Tekeller, emperyalizm ve demokrasi sorunu

Emperyalizm çağında işçi sınıfının demokrasi mücadelesi; tekelleri ve onların egemenliğini hedef almalıdır. Gericilik ile tekeller arasındaki bağ göz önünde bulundurulduğunda, bunu dikkate almayan bir demokrasi mücadelesi iyi dileklerin yinelenmesi ile sınırlı kalmak durumundadır. Bu demokrasi mücadelesinde devrimci ve reformist yaklaşım arasındaki temel çizgidir.

Kadir Yalçın

Teori ve Eylem’den önce çıkan ve “derinleştirilmiş demokrasi”nin (!) bir OHAL KHK’siyle kapatılan Özgürlük Dünyası Dergisi’nın 162. Sayısında “Anti-emperyalizm ve Cephe” başlığı altında yine bizim imzamızla bir (“yeni”) TKP eleştirisi yayınlanmıştı. Orada, tarihten ve günümüzden (ya da yakın geçmişten) örnekler verilip işçi sınıfının bağımsız hareketi ve sosyalizmle ilgileri olmayan M. Kemal ve Chavez’in başında bulundukları –tabii ki tutarlı olmayan– anti-emperyalist içerikli mücadelelere atıfta bulunularak, TKP’nin “sosyalist iktidar mücadelesi verilmeden emperyalizme karşı mücadele edilemez” tezi eleştirilmişti.

Anti-emperyalist mücadelenin ancak sosyalist iktidar hedeflenerek ve sosyalistler tarafından yürütülebileceği ileri sürülemez. Sosyalist iktidar hedeflenmeden demokrasi mücadelesi yürütülemeyeceği de iddia edilemez.

Çünkü talanıyla zorbalığının hedefi durumunda olduğu emperyalizmle karşıtlık halinde bulunan, sadece “sosyalist iktidar talep edenler” ya da nesnel çıkarları sosyalist bir iktidarı gereksinen işçi sınıfı (ve sömürülen yarı-proleter yığınlar) değildir. Emperyalizm, işbirlikçisi durumundaki tekeller ve büyük toprak sahipleri bir yana; zengin, orta ve yoksul tabakalarıyla bütün bir köylülük, kent küçük burjuvazisi, esnaflar üzerinde bir talan ve zorbalık olmakla kalmaz; tekel-dışı burjuvaziyi de türlü yollarla baskılar ve dayatmalarla bunaltır.

Bu nesnellikten şu çıkar ki, sadece işçi sınıfı değil, sayılan diğer sınıf ve tabakalar da emperyalizme karşı mücadele potansiyeli taşırlar. Ne kadar taşırlar, nereye kadar mücadele eder, nerede uzlaşırlar, emperyalizm karşısındaki duruşları tutarlı mıdır tutarsız mı –bunlar ayrıdır; ama nesnel olarak emperyalizmle aralarında, kendilerini onunla karşı karşıya gelmeye götürebilecek çelişmeler olmadığı ve öyleyse belirli bir mücadele potansiyeli ve yeteneği taşımadıkları/taşımayacakları ileri sürülemez. Aynı şey, emperyalizm çağında burjuvazinin devrimci barutunu tüketip gericileşmiş olmasından hareketle, başta küçük burjuvazi olmak üzere bir bütün olarak burjuvazinin demokrasi için mücadele edemeyeceğinin ileri sürülmesi bakımından da geçerlidir. Belirli burjuva katmanlar demokrasi için mücadele potansiyeli taşırlar. (Hatta, egemenliklerini burjuva demokrasisi koşullarında da sürdürebilmeleri dolayısıyla, günümüzde ülkemizde olduğu gibi, belirli durumlarda tekeller ya da bazı kesimleri –demokrat olduklarından değil, ama çıkarları gereği– demokrasiden yana tutum alabilirler.)

Ancak bu nesnelliğin varlığı ya da başka bir deyişle emperyalizmle (ve gericilikle) mücadele yeteneği gösterebilecek işçi sınıfından başka sınıf ve tabakaların da bulunuşu, şüphesiz ki anti-emperyalist ve demokratik mücadelelerin sınıf dışı güçlere, burjuvazi ve küçük burjuvaziye terk edilmesi gerekeceği anlamına gelmez.

Tartışmasızdır ki, tekel dışı burjuva sınıf ve tabakaların emperyalizme karşı ve demokrasi için mücadele edemeyecekleri iddia edilemeyeceği gibi, sosyalist amaçlar ve sosyalist iktidar hedefi ileri sürülüp bunun için mücadele edildiği açıklanarak, anti-emperyalist ve siyasal demokrasi mücadelesi tutarsızlığıyla burjuvaziye bırakılamaz. Sınıf bilinçli işçi, hem kendi sosyalist eğitimini tamamlamak ve hem de bu iki demokratik içerikli mücadelenin başarısını garanti altına almak üzere, anti-emperyalist ve demokratik mücadelenin başına geçmeli ve bu mücadeleleri burjuva amaçlarla değil, kendi sosyalist amaçlarına bağlayarak ve kendi devrimci sınıf perspektifiyle yürütmelidir.

Başka türlüsü kabul edilebilir değildir. Çünkü, her sınıfın çıkarları olduğu kadar, demokratik ihtiyaçları ve emperyalizm ve tekeller karşısındaki tutumları farklıdır. Ve özellikle burjuvazinin demokrasiyi sadece kendi amaçlarına uygun olarak, kendisi ve kendi bencil ticari ve iktisadi çıkarları için, artı-değer sömürüsüne dayalı kapitalizmin gelişme ihtiyaçlarının karşılanması için istediği tartışma götürmez.

*

Kapitalizmin, feodalizmin bağrında ortaya çıktığı ve burjuvazinin kaldırılması uğruna gelişimine set çeken aristokratik engellerle boğuştuğu koşullarda durum şuydu: Henüz işçi sınıfı bütünüyle üretim aletlerinden özgürleşerek nesnel ve –buradan yansıyarak– fikir ve yönelimleriyle öznel olarak da olgunlaşmamıştı. Dolayısıyla işçi sınıfıyla burjuvazi arasındaki kapitalist karşıtlık da serpilip gelişmemiş ve feodal zorbalık karşısında üzeri örtülebilmekteydi. Bu koşullarda burjuvazi, bütün toplumu baskılayan bu zorbalığa karşı işçiler de içinde herkesi kendi ardında toplayabilmiş ve kendisini bütün toplumun temsilcisi ve sözcüsü olarak gösterebilmişti. Ancak köprülerin altından çok sular aktı ve kapitalizmin gelişmesi, sınıflar arasındaki ilişkileri değiştirdiği gibi, eşitlik, özgürlük ve demokrasiye yaklaşım da içinde olmak üzere, işçi sınıfının bağımsız sınıf çıkarlarının ifadesi olan kendi talepleriyle tarih sahnesine çıkmasına götürdü. Önce 1831 Lyon Ayaklanması patlak verdi, sonra 1848 Devrimleri sökün etti. 1871 Komününü 1917 Büyük Ekim Devrimi izledi.

Ve kapitalizmin sömürücü ve kıyıcı gelişme sürecinin ilerleyişi içinde –daha henüz serbest rekabet tekellere götürüp son ölümcül aşaması olan tekelci kapitalizme dönüşmeden bile– ortaya çıktı ki, başlangıçta feodalizm karşısında sömürülen yığınlara verecek şeyleri var gibi görünen kapitalizmin işçi sınıfı ve emeğiyle geçinen milyarlara verecek şeyi kalmamıştır ve yoktur. Çıkarları ve ekonomik ve sosyal sorunlara yaklaşımları kadar, her sınıfın, başlıca sömürenler ve sömürülenlerin üst yapıya, toplumun siyasal örgütlenmesine yaklaşımları ve demokrasisi de kendisine göredir. Ve işçi sınıfıyla burjuvazi demokrasi sorununa farklı yaklaşırlar ve –koşulları oluştuğunda, örneğin Alman faşizmi karşısında olduğu gibi, burjuvazi ile işçi sınıfı zaman zaman geçici ortaklıklar oluşturup ittifaklar kurabilseler bile– uzlaşması olanaklı olmayan bu iki farklı yaklaşım arasında dağlar kadar fark vardır.

SİYASAL EŞİTLİK TALEBİ OLARAK DEMOKRASİ: ORTAYA ÇIKIŞI VE GELİŞMESİ

Bir köleci devlet biçimi olarak ortaya çıkıp ilk kez tanımını bulduğu Atina ve antik Yunan uygarlığı bir yana bırakılırsa, demokrasi, bilinir ki, henüz emperyalizm tarih sahnesine çıkmadan çok önce ve tarihsel bakımdan, feodal ayrıcalıklar karşısında, gelişmesi aristokratik baskı ve dayatmalar tarafından engellenen kapitalizmin doğrudan bir ihtiyacı olarak gündeme geldi.

Burjuva sınıf içeriği tartışma götürmez: Adıyla sanıyla burjuva demokrasisiydi.

Feodal ortaçağ, bağrında, gelişmesi içinde modern eşitlik isteminin temsilcisi olacak sınıfı, burjuvaziyi de geliştirdi. Küçük üretim ve zanaata dayalı sanayiinin yerini giderek manüfaktür aldı. Sonra onun da yerini makineli modern sanayi alacaktı.

Ancak, toplumun iktisadi yaşam koşullarındaki bu güçlü devrim, siyasal yapıda buna uygun düşen bir değişiklikle hemen izlenmedi. Toplum, gitgide daha burjuva bir duruma gelirken, devlet rejimi feodal kaldı. Oysa büyük çapta ticaret, özellikle dünya ticareti, engellerle karşılaşmayan, bir bakıma eşit haklara sahip, hiç değilse tek başına alınmış her yerde hepsi için eşit bir hukuk temeli üzerinde değişim yapan özgür meta sahiplerinin varlığını gerektiriyordu. Zanaatçılıktan manüfaktüre geçiş de, emek-güçlerinin kiralanması için yapımcı ile sözleşme yapabilen ve onun karşısına sözleşme yapan kişi niteliğiyle eşit haklarla çıkan belli bir sayıda lonca bağlarından ve kendi üretim aletlerinden koparak özgürleşen emekçinin varlığını şart koşuyordu. Ve tabii ki, emek ürünleri olarak ürünlerin eşitlik ve eşit değeri, en kesin anlatımını, burjuva iktisadının, bir metanın değerinin, o metaın içerdiği toplumsal bakımdan gerekli-emek zamanı aracılığıyla ölçülmesini isteyen değer yasasında bulmaktaydı.

