Yarım gerçekler

Liberalizmin geçirdiği büyük politik sarsıntıların, çözülmelerin ve bu olgunun bir fenomeni olarak "otoriter popülizm"in gerisinde, tekelci kapitalizmin iç çelişkilerindeki keskinleşmeler durmaktadır.

Ahmet Cengiz

Son seçim sonuçlarıyla birlikte artık resmen de içinde bulunduğumuz “Yeni Türkiye”nin kısa vadedeki en can alıcı sorunu, patlak verme emareleri giderek artan ekonomik krizin, ne gibi politik sonuçlar doğuracağıdır.

Sadece genel tarihsel tecrübeler değil, Türkiye’nin son 20 yıllık özgün politik kamplaşma ve çatışmalarının biçimlendirdiği umumi ortam da, olası ekonomik krizin politik sonuçlarının 2 +2=4 türünden basit bir denklemle öngörülemeyeceğine işaret etmektedir. Açıkçası şöyle bir otomatizm yok: Bütün iktidar iplerinin Erdoğan, partisi ve genel olarak İslami-milliyetçi mihrakın elindeyken, onların sorumluluk taşıdığı bir dönemde patlak verecek ekonomik bir krizin politik faturası da tümüyle onlara kesilecektir! Başta işçiler, yoksullar olmak üzere, emekçi halk kesimlerinin somut bilinç ve örgütlülük düzeyi; öte yandan burjuva muhalefetinin özellikle bu halk kesimlerinin ana kitlesine veremediği güven (ki bu güvensizlik anlaşılabilir nedenlere dayanmaktadır!); ve ayrıca dünya çapında esen milliyetçi, aşırı sağcı rüzgarlar; işte bütün bunlar, mevcut iktidarın, olası ekonomik krizin politik faturasını, kendisinin dışındaki güçlere çıkartmasını mümkün kılacak imkan ve manevra alanlarının hiç de az olmadığını göstermektedir.

Bu unsurlara kısaca bir göz atalım…

LİBERALİZMİN POLİTİK KRİZİ

Sadece konumuz bakımından değil, genel olarak da ülkemizin herhangi bir politik-ekonomik sorununu ele alırken, uluslararası ekonomik-politik durum, gidişat, güçlenen/zayıflayan politik eğilimler vb. hususları hep göz önünde bulundurmak durumundayız. Bu hususların konumuzla bağlantılı güncel özellikleri arasında belki de en önemli olanı, bugünkü kapitalist-emperyalist dünyanın genel olarak (yani ekonomi ve politikada) karşılıklı bir yeniden mevzilenme süreci içinde olduğudur. Dünya haberlerini birkaç gün takip eden herkes bu süreci kolaylıkla görebilir – o denli aşikar bir olgudur bu yani.

Bu süreçte ama, dikkat çeken ve burada belirtmeden geçemeyeceğimiz bir nokta var, o da şudur: İzlenmekte olunan hakim ekonomi politika ile (gelinen yerde önemli açmazları olmakla birlikte, “neoliberal” ekonomi politika, henüz ciddi bir uygulanamamazlıkla karşılaşmaksızın sürdürülmektedir), burjuva liberal siyasetindeki çözülme ve “yeni” eğilimler arasında (başta da ırkçı-sağcı, milliyetçi partilerin, nam-ı diğer “otoriter popülizm”in ve “ekonomik milliyetçilik”in yükselişi) büyümeye meyilli bir ahenksizlik ve sürtüşme uç vermiştir. Ve burada, belli başlı çatışma öğelerinin bir birikimi vuku bulmaktadır.

İkisi arasında belirmiş olan bu ahenksizlik ve sürtüşmenin, her bir öğesine ne zaman, nasıl ve ne yönde şekil vereceği bugünkü verilerle ancak tahmin edilebilir. Spekülatif olmayan ise, bu durumun; a – sürdürülebilirliğinin zayıf bir ihtimal olduğudur ve b – sınıf mücadelelerinin somut seyrine göre (gerek tek tek ülkelerdeki emek-sermaye çelişkisine, gerekse sermaye gruplarının/kapitalist devletlerinin kendi aralarındaki çatışmalara bağlı olarak) şekilleneceğidir.

Zira şu açık olsa gerek ki, liberalizmin geçirdiği büyük politik sarsıntıların, çözülmelerin ve bu olgunun bir fenomeni olarak “otoriter popülizm”in gerisinde, tekelci kapitalizmin iç çelişkilerindeki keskinleşmeler durmaktadır. Bilindiği gibi, 2008 krizi ve onun müteakip yıllarda keskinleştirdiği sosyal çelişkiler ve büyüttüğü toplumsal tahribatlar, politik alanda “yeni” eğilimlerin boy verip güçlenmesine kaynaklık etmiştir. Uluslararası planda bugün içinde bulunduğumuz dönemin “yeniden pozisyon almalarla” karakterize olması, belirttiğimiz ahenksizlik ve sürtüşmenin de gerisinde duran bu çelişkilerin aslında farklı bir görüngü biçiminden başka bir şey değildir.

Yeri gelmişken belirtelim: Burjuva liberalizmdeki kriz belirtilerinin sosyalist devletlerin ve güçlü devrimci işçi hareketlerinin bulunmadığı koşullarda ortaya çıkmış olması, bu akımın büyük bir yalanını daha açığa çıkartmıştır. Bilindiği üzere burjuva liberalizmi, iki dünya savaşı arasındaki büyük tarihsel çöküşünü[1], esas olarak Sovyetler Birliği ve devrimci işçi hareketinin varlığıyla gerekçelendirmişti (onların söyleminde faşizmin varlığı da bunun bir sonucuydu!). Oysa, liberalizmin giderek büyüyen bugünkü politik sarsıntısının, sosyalist devletlerin ve güçlü işçi hareketlerinin bulunmadığı koşullarda peydahlanmış olması, liberalizmin geçtiğimiz yüzyıldaki tarihsel çöküşünün de tekelci kapitalizminin doğasındaki iç çelişkilerinin bir sonucu olduğunun çok somut bir kanıtıdır. Bu önemlidir, çünkü bu gerçek, “uygarlık değerleri”nin de teminatının yegane sınıfının, tekelci burjuvazi değil, işçi sınıfı ve onun devrimci hareketi olduğu anlamına gelmektedir!

ADI VAR KENDİ YOK

Türkiye’ye gelecek olursak. Türkiye’deki bugünkü burjuva muhalefetin en büyük açmazı, talep ettiği politik rejimin (Batı Avrupa standartlarına yaklaşan bir “demokrasi”) aşınmışlığıdır.

Bu rejimin Türkiye’nin yakın tarihindeki gerçekliğini, “adı var kendi yok” sözüyle tarif edebiliriz. Nitekim Türkiye, en geç çok partili döneme geçtiğinden beri, sözüm ona “laik ve demokratik” bir cumhuriyettir; “sosyal-hukuk devleti”dir; “basını hür”dür; tüm egemenlik “kayıtsız şartsız millette” ve “onun meclisi”ndedir! Oysa biliyoruz ki, gerçekte bu nitelemeler, büyük oranda ve özü bakımından asılsızdı. Türkiye’nin işçileri, emekçileri, yoksul halk kesimleri, söylem ile gerçeklik arasındaki bu bariz farklılığı belki teorik olarak tanımlamaktan uzaktı, ama yaşadıklarına dair belirli bir sezgisi ve bilinci oluşmuştu; ve tepki biriktirme ve bu rejime güven duymama bakımından son derece haklı gerekçeleri bulunmaktaydı. Bugünkü burjuva muhalefetin en ileri noktada dillendirdiği ise, aslında, gerçekten adına yakışır bir sosyal-hukuk devleti ve laik-demokratik bir cumhuriyeti inşa edeceğiz vaadinden ibarettir – üstelik bu vaadini, inandırıcı olması ihtimalini güçlendirebilecek ciddi bir özeleştiriyle birleştirme cesaretini dahi gösteremeksizin yapmaktadır. Yani, işçi ve emekçilerin, yoksulların, bugünkü burjuva muhalefetinin bu söylem ve vaadine güvenmemelerinin köklü ve anlaşılabilir nedenleri bulunmaktadır. Ve bu nedenlerin esasta kültürel, kimlik ve dinsel olmadığı özellikle görülmeli ve anlaşılmalıdır. Tayyip Erdoğan ve partisinin, bizzat bu muhalefeti kastederek, “onlar konuşur AKP yapar” sloganının, emekçi halkın belirtilen tarihsel tecrübesiyle buluşan bir özelliğe haiz olduğu reddedilemez.[2]

