Burjuva devletin merkeziyetçi-otoriter biçimi olarak ‘başkanlık sistemi’!

Yeni sisteme karşı mücadelenin en önemli ve ertelenemez boyutlarından biri de ülkeyi emperyalizme daha fazla bağımlı hale getiren bu yayılmacı politikaya karşı mücadeledir.

Y. Yılmaz Karataş

Türkiye’de önce “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” adı altında başkanlık sistemine geçilmesi için dayatılan 16 Nisan 2017 referandumu ve ardından 24 Haziran 2018 seçimleri ile ilgili şaibe ve tartışmalar devam etse de artık kendisine ‘başkan’ denilmesini isteyen Erdoğan’ın yemin edip kabinesini açıklamasından sonra “başkanlık sistemi” dönemi resmen başlamış oldu.

Öncelikle şu noktayı açıklığa kavuşturmak gerekiyor: Türkiye’de başkanlık sistemi ile ilgili tartışmalar AKP-Erdoğan döneminde başlamadı. Türkiye ekonomisinin neo-liberal dönüşümü için hazırlanan 24 Ocak 1980 kararlarının mimarlarından biri olan ve 12 Eylül darbesinden sonra 1983’te önce başbakan ve 1989’dan 1993’teki ölümüne kadar cumhurbaşkanlığı görevini yapan Turgut Özal da başkanlık sisteminin en ateşli savunucularından biriydi. Özal, özellikle bürokrasinin devlet işletmeleri (KİT’ler) ve hizmetlerinin özelleştirilmesi ve piyasalaştırılmasının önünde engel olduğundan şikâyet ediyor ve ekonominin neo-liberal dönüşümü için tüm yetkileri elinde toplamak istiyordu. O dönem gerek devlet içinde ve gerekse toplumsal alandaki güç ilişkileri nedeniyle Özal bu hayalini gerçekleştiremedi.

Bugün elbette gerek tekelci burjuvazinin farklı klikleri ve gerekse burjuva devlet ve halk güçleri arasındaki çelişki ve çatışmalar Özal döneminden farklı bir biçimde tezahür etmektedir -ki, Erdoğan bugün toplumun yarısı başkanlık sistemine karşı olduğu halde uyguladığı politikalar üzerinden yarattığı toplumsal kamplaşmayı başkanlık sistemini kurumsallaştırmanın bir dayanağı haline getirmiştir. Dolayısıyla bugün devletin işleyişini eski parlamenter sisteme göre fazlasıyla merkeziyetçi-otoriter hale getiren ve dahası tekelci sermayenin çıkarlarına dolaysızca bağlanmış bir sistem olan başkanlık sisteminin bütün yetkileri elinde toplayan Erdoğan şahsında milliyetçi-muhafazakâr görünümüyle özel biçim kazandığından da söz edilebilir. Ancak bu durum kimi liberal, ulusalcı ve sosyal demokrat kesimlerin sandığı ya da iddia ettiği gibi ‘devletin sonu’nun geldiği veya yeni bir devlet kurulduğu anlamına gelmemektedir. Aksine yeni dönem, yaklaşık yüz yıl parlamenter sistem altında devam eden burjuva devletin yeni bir biçim/form altında devamından başka bir şey değildir. Dün Özal nasıl Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Türk dünyasının lideri olma hayaliyle Türk burjuvazisinin en yayılmacı, en saldırgan kesimlerinin temsilcisi olarak başkanlığı istediyse bugün Erdoğan da Ortadoğu’nun/İslam dünyasının lideri ‘büyük Türkiye’nin yaratıcısı olma iddiasıyla tekelci burjuvazinin en yayılmacı ve saldırgan kesimlerinin temsilcisi olarak yeni sistemin başına geçmiştir.

Dolayısıyla bugün değişen burjuva devlet değil, onun yönetim sistemidir. Bu nedenle yeni sistemi ‘devletin sonu’ olarak gören/gösteren anlayışlar, eski parlamenter sistemin de burjuva devletin bir yönetim biçiminden başka bir şey olmadığı gerçeğini görmezden gelmektedirler. Ayrıca özellikle kimi ulusalcı çevreler, başkanlık sisteminin uygulandığı bazı ülkelerde federal ya da eyaletlere dayanan bir idari yapı olduğundan yola çıkarak başkanlık sistemi ile federatif yapıyı özdeşleştirip Kürt sorunu üzerinden bölünme histerisini canlandırmaya çalışmakta, Türkiye’deki yeni sistemin büyük oranda yayılmacı emeller ve Kürt düşmanlığı üzerine kurulduğu gerçeğini ters yüz ederek bu sisteme karşı mücadelenin içeriğini de bozuşturmaktadırlar.

Öyleyse başkanlık sisteminin tıpkı parlamenter sistem gibi burjuva devletin bir biçimi, ancak şeklen de olsa kuvvetler ayrımına dayanan parlamenter sistemden farklı olarak yönetim erkinin tek kişide toplandığı ve bu yönüyle sermayenin genel eğilimi olan merkezileşme/yoğunlaşma/tekelleşmenin devlet aygıtındaki cisimleşmesi olduğu söylenebilir. Başka bir deyişle başkanlık sistemi, burjuva devletin tekelci burjuvazinin çıkarlarına en dolaysız biçimde bağlandığı, yönetim erkinin tek kişinin elinde toplandığı bir yönetim biçimi olarak tanımlanabilir.

Türkiye’deki başkanlık sisteminin, iktidara geldiği günden bugüne ülkenin ilerici-demokratik bütün birikimlerini-kazanımlarını düşmanı olarak görüp ortadan kaldırmaya çalışan ve dahası “büyük Türkiye” propagandası eşliğinde ülkeyi Ortadoğu’da gericiliğin merkezi haline getirmeye çalışan Erdoğan’ın şahsında özel bir biçim kazandığı; daha otoriter, baskıcı ve saldırgan bir nitelik taşıdığı tartışılmazdır. Sermayenin en gerici ve saldırgan kesimlerinin temsilcisi olarak Erdoğan ile özdeşleşen ve ayrıca açıkladığı kabine ile yönelimi daha açık hale gelen (kadınların sadece sembolik olarak görevlendirildiği erkek egemen zihniyeti temsil eden bu kabinedeki bütün bakanlar, aslında başkanın adamları olmanın ötesinde bir role sahip değillerdir. Ancak başkanın hangi adamlara görev verdiği, önümüzdeki dönem nasıl bir politika izleyeceğini göstermesi bakımından önemlidir) bu sistemin en belirgin özelliklerini birkaç başlık altında toplayabiliriz:

  1. YENİ SİSTEM TEKELCİ SERMAYE EGEMENLİĞİNİN EN DOLAYSIZ BİÇİMİDİR

İktidar ve medyasının yeni sistemle ilgili en büyük propagandası artık işlerin bürokrasiye takılmadan hızla yürütüleceği biçimindedir.

Peki, acaba bütün yetkilerin Erdoğan’ın elinde toplandığı bu sistemde kimlerin/hangi sınıfın işleri hızla yürütülecektir?

Bu sorunun cevabını 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra bu darbe girişimini tek adam rejimini/başkanlığı fiilen yürütmek için kullanan Erdoğan’ın yaptığı açıklamalara bakarak görmek mümkündür.

İlk açıklama Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) ve Uluslararası Yatırımcılar Derneği’nin (YASED) OHAL ilanının hemen sonrasında 3 Ağustos 2016’da 200 sermaye grubunun katılımıyla yaptığı toplantıdan: “14 yıldır bizimle birlikte yol yürüyen hiçbir uluslararası yatırımcı, bu ülkede kaybetmemiştir. Tam tersine sürekli kazanmıştır, bundan sonra da kazanacaktır(…) Yatırımcılara zarar verecek, yatırımcıları üzecek hiçbir işe kalkışmayız. Başta şahsım, izin vermeyiz. Bu yönde hiç endişeniz olmasın.”

İkinci açıklama darbe girişiminin birinci yılında 13 Temmuz 2017’de yine TOBB tarafından düzenlenen bir toplantıdan: “OHAL’i biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. Soruyorum: İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? (…) Grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz. Çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız. Bunun için kullanıyoruz biz OHAL’i.”

Son açıklama, Erdoğan’ın 24 Haziran seçimlerinden bir ay önce 22 Nisan’da yapılan Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmadan: Kabineye sermaye temsilcilerinden isimleri alacaklarını söyleyen Erdoğan, “İş dünyamızdaki pehlivanları da göreceğiz” dedi.

Açıkça görülmektedir ki, öncesi bir yana ülkeyi fiilen tek başına yönettiği dönem boyunca Erdoğan’ın bizzat kendisi, tekelci sermayeye sadece güvence vermekle kalmamış, daha fazla kazanacaklarına (yani daha fazla sömürme imkanına sahip olacaklarına) kefil olmuştur. İşçi sınıfının hak eylemi olan grevi bile tehdit olarak görüp bugüne kadar yasaklayan ve bundan sonra da yasaklayacağını ilan eden bu rejimin sermayenin çıkarlarının dolaysız bir temsilcisi olduğu/olacağı tartışma götürmez bir gerçektir. Dahası, ilan edilen kabineye kapitalist bakanların alınması -ki Erdoğan, kabineye sermaye temsilcilerini alacağını 22 Nisan’daki toplantıda ilan etmişti- bu yeni sistemin tekelci sermayenin dolaysız-çıplak egemenliğinin cisimleşmiş hali olduğunu gözler önüne sermiştir. Evet, eğitim, sağlık, turizm bakanlıklarına doğrudan bu alanlarda işletme sahibi olan kapitalistler (Eğitim Bakanı Ziya Selçuk Özel Maya okullarının kurucusu, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca Medipol Hastanesinin sahibi, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy EST Tur’un sahibidir) atanmıştır. Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, Karon mühendislik adında altyapı projelerine içme suyu, sulama, petrol ve doğalgaz boruları, santrallere elektromekanik aksamı temin eden bir şirketin sahibi ve DEİK, TOBB, İTO gibi patron örgütlerinde yöneticilik yapmış bir isimdir. Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan, bir otoyol inşaatı konsorsiyumunun CEO’su ve Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ise, BİM, Turkcell ve Albaraka Bankası’nın yönetim kurulu üyesidir. Bu tablo Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın başına uzun bir dönem Çalık Holding’in CEO’luğunu yapan damat Berat Albayrak’ın getirilmesi ve ülke ekonomisinin “Hanedan A.Ş”ye dönüştürülmesi ile tamamlanmaktadır!

Yeni sistemin ilk kabinesinin önemli oranda doğrudan sermaye temsilcilerinden oluşması, ekonomideki kötü gidişatın yeni bir krizin koşullarını biriktirdiği bu günlerde işçi sınıfı ve emekçilere yönelik saldırganlığın daha açıktan ve pervasızca sürdürüleceğinin ilanı olarak anlam kazanmaktadır. Tekelci sermaye için avantaj olarak görünen bu durum, bu sistemden ve Erdoğan’dan beklenti içindeki geniş işçi-emekçi kesimlerinin yeni sistemin sınıf karakterini görmelerinin nesnel koşullarını da dünle karşılaştırılamayacak oranda arttıracaktır. Fakat bu nesnel durumun somut bir güce kavuşması için elbette devrimci sınıf partisi ve ülkedeki emek güçlerinin bu işçi-emekçi halk kitlelerinin rejimin sınıf karakterini görmelerini sağlayacak bir aydınlatma ve teşhir faaliyeti yürütmeleri ve bu temelde onları emek ve demokrasi mücadelesine kazanmak için ısrarlı bir çalışma yürütmeleri gerekmektedir. Ancak o zaman tekelci sermaye için avantaj olan bu durumun tersine çevrilmesi mümkün olacaktır.

  1. ‘TÜRK TİPİ BAŞKANLIK’, DEMOKRATİK HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİN ASKIYA ALINDIĞI BİR BASKI REJİMİDİR!

Adına ‘Türk tipi başkanlık’ denilen ve Osmanlı geleneğinden esinlenerek devlet yönetiminde bütün yetkilerin ‘tek adam’ın (Erdoğan’ın) elinde toplandığı bu rejim, her türlü demokratik hak ve özgürlüğün tek adamın iki dudağı arasında sıkıştırıldığı, dolayısıyla demokrasinin tamamen askıya alındığı bir baskı rejimdir. Yeni sistemde başkan, çıkaracağı KHK’lar ile OHAL ilan edip (önceki sistemde OHAL’i meclis ilan ediyordu) vatandaşların hak ve özgürlüklerini sınırlamaktan devlet yönetiminin çeşitli kademelerine atama yapıp görevden almaya ve yeni teşkilat/kurum oluşturmaktan eskilerini lağvetmeye kadar her türlü yetkiyle donatılmıştır. Türkiye gibi Kürt sorununun eşit haklar temelinde demokratik- barışçıl çözümünden işçi ve kamu emekçilerinin grev ve örgütlenme özgürlüğüne, her türlü inanç-inançsızlık karşısında devletin tarafsızlığına dayalı gerçek bir laisizmden basın ve düşünce özgürlüğüne, kadınların hak eşitliğinden yargı bağımsızlığına kadar toplumun her alanında demokratikleşme ve demokratik anayasa ihtiyacının acil bir talep olduğu bir ülkede getirilen yeni sistem, bırakalım bu ihtiyacı karşılamayı bugüne kadar var olan sınırlı-güdük hakları, demokratik kazanımları da kullanılamaz hale getirmektedir.

Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL’le birlikte fiilen uygulanan bu rejimin daha resmi/kurumsal bir nitelik kazanmadan önceki uygulamaları bundan sonrakiler için fazlasıyla fikir vericidir. Dokunulmazlıkların anayasaya aykırı bir biçimde kaldırılıp parti (HDP) eş başkanları ve milletvekillerinin tutuklanması, yüze yakın Kürt belediyeye kayyım atanması, yüz bini aşkın kamu çalışanının her türlü hak arama yolu kapatılarak ihraç edilmesi, televizyon, gazete, dergi gibi basın-medya organlarının yanı sıra çeşitli alanlarda faaliyet yürüten yüzlerce dernek, sendika, kurumun kapatılması…

Bu dönem boyunca ismi bu baskı politikaları ile özdeşleşen ve dahası 24 Haziran seçimlerinin hemen ardından HDP Eş Başkanı Pervin Buldan’ı “Bundan sonra size yaşam hakkı yok” diyerek tehdit eden ve CHP’ye yönelik de provokatif açıklamalar yapan Süleyman Soylu’nun yeni kabinede yeniden İçişleri Bakanı olarak görevlendirilmesi açıktır ki, bu sisteme karşı çıkan bütün toplumsal kesimlerin hedefe konulacağının, baskı ve şiddet politikalarının artarak devam ettirileceğinin habercisidir.

Yeni sistemin demokrasi ve adalet arayışı karşısında durduğu yeri tarif etmek bakımından dikkat çekici noktalardan biri de hukukun, tek adamın talimatları tarafından yönlendirildiği, yargı bağımsızlığının şeklen bile kalmadığı bir önemin Adalet Bakanı olan Abdülhamit Gül’ün -ki Dünya Adalet Projesi’nin ‘2017 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ne göre Türkiye 113 ülke arasında 101. sıradadır-tıpkı İçişleri Bakanı Soylu gibi yeni sistemde de görevini devam ettiren bakanlardan biri olmayı başarmasıdır!

Bu karanlık tablodan çıkaracağımız/çıkarmamız gereken sonuç, elbette artık demokrasi için mücadelenin anlamsız hale geldiği değildir. Aksine bu tablo bize düne göre daha da zorlaşmış olsa da demokrasi için mücadelenin daha önce olmadığı kadar yakıcı bir ihtiyaç haline geldiğini göstermektedir. Öte yandan özellikle 24 Haziran seçimleri döneminde muhalefet mitinglerinin (CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı İnce ve HDP’nin mitingleri) ülkenin dört bir tarafında halkın demokrasi taleplerini haykırdığı mitingler haline gelmesi, toplumda demokrasi mücadelesi bakımından azımsanmayacak bir birikim ve mücadele isteği/eğilimi olduğunu da ortaya koymuştur. Ancak bu mücadelenin başarısının öncelikli koşulu, yeni rejim ve uygulamalarına karşı demokrasi güçlerinin birliğinin sağlanması ve toplumun en geniş kesimlerinin demokrasi talebi etrafında bir araya gelmelerini sağlayacak bir mücadele hattının oluşturulmasıdır.

  1. BAŞKANLIK SİSTEMİNİN DIŞ POLİTİKASI: YAYILMACI EMELLER VE SALDIRGANLIK

Başkanlık rejiminin dayatılması için gündeme getirilen 16 Nisan 2017 referandumundan önce Erdoğan’ın en önemli çıkışlarından biri de “Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştılar” çıkışıydı. Erdoğan bu çıkışıyla bir yandan eski rejimle hesaplaşırken öte yandan da yeni rejimin burjuvazinin en yayılmacı ve saldırgan emeller peşinde koşan kesimlerinin iktidarı olacağını ilan ediyordu. “Büyük Türkiye” sloganını kullanan yeni rejim, eskisinin yapamayacağını yapacak; Türkiye’yi bölgede etkin bir güç haline getirecek ve eski rejimin kaybettiği topraklarda ülkeyi -tıpkı Osmanlı gibi-   yeniden söz sahibi haline getirecekti.

Referandum döneminde Musul’a operasyon tartışmaları (IŞİD’e karşı operasyona hangi güçlerin katılacağı) yapılırken Erdoğan rejiminin Musul’da kendini gösteren yayılmacı politikası, elbette burjuvazinin de iştahını kabartıyor, yüz yıllık hayallerini yeniden canlandırıyordu. Koparılan onca gürültüye karşın Türkiye’nin Musul’da devre dışı bırakılması, paylaşım mücadelesindeki emperyalistlere rağmen bir pozisyon edinmenin mümkün olmadığını gösterse de bu durum ne kadar başarılı olup olamayacağından bağımsız olarak, yeni rejimin bölgede (Ortadoğu) yayılmacı emellerin peşinde koştuğu/koşacağı gerçeğini değiştirmiyor. Ülkenin bölünme tehdidi altında olduğu propagandası eşliğinde tam bir ‘milli seferberlik’ havasında yapılan ‘Afrin operasyonu’ndan sonra Cumhurbaşkanı Başdanışmanlarından İlnur Çevik’in “Oradaki ihalelerde büyük pastayı Türk müteahhitler alacak” açıklaması, yeni rejimini hangi sınıfın ve nasıl bir politikanın temsilcisi olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koyuyordu. Türkiye’nin Katar, Somali ve Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki askeri üsleri ve Sudan’la Sevakin adasında üs kurulması anlaşması -ki, Katar’daki askeri güç S. Arabistan ve körfez ülkeleri, Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki güç Irak hükümeti ile ve Sevakin anlaşması da Mısır ile gerilim ve tartışmalara yol açmaktadır- bu yayılmacı politikanın başarısı olarak sunuluyor. Öte yandan nasıl yeni sistemin içişleri ve adalet bakanlıklarına getirilen isimler, yeni dönemde bu alanlardaki politika hakkında fikir vericiyse, tek adam/başkanlık rejiminin fiilen sürdürüldüğü ve Fırat Kalkanı’ndan başlayarak Suriye’de müdahaleci/yayılmacı bir politika izlendiği dönemin Dışişleri Bakanı’nın (Mevlüt Çavuşoğlu) yeni dönemde de görevine devam etmesi ve daha önemlisi bu dönemin Genelkurmay Başkanı’nın (Hulusi Akar) ‘Milli Savunma Bakanı’ yapılması yeni dönemde bu yayılmacı-saldırgan politikada ısrar edileceğinin göstergesi durumundadır.

Yeni rejim, aynı zamanda kendi inşasının bir dayanağı olarak da kullandığı Fırat Kalkanı ve Afrin operasyonlarında kendini gösteren bu yayılmacı ve saldırgan politikanın ‘yerli ve milli’ olduğu propagandasını yapmaktan da geri durmamaktadır. Dolayısıyla işbirlikçi tekelci burjuvazinin en saldırgan kesimlerinin yayılmacı emellerine hizmet eden bu politikayı Türkiye’nin büyüklüğünün/büyük bir ülke olmanın kanıtı gibi sunmaktadır. ‘Başkan’ Erdoğan ve adamlarının bu imajı güçlendirmek için zaman zaman anti-emperyalist söylemler kullandığı da biliniyor.

Oysa gerçek tamamen tersidir. İşbirlikçi tekelci burjuvazinin yayılmacı emellerine hizmet eden bu politika, emperyalistlerin hem bölgeye (Ortadoğu) müdahale zeminini genişletmekte ve hem de Türkiye’yi kendi politikalarına daha fazla bağımlı hale getirmektedir. Bunun en büyük kanıtı Türkiye’nin öncülüğüne soyunduğu Suriye’ye müdahale girişiminin başlarında ülkede emperyalistlerin sadece bir askeri üssü varken (Rusya’nın Tartus’taki deniz üssü) bugün yanı başımızdaki Suriye’de ABD ve Rusya’nın ondan fazla askeri üssünün kurulmuş olması, yani bu müdahale politikasının emperyalistlerin bölgedeki dayanaklarını güçlendirmesidir. Bununla birlikte Kürt sorununu baskı ve şiddet yöntemleri ile çözme politikasının bir sonucu olarak Suriye’de yapılan operasyonların ancak Rusya’nın ‘olur’u ile gerçekleştirilebilmiş olması ve bu politikanın devamının Rusya’nın bölgesel çıkarlarına bağlanmış olması da bu politikanın işbirlikçi ülke gericiliğini emperyalizme daha fazla bağımlı kıldığını göstermektedir. Öte yandan Rusya ile sürdürülen işbirliğine rağmen ABD ve NATO ile yapılan görüşmelerde Türkiye’nin NATO’nun ileri karakolu rolünün tescil edilmesi de emperyalistler arasındaki çelişkileri kullanma siyasetinin ülkeyi emperyalistlere daha fazla bağımlı hale getirmekten başka bir işe yaramadığını göstermektedir-ki bugün hem Rusya (S-400 füze sistemleri) ve hem de ABD (F-35 savaş uçakları) ile yapılan milyarlarca dolarlık silah anlaşmaları bunun en büyük kanıtıdır. Sonuç olarak ‘yerlilik ve millilik’ söylemi ülkeyi emperyalizme daha bağımlı hale getiren ve emperyalistlerin yeni rejimin yayılmacı emellerini kendi müdahale politikalarının bir dayanağı haline getirip ülkeyi daha büyük felaketlere sürüklemesinin önünü açan politikanın bir örtüsünden başka bir şey değildir. Ve bu politika ülkeyi bölgede daha güvensiz hale getirmekten ve halkları daha fazla yoksulluğa sürüklemekten başka bir işe yaramamaktadır.

Sonuç olarak, yeni sisteme karşı mücadelenin en önemli ve ertelenemez boyutlarından biri de ülkeyi emperyalizme daha fazla bağımlı hale getiren bu yayılmacı politikaya karşı mücadeledir -ki işbirlikçi tekelci burjuvazinin bu merkezileşmiş-otoriter iktidarına karşı ülkede demokrasi ve bölgede barış mücadelesi iç içe geçmiş durumdadır.

***

Toplamı üzerinden özetlemek gerekirse; yeni rejim bütün yetkileri elinde toplayan Erdoğan’ın şahsında özel bir biçim kazanmış olsa da mesele kimi liberal-sosyal demokrat çevrelerin tarif ettiği gibi ne ‘devletin sonu’ ne de bir Erdoğan meselesidir. Çünkü yeni rejim her şeyden önce işbirlikçi tekelci burjuva egemenliğinin yeni bir biçiminden ve dahası Erdoğan’ın kişiliğinde cisimleşmiş merkezi-otoriter biçiminden başka bir şey değildir. Meseleyi ‘devletin sonu’ biçiminde tarif edenler burjuva devletin burjuva demokrasisi-siyasal demokrasiden faşizme kadar farklı biçimlerinin olduğunu/olabildiğini anlamamakta ya da anlamak istememektedirler. Dahası, sorunun bir sistem sorunu olmaktan çıkartılıp Erdoğan’a indirgenmesi de tekelci sermayenin Erdoğan iktidarında cisimleşmiş sömürü ve saldırı politikalarını görünmez hale getirmekte ve dolayısıyla mücadelenin doğru bir eksende yürütülmesini de zorlaştırmaktadır.

Özetle yeni rejim; burjuva devletin tekelci burjuvazinin en yayılmacı ve saldırgan kesimlerinin çıkarlarına dolaysız biçimde bağlanmış, demokratik hak ve özgürlükler karşısında baskı politikalarına dayanan bir biçimidir. Dolayısıyla bugün Erdoğan şahsında ilan edilen yeni sistemle tekelci burjuva gericiliğin geçici bir ‘zafer’inden söz edilebilir. Ancak işçi-emekçilerin kendilerine umut olarak sunulan bu rejimin sınıf karakterini görmeleri sağlanabildiği ve her türlü baskıya rağmen bu sisteme karşı demokrasi mücadelesinde ısrar eden güçlerin birliği sağlanabildiği oranda bu gidişatın tersine çevrilmesinin koşulları da yaratılmış olacaktır -ki, büyük oranda darbeler ve olağanüstü rejimlerle mücadele tarihi olan bu ülkenin emek ve demokrasi mücadelesi tarihi, bu gidişatın tersine çevrilmesi bakımından azımsanmayacak bir mücadele birikim ve deneyimine sahiptir.