ancak Hegel’de çelişkiler sürekli devam etmez. Tarihsel süreçlerde birbirleriyle çelişirler ve söz konusu çelişme sürecinde aufheben terimi gündeme gelir. Ancak bu aşma süreci üç aşamalıdır. Birbirini olumsuzlayan karşıtlıklar ilk aşamada birbirlerini yadsırlar. Daha yüksek bir aşamada ikinci kez yadsırlar ve üçüncü seferde daha da yüksek bir aşamada birbirlerini aşarak var olurlar (sf. 26). Aşmak burada aufheben terimiyle ifade edilir. Yani çelişkiler hem birbirlerini olumsuzlar hem birbirlerini içererek korur hem de daha yüksek bir düzeyde aşmak için birbirlerini yadsırlar. İnsanlık ve doğa tarihi de bu karşıtlıkların çatışma sürecinde sonsuz bir ilerleme içinde bir basamaktan daha yüksek bir basamağa doğru gelişir. Yani olumsuzlamak, içermek ve el üstünde tutarak yükseltmek bu terimin vurgularıdır. Holz ayrıca diyalektik sürecin salt bir olumsuzlamadan kaynaklanan yadsıma olmadığını vurgulamak için de bu terimin anlaşılmasını önemser. Tarihin ilerletici momentlerini bu ‘aşma’ sürecinde arayan Holz, Hegel diyalektiğinin somut siyasal ve iktisadi ilişkilere uygulanabilecek yöntemsel araçlarına ulaşmaya çalışır.

Burada söz konusu olan karşıtlıklar, öylesine tesadüfe bırakılmış karşıtlıklardan, birbiriyle mücadele ederek birbirini yadsıyan ve ortadan kaldıran çelişkilerden ibaret değildir. […] Çelişkiler tesadüflerle saptanmazlar ya da çelişkilerin tarafı öylesine tesadüflerle ortaya çıkmazlar, fakat zorunlu olarak karşıt pozisyonda yer alır ve birbiri üzerinde etki ve tepkide bulunurlar.” (sf. 27)

Yani herhangi bir ‘belirsiz’ yadsıma diyalektik sürecin odak noktası değildir. Yadsınan şeyin tam karşıtı belirli bir yadsımadır. Ancak Hegel’de bu işlem Marx’ın ifadesiyle “kavramlar adı altında yapılmıştır.” Yani tarihin ilerlemesinin muazzam buluşu olacak karşıtlıkların birbirini yadsıma süreci Hegel diyalektiğinde düşüncenin sınırları içerisine hapsolmuştur. Bu metodu maddi zemine oturtmak ise Marx’a kalmıştır. Çünkü söz konusu kavramlar da “belirli gerçekliklerin kavramlarıdır.” Holz bu kavramların “maddi ve dünyevi ilişkilerin gerçekliğinin ifadesi, onun temsili olarak” ele alınırsa Hegel diyalektiğinden Marx’ın materyalist diyalektiğinin zeminine geçişin açıklanabileceğini anlatır. Hegel diyalektiği “baş aşağıya çevrilerek, yani kavramlar dünyasından reel ve maddi gerçekliğe çevrilerek” tarihsel ilerlemeleri saptayabilecek bir metot haline gelir (sf. 29). Marx Kapital’in “Sonsöz” bölümünde şunları belirterek Hegel diyalektiğiyle kendi yöntemi arasındaki farkı ve gelişmenin kaynağını belirginleştirir:

İnsanlar benim kullandığım metotla Hegel’in metodunu ilişkilendirmektedirler; ancak benim yaptığım tam da Hegel’inkinin karşıtıdır. Çünkü diyalektik çelişkiler, Platon’un Parmenides’inden Hegel’e kadarki süreçte olduğu gibi kafanın içinde kavramsal olarak değil, aksine benim yaptığım gibi, yani ekonomi politik zeminde ayakları üzerine oturtulduğunda gelişiyor.

Hegel’in metodu Marx’ın elinde kapitalist toplumun aşılmasının düşünsel zeminini oluşturur. Kapitalist toplum tarihin belirli bir aşamasında belirli bir mülkiyet biçimini (özel mülkiyet) egemen kılar. O zaman üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ile toplumsal üretimin özgün çelişkisinin belli bir uğrağında söz konusu süreç (yadsıma) gerçekleşecektir. Özel mülkiyet yadsınacak, yadsınan şeyin tam karşıtı olan “belirli bir mülkiyet biçimi” (toplumsal mülkiyet) yadsıyan şey olacaktır (sf. 29). Bu belirli-somut bir yadsıma sürecidir. Hegel’in metodunun ayakları üzerine yani ekonomi politik zemine oturtulmuş halidir.

HEGEL’DE AÇIK VE KAPALI SİSTEM

Holz, Sunuş bölümünde bir yandan Hegel felsefesinin ABD, İngiltere ve Avrupa’daki etkisini incelerken bir yandan da dönemin felsefi sorunlarına getirdiği cevapları irdeler. Dünya tarihinin gelişim sürecini bütünlüklü olarak ele alan ilk felsefenin yaratıcısı olarak Hegel’i “tarihsel bir fenomen” olarak tanımlar (sf. 33). Çünkü düşünce tarihinde bu ilk kez olmuştu. Bir felsefi sistem olarak Hegel felsefesi tarih ve toplumsal alanı ‘kucaklamış’, tarihe müdahale etmenin yöntemini ortaya koyan bütünlüklü bir felsefe ortaya çıkmıştı. Hegel’in bu kapsamlı sistemiyle diyalektik metodunu ayırmak üzere atılan adımları eleştiren Holz, bu düşünürlerle polemiğe giriyor. Holz, “Kavramlar sistemden koparılamayacağı için Hegel’i kurtarmak için sıklıkla başvurulan, sistem ve metodu keyfi bir şekilde birbirinden ayırma yoluna gidilmemelidir” (sf. 39) diyerek Hegel felsefesinin yalnız metodolojik olarak kullanılmasına yine Hegel felsefesinin sistem-bütünlük ilişkisine dayanarak karşı çıkıyor. Hegel, dünya tarihini “tinin kendisini gerçekleştirme süreci” olarak ele alan sistematik bir düşünceyi ortaya koyuyor, bu kendini gerçekleştirme sürecini de yukarıda değindiğimiz gibi çelişkilerin süreciyle kavrıyordu (sf. 40). Bu çelişkiler sürecinde meydana gelen aşma süreçleri de bize diyalektik metodun kullanılmasının zorunluluğuna işaret ediyordu. Görüldüğü gibi bir yandan mutlak tinin kendisini gerçekleştirme sürecini kapsayan ‘kapalı’ bir sistem inşa eden Hegel, sistemin kendine özgü yöntemsel araçlarının (ya da metodun) kullanıldığı ve sistemi harekete geçiren süreçlerin çözümlendiği takdirde bu ‘kapalı’ sistemi ‘açık’ bir sisteme dönüştürmenin ipuçlarını veriyordu. Ancak Holz’a göre Hegel’in kapalı sistemi açık olanla çelişiyordu. Çünkü Hegel, kapalı sistemiyle “felsefe kayrayışın sonsuz ilerlemesidir” derken gerçekliğin hatta her şeyin kavranabileceğini söylüyordu. Ancak gerçeklik henüz bütün halde karşımızda değildi yani tamamlanmamıştı. Öte yandan yadsıma süreçleri bu gerçekliğin çelişkilerinden oluşuyordu; diyalektik hareket ise onun kavranabilmesinin yöntemiydi. Dolayısıyla bu sistemin onun yöntemiyle kavranabilmesi için bütün bir gerçekliğe ihtiyacımız vardı. Hegel’in sistemi onun yöntemiyle kavranamazdı, bir yandan henüz bitmemiş olana doğru hareket eden bir yöntem, bir yandan kapalı bir genel sistem; bu bir çelişkiydi (sf. 41). Hegel’in kapalı sistemi “gerçek bütündedir” derken, karşıtı olarak açık sistemi henüz tamamlanmamış gerçekliği işaret ediyordu. Holz, Marx’ın “felsefenin ölümünden” bahsetmesini de işte bu çelişkiye dayandırıp şu çözümlemeyi yapıyordu:

“[…] bunu da artık felsefenin kalmadığından değil, fakat idealist felsefenin, materyalist eylemle gerçekleşebilmesi için aşılmasının zorunluluğu nedeniyle söylemişti. Hegel’in kapalı sisteminin açık olanla, bütün olamayan gerçeklikle uyuşmazlığı, felsefenin ölümüne neden olmaktadır.” (sf. 42)

SPEKÜLATİF İDEALİZM VE METAFİZİKLE HESAPLAŞMA

Kitabın ilk kısmında Hegel’in ‘spekülatif’ felsefesine odaklanan Holz, aynı zamanda onun felsefesinin olgunlaşma döneminin filozoflarına değinir. Hegel, yadsınmanın yadsınması üzerinden tarihin hareketinin spekülatif ifadesini bulmuştu. Spekülatif felsefe, düşünce üzerine düşünmeyi temel alıyordu. Ancak soyut fikirleri ayırarak bunların içinde hareket etmek Hegel’e göre spekülatif olanın göreviydi. Ancak mevcut felsefe bu hareketten yoksundu. Hegel ise spekülatif felsefesinde madde ile tinin sürekli diyalektik dönüşümler içerisinde olduğunu ve ‘mutlak idea’ya ancak bu şekilde ulaşılabileceğini söylüyordu. Aynı zamanda idea kendisini doğada gerçekleştirirken “akışkandır” yani diyalektiktir (sf. 84). Yani onun spekülatif felsefesi diyalektiği içeriyordu. Fitche’nin kartezyen felsefesine ve Schelling’in transandantal felsefesine konu olan felsefenin aşılamayan sorunlarından özne-nesne ilişkisi sorunu Hegel’in uğrak noktasıdır. Öznel-nesnel idealizme getirdiği eleştirileri de atlamayan ilk bölümün sonunda Hegel’in yansıma yöntemine odaklanır Holz. Çünkü Hegel, yansıma yöntemiyle özne ve nesnenin birbiriyle olan ilişkisini açıklar. Nihayet Hegel, “felsefi sistemini yapılandıran spekülatif karakterini yansımanın gerçekliğinde” bulur (sf. 61). Yansımanın yapısında bir şeyin kendi görüntüsünün kendisine yansıması süreci vardır. Hegel’e göre özne-nesne birlikteliği aynada üretilen yansımayla açıklanabilir. Yani öznenin aynada yansıyan görüntüsünün ondaki yansımasıyla.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Hegel’in eski metafizikle olan ilişkisine değinen Holz, aynı zamanda Hegel’in metafizik eleştirisinin ana noktalarını öne çıkarmaya çalışır. Hegel, “gerçek bütündedir” derken eski metafizik eleştirisini özetler aslında. Çünkü Hegel’de bütünlük, spekülatif felsefeyle kavranabilir. Çünkü ona göre mutlak tinin kendisini gerçekleştirme süreci, mutlak gerçekliğin ancak ‘belirli’ yadsınma süreçleriyle ortaya çıkar. Bu belirlenmiş olanların bütünlüğü vurgusu eski metafiziği aşmaktadır, “spekülatif felsefe bütünlüğün ilkesine sahiptir.” (sf. 63)

Hegel’in spekülatif felsefesinde dünya tarihi “tinin zaman içinde ortaya serilmesidir.” (sf. 88) Bu nedenle tin zaman içinde belirir; spekülatif olan da zamansallığı içermek zorundadır. Böylelikle genel olarak felsefe dünyasında metafiziğin ‘eşiti’ olarak görülen spekülatif felsefenin klasik metafiziğin ebediliğine olan itirazı Hegel ile ortaya çıkar. Varlıklar zamanın içindedir çünkü zamanı, “gerçek şeylerin süreçleri yaratmaktadır.” (sf. 87) Klasik metafizikte ise varlıklar zamanın dışına düşer ve hareketsizdir. Ebediliğin değil zamansallığın koşulları Hegel’in odak noktasıdır.

Hegel’in metafiziğe dair eleştirisinin temeli, olgulara “sonlu düşüncenin kategorileriyle” açıklama getirmesidir. Metafizik bunu yaparken tekil ve belirlenmiş olanda (yani sonlu olanda) çok fazla yoğunlaşmaktadır. (sf. 108) Ancak ona göre sonsuzluk gerçeğin kendisidir ve gerçek, sonlu olanda kendisini ortaya koymaz. Aynı zamanda metafizik, konularını yalnızca sabit fenomenlerden alıyor, hareket ve değişim halindeki şeyleri görmezden geliyordu. Bilimin ilerleyişi ve bilimsel bilginin gelişimi metafizik düşünceyle açıklanamıyordu. Çünkü o, nesneyi ele alırken onun çelişkilerini, bağlantılarını, evrensel ilişkilerini görmüyor; onu bitmiş-tamamlanmış bir şey olarak görüyordu (sf. 109). İnsanlık tarihini açıklamaya vakıf bir düşünce sistemi metafiziksel açıklamalara izin veremezdi. Hegel’in metafizik eleştirisinin en kritik noktalarından biri de dogmatizm yorumudur. Hegel’e göre “söz konusu metafizik dogmatikleşmişti, çünkü sonlu belirlenimlerin doğası gereği, birbiriyle zıtlıklar içinde bulunan tezlerden birinin doğru diğerininse yanlış olduğu kabul edilmek zorundaydı.” (sf. 110) Hegel’de spekülatif olan tek taraflı yadsımayı içermeyendir. Hatta yeni metafiziğin temsilcisi Spinoza’yı tek taraflı yadsıma yöntemi nedeniyle diyalektik bütünlüğü kavrayamamakla eleştiren Hegel, tek taraflı olanın bütünlük içinde barındırılmasını ve diyalektik hareketle aşılmasını öne çıkararak metafiziksel sistemi mahkum eder (sf. 111).

Ancak Holz’a göre Hegel’in spekülatif felsefesi bir yandan metafizik eleştirisini içerir bir yandan da metafiziği. O hem eski metafizikle hesaplaşmaktadır hem de onun mantıksal öğretilerine bağlı kalarak metafiziksel olanı barındırmaktadır. Çünkü Hegel de müthiş çaba harcadığı bütünlüğü kavramaya yönelik girişiminde süreci kenara itmişti. O, “bütünlüğü bir süreç olarak kavrayamamış”, “mantıksal öğretisinin yöntemlerine bağlı kalmıştır” (sf. 103). Holz’a göre “bütünlüklü olan zaman içinde, yani hakikaten oluşmakta olanla bütündür” (sf. 106) ve Hegel’in metafiziği içeren felsefi sistemi bu bütünlüğün kuramı olamamıştır. Hegel, Holz’a göre eski metafiziği aşan değil “tamamlayandır” (sf. 219). Devrim, mevcut gerçekliğin yadsınmasıdır ve zamansallık kavramında sonuna kadar ısrar etmeyen bir felsefe devrimin felsefesi olamayacaktır.

HEGEL’İN SINIRI: MANTIKSAL DEVLET

Hegel’in devlet ve hukuk sistemine dair görüşlerini inceleyen Holz’a göre Hegel’in felsefesi esasında özgürlük felsefesidir. Çünkü Hegel’e göre düşünsel açıdan özgür olmak insanın insan olma sürecidir. Varlığını ve insani yaşamını devam ettirmesidir. Tüm hukuk ve devlet mekanizmalarının bu temel ilkeye göre şekillendirilmesine kafa yorar. ‘Tekil’ insanlarla ‘genel’ devlet mekanizması arasında kurulacak diyalektik ilişkiye odaklanan Hegel, sonucunda hiç de diyalektiğin hareket yasalarının işaret etmediği yere ulaşır. İdeanın kendisini gerçekleştirme süreci iradenin özgürlüğüdür. “Özgür irade olarak anlaşılan şeyin kendisi ise devletin kurulmasıdır” (sf. 167). Çünkü tekil insanların istekleri ve özgünlükleri genel olan devlet mekanizmasında aşılarak içerilir; devlet, “somut özgürlüğün gerçekliğidir” (sf. 128). Fransız Devrimi ise Hegel’de bu inşanın örneğidir. Ancak tam da bu nokta Hegel’in sisteminin sınırına işaret etmektedir. Çünkü Hegel, çelişkiyi yalnızca “mantıksal-genel ve biçimsel ele almakta” onu “genel olanla özgün olanın çelişkisi” olarak görmektedir (sf. 158). Tarihin ilerlemesinin kavranmasındaki gibi çelişkiyi emeğin oluşum süreci açısından değerlendirmeyen Hegel, haliyle onu tarihsel-özgün bir çelişki, belirli bir çelişki, üretici güçlerle üretim ilişkilerinin bir çelişkisi olarak kavramamaktadır. Devlet ve hukuk üzerine geliştirdiği fikirleri de bu temel çelişkiyi göremediği için Marx’ın “mantıksal devlet” eleştirisinin konusu olur:

İdea öznelleştirilerek, aile ve burjuva toplumunun devletle olan gerçek ilişkisi, sanki onun içsel imgesel etkinliğiymiş gibi kavranmaktadır. Aile ve burjuva toplumu, devletin varlık nedenidir; gerçek etkin olan onlardır; ancak bu spekülasyon aşamasında ters yüz edilmektedir. Eğer idea özne haline getirilirse, o zaman gerçek özneler, burjuva toplumu, aile, ‘mevcut durumlar, keyfilik vs.’ gerçek dışılığa, başkalığa ve ideanın momentlerine dönüşürler.” (sf. 191)

DOĞRUDAN KARŞITLIK: HEGEL/MARX

Benim diyalektik metodum Hegel’inkinden sadece temelden farklı olmakla kalmaz, hatta doğrudan onunkinin karşısında yer alır.” Holz, Marx’ın bu sözlerini Hegel’in Mirası ve Felsefenin Dönüşümü isimli bölümde irdeler. Ona göre Marx’ın kullandığı ‘doğrudan karşıtlık’ ifadesi gelişigüzel kullanılmış değildir. Aristoteles’in kullandığı anlamıyla doğrudan karşıtlık “aynı tür içinde çoğunlukla farklılığı olanı” ifade eder. Holz’a göre Hegel ve Marx’ın yöntemleri aynı türe ait yapılardır (sf. 204). Marx da bu ifadeyi aynı hareket biçimlerinin farklı yapılarına işaret etmek için kullanmıştır:

Elindeki diyalektiği bir mistifikasyona dönüştüren Hegel, buna rağmen onun genel hareketinin biçimini kapsamlı ve bilinçli olarak ortaya koymuştur. Onda sadece kafası üzerinde durmaktadır. İçindeki rasyonel özü ortaya çıkarabilmek için insanın onu önce mistik kılıfından kurtarması gerekir.” (sf. 206)

Holz’un vurguladığı gibi, Hegel eleştirisinin sonunda Marksist bir felsefe kazanılmış olacaktır. “Diyalektik materyalizm, diyalektik idealizmi tersine çevrilmiş bir yapıda yeniden yaratmıştır.” (sf. 207)

SİYASAL ÇAĞRI: KOMÜNİST MANİFESTO

Holz’un kitabının en kritik bölümleri, Tarihsel-Felsefi Analiz ve Siyasal Çağrı başlığıyla Teoriden Maddi Güce isimli üçüncü kısımda yer alıyor. Ana vurgu olarak Marx ve Engels’in en bilinen eseri Komünist Parti Manifestosu, felsefenin aşılması ve gerçekleştirilmesi görevi için tarihsel önemdedir. Çünkü Holz’a göre bilimsel bir siyasetten bahsetmenin yolu Manifesto’dan geçmektedir. Çünkü Manifesto, materyalist tarih anlayışının genel hatlarını ortaya koymakla komünistlere hedefleri açısından yönlendirmede bulunmuştur. Ancak bu yönlendirme “ideal olandan ya da çıkarlardan hareketle değil, tarihsel zorunluluktan hareketle temellendirilmektedir” (sf. 261). Bilimsel siyasetin görevleri bilimsel temellere (tarihsel gelişmenin zorunlulukları) dayandırılarak ortaya konulmuştur. Sosyalizmin ‘bilimselliği’ burada temel köşe taşıdır. Yine de bu bilimsellik sabit bir sonucu işaret etmez, o “siyasal mücadelenin rotasını her an yeniden belirlemenin kılavuzudur.” Marksist pratiğin görevi her yeni somut durumu yeniden gözden geçirmektir. “Bunun dışındaki her şey kendiliğindenciliktir” (sf. 267).

Rosa Luxemburg’un ya sosyalizm ya barbarlık tezine sadık kalan Holz, sosyalizmin koşullarının ancak ‘gerçek insan etkinliğiyle’ oluşturulacağını önemle vurgular. Bunun dışındaki yol kapitalizm ve onun barbarlığıdır, üçüncü bir yol tarihsel zorunluluklar açısından mümkün değildir (sf. 268). Burada da sosyalist stratejinin oluşmasındaki esas içerik insani haykırışlar ya da kapitalizmin bütün acımasızlığıyla yükselen barbarlığı değil “tarihsel yasaların muhtevasının kavranmasıdır” (sf. 267). Nitekim sosyalist siyasal pratiğin hedefleri de Marx ve Engels tarafından kapitalist toplumun ortaya çıkardığı sefalet üzerine yapılan ideal değerlendirmelerle değil tarihin ve toplumun gelişiminin yapısal yasalarının diyalektik kavranışıyla ortaya konuyordu. Holz’un şu pasajı bu bölümün anlaşılması için yardımcı olacaktır:

Burjuva toplumunun barbarlığı, her türden barbarlığı ortadan kaldırmayı olanaklı kılacak zorunlu bir ilerlemeydi. Diyalektik çelişkinin keşfedilmesi, ahlaksal-insancıl feryadın yerini almıştı. Çünkü bu, insancıl toplumun inşa edilebilmesi için siyasal stratejinin yaratılmasına imkan veriyordu. Nitekim haksızlıklara karşı yükselen öfke, sadece böyle bir strateji temelinde değiştirici bir güce dönüştürülebilirdi.” (sf. 267)

Yukarıda bahsettiğimiz gerçek insan etkinliğiyle vurgulanan ise sosyalizmi gerçekleştirecek özne sorunudur. “Bir işçi sınıfı vardır ve bütün ücret bağımlıları da ona dahildir, onlar bunu bilsin ya da bilmesinler, kabul etsin ya da etmesinler” (sf. 268). ‘Sınıf’ kavramının önemi titizlikle incelenir. Özneden yani sınıf kavramından vazgeçiş tarihsel bir teoriden vazgeçiş, “siyasal açıdan bir teslim olma” durumudur. Ancak bu teslim olma durumuyla mücadele etmek de yine sosyalist stratejinin sorunudur. Holz’a göre emek-sermaye çelişkisinin özü itibariyle değişmemiş yapısını öne çıkarmak Marksist pratiğin ve bilimsel bir kuramın erteleyemeyeceği görevidir (sf. 269).

Komünist Manifesto’nun bir yandan tarihsel analizine vurgu yapan Holz bir yandan da yaptığı siyasal çağrıyı öne çıkarır. Kapitalist toplumda iki antagonist sınıfın (ücretli emekçiler/sermaye sahipleri) bulunmasının saptanması aynı zamanda proletaryaya söz konusu siyasal çağrının ilanıdır. Böylelikle proletaryanın “mantıksal zorunluluk açısından” tarihsel görevi de belirlenmiştir. Burada da tayin edici olan, “işçi sınıfının kendi olanaklarının bilincine varması, bunu etkinliğinin amacı haline getirmesi, yani sınıf bilincini yükseltmesidir” (sf. 270).

Marksizmin en büyük başarılarından biri olarak felsefe artık toplumsal yaşamın maddi ilişkilerinin bütünüdür, artık dünyaya aittir. Holz’un teori-pratik meselesini irdelediği bölüm de oldukça önemlidir. Ona göre teorinin kendisi aslında pratiğin bir başka biçimidir. Çünkü pratik teorinin yönlendirdiği faaliyettir, onun hayata geçirilmesidir. Marx’tan önce teorik biçime sahip olan felsefe ancak “siyasal etkinliğin pratiğine dönüşürken” (sf. 281) aşılabilir. Felsefenin aşılması için Marx önce onun gerçekleştirilmesi gerektiğine işaret eder. Felsefenin saf teori olarak aşılması ancak gerçek insan etkinliğiyle, proletaryanın pratik müdahalesiyle mümkün olur. Teori de ancak onu gerçekleştirecek ve pratiğe dönüştürecek bir özneye sahip olduğunda bilimsel bir teori haline gelir. İşte teori-pratik sorunu Marx’ta böylece teori-pratik-bütünlük sorunu haline gelmektedir.

SONUÇ YERİNE

Manifesto’nun en önemli çıkarımlarından olan ‘bilimsellik’ meselesine değinmiştik. Holz da kitabın tamamı boyunca ‘bilimsel bir kuramın’ peşinde koşuyor, toplumun ve tarihin gelişme yasalarını keşfedip bu yasaların somut ve özgün siyasal-ekonomik koşullara uygulamanın yöntemine de sahip bir kuram olarak Marksizme ulaşıyor. Diyalektiğin ve paralel olarak bilimsel bir kuramın gelişim sürecini inceleyen bu kapsamlı kitabın sonuç bölümünü de Holz’un sözleriyle bitirmekte fayda var. Çünkü Holz’a göre Marksizmin bilimsel bir kuram olarak kendini kabul ettirmesi ve komünizm fikrinin de ‘ütopya olmaktan çıkması’ onun en büyük başarısıdır, sınıfsız topluma ulaşabilmenin yolu olarak felsefenin aşılması ve gerçekleştirilmesi de bu bilimsel kuramın başarmak üzere önüne koyduğu görevidir.

Sınıfsız toplum bir ütopya değildir, fakat kapitalist toplumun sürekli keskinleşen kendi iç çelişkilerini aşarak deneysel açıdan açıklanabilen ve tahmin edilebilen bir sürecin en son aşamasıdır. […] Mevcut üretim ilişkilerinin yasalarını kavradıktan ve içerdiği alternatifleri (reel olanaklar) keşfettikten sonra, bir anda toplum belirli bir plan dahilinde dönüştürüldüğünde, içerdiği arızaların da giderilebileceği düşünülmüştür. Bunu başarabilen bir kuram, kendisini toplumsal pratiğin hizmetine sunar.” (sf. 277)

[1] Holz, Hans Heinz (2017) Felsefenin Aşılması ve Gerçekleştirilmesi – I, Çeviren: Sadık Usta, İstanbul: Yordam Kitap, sf. 33. Metin içindeki referanslar bundan sonra parantez içinde sayfa numarası olarak ifade edilecektir.