Bu arada; uluslararası planda esen ve en ileri ülkelerinde bile burjuva liberalizmini sorgulayan ve sarsan rüzgarların, Türkiye’deki burjuva muhalefetinin işçi sınıfı ve emekçi halkla ilişkilerindeki bu güven sorununu hafifletmediği açık olsa gerek. Hiç şüphesiz, bu çakışma, ülkemizin işçi ve emekçilerinin burjuva muhalefetine olan güvensizliğini daha da pekiştirmiştir.

Fakat, bu çakışmanın asıl vahim etkisi, Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halk kesimlerinin kendi bünyesel zaaflarını derinleştirmiş olmasıdır! Bir taraftan burjuva muhalefetinin güven vermeyen profili, diğer taraftan örneğin “ABD işçilerine kaybettikleri işlerini geri getirme” demagojisiyle süslenen “America First” (önce Amerika) siyasetinin, Türkiye’de başta savunma olmak üzere “milli sanayi” hamleleriyle türevini buluyormuş gibi görünmesi, ülkemiz işçi ve emekçileri saflarında hiç de zayıf olmayan milliyetçi beklenti ve duyguları daha da güçlendirmiştir. Yakından bakıldığında, Erdoğan ve partisinin Türkiye işçi ve emekçilerindeki bu ciddi zaafı başarıyla değerlendikleri görülmektedir.

MİLLİYETÇİ SÖYLEMDEKİ ÖZGÜNLÜK

Türkiye’deki bugünkü milliyetçi propagandanın özellikle iki özgün söyleminden söz edilmelidir: a – Türkiye’nin emperyalistler tarafından bölünmek istendiği (dün Ermeniler, Yunanlar, bugün de Kürtler üzerinden); b – Türkiye’nin ekonomik bakımdan kalkınması ve eski güçlü günlerine geri dönmesinin emperyalist devletler tarafından istenmeyip engellendiği.

Dikkat edilirse, milliyetçi propagandada, mevcut aşamasında, doğrudan şu ya da bu halka karşı değil, büyük emperyalist devletlere (başta ABD’ye) karşıymış gibi bir söylem geliştirilmektedir. Bu emperyalizm (Batılı büyük devletler) “karşıtlığı”, meşruiyetini dolaylı ya da dolaysız bir biçimde iki tarihsel referanstan almaktadır: a – Osmanlı imparatorluğunun çökmesine neden olan Batı; b – Ülkeyi işgal eden emperyalist devletlere karşı verilen Kurtuluş Savaşı (başka bir ifadeyle, rövanş niyetini hep korumuş Batılı devletlerinin varlığı, dolayısıyla ikinci bir kurtuluş/kuruluş savaşının gerekliliği!).

“Büyük Türkiye” söylemlerindeki rönesans, aslında, “küreselleşme” furyasını kapsayan yılların (esasta 1990’dan 2008 krizine kadar) bir yan ürünüdür. 500 yıllık bir İmparatorluğun merkezi olan ve çöküşünün ardından bağımsızlık mücadelesi veren, ama onlarca yıl da az gelişmişliğe mahkum edilen topraklarda, ülkedeki sermaye birikiminde, “küreselleşme” furyasının alameti farikası olan olağanüstü sermaye akışı ve doğrudan yatırımlar neticesinde öncesinde görülmemiş bir hızda yol kat edilmiş olması, bu özlemleri yeniden canlandırmış, dahası gerçekleşmesini mümkün görünür kılmıştır.

Bu bağıntılar göz önünde bulundurulduğunda, emperyalist ülkelerle ekonomik alanda işbirliği içinde olmak, fakat aynı zamanda şu ya da bu emperyalist güce karşı kafa tutmak geniş halk kesimleri açısından bir çelişki olarak görülmesi şöyle dursun, tersine, işin gereği olarak yansımaktadır: “Ticari ve ekonomik faaliyetlerimizi geliştirmek yararımızadır, fakat dayatmalara boyun eğmeye de mahkum değiliz!” “Birincisi gelişmemizin yolu, ikincisi engelleri tanımama kararlılığımız” olarak anlaşılmaktadır!

Somut toplumsal bilinç düzeyi ve tarihi şekillenmesi bilinir olan Türkiye toplumunun çoğunluğu açısından bu algı ve anlayış, irrasyonel anlamlandırmalara oldukça açıktır: İşler iyi gidiyorsa, büyüyor ve güçleniyoruzdur! İşler kötü gidiyor, ekonomik sıkıntılar artıyorsa, bu güçleniyor olmamızdandır, dolayısıyla bu sıkıntılara neden olan dış güçlere karşı milli duruşumuzu güçlendirmeliyizdir! Birincisinden, ikinci haldeki tutumumuzun haklılığı ve vazgeçilemezliği, ikincisinden birinci haldeki durumumuzun güvencesi bulunmaktadır!

Açıktır ki, bu algı ve anlayış, objektif olarak bakıldığında, irrasyoneldir, uçuktur, hayal aleminde dolaşmanın bir tezahürüdür. Evet; bununla birlikte ama, altı çizilerek belirtilmelidir ki, bu algı ve anlayış inandırıcılığını objektif ilişkiler ve durumdan almaktadır! Şimdi sorulabilir ki, bu nasıl mümkün olabiliyor; yani objektif olarak irrasyonel olan sübjektif bir algı ve anlayış, nasıl objektif durum ve ilişkilerden inandırıcılığını (yani rasyonel bir açıklamasını) alabilir?! Eğer (milliyetçi) kurgu; emperyalizm veya Batılı emperyalist devletler olgusu üzerine bina edilmişse, bu gayet mümkündür. Mümkündür, çünkü bu algı ve anlayıştaki irrasyonel şeyler, haklılığını ve inandırıcılığını; emperyalist devletlerin ikiyüzlülüğü, riyakarlığı, çifte standartçılığı, talancılığı, soygunculuğu, darbeciliği, anti-demokratikliği, bağımsızlık karşıtlığı vb.’den devşirmektedir! Bunların objektif olduğu ise reddedilemez.

Örneğin, kapitalist ekonominin yasaları bellidir. Bağımsız bir sanayiye dayanmayan, katma değer üretimi son derece zayıf olan, dolayısıyla kronik cari açığı bulunan bir ülke ekonomisinde, ‘faiz sebep enflasyon sonuçtur’ diyerek faizleri tüm aksi emarelere karşın yükseltmekten kaçınmak akıl karı değildir. Enflasyonu yüksek, faizi düşük bir ülkeye yabancı finans sermayesi yatırım yapmaktan kaçınır. Hele ki, dünya piyasalarında çok daha fazla getirisi olan yerler varken. Elbette ki, finans sermayesi, doğası gereği, ülke ekonomisini yağmalamak ister; faiz oranları, onun o ülkede yaratılan artı-değerden alacağı/almak istediği payı ifade eder. Kendine muhtaç olan ülkelere ağır koşullar dayatır. Bu, objektif bir gerçektir. Milliyetçi söylemini sözüm ona dış güçlere karşı olma üzerine bina eden bir siyasi çizgi açısından, bu gerçeklik, gayet rahat bir şekilde ülkenin ekonomik gerçeklikleriyle örtüşmeyen ama rasyonelmiş gibi görünen bir yaklaşımın dayanağına dönüştürülebilir. Nitekim yaşandığı gibi: “Ülkemde ekonominin büyümesi için yatırımlar artmalı, bunun için de yatırımlar için zehir olan faizler düşürülmelidir. Kendi ülkelerinde sıfır faiz politikası izleyen dış güçler ise, bize yüksek faiz dayatmasında bulunmaktadır ve böylelikle ülkemizin kalkınmasını engellemeye çalışmaktadırlar. Buna karşı koyduğumuzda ise, kur üzerinden oynayarak bizi terbiye etmeye çalışmaktadırlar!” (Erdoğan, mealen aktardık.)

Kurgu bunun üzerinden kurulduğunda, bilinç düzeyi görece geri olan ve fakat aynı zamanda ruhi şekillenmesinde emperyalizm ve Batılı emperyalist devletlerin küstahlığının derin izler bıraktığı bir halkın işçi ve emekçilerinin ana kitlesinin, “boyun eğmemeyi”, “terbiye edilmemeyi” vaaz veren söylemleri desteklemesi anlaşılamaz olmasa gerek. Kaldı ki, bugünün ABD’sinin bile, başta AB ve Çin olmak üzere başka ülkeleri “ABD’yi soymakla” suçladığı ve “ABD sanayisini korumak” üzere himayeci tedbirler aldığı bir dönemde, “ekonomik milliyetçilik”in bizde de alıcı bulması, yani geniş toplumsal kesimler tarafından akla uygun bulunması şaşırtıcı değildir.

Demek oluyor ki, ülkemizdeki hakim ve toplumda, özellikle de yoksul halk kesimleri arasında hala ciddi bir destek gören bu milliyetçi siyasi çizgi de, yarım gerçekler üzerine bina edilen bir çizgidir. Yarım gerçekler ama, siyasi demagojinin en tehlikelisidir. Zira kendini sürekli yeniden üreten ve güncelleyebilen bir yapıya sahiptir. Bir noktada başarıyla teşhir edilmesi, onun başka bir nokta üzerinden kendini yeniden diriltmesini, etki gücünü yenilemesini engellemeyebilir.

Toparlayacak olursak; ister burjuva muhalefeti olsun, isterse iktidardaki dinci-milliyetçi burjuva çizgi olsun, geniş emekçi halk kesimlerini yedekleyebilmek için ikisi de siyasetlerini yarım gerçekler üzerine bina etmektedir. Nerede? İşçi sınıfının, kendi bağımsız hareketiyle bu politik mücadelelere damgasını vurabilmekten henüz uzak olduğu ve bunun da bir sonucu olarak toplumun, sınıfsal çelişkileri de perdeleyen kültürel, ideolojik-politik yarım gerçeklerle iki kampa bölünebildiği bir ülkede…

GERÇEK BÜTÜNDÜR

Somut durumu ve haleti ruhiyesi bu olan bir ülkenin işçi sınıfı partisinin ister istemez birçok meydan okuma, görev ve sorumlulukla yüz yüze gelmiş olduğu ve daha da geleceği şüphesizidir. Fakat bunlar arasında şu anda en yakıcı olanı, a – gücü ve olanakları yettiği oranda, propaganda ve ajitasyonunu özgünleştirerek ilerletmek, bu alandaki faaliyetlerinin isabetliliğini özenle gözden geçirmek, kazanılması gereken kitlelerin algı ve düşüncelerinde bugün egemen olan burjuva-gerici fikirlerin teşhir edilmesinde ezber ve alışık olandan uzak özel ve yaratıcı bir gayret ortaya koymaktır.[3] Zira açık olmalıdır ki, bugün, yani; her bir burjuva fraksiyonun, dünya işçi sınıfının yenilgisinin etkilerinin hala sürdüğü ve dolayısıyla işçi sınıfının politik mücadelelerde kendi bağımsız hareketiyle fiilen etkide bulunamıyor olmasından doğan imkanları tepe tepe kullanabildiği bir dönemde; gerçeğin Tek’liğinden esinlenmekle yetinen bir ajitasyon ve propaganda bizi ilerletmeyecektir. Bize lazım olan, gerçeğin bütünlüğünden esinlenebilendir![4]b –Kitle çalışması içerisinde yer alan üye ve taraftarlarının ideolojik-politik donanımını hızla geliştirmek, onları politik mücadelenin bugünkü ihtiyaçlarının gerektirdiği konularda özel olarak eğitmek ve bilinç düzeylerini yükseltmektir.

Açıktır ki, bu hususlarda gelişme kaydedilmesi, işçi havzalarında, fabrikalarda, işçi ve yoksul mahallelerinde kök salma çalışmalarının düzeyi ve etkisinin gelişebilmesi demektir. Bu hususlarda ciddi gelişmeler kaydedilemediğinde, işçi sınıfı içerisindeki çalışmaların ağır ve verimsiz ilerlemesi işten bile değildir. Mevcut koşulların bir yandan vahameti, fakat öte yandan dinamizmi karşısında, verimsizlik ve ağır hareket etmenin, bugünden bile daha gerilere düşmeye neden olabileceği açıktır.

Yaklaşmakta olan ekonomik krizin ekonomik faturası başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi halka çıkartılacaktır. Halk kitleleri tabiatıyla tepkilerini göstereceklerdir. Sorun ama bu değildir; sorun, bu tepkinin politik bakımdan nereye kanalize edileceği veya edilebileceğidir. “Yeni Türkiye”nin tanık olduğumuz ilk politik kararları, olası ekonomik krizin sonuçlarına karşı gelişebilecek sosyal tepkilere meşru bir zemini baştan tanımamayı öngören bir hazırlığa işaret etmektedir. Bu durumda, ekonomik krizin politik faturasını öncelikle ülkenin diri, aydınlanmış, ilerici, örgütlü ve mücadeleci kesimlerine çıkartmak, bu hazırlıkların karşılıksız kalmamasının tabii bir ön adımıdır.

İslami-milliyetçi burjuva fraksiyonu “Yeni Türkiye” ile yıllardır hayalini kurduğu zirveyi zapt ettiğini düşünmektedir. Ne var ki, zirve olgusunun kendisinin belirli bir diyalektiği vardır. Nitekim, zirveyi zapt etmiş olmak bir taraftan büyük bir başarı ve mutluluk anıdır, diğer taraftan ama o, en yorgun düşülen andır da; çünkü oraya ulaşma yolunda az güç sarf edilmemiş, az yara alınmamış, az bedel ödenmemiştir! Bu bakımdan zapt edilen zirveler, aynı zamanda bedellerinin de bir tür zirvesidir. Zirve gerçekse, bedeller de onun gerçeğidir.

Zirve metaforunu politik yaşama uyguladığımızda, bugün görmemiz gereken, zapt edilmiş olunan kendisinden ziyade, şu an bilincinde olup olmamasından bağımsız olarak emekçi halk kitlelerinin ödemek durumunda olduğu ve kalacağı bedellerdir. Bütün mesele, bu karmaşık durumun ve bedellerinin gerçek mahiyetinin işçi ve emekçi kitleleri tarafından görünür ve anlaşılır olmasını sağlayacak nitelikte bir politik çalışmayı (ajitasyon-propaganda-örgütleme) geliştirebilmektedir.

 

[1] 1920’li yıllarda faşizme gidiş esnasında “liberal uygarlık değerleri” büyük bir çöküş yaşıyordu. Eric Hobsbawm, tartışmalı tezleri de içeren “Kısa 20. Yüzyıl” adlı kitabında bu değerleri şöyle özetliyor: “Liberal uygarlık değerleri”, “diktatörlüğe ve mutlak yönetime güvensizlik; hukuk düzeninin güvencesi altında özgürce seçilmiş hükümetler ve temsili meclislere ya da bunların yönetimi altındaki anayasal hükümete bağlılık; ve konuşma, basın ve toplanma özgürlüğünü kapsayan kabul edilmiş bir yurttaş hak ve özgürlükleri setinden oluşuyordu.” (Hobsbawm, sf. 132, Çev: Yavuz Alogan, Sarmal Yayınevi, Ekim 1996.)

[2] AKP ve liderinin neyi ne kadar ve hangi dünya koşullarında yapabildiği yazımızın konusu olmadığından geçiyoruz. Ancak şu kadarını belirtelim ki, işin bu boyutu; emekçi halktaki tarihsel tecrübeyi doğrulamaktan başka bir sonuç vermeyen 2001 krizi, onu izleyen yıllardaki “sıcak para bolluğu” vb. ulusal ve uluslararası gelişmelerden bağımsız değerlendirilemez.

[3] Belirtmek bile gereksizdir ki, yürütülmekte olan ajitasyon ve propaganda çalışmalarının somut eleştirisi ancak ampirik yapılabilir. Bizim bu makale sınırları içerisinde üzerinde durduğumuz, tabiatıyla işin mantığıdır sadece. Ajitasyon ve propaganda çalışmalarına olan talebin mahiyetini anlamak bakımından, başta Bolşevikler olmak üzere, işçi sınıfı partilerinin deneyimi bugün de öğreticidir. Yeni iletişim teknikleri ve kültürünün ortaya çıkmış olması (ki bunlar bir açıdan işimizi zorlaştırırken başka açılardan da kolaylaştırmaktadırlar), söz gelimi, gidişatın hızla pratik bir ihtiyaç haline getireceği özel ajitatör ve propagandacı gruplarının yetiştirilip eğitimden geçirilmesi, bunlar arasında en iyilerinin halihazırdaki en önemli direniş ve mücadele mahallerine yollanması, politik bakımdan önemli teşhir ve açıklamaları bunların yapması, deney biriktirmesi, bu deneylerin parti merkezince özel bir çabayla genelleştirilmesi vb. adımların gerekliliklerini ortadan kaldırmamaktadır. Sonuçta, ister yazılı ister sözlü olsun, propaganda-ajitasyon çalışmamız, işçi ve emekçi kitlelerle dolaysız ve stratejik temas noktamızdır. Gerek onların partiyi anlaması ve tanıması, gerekse partinin onları anlayabildiğinden emin olmasının başka bir yolu yoktur. Nitelikli, somut, vuku bulanda en özgün olanı kapsamak suretiyle o andaki en önemli halkayı yakalayan vb. özelliklere sahip olmayan bir ajitasyon ve propaganda, amacı ve işlevi bakımından, harcanan emek ve zamanla ters orantılı bir sonuç vermekten öteye gitmez. Bu aynı şuna benzer: Alanında çok başarılı ses sanatçılarının katıldığı bir konseri, kulakları tırmalayan ve sanatçının ses ve yorum kalitesini de yansıtmaktan uzak bir ses düzeneğiyle yapmak!

[4]  Hegel’e göre, “gerçek bütündür”. Peki neden? Çünkü “bütün“, “ancak kendi gelişimiyle kendini tamamlayan özdür.” Mutlak olan; esas itibarıyla sonuçtur, gerçekte teşkil ettiği şeyi ancak sonunda olmaktadır. Kendi gelişimiyle kendini tamamlayan bütünün dolayımına dayandırılmayan bir gerçek, ister istemez somut değildir!