Ama iktisadi ilişkilerin özgürlük ve hak eşitliği istediği yerde, –manüfaktürün ve ürünlerinin değişiminin gelişme yolunu keserek– feodal siyasal rejim onların karşısına her adımda farklı gümrük tarifeleri ve istisna yasaları gibi yerel ve loncasal vb. siyasal engel ve ayrıcalıklar çıkartıyordu. Burjuva rakipler için, ne yol açık, ne de şanslar eşitti ve taleplerin en başta geleni ve önem taşıyanı da buydu.[1] Feodalizm karşısında kapitalist gelişme, özgürlük ve demokrasi talebinin kaynaklandığı maddi zemini oluşturmaktaydı.

Ancak tabii ki bundan ibaret değildi; feodal ayrıcalıklara son verilmesi, toplumun siyasal ayak bağlarından kurtularak özgürleşmesi ve hak eşitliği olarak demokrasi talebi, burjuva içerikli olmakla birlikte, yalnızca burjuvazi tarafından ileri sürülmekle kalmadı. Feodal angarya ve zorbalıktan en çok acı çeken tam ya da yarı-toprak kölesi durumundaki köylülüktü, serflerdi. Talep, çıkarlarının farkında olsun ya da olmasınlar, nesnelliğiyle, yığınsal olarak en çok ve asıl olarak onların çıkarlarını yansıtmaktaydı.

Ve başlangıçta kentlerin manüfaktürlerinde, kaçıp geldikleri kırların toprağa ve toprak beylerine kişisel bağımlılıkla karakterize toprak köleliğinden emek-güçlerini –küçük bir ücretle değiştikleri karşılığı ödenmemiş emek-güçlerini üretim araçlarının sahipleri burjuvalara kaptırsalar bile– özgürce pazarlamaya geçmekte olan proleterleşme sürecindeki işçiler de sıradaydılar. Proleterleştikçe, başlangıçtaki belli belirsizliğiyle içselleştirip ileri sürdükleri eşitlik talebi giderek proleter bir nitelik kazanmaya ve sınıf ayrıcalıklarının ortadan kaldırılmasını istemekle sınırlanmaktan sınıfların ortadan kaldırılmasında ifadesini bulmaya doğru gelişti. Burjuvazi, çıkarlarını bütün toplumun çıkarları olarak sunup kendisini bütün toplumun temsilcisi olarak gösterme olanağından yararlanmanın sonuna gelmekteydi: Kapitalizmin gelişme süreci, en başından itibaren burjuvazi ve egemenliğinin bu kaçınılmaz sonuna işaret eden çözümsüz çelişme üzerine oturmaktaydı.

Feodal soyluluk karşında burjuvazinin talepleriyle sömürenler karşısında sömürülenlerin taleplerinin farklılaşması ve burjuvazinin kendisini bütün toplumun temsilcisi olarak gösterip feodalizme karşı olan herkesi kendi talepleri etrafından birleştirerek peşine takıp sürükleme yeteneği göstermesinin sonuna gelinmesi için fazla beklenmedi. Ve bu iki başlıca nedenle gerçekleşti. Birincisi, kapitalizmin sömürüye, artı-değere karşılıksız olarak el konmasına dayanan niteliğidir ki, buradan, burjuva özgürlük ve eşitlik taleplerinin sadece hukuk önünde özgürlük ve hak eşitliği olarak biçimsel niteliği türer: Burjuva özgürlük ve eşitliği yalnızca biçimseldir ve kapitalizmin gelişmesi bu biçimselliği görünür hale getirip, her şeyi parayla değişilebilir ve alınıp satılabilir kılarak, aldatıcı görünümler yerine katı ve kaba sömürü gerçeğini koyar. Öyle ki, eşitlik, meta üretimi ve değişimi ilişkilerinden yansıyan haliyle geçerli olur; özgürlük, artık sömürülen yığınların emek-gücünü üç kuruşa kiralama ya da açlıktan ölme özgürlüğüne indirgenir, bundan böyle özgürlük eşit değerlerin değişimi olarak ticaret özgürlüğüyle eşitlenir.

Burjuvazi, üstünlüğü ele geçirdiği her yerde,… çıplak öz-çıkardan, katı ‘nakit ödeme’den başka hiçbir bağ bırakmadı. Dinsel tutkuların, şövalyece coşkunun, dar kafalı duygusallığın en ilahi vecde gelmelerini, bencil hesapların buzlu sularında boğdu. Kişisel değeri, değişim-değerine indirgedi, ve sayısız yok edilemez ayrıcalıklı özgürlüklerin yerine, o tek insafsız özgürlüğü, ticaret özgürlüğünü koydu.[2]

Siyasal özgürlükler mi? Hukuk önünde eşitlik, hak eşitliği olarak biçimsellikleriyle geçerliydiler. Değer yasasınca onaylanan burjuva hakkından ibarettiler. Ancak sömürülen yığınlar bakımından gerçekleşme koşulları problemlidir: Örneğin toplantı özgürlüğü sadece mülk sahibi zenginler için değil, emek-gücünü kiralayan yoksullar için de “hak” olarak geçerlidir; ancak o kadar. Haktan yararlanma hiç de kolay değildir, özellikle büyük toplantı salonları para yetiştirilemeyecek denli pahalıdır. Basın özgürlüğü de “fırsat”tan yararlanabilirlerse emeğiyle geçinen yoksullar için “hak” olarak yasaklanmamıştır; ancak matbaalar ve kağıt stokları tümüyle burjuvazinin elindedir. Ve günümüzün en demokratik kapitalist ülkelerinde bile kolaylıkla görmek mümkündür ki, sermaye egemenliğinden gelen gerçekleşme sorunu bağımsız işçi örgütlermelerindeki ilerlemeye bağlı olarak hiç değilse belirli ölçülerde aşılır olduğunda, küçümsenmeyecek sayıda kimi görünmez kimiyse açıkça görünür siyasal engelle karşılaşılır. Bunlar, burjuva demokrasisinin sınırlılığı ve giderek daha da güdükleşmesinin ifade ve kanıtlarıdır. Türkiye’den örnek boldur; M. Akşener bile partisinin toplantıları için salon bulmakta zorlanır, imzalanmış çoğu kira anlaşması bile iptal edilir. Gazete ve TV kanallarına haber yapmak, Doğan Medya’nın bile firmalarını satmaya zorlanması sayılmazsa, tabii ki mümkündür; ancak, örneğine fazlasıyla rastlanan işten atılma göze alınırsa!

Peki, İngiltere ya da Almanya Türkiye’den ne denli farklıdır? Farkları kategorik değildir, nüanstadır. Almanya’da Komünist partisi resmen yasaktır, greve çıkmanın “deveye hendek atlatmak”tan zor olduğu koşullara bağlanmışlığıyla, İngiltere’deyse grev yapmak!

Burada, burjuvazinin kendisini bütün toplumun temsilcisi ve kendi çıkarlarıyla burjuva nitelikli özgürlük ve demokrasi talebini tüm toplumunun çıkar ve talebi gibi gösterme olanağını yitirmesinin ikinci nedenine geliyoruz. Bu, egemen sınıf olarak örgütlendikçe, burjuvazinin, nefesini sürekli ensesinde hissettiği işçi ve sömürülen yığınlardan ve giderek varlığını ve sınıf egemenliğini hedef almaya yönelen hareketinden de duyduğu korkuyla kendisini feodal soyluluğun kollarına atarak gericileşmeye yönelmesidir. Kuşkusuz serbest rekabetin tekelleri doğurarak kapitalizmin tekelci aşamasına geçmesinden öncedir.

Burjuvazinin gericiliğe yönelişi, kapitalist gelişmenin öncelik aldığı İngiltere’de başlamıştır. Kayda geçirilmesi ve başlıca belirtisi “kuvvetler ayrılığı” prensibinin deklare edilmesi[3] olan ve aristokrasiyle el ele verip kucaklaşan burjuva gericiliğince “Glorious Revolution” (“Şanlı/Görkemli Devrim”) olarak anılan feodal soylularla burjuvazi arasındaki 1689 uzlaşması, burjuvazinin gericilikle birleşmeye, dolayısıyla gericileşmeye yönelişinin ilan edilişidir. Parlamentonun, yani burjuvazinin egemenliğini ilan ederek 1649 Ocak’ında Kral I. Charles’ı idam eden burjuva devriminin gerçekleştiği İngiltere’de, burjuvazi kendi kazanımlarından ürktü ve geriye, aristokrasiye yaslandı:

VII. Henry’ den sonra, İngiliz ‘aristokrasisi’, sanayi üretiminin gelişmesine karşı çıkması şöyle dursun, tersine, ondan dolaylı olarak kazanç sağlamaya çalıştı; ve iktisadi ya da siyasi nedenlerle, sınai ve mali burjuvazinin önderleriyle işbirliği yapmak isteyen birtakım büyük toprak sahipleri her zaman bulundu. Bundan dolayı, 1689 uzlaşması kolayca başarıldı. Siyasi ‘vurgun ve mevki’ yağmaları, mali, sınai ve ticari orta-sınıfın çıkarları yeterince gözetilmek koşuluyla, büyük toprak sahibi ailelere bırakıldı. Ve o çağda, bu iktisadi çıkarlar, ulusun genel siyasetini belirlemeye yetecek güçteydi. Ayrıntılar üzerinde kavgalar olabiliyordu, ama aristokrat oligarşi, genellikle, kendi iktisadi mutluluğunun sınai ve ticari orta-sınıfınkine bir daha ele geçmemecesine bağlı olduğunu fazlasıyla biliyordu.

O çağdan başlayarak, burjuvazi, İngiltere’nin egemen sınıflarının alçakgönüllü, ama resmen tanınmış bir ögesi oldu. Onların hepsiyle birlikte, ulusun büyük işçi yığınını boyunduruk altında tutmakta, ortak çıkarı vardı.

… içerde düzeni sağlayan orduya ve dışarda sömürgeler ve yeni pazarlar edinmesini gerçekleştiren donanmaya subay yetiştiren aristokrasisi olmasaydı, İngiliz burjuvası nasıl ederdi?[4]

Sonuçta, burjuva demokrasisi, burjuvazinin feodal gericilikle uzlaşmasını da kapsayarak, burjuva egemenliğinin bir ifadesi ve burjuva devletin (burjuva diktatörlüğünün) bir biçimi olarak, iki yüzlü ve sahte bir demokrasi niteliğiyle şekillendi. Tekel öncesi devrimci barutunu tüketmediği dönemde bile burjuvazi, –zaten kapitalizmde “herkes için” gerçekleşme koşulları olmayan– demokratik hak ve özgürlükleri, başta işçi sınıfı olmak üzere, mülk sahipleri dışında kalan emekçi katmanlara tanımaktan yana olmadı.

TEKELCİ KAPİTALİZM VE DEMOKRASİ

Kapitalizm tekelci kapitalizme dönüşürken durum buydu. Kapitalizm hızlı ya da uzlaşarak batı Avrupa ve Amerika’da feodal ekonomiyi çözmüş, dünyanın geri kalanında çözmekteydi. Burjuvazi işçi sınıfı ve sosyalist hareketi karşısında atıldığı feodal soyluluğun kollarında gericileşmiş, burjuvazinin egemenliğinin biçimi olarak burjuva demokrasisi giderek güdükleşmekte, işçi ve sömürülen yığınlar ise bu egemenliğine karşı bir dizi ayaklanmadan geçerek ilerlemekteydiler.

Kapitalizmin gelişmesi, burjuvaziyi, dünyanın ileri ülkelerinde gericiliğinin göstergesi süslerden biraz fazlası olarak muhafaza ettiği feodal aristokrasiyi çoktan ikinci plana iterek, gericiliğin asıl gücü haline getirdi. Dünya pazarını fethetmekle kalmayan, ama ağlarını en ücra köşelerine yayarak iktisaden ele geçirmedik ülke bırakmayan uluslararası mali sermaye egemenliği olarak tekelci kapitalizm, artık dünya gericiliğinin kalesidir. Geri ülkelerde çözülme sürecinde varlığını sürdüren kapitalizm öncesi ilişkileri kendisine bağladı, her yere egemenlik götüren tekellerin devasa gücüyle kendi dışındaki bütün gericiliği hizmetine koştu.

Feodalizm toprak tekeline dayanırken, emperyalizm, sanayi üretiminde ve mali sektörde yoğunlaşma ve merkezileşmenin ürünü kapitalist tekele dayanır ve her tekel gibi, kapitalist tekel de, gericilik ve dikte eğilimini ifade eder; mali sermaye, üretim araçları ve fabrikaları, giderek işkollarını tekeline almakla kalmaz, koca koca ülkeleri kendisine bağlar, bağlamıştır.

Ancak tekellere yol açarak tekelci kapitalizme dönüşen kapitalizm artık tarihsel macerasının sonuna gelmiş, burjuvazi işçi ve sömürülen yığınları karşısına alarak ve feodalizmin kollarına atılarak başladığı gericileşme sürecinde yeni bir aşamaya ulaşmış ve tamamen gericileşmiştir; üretici güçlerin gelişmesini frenlemektedir ve çürüme eğilimindedir: “… bütün tekeller gibi, kapitalist tekel de şaşmaz bir biçimde bir durgunluk ve çürüme eğilimine yol açar.[5]

Tekeller ve tekelci kapitalizmle siyasal özgürlükler ve demokrasi arasındaki ilişki bakımından ise, mali oligarşinin yalnızca ekonomik değil, ama siyasal kurumlar üzerinde egemenlik kurduğu belirtilmelidir: “Günümüz burjuva toplumunda, istisnasız, bütün ekonomik ve siyasal kurumların üzerine sımsıkı bir bağımlılık ağı germiş bir mali-oligarşi: tekelin en çarpıcı özelliği budur.[6]

Kapitalizm artık, ne özgürlüklerden yanadır ne de demokrasiye eğilim gösterir. “… emperyalizm, genellikle, bir şiddet ve gericilik eğilimidir.[7]

Emperyalizmin kendine özgü siyasal özellikleri şunlardır: mali-oligarşinin baskısı ve serbest rekabetin ortadan kaldırılması yüzünden her alanda gericilik ve artan ulusal baskı.[8] Ve “… emperyalizm, genel olarak, tüm siyasal demokrasiyle çelişir…[9]

Ekonomik tekel her şey demektir. Bu yeni ekonominin, tekelci kapitalizmin (emperyalizm tekelci kapitalizmdir) siyasal üstyapısı, demokrasiden siyasal gericiliğe değişimdir. Demokrasi serbest rekabete tekabül eder. Siyasal gericilik tekele tekabül eder… Gerek dış politikada, gerek iç politikada emperyalizm demokrasiyi ihlal etme, gericiliği kurma eğilimindedir. Bu anlamda emperyalizm, genel olarak demokrasinin, onun istemlerinden yalnızca birinin, yani ulusların kendi kaderlerini tayin isteminin değil, tüm demokrasinin su götürmez biçimde, ‘yadsınması’dır. Genel olarak demokrasinin ‘yadsınması’ oluşundan ötürü emperyalizm, aynı zamanda ulusal sorunda da (yani ulusal kaderi tayinde de) demokrasinin ‘yadsınması’dır: demokrasiyi ihlal etmenin yollarını arar.[10]

Üstelik eklenmelidir ki, tekeller ve emperyalizm çağının genel gericilik eğilimi çerçevesinde burjuvazinin siyasal eğilim farklılıkları da eski önemlerini yitirmektedir: “Öte yandan, örneğin Birleşik Devletler’in cumhuriyetçi burjuvazisinin, monarşist Japon ya da Alman burjuvazileriyle karşılaştırılması gösteriyor ki, emperyalist dönemde, en büyük siyasal farklar, iyice azalmaktadır; bu da, genellikle önemsiz olduğu için değil, bütün bu durumlarda çok açık bir biçimde belirmiş asalak nitelikte bir burjuvazinin varlığından ötürü böyle olmaktadır.[11]

Ancak tekeller ve emperyalizmin özgürlükler ve demokrasiye eğilim göstermemesi ve tersine onlarla çelişmesinden çıkarılacak sonuç önemlidir. Bu, tekeller ve mali oligarşinin egemenliğini demokrasi ve örneğin demokratik cumhuriyet koşullarında sürdüremeyeceği anlamına mı gelir? Ya da tekeller, gericilik ve ekonomide olduğu gibi siyasette de tekelcilik ve dikte edicilik, yetkilerin merkezileştirilmesi ve giderek tekelde toplanması –tekçilik– ve oligarşik yönetim talep ettiklerinden ve ekonomik egemenliklerini devam ettirebilmek için, örneğin daima Hitler’inki benzeri faşist diktatörlüklere mi ihtiyaç duyarlar? Ve örneğin parlamenter demokrasi, tekellerin egemenliğinin sonu mu demektir?

Tabii ki hayır! Tekellerin genel eğilimi, kuşkusuz siyasal gericilik ve örneğin faşizmden, tekelci kapitalizmde “siyasal gericiliğin yoğunlaşmış ifadesi”nden başka bir şey olmayan “tekellerin en gerici, en emperyalist, en şoven açık kan dökücü devlet biçimi” olan faşist diktatörlükten yanadır. Ancak bu, hem her somut durumda genel olarak tekellerin, üstelik tümünün pratik olarak bu eğilimini hayata geçirmekten yana olduğu anlamına gelmez ve hem de tekeller kadiri mutlak olmadıklarından, koşullar örneğin bir faşist diktatörlük açısından uygun değilse, mali sermaye egemenliğini gerçekleştiremeyip kaybedecek değildir! Egemenliğini sürdürdükçe, “siyasal rejim ne olursa olsun”, “emperyalizm her yere gericilik ve özgürlük değil, egemenlik eğilimi” götürmeye devam edecektir:

Emperyalizm, her yere, özgürlük değil, egemenlik eğilimi götüren mali-sermayenin ve tekellerin çağıdır. Bu eğilimin sonucu ise şöyle olmaktadır: siyasal rejim ne olursa olsun, her planda gericilik ve bu alanda mevcut uzlaşmaz karşıtlıkların aşırı ölçüde yoğunlaşması. Aynı biçimde ulusal baskı ve ilhak eğilimleri de, yani ulusal bağımsızlığın bozulması da özellikle yoğunlaşmaktadır…[12]

Lenin, tekeller ve emperyalizmin UKKTH ve ülkelerin siyasal bağımsızlığına karşı çıkma eğiliminde olduğunu da ekler: “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı, siyasal bağımsızlık demektir. Emperyalizm böyle bir bağımsızlığı yıkmak ister, çünkü siyasal ilhak çoğu zaman ekonomik ilhakı daha kolaylaştırır, daha ucuzlatır (yetkililere rüşvet vermek, ayrıcalıklar koparmak, lehte yasalar çıkarttırmak, vb. daha kolaydır), daha rahat hale getirir, daha az güçlük çıkarır – tıpkı emperyalizmin, genel olarak demokrasi yerine oligarşiyi koymanın yollarını araması gibi.[13]

Siyasal bağımsızlığın tekeller ve mali sermaye egemenliğinin bir engeli olmayacağını belirttikten sonra Lenin, siyasal demokrasinin de bu egemenliğin engeli olmayacağını söyler:

Demokratik cumhuriyet, kapitalizmle ‘mantıksal olarak’ çelişir, çünkü demokratik cumhuriyet, zenginle yoksulu ‘resmi olarak’ eşitler. Bu, ekonomik sistemle siyasal üstyapı arasında bir çelişkidir. Emperyalizmle cumhuriyet arasında da aynı çelişki vardır. Serbest rekabetten tekelciliğe dönüşümün, siyasal özgürlüklerin gerçekleştirilmesini daha da ‘güçleştirmiş olması’ gerçeği bu çelişkiyi derinleştirir ve ağırlaştırır.

Öyleyse, kapitalizm demokrasiyle nasıl uzlaşır? Sermayenin mutlak kudretini dolaylı yoldan yürüterek. Bunun iki ekonomik yolu vardır: (1) Doğrudan rüşvet; (2) hükümet ile hisse senetleri borsası arasında ittifak. (Bu bizim tezlerimizde ifade edilmiştir – burjuva sistemde mali-sermaye ‘herhangi bir hükümete ve herhangi bir memura dilediği gibi rüşvet vererek onları satın alabilir!’) Bir kez meta üretimi, burjuvazi ve para gücü egemen olunca, hangi hükümet, hangi demokrasi olursa olsun, (doğrudan ya da hisse senetleri borsası yoluyla) rüşvete ‘ulaşılabilir’.[14]

Şimdi artık ülkemiz koşullarında demokrasi sorununun ele alınmasına ve seçimlerde savunulmuş farklı ve birbiriyle çelişen “demokrasi” türlerine gelebiliriz. Bu şüphesiz, genel mücadele platformunun yerine geçirilmek üzere özel bir “seçim platformu” oluşturulamayacak olması nedeniyle, çeşitli siyasal akımların seçim vaadleri kapsamında ayrıntılandırdıkları demokrasi sorununa genel yaklaşımlarının bir eleştirisi olacaktır.

SEÇİMLER VE BURJUVA DEMOKRASİSİYLE HALK DEMOKRASİSİ

Her şeyden önce farkında olunması zorunlu olan şey, seçimlerin, emperyalizme bağımlı ve işbirlikçi tekelci burjuvaziyle büyük toprak sahiplerinin egemenliği altındaki bir ülkede yapılıyor olmasıdır. İşsizleri bir yana en az 16-17 milyon işçisiyle kapitalist bir ülke gerçeği ve tekeller, mali sermaye ve emperyalizmin egemenliğiyle yüz yüzeyiz.

Buradan öncelikle çıkacak olan, başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi halka uluslararası ilişkileriyle de bağlantısını kurarak ülkenin siyasal (ve ekonomik) gerçeklerini açıklamaktır. Bu açıklamaların, ittifaklar vb. ileri sürülerek ya da taktik vb. türü herhangi nedenle gerçeği yansıtmayan açıklamalar olması herhalde kabul edilemez.

Hükümetin faşist yöneliminin yanında muhalefeti de kapsamına alarak, milliyetçi, şoven, tekçi faşist ve liberal aldatmacaların –tabii ki önem sırasını unutmadan– teşhirinin yanında, tartışmasızdır ki, sosyalizmin öğreti ve yaklaşımları da açıklanması gereklidir. Hedefinde tekelci kapitalizmin yer alacağı bir mücadelede sosyalizm propagandası, özellikle gerekli ve zorunlu olduğu kadar, ayakları yerden kesik olmadıkça, yürütülmesinde herhangi zorlukla karşılaşılmayacağı tartışmasız olmalıdır. Lenin’in seçimlere yaklaşımda açıkça ifade ettiği gibi; “Bugün Partimiz Duma’ya giriyor, bu halkı kandırarak yapacaklarını söyledikleri ‘reformlarla’ oynamak, ‘Anayasayı korumak’, Oktobristleri ‘ikna etmek’ ya da Duma’nın ‘tepkisini söküp atmak’ için değil, Duma kürsüsünden kitleleri mücadeleye çağırmak, sosyalizm öğretilerini açıklamak, bütün hükümetleri ve liberal aldatmacaları göz önüne sermek, halkın gerici kesimindeki Monarşist önyargıyı ve burjuva partilerinin sınıf kökenlerini sergilemek için olacaktır –diğer kelimelerle bu gidiş yeni bir Rus devrimi için sınıf bilincinde olan militanlar ordusunun hazırlanması için olacaktır.[15]

Ancak tabii ki, sınıf bilinçli işçiler, örneğin TKP türünden “sosyalizmi” alternatif göstermekle kalacak değillerdir. İşçi sınıfının ve ülkenin bir demokrasi sorunu olduğu ortadadır. Ve her bilinçli işçi, sosyalizmi lafın ötesinde bir gerçek haline getirebilmek için, “zinciri”, emperyalizme bağımlılık ve tekellerle büyük toprak sahiplerinin egemenliğiyle siyasal demokrasiden yoksunluktan kurtulma zorunluluğu “halkası”nın oluşturduğu halkın acil taleplerinden kavramanın bugünkü acil görev olduğunu bilecektir. Peki, nasıl kavranacak “zincir”?

AKP-Erdoğan yönetimi açıktan tekelci tekçiliği savunarak faşist bir diktatörlük inşasına yönelmiş, MHP ve BBP ile oluşturduğu “Cumhur İttifakı” ile demokrasi ve özgürlük adına kazanılmış ne varsa tümünü yok edip parlamento ve yargıyı yürütmenin başındaki Erdoğan’a bağlama ve OHAL’ci yasakçılığı genelleştirme peşine düşmüştür.

Karşısında, muhalif partiler olarak CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin oluşturdukları “Millet İttifakı” yer almıştır. Bunlar, belirgin biçimde, “kuvvetler ayrılığını” savunarak, eski parlamenter rejime dönüşü, yargının Erdoğan denetiminden çıkarılmasını talep etmiş ve tekelci yerli ve –ülkeye davet etmekte bir sakınca görmedikleri– “emperyalist yabancı sermayenin önünü görmesi” ihtiyacına vurgu yaparak, OHAL’i kaldıracaklarını ve “olağan”a dönülerek hukukun üstünlüğünü sağlayacaklarını açıklamışlardır. (Seçimlerden birkaç gün önce kaybetme telaşıyla Erdoğan da OHAL’i kaldıracaklarını açıkladı.)

Bir yanda tekelci tekçi faşizme gidiş. Bir yanda başlıca parlamentarizme dönüşle ifade edilen özgürlük ve demokrasi vaadi. Siyasal demokrasi yönündeki adımlar, demokratik hak ve özgürlüklerde genişleme, şüphesiz ki iyidir. Ancak burjuva muhaliflerin vaatlerinin demokratizminden hareketle “Cumhur”cular karşısında “Millet”çilerin demokrasi platformları benimsenerek tutum belirlenmesi savunulamazdı.

TEKELLERİ HEDEF ALMAYAN BİR MÜCADELE MEVCUT DÜZENE BAĞLANMAKTAN KAÇINAMAZ

Öncelikle, her ne kadar kişisel hırsları ileri sürülerek tekçiliği ve her yetkiyi Sultanlar örneği kişisel olarak uhdesinde toplama ihtirası üzerinde durulsa da, faşizm, şüphesiz, Erdoğan’ın ya da bir başkasının kişisel yönelimi değildir. Tekel ve tekelcilik de, tekçilik de kişisel hırsa bağlanamaz.

Çağımızda demokrasi ve özgürlüklerle çelişen siyasal gericilik eğilimi, kişilere değil, ama tekellere, mali sermayeye, tekelci kapitalizme özgüdür. Faşizm de tekellerin siyasal gericiliğinin en yoğun biçimidir. Üstelik faşist diktatörlük, sınıf-dışı değerlendirmeleriyle bazı liberallerin yaptıkları gibi, Hitler’in deliliği ya da manyaklığına yorularak değil, tekeller ve gericilik eğilimlerine dayanılarak açıklanabilir ve hastalık değil, tekellerin egemenliğinin bir biçimi olarak şekillenmiştir, burjuvazinin en gerici devlet biçimidir.

Öyleyse tekelci tekçilik, ekonomide olduğu gibi siyasette de en ileri ölçüde merkezileşme eğiliminde olan kapitalist tekellere özgüdür.

Türkiye, emperyalistler ve bölge gericilikleri arasında uluslararası ve bölge düzeyinde rekabetin artmasına da bağlı olarak iktisadi ve siyasal olarak sıkıştıkça, tekellerin, pazar vb. sorunlarının çözümü açısından olduğu kadar her alanda devlet aygıtı ve olanaklarını en etkin biçimde kullanabilmek için daha da ileri düzeyde bir merkezileşmeden yana eğilim gösterecekleri ve gösterdikleri ortadadır.

Ancak, hele insanın rol aldığı ve politikanın işe karıştığı hiçbir olgu ve gelişme tek düze değildir. Tersine belirli tarihsel şekillenmelerin ürünüdürler. Örneğin bir yandan Erdoğan ve AKP’si Türkiye’de gericilik ve faşizmin ilk kez kitlesel bir ilerleyişini temsil etmektedir. Diğer yandan ise, hep olageldiği gibi, tekellerin tümünün aynı anda, aynı kişi ve partinin faşizm yöneliminin gelişmesine yatırım yapmadıkları; ama bazı tekellerin ön alarak, faşist inşanın koçbaşı rolünü üstlendikleri ve günümüzdeki somut dayanaklarını oluşturarak, Erdoğan ve AKP etrafında öncelikle toplandıkları görülmektedir. Almanya’da Hitlerin etrafında ilk toplananlar Krupp’la Thyssen tekelleriyken, Türkiye’de, son on yıllık devlet ihalelerinin dağılımına bir göz atıldığında, bu öncü ya da koçbaşlarının, tekeller arasına en son katılmış aç-gözlü ve maceraperest “yeni yetme” tekeller oldukları kolaylıkla saptanabilir: Limak, Cengiz Holding, İC, Albayraklar, Çalık, Sancak-BMC vb. holding ya da gruplar.

Erdoğan-AKP, yerlerini almak ve devleti de yeniden yapılandırarak tekelci düzeni kendi etraflarında yeniden örgütlemek üzere, rakipleri olarak, siyasette Ergenekon ve Balyoz Davalarıyla vb. eskinin 12 Eylülcü, 28 Şubatçı, Demirelci vb. muktedirlerini tasfiyeye girişirken, onların başta TÜSİAD içinde toplananlar ve Doğan Grubu gibi dayanaklarına kendisini ve kendi faşist programını dayatmaya yöneldi. Ama kolay değildi, çok büyüktüler. Bir yandan devlet ihalelerinden hiç yararlandırılmayıp baskılanarak boyun eğmeye ve iltihaka zorlanan, bir yandan da –yandaşlar lehine– güçsüzleştirilmelerine girişilen bu tekeller, uluslararası desteklerini de kollayarak ve biraz uzlaşıp biraz karşı koyarak, uygun fırsat arama yönelimiyle zamana oynadılar.

7 Haziran Seçimlerinde aktifleşen Doğan yakın zamanda pes etti ve yayın kuruluşlarını yok pahasına sattı. Ancak TÜSİAD içinde toplanan en iri kıyım tekelciler abartılı olmayan bir direnmeyi ve en önemlileri Türkiye’ye uluslararası sermaye akışının “OHAL’in kaldırılması” ve “herkes”in (tabii ki yatırım fonlarının) “önünü görebileceği hukukun üstünlüğünün sağlanmasını gerektirdiği” şeklindeki “Millet İttifakı”nınkiyle birleşen eleştirilerini sürdürdüler.

TÜSİAD’çılarla Erdoğan-AKP çevresi ve elbette dayanağı durumundaki “yeni yetmeler” arasında bir süredir bir çelişme olduğu tartışmasız. Her belirli somut durumda çıkarlarının gerektirdiği belirli tutumlar alan, genellikle siyasal dalgalanmaları gözetip siyasetin dışında ve “üstünde” durma görüntüsü veren, ancak emperyalistlerle birlikte egemenliği de asıl ellerinde tutanlardan olan birinciler, seçimler-öncesi konjonktürde muhalefete destek verseler bile, yakın zamana kadar Erdoğan ve AKP’yi bütün olanaklarıyla desteklemiş ve bugünkü gücüne ulaşmasında temel bir rol oynamışlardı. Çünkü Erdoğan-AKP yönetimi tekeller arasında tercihini kendi dayanaklarından yana yaparak devlet olanaklarını onların lehinde seferber etse bile, işçi sınıfı ve emekçi halk karşısında aralarında ayrım yapmadan genel olarak tekellerin bütün yağmacı, yasakçı isteklerini yerine getirmekteydi. Önleri açılıp devlet olanaklarından sınırsızca yararlandırılıp palazlandırılan ve iktidar iplerini ellerinde tutan AKP yönetimi ve özellikle Erdoğan’la son derece girift ilişkiler içinde olan “yeni yetme” tekelci dayanaklar ise, net biçimde Erdoğan-AKP yönetimini destekliyor, hatta çoğu durumda tirollüğünü yapıyorlar. Ne demeli? Genel olarak yönetimin merkezileştirilmesiyle bir alıp veremediği olmadığı gibi, kendileri tekel olan ve çıkarları halka karşı tekelci dayatmaları gerektiren ama yine çıkarları gereği güncel konjonktürde Erdoğan-AKP yönetimi ve tekçi yönelimine destek sunmayan TÜSİAD’çılar “demokrat tekeller”, diğerleriyse “faşist tekeller” midir? Kuşkusuz, hayır!

Tekeller iktisadi kategorilerdir, şüphesiz belirli siyasal eğilimler gösterirler ve söylendiği gibi, genel olarak tekellerin eğilimi, siyasal gericiliktir, özgürlük ve demokrasi karşıtlığıdır. Dolayısıyla hem ekonomi ile siyaset arasındaki özerklik ilişkisi hem de halk karşıtı sömürücü ve dayatmacı çıkarları nedeniyle TÜSİAD’çıların “demokratlığı” ileri sürülemez. Gerçek odur ki, yaşadığımız süreçte, yalnızca gericilik arasındaki çelişkiler nedeniyle Erdoğan ve tekçiliğinden yana tutum almadılar. Başka belirli tekellerle hemhal olan Erdoğan ve çevresinin ihale koklatmayarak devlet olanaklarının dağılımından dışlama başta olmak üzere, tekeller arasında özel olarak kendilerini değil ama başkalarını tercih ederek desteklemesinde yansıyan –ulusal ve uluslararası ilişkilerini ilgilendiren– gerici özel çıkarları gereği burjuva muhalefeti destekleyip önlerini açma yönelimlerinde ifadesini buluyor. Yoksa, tekelin genel eğilimi olan demokrasi ve özgürlük karşıtlığı ve gericilik onların da eğilimidir. Ve ne halkı ve demokratik haklarıyla çıkarlarını düşündükleri vardır, ne de sömürü ve tekelci dayatmalarla dikte eğilimlerinden vazgeçmişlerdir!

Eklenmesi gereken, tekeller arasındaki çelişkilerle parçalanma eğilimlerinin uluslararası dayanaklarıyla da ilişkili oluşudur. Farklı emperyalist mihraklarla işbirliği ilişkilerinin yanında işbirlikçi tekellerin bölgede güç dengesinin değişmesi ve keskinleşmeleri koşullarında emperyalistler arasındaki çelişkilerle paylaşım mücadelelerinden yararlanarak avantajlı konum elde etme eğilimleriyle bunlarla bağlantılı olarak izlenecek politika ve taktiklerde farklılıklar, ayrılık konusu olur. Böyle olmuş ve buradan da tekeller arasında eğilim farklılıkları ortaya çıkmış, Erdoğan ve dayanakları giderek Amerika’ya karşı Rusya’yı “kullanma”ya yönelirken buna itirazlar yükselmiştir.

Sonuç olarak TÜSİAD etrafında toplananlarla Erdoğan ve çevresi ve dayanakları arasındaki çelişki ve sürtüşmeler, egemen gericilik içindeki çelişkilerdir ve bu niteliğiyle, gericilik içindeki her çelişme gibi, kesinlikle taraflarından birinden birini destekleyerek peşine takılmadan, bağımsız sınıf politikalarını savunarak tekelci gericiliği devirmeye yönelmiş işçi sınıfı ve devrimin yararlanabileceği çelişkiler durumundadır.

Millet İttifakı”na gelince… Evet, OHAL’in kaldırılmasını savunmadan başlayarak, belirli dayanaklarıyla yandaşları ve belirli tekçiliğiyle AKP’nin güncel faşistleştirme sürecine karşılar. Karşı oldukları, 24 Haziran’a gelen süreçteki, dinciliği belirgin Ortaçağ gericiliğiyle bezenmiş, Saddam ve benzerlerinin Ortadoğu tipi tek adam-tek parti diktatörlüklerini andıran az-çok Asyatik belirli bir faşizmin inşasıdır. Bu, Anayasacı burjuva muhalefet kadar, Kürt ulusal muhalefetinin de, emperyalizm ve tekellerin egemenliği karşısında halkın egemenliğini savunan bilinçli işçinin de asgari müştereğidir, ortak noktadır. Bu yönüyle burjuva muhalefetin devrimci mücadelenin doğrudan ve öncelikli hedefi yapılmaması gerektiği ortadadır, yapılmamıştır. Ancak genel olarak tekçi tekelciliğe karşı oluşları en azından tartışmalıdır. “Yukarıdan” kendilerini ve “projelerini” öne sürerek, halkın egemenlik mücadelesi ve siyasal demokrasi arayışını tekelleri bertaraf etme hedefinden saptırıp kapsamını burjuvazinin taleplerinin gerçekleştirilmesine daraltarak çarpıtıp kafasını karıştırdıkları ve halkın inisiyatif almasının önünü kestikleri tartışmasızdır. Karşıtlık ve tartışmaları Erdoğan ve AKP’siyledir. Onlardan başka kötülük bilmemekte ve kafası özellikle Erdoğan tarafından zaten karıştırılmış olan halkın dostlarıyla düşmanlarını iyice karıştırması için uğraşmaktaydılar, hala da öyledirler.

Yani?

Genel olarak tekçiliğe ya da ekonomi ve siyasette merkezileşmeye, yetkilerin dar bir zümrenin, giderek tek kişinin elinde toplanmasına kategorik olarak karşı olduklarını söylemek mümkün değildir. Burjuvazinin, özellikle tekellerin tümünü etrafında birleştirmeyi başaramayan Erdoğan’ın tekçiliğine karşı çıkmışlardır, o kadar. Gelecekte, bir başka türden tekçiliği onaylamayacak ya da hiç değilse, farklı bir tekçilikle anlaşma içine girmeyecekleri iddia edilemez.

Üstelik ittifak kurup güçlerini birleştirmişlerdir, ancak görüş, yaklaşım ve politikalarıyla homojen bir birlik oluşturmadıkları ortadadır. Akşener bilinmektedir; geçmişin bastırıcı içişleri bakanlarındandır ve halka ve hak eşitliği ve demokratik özgürlükler talep edenlere az çektirmemiştir. İnce’nin geçmiş bir yöneticiliği yoktur; ancak “bencilik”i, örneğin “Erdoğan’ın dönemi”-“benim dönemim” ayrımı yapageldiği ve halk egemenliği ya da demokrasi “dönemi”nde değil ama “kendi dönemi”nde değişecekleri ya da değiştireceklerini sıraladığı malumdur. “Başkanlık yetkileri”ne yaklaşımı da bellidir ve “o yetkileri iki yıl kullanacağım” demektedir. Saadet ve liderinin yaklaşımları farklı değildir. Gelecekte, farklı koşullarda, farklı bir tekçi merkezileşmenin savunucu ve uygulayıcısı olmayacaklarının garantisini, bırakalım başkalarını, kendileri bile veremez. Neden?

Kim örneğin Akşener’in sınırsız bir ifade ve düşünceyi yayma özgürlüğünden yana olduğunu iddia edebilir? Saadet’in örneğin din ve vicdan özgürlüğü ve dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak laiklikten yana olduğu söylenebilir mi? İfade ve vicdan özgürlüğü savunulmadan nasıl demokrat olunacak ve şu ya da bu türüne değil ama genel olarak faşizme karşı çıkılacaktır? Toplantı ve gösteri özgürlüğü bakımından da aynı şeyler geçerlidir. Seçim öncesinde Akşener, gösterileri ve toplantılarını engelleyen AKP’den muzdaripti, ama geçmişte engellemeleri yapan dayatmacı kendisiydi, gelecekte de öyle olmayacağını kim ileri sürebilir? Örneğin komünistlerin, komünistleri geçtik, işçilerin sendikal toplantılarını özgürce yapmalarını savunmuş ve savunmakta mıdır? Sözünü bile etmemiştir. Ya İnce? Burjuva muhaliflerden hangisi sadece kendi yayın ve toplantılarına yönelik engellemeleri eleştirmenin ötesine geçip genel olarak ve “herkes için” yüksek sesle kısıtlamasız ifade, basın-yayın ve toplantı ve gösteri özgürlüğünü savunmaktadır?

İşçilerle kamu emekçilerinin destek grevi, genel grev ve siyasi grevleri de içinde sınırsız grev ve sendikal örgütlenme hakkını “Millet İttifakı” mensuplarının hangisi savunmuş ve savunmaktadır? Hangisi grev yasaklamalarını eleştirmiştir, hangisi lokavta karşıdır? Bu “tehlikeli” konulara hiç girmediler, girmiyorlar. Tek tek “Millet İttifakı” partilerinin programlarında da burjuvazinin sömürüsü karşısında işçi sınıfı, sömürünün hiç değilse sınırlandırılması ve sınırsız grev hakkının savunulması değil, ama burjuvazinin desteklenmesi ve işçilerin burjuvaziye peşkeş çekilmesi demek olan “herkes için A Partisi” tutumu vardır.

Eğitim sorununu M. İnce parlamento içi ve dışı partilerin temsilcilerini bir araya toplayıp uzlaşmalarını öngörerek çözeceğini açıklamıştır ki, bu, yukarıdan dayatıcı milliyetçiliğinden vb. şüphe edilemeyecek yaklaşımıyla İYİ Parti ve din dersi zorunluluğunu savunmayı sürdüren dinciliği tartışmasız Saadet’in yaklaşımlarıyla kıyaslandığında bile benimsenebilir değildir. Faşist ya da otariteryan milliyetçi, ırkçı, dinci ve demokratik halkçı karma bir eğitim olamayacağına göre, ne tür bir eğitimle karşı karşıya kalınacağı şimdiden herhalde bellidir.

Genel olarak UKKTH ve özel olarak Kürt sorunu gibi, hak eşitliğini ilgilendiren tam anlamıyla bir demokrasi sorunu karşısında “ittifak” farklı yaklaşım ve tutumlara sahiptir; ancak tümü problemlidir ve belki “en ileri”(!) tutum, sorunu “ümmet sorunu” sayan Saadet’in halkçı ve demokratik değil ümmetçi “eşitlikçi” yaklaşımıdır. Ama Erdoğan ve AKP’sinden biliyoruz ki, “yaratılanı yaradandan dolayı” sevici bu tür yaklaşım kolaylıkla “Kürt sorunu yoktur”a ve Kürt düşmanı bir saldırganlığa dönüşebilmektedir. Hepsinin ötesinde, Afrin’e yönelik barış değil ama savaş politikasını ittifakın bütün partileri –bir miktar mırın-kırın ederek de olsa– desteklemiş, içeride de “teröre karşı” olduğu ileri sürülerek Kürtleri hedef alan saldırıları ya desteklemiş ya da sessiz kalmışlardır.

Dokunulmazlıklar sorunu hatırlardadır. Örneğin CHP ve MHP’den ayrılmadan Akşener ve İyi Partisi, saldırmak üzere HDP’yi hedefine koyan AKP’nin elini serbest bırakmışlar ve HDP’li vekil ve yerel yöneticilerin görevlerinden alınıp hapse atılmalarına ses çıkarmamışlardır. Belediyelerdeki kayyum atamaları şüphesiz halkın iradesinin açıktan çiğnenmesiydi ve “demokrasinin temel dayanağı” olarak “halkın iradesini savunmak”tan söz eden ittifak partilerinin sessizlikleri, demokrasiye ilişkin tutumları bakımından, kolaylıkla edilen laflardan çok daha fazla tutum belirtici bir göstergedir.

İlk TRT çekimindeki güzel konuşmasını bozan tek yaklaşımı olarak Demirtaş ve HDP’ye dahi sirayet eden “gerisini bize bırakın” vurgulu çağrıyla halkın ve iradesinin biricik işlevsel belirtisinin “sandık” olduğu ve oyunu bir kez kullandıktan sonra köşesine çekilip tam bir ilgisizlik ve karışmazlıkla devlet işleriyle ilgilenmek ve bu işlerin yürütülmesinden başka bir şey olmayan siyaset yapmayı bütünüyle profesyonel siyasetçilere bırakması istenen halka yüklenen edilgen rol, burjuva demokrasisinin “halk iradesi” ve “halk egemenliğine” ilişkin temel tutumunu verir. Burjuva demokrasisinin de, antik Atina’nın köleci demokrasisinden bu yana olduğu gibi, “halkın halk tarafından halk için yönetimi” olduğu iddia edilir, ancak halkın oy verme dışında hiçbir devlet işine ya da yönetme etkinliğine katılması istenmez. İkisi de burjuva egemenliği olarak aynı sınıfın devlet biçimleriyken, burjuva demokrasisinin burjuva egemenliğinin zora dayalı biçimi olan faşist diktatörlükten farkı, faşizmin başta işçi sınıfı olmak üzere emekçi halkı zor kullanarak siyasetten dışlayıp devlet işlerine katılmasını engellemesi, ama burjuva demokrasisinde bu dışlamanın zorla değil, “doğallığı içindepara ve mülkiyetin gücüyle gerçekleşmesidir. Burjuva demokrasisinde toplantı için salon vardır, ancak işçiler bakımından salon kiralayıp toplantı düzenlemek fazlasıyla pahalı ve sonuç olarak caydırıcıdır. Ya da gazete çıkarıp TV kurmak serbesttir, ancak TV için uyduya ulaşma ödenekleriyle gazete için kağıt ve matbaalar masrafları fazlasıyla yüksek ve caydırıcıdır. Düşüncesini ifade edip yayma, toplantı yapma vb. özgürlüklerini kullanmak istediğinde, halkın, bu özgürlüklerin gerçekleşme koşulları bakımından zorlanarak kendi bağımsız çıkarları için siyaset yapmasının önü kesilip sıkıştırıldığı pasifliğinin “köşesi”nde yalnızca oy vermeye mahkum edildiği demokrasi –işte bu, “Millet İttifakı” partilerinin savundukları burjuvazi için demokrasidir.

Bu kadar olsa, yine de iyidir. Bu, yalnızca hukuk önünde eşitliğe indirgenmiş biçimsel demokrasi bile Türkiye koşullarına uyarlanmış haliyle iyice sınırlandırılıp güdükleştirilmiştir. İttifak partileri ve sözcüleri tarafından ancak bu güdüklüğüyle savunulmaktadır ki, bu sınırlılığıyla Türkiye demokrasisi, birçok örneğinde olduğu gibi darbelere yol vermektedir ve tekellerin çıkarlarına uydurulmak üzere özellikle darbe dönemlerinde fazla zorlanılmadan gerçekleştirilebilen git-gellere olanak sağlayan faşist devlet biçimleriyle bir dizi ortak özelliklere ve geçiş kanallarına sahiptir. Eğer konu demokrasiyse, büyük burjuvazinin, tekellerin işine gelen ve egemenliklerinin hiç zarar görmeyeceği, ama halkın da hemen hiçbir demokratik hak ve özgürlüğünü kullanamayacağı, şüphesiz ki bu tür bir burjuva demokrasisidir. Bu, mali sermayenin, koşullara göre birinden diğerine geçiş “özgürlüğünü” değerlendirebileceği güdük bir demokrasi ya da faşist biçimiyle kendi egemenliğidir, burjuva diktatörlüğüdür.

Halkın demokratik hak ve özgürlüklerinin eksiksiz ve kısıtlamasız tanınıp güvence altına alınacağı ve bu hak ve özgürlükleri kullanarak halkın çeşitli kademelerde seçeceği temsilcilerin her kademede, fabrika, semt, ilçe, il ve ülkeyi yönetecek en üst iktidar organını oluşturacağı bir demokrasiyse, burjuvazinin ve en başta tekellerin işine gelmez. Bu, kapitalist tekelci burjuvazinin birlikte egemenliği ellerinde tuttukları büyük toprak sahipleriyle bir arada nüfusun ancak küçük bir azınlığını oluşturuyor olmaları nedeniyle böyle olduğu gibi, sınıf çıkarları bakımından da böyledir. Tekel, söylendi, her şeyi tekeline alma eğilimi ve hem ekonomik ve sosyal hem de siyasal alanda gericilik demektir. Tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin ölesiye kaçındıkları ve kaçınacakları şey, “demokrasi” adına halkın egemenliği eline alması ve kendi tekelci çıkarlarına engeller çıkartmaktan başlayarak varlığına kast etmesidir. Bu nedenle ve halkın inisiyatif almasının önünü açabileceği için tekel, burjuva içerikli demokrasiye bile eğilim duymaz.

Üstelik sorun, yalnızca bir siyasal demokrasi sorunundan ibaret değildir. Demokratik hak ve özgürlüklerin sınırlama olmaksızın kazanılıp garantiye alınması ve egemenliğin halkın eline geçmesi ülkenin temel öneme sahip acil sorunlarından yalnızca biridir. Ve asıl iş, halkın egemenliğinin sağlanmasıyla başlayacaktır.

Erdoğan-AKP yönetiminin ağırlaştırdığı sorunlar ortadadır; ve örneğin “Millet İttifakı” seçimleri kazanıp iktidar ipini eline geçirdi diye, M. İnce ve M. Akşener tarafından genellikle iddia edildiği gibi, sorunların tümü tabii ki anında ve bir çırpıda çözülmeyecektir.

Kapitalizmin kriz belirtileri yığılmakta, enflasyon yükselirken, işsizlik, hayat pahalılığı ve yoksulluk artmaktadır. Sömürülen yığınların çalışma ve yaşam koşullarının kötülüğü ve giderek daha da kötüleşmesi, geçim derdi ortadadır. Sağlığı kapsayan sigorta, emeklilik… sorunlar dağ gibidir. Emeğiyle geçinenler başta olmak üzere geleceğinden emin olan kimse neredeyse yoktur. Kapitalist ekonomi dikiş ve yama tutmaz haldedir. “Sıcak para” girişiyle borçlanma ve faiz ödemesine ve inşaatçılığa dayalı ekonomik model tıkanmış, Dolarla Euro ve faiz artışı arasındaki git-gel, hem alım gücünü düşürerek filelerini doldurmaya uğraşan emeğiyle geçinenleri, hem de tekelci olmayan burjuva kesimleri bezdirmiştir. İnce’yle Akşener’in ortak “çözümü”, Karamollaoğlu’nun da katılımıyla “israfın önlenmesi”dir. Sarayların debdebesiyle müsriflik önlenerek, buradan tasarruf edilecek paranın halkın durumunun iyileştirilmesine aktarılmasıdır. Ancak ileri sürülen “çözüm” popülist ve kaçamaktır. Saray satılacak mıdır? Yanıtlar değişiktir, ancak satılmayacaktır. Engelli çocuklara tahsis edilecek ya da harcamalar emekli maaşların yükseltilmesine vb. yönlendirilecektir! Ancak yetmeyeceği ortadadır ve artan oranlı vergilendirmeyi gündeme getiren olmadığı gibi, örneğin sermayeye, özellikle tekellere konacak bir “servet vergisi”ni ağzına alan “Millet İttifakı” sözcüsü de yoktur. 500 milyar Dolara yaklaşmakta olan dış borç hakkında konuşan da yoktur! Erteleme, ödememe vb. türü seçeneklerin, tıpkı Yunanistan ve Çipras örneğinde olduğu gibi, tartışılması bile akla gelmemektedir.

İnce, tarıma önem verilmesini, tarıma dayalı sanayinin geliştirilmesini öngörmektedir ki, bunlarda bir yanlışlık yoktur, ancak “nasıl” sorusunu yanıtsız bırakmakta ve konuyla ilgili olarak yerli ve yabancı tekellerle ilişkilere dair yaklaşımından söz etmemektedir. Marka, geleceğin endüstrisi olarak endüstri 4.0, bilim-sanayi iç içeliğine atıfta bulunduğu kuantumun önemi, İnce’nin üzerinde durduğu sorunlardandır, ancak yine “nasıl” soruları yanıtsız bırakılmaktadır. Tekellerle mi tekeller olmadan mı –tayin edici sorun budur ve yanıtsızdır. Ancak kesindir ki, tekeller ve mali sermaye egemenliğine son verilmeden, kuantum ya da tarıma dayalı sanayi, nereye el atılsa, ne halkın geçim derdine derman olunabilir ne de temel hak ve özgürlüklerini kullanabilmesi sağlanabilir.

Ancak görünen o ki, İttifak sözcüleri, emperyalizme bağımlılık ilişkilerine, işbirlikçi tekellerle büyük toprak sahiplerine ve egemenliklerine en küçük bir zarar vermeyi düşünmeyen, tek bir eleştiri bile getirmekten kaçınan bir politika izledi, izliyor ve buna uygun tutum alıyorlar. Çoktan kantarın topuzu kaçarak istikrarı bozulan mevcut düzenin, özetle emperyalizme bağımlılık ve –egemenlik koltuğunun bir köşesinde de büyük toprak sahiplerinin oturduğu– yerli ve yabancı tekellerin, Erdoğan’ın “yerli ve milli” dediği Türk mali sermayesinin de bir parçası olduğu uluslararası mali sermayenin egemenliği düzeninin istikrarını gözetip merkezine alan, bu egemenliğin aygıtından başka bir şey olmayan devletin bekasını birincil sorun sayan bir çizgide ilerlemeye çalıştılar, çalışıyorlar.

Oysa; M. Kemal’in son dönemlerinde başlayarak, “Milli Şef” İnönü döneminde de, ardından gelen Bayar-Menderes, 27 Mayıs Koalisyonları, aralıklarla Demirel, 12 Mart ve 12 Eylül Faşist Darbeleri, Özal ve yine Demirel, M. Yılmaz’la Çiller, Ecevit ve en son Erdoğan dönemlerinde başlıca üretim ve dolaşım araçları, fabrikalar, bankalar, iç ve dış ticaret, büyük topraklar, madenler, sular, barajlar, kara ve demiryolları, taşımacılık araçları olarak tankerler, uçak filoları, büyük satış merkezleri… tümü, yerli ve yabancı tekellerle büyük toprak sahiplerinin elindeydi; ve iktidar ipini egemenlerin hangi kliği elinde tutmuş olursa olsun, bu egemenlik sürdü. İktidarı tekeller ve ortakları adına ellerinde tutanlar, –“bal tutan parmağını yalar” deyişinin hakkını vererek, Ecevit gibi bazı istisnalarıyla, özel olarak kendi ceplerini de doldurmaların yanında ve esas olarak– onların çıkarlarının bekçiliğini yaptılar. “Türkiye’yi büyütüp kalkındırma” lafları edip tekeller ve mali sermayeyi büyütüp zenginleştirerek, içeride ve dışarıda onların çıkarlarını yansıtan politikalar izlediler ki, tekellerin sömürücü ve zorba, halk karşıtı gericiliği, bu politikaların üzerinde yükseldiği temeli oluşturdu. Erdoğan da, öncelleri gibi, ama hep “boynuz kulağı geçtiği” üzere, onları geride bırakarak, onların çıkarlarını gözetti, onlar adına yönetti ve karşılığında yakın zamana kadar onlar tarafından desteklendi. Öyleyse soru şudur: Şimdi TÜSİAD’çıların da desteğini sağladıkları görülen burjuva –16 Nisan öncesi haliyle Anayasacı; parlamenter sisteme ve kuvvetler ayrılığı koşullarına dönülmesi yanlısı– muhalefet, yerli ve yabancı tekellerle büyük toprak sahiplerini ve egemenliğini hedeflemeden, Türkiye’nin hangi temel sorununu çözebilir? Bu olanaklı mıdır? Endüstri 4.0 ya da elektrikli otomobil, tarıma dayalı sanayi ya da sarayın müsrifliği ve yükünden kurtulma, emekli ve engellilerin gözetilmesi, siyasal bakımdan –içeriği tartışmalı olsa da– demokrasi, evet, ama yeter mi, yeterli olabilir mi? “Yetmez, ama evet” denebilir mi? Ekonomi ve siyasette olduğu kadar kültür ve hukukta da, kısaca her alanda halk düşmanlığının, halkın kısa ve uzun vadeli çıkarlarına karşıtlığın kaynağı olan emperyalizme bağımlılık ilişkilerine ve yerli ve yabancı tekellerle egemenliklerine dokunmadan, emperyalizme bağımlılık ve tekelci egemenlik koşullarına ses çıkarmadan halkın hiçbir derdine çözüm bulunamaz!

Bu ittifak partilerinin üstü örtülü anlatımlarına göre emperyalistler ve tekeller halkın dostlarıdır. Siyasal demokrasi mücadelesinin de asıl hedefi olması gereken bu güçleri güzelleştirmeye çalışmakta ve ufkunu karartarak halkın kısıtlamasız demokratik hak ve özgürlüklerine kavuşmasının önünü kesmektedirler. Onlar da “milli egemenlik” vb. lafları ediyorlar ve ittifaklarının adını da “millet”e atıfla belirlediler. Ancak kaygı ve vaatleri, AB ve NATO’yla, ABD ile birlik ve bozulma belirtisi gösteren ilişkilerin düzeltilmesi, emperyalist bağımlılık ilişkilerine karşı çıkma yerine uluslararası mali sermaye ve tekellerin –avuçlarının içine alıp bağımlı kılmak üzere– fonlarını Türkiye’ye yöneltmelerini sağlamaktır. Erdoğan’ı “kuvvetler ayrılığı ilkesini çiğneyip hukukun üstünlüğünü” zedeleyerek “yabancı sermayenin önünü görmesini engellemek” ve Türkiye’ye “sıcak para” getirme de içinde yatırım yapmasını önlemekle suçladılar, ve yabancı fonların ülkeye akışının önünü açmak için “hukukun üstünlüğü” olarak “demokrasi” vaat ettiler, ediyorlar. Eh! Emperyalist ve işbirlikçi tekeller burjuva demokrasisi koşullarında egemenliklerini sürdüremeyecek değiller. Üstelik çıkarları bugün tam da bunu gerektiriyor.

Bütün bunların gerçek anlamı şudur ki, halk değil, ama “Millet İttifakı” olarak birleşen burjuva muhalefet emperyalistlerle yerli ve yabancı tekellerin “dostu”dur. Doğru deyişle, yakın geçmişte “Eyy.. Amerika…” vb. ile başlayan sahte “anti-emperyalist” çıkışlar yapmış olan Erdoğan-AKP yönetimi kadar burjuva muhalefet de, emperyalistlerle yerli ve yabancı tekellerin egemenliğini hedeflemediği gibi, bu egemenliğin devamından yana olmakla da kalmayıp, bu egemenliğin temsilciliği ve sözcülüğüne talip oldu. Erdoğan-AKP kliği ve “Cumhur İttifakı” kadar “Millet İttifakı”nda bir araya gelen burjuva muhalefetin de yönlendirici gücü, emperyalizm ve işbirlikçisi tekeller. Aralarındaki fark, ikisinin, uluslararası dayanakları da farklılık gösteren tekellerin farklı kesimlerinin temsilciliği ve sözcülüğünü yapıyor olmalarında. Ve şu ya da bu kesimiyle tekeller, bırakalım ülkenin esenliğini ve demokratikleşmesini, başta demokratik hak ve özgürlüklerinin elde edilmesiyle işlerlik kazanabilecek siyasal demokrasi olmak üzere, halkın temel önemdeki acil taleplerinin, toplumsal ilerleme ve gelişmenin ve bunun dayanağı olarak üretici güçlerin gelişmesinin önündeki başlıca engeli oluşturmaktadır.

Özetle; Erdoğan-AKP yönetiminin tekçi faşist gidişatı karşısında “Millet İttifakı”nın alameti farika edindiği ve faşizm ve “Erdoğan tekçiliğinden kurtulma”ya eşitlenerek kafa karıştırıcılığın da başlıca temeli kılınan demokrasi sorununa yaklaşımları söz konusu olduğunda, burjuva muhalifler, gelecekte farklı bir tutum alabilecek olmalarına rağmen, evet, bugün OHAL’in kaldırılması başta olmak üzere, kuvvetler ayrılığıyla hukuk önünde eşitlik olarak burjuva demokrasisini savunmaktadırlar. Ancak Erdoğan’a karşı İnce ya da Akşener’inki türünden “one man show”lara dayalı üst tabakaların çıkar ve ihtiyaçlarını karşılamayı öngören sınırlı ve güdük demokrasi programları, halkın inisiyatif alması ve 4-5 yılda bir oy vermenin ötesinde meydanı siyasetten para kazanan burjuva profesyonel siyasetçilere bırakmayıp örgütlü olarak siyasete, öyleyse devlet yönetimine fiilen katılmasının ve –yaşamı zindan eden tekelci kapitalist yağma ve ülke içi ve dışında zorbalığının yanı sıra– bunu olanaklı kılacak demokratik hak ve özgürlüklerin kullanılmasının önünü kesen tekellere yönelik herhangi bir tedbiri içermemekte, emperyalist ve işbirlikçi tekellerin sömürüsünün hafifletilmesini bile öngörmemektedir. Tıpkı Erdoğan gibi, burjuva muhaliflerin sözlüklerinde de halk, sömürü ve zorbalık kıskacında geçim derdi çeken, baskı, zor ve savaşlarla bunaltılmış, dolayısıyla sömürüden kurtulmayı, başlangıç olarak hafifletilmesini isteyen, öyleyse tekelci sömürücülerin iktisadi olduğu kadar tekelci siyasal dayatmaları karşısında da kendi bağımsız çıkarları olan, siyaset ve siyasal demokrasi konu olduğunda, bu çıkarlarını örgütlü olarak savunup kendi bağımsız talepleriyle mücadele eden, aktif ve üstelik çoğunluk oluşturan, kendisinin ve ülkenin geleceğine damgasını vuracak bir topluluk değil, ama 4-5 yılda bir –tabii ki burjuva muhaliflere– oy vermekle yetinecek, pasif ve kendi peşlerine takılıp sürüklenmesi gereken bir kitle/sürü olarak kayıtlıdır!

Halkın siyasetten dışlandığı yerli ve yabancı tekellerin egemenliği koşullarında da elbette güdük bir burjuva demokrasisi olanaklıdır. Mali sermaye ve tekellerin toplumu tüm hücrelerine kadar sarıp sarmalayan egemenliği burjuva demokrasisi var diye sürmeyecek değildir ve burjuva muhalefet, iktidar ipini Erdoğan’dan kendi ellerine alacakları ve yalnızca mülk sahibi sınıf ve tabakaların yararlanacağı, sadece bu tabakalar için demokrasi olacak bu tür bir demokrasi peşindedir. Oysa emperyalizm ve tekellere karşı çıkılarak, özgürlükler ve siyasal demokrasinin bu asıl düşmanlarıyla mücadele edilmeden, ekonominin, ayak bağlarından kurtulacağı ve emekçi halkın acil taleplerinin karşılanacağı hızlı bir gelişmesi bir yana, sadece halkın aşağıdan baskı ve zorlamasıyla ancak belirli demokratik adımlar atılabilmesi olasılığından söz edilebilir ki, kendiliğindenlikle ilerlemenin sınırlı kalması kaçınılmazdır. Ve halkı emperyalizme bağımlılık, tekeller ve mali sermaye egemenliğiyle karakterize mevcut düzenin sürdürülmesine razı etmek üzere aldatarak ya da bu sınırlar içinde kalan uzlaşmalara yönelterek ise, emek yığınları tüm dertlerinin kaynağı olan tekelci sömürü ve yağma ve bunun işsizlik ve sefalet gibi olumsuz sonuçlarıyla yüzleşmeye devam ederken, ancak yarım ve göstermelik bir dizi görünüşte ve tutarsız demokratikleşme adımlarından başkası atılamaz.

HALKIN KENDİ DEMOKRASİSİ NASIL KAZANILIR?

Gerekli olan, emperyalist bağımlılık ilişkilerini hedef alan ve tekellerin (ve onlarla birleşmiş büyük toprak sahiplerinin) egemenliğine son vermeye yönelmiş bir mücadeledir. Tekçiliğe ve faşizme karşı demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi, çağımızda dünya ve ülke gericiliğinin kalesini oluşturan emperyalist ve işbirlikçi tekelci gericilikle mücadele edilmeden kazanılamaz. Bu mücadele, feodalizme karşı siyasal demokrasi mücadelesinden farklı olarak, kapitalist gericiliğe karşı mücadele yürütülmekte olduğunun farkında olunarak başarıya ulaşılabilir. Bu nedenle burjuvaziye dayanarak değil, tersine burjuvazinin en irilerinin oluşturduğu tekelci burjuvaziye karşı bir mücadele olarak yürütülebilir.

Buradan çıkacak sonuç, feodalizme karşı mücadelede burjuvazinin yaptığı gibi, genellikle parlamenter biçim alan burjuva egemenliğinin savunulması ve gerçekleştirilmeye çalışılması değil, tersine mali sermaye ve tekelci burjuvazinin egemenliğine son verilmesi ve yerine konabilmesi mümkün tek egemenliğin konmasıdır: Halk egemenliği! Burjuva diktatörlüğünün bir biçimi olarak burjuva demokrasisi değil, emekçi halkın, işçi sınıfı ve sömürülen yığınların oluşturdukları büyük çoğunluğun egemenliğinin bir biçimi olarak halk demokrasisi. İşçi sınıfı ve sömürülen milyonlar, nesnel çıkarları gereği, emperyalizm ve tekellerle uzlaşamaz ve bugünkü koşullarda durmaksızın sosyalizme ilerlenebilecek olan halkın egemenliğinden başkasını amaç edinemez. Bilinçli işçinin savunup uğruna mücadele ettiği, her kademede seçtiği delegeler aracılığıyla oluşturacağı Meclisleriyle halkın egemenliğine dayanan bir demokrasidir. Çünkü o bilir ki, halkın egemenliğine dayanmayan bir demokrasi, gerçek bir demokrasi olamaz. Halk egemenliğine dayanan böyle bir demokrasiyse, her şeyden önce tekeller ve büyük toprak sahiplerinin egemenliğine son verilip kamulaştırılacak üretim ve dolaşım araçlarının emekçilerin denetimi altına alınmasını şart koşar.

EMEK PARTİSİ’NDE ÖRGÜTLEN, HDP’YE OY VER!

HDP de halk demokrasisini savunmaktan oldukça uzak. Yaptığı açıklamalarda özellikle “kuvvetler ayrılığı” ve parlamentoya dayalı bir burjuva demokrasisine dair “Millet İttifakı”nınkiyle benzeşen görüşlere yer veriyor. Ancak her şeyden önce bu ittifak partileriyle farklı sınıf ve tabakalara dayanıyorlar ve gerek programları ve gerekse seçim bildirgelerinde bu farklılık yansıyor. İttifak partileri tekeller ve onlarla birleşen üst tabakaların partileriyken, HDP burjuvazinin alt tabakalarının, özellikle Kürt orta ve küçük burjuvazinin ulusal bir örgütü. Bir işçi örgütü olmayışının yanında üzerinde yoğunlaşan baskı ve kuşatmaya da bağlı olarak, gerek kuvvetler ayrılığı ve parlamentarizmin savunulması gerekse Kürt sorunu, çözümü ve birçok başka sorunda savrulmalar yaşayarak eskisinden geri görüşleri savunmaya gerilemesine karşın; demokratik hak ve özgürlükler ve özellikle ezilen ulus, mezhep ve cinsiyetlerin hak eşitliklerinin savunulması başta olmak üzere, laiklik, eğitim, sağlık vb. sorunlarda ileri görüşler savunuyor ve halkın birçok acil talebi karşısında şüphesiz “Millet İttifakı”ndan farklı bir pozisyon tutuyor. Buna, belirli ve küçümsenmeyecek tutarsızlıklar taşısa da, emperyalizm ve tekellere yaklaşımı da eklenebilir. Üstelik bugün yüksek sesle savunmuyor olsa bile, programı itibarıyla, hala, –yaklaşımını halk demokrasisinin savunulmasına fazlasıyla yaklaştıran– ülkenin her kademede halk tarafından seçilen temsilcilerle oluşturulacak meclislere dayanılarak (ki HDP adına “öz-yönetim” diyor) yönetilmesini savunuyor.

Ancak bütün bunlara karşın, genel ve demokrasi sorunu söz konusu edildiğinde özel olarak bu soruna ilişkin tutarsızlıklar da ortadadır. Ekonomik ve siyasal alanda çoğu halkın acil talebi durumunda olan ilerici talepler öne sürülmektedir; ama tekelleri ve egemenliklerini açıktan hedefine koymayan ve onlarla mücadeleyi esas almayan bir platformla, bu talepler, Türkiye gibi ekonomik ve siyasal gericiliğin kurumsallaştığı bir ülkede ancak sınırlı bir biçimde gerçekleşebilir. HDP’nin ifade ettiği ve temsilcisi olduğu taleplerin; örneğin Koç ve Sabancı gibi yerli tekellerle TÜPRAŞ ve Telekom gibi yerli-yabancı ortaklıklı tekellerin elindeki stratejik kurumlara, Amerikan emperyalizmi ve güdümündeki NATO gibi emperyalist kurumlara dokunmadan da elde edilmeleri mümkün, ama bunlar sınırlı ve geçici, garantisi olmayan kazanımlar olabilir. Ve bu yaklaşım herhalde perspektif edinilemez. Oysa Kürt ulusal hakları konusundaki direnişçi tutumuna rağmen emperyalizm ve tekeller karşısında ikilem içinde oluşuyla mevcut düzenden kopuşamayan HDP’nin programı ve seçim platformu bu tür sınırlı ve geçici kazanımları amaçlayan içeriktedir.

Emek Partisi, işçi sınıfının sosyalist partisi olarak, HDP’ye oy verilmesi çağrısı yapmıştır. Ancak HDP’nin programıyla özel olarak demokrasiye ilişkin çağrı ve yaklaşımı ya da seçim platformu desteklenip savunulmamıştır, savunulmamaktadır. EMEP kendi programında ifadesini bulan politika ve yaklaşımlarını, demokrasi sorununda ise burjuva devlet biçimlerinden olan faşizm ya da burjuva demokrasisi arasında tercih yapmayı değil, ama halk demokrasisini savunmakta, emperyalizm ve tekellerin egemenliğine son verilmesi için mücadeleye çağırmaktadır. HDP’ye oy verilmesi çağrısıysa en başta faşist gidişatın önünün kesilmesi amaçlıdır.

Tekçi faşist inşanın gerçekleştirilmesinin bir adımı kılınmaya çalışılmış 24 Haziran Seçimi’nin kritik eşiğini, HDP’nin baraja takılması sağlanarak, bu partinin alacağı 60-80 arası milletvekilini AKP ve “Cumhur İttifakı”nın gasp etmesiyle Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması ve AKP ve müttefiklerinin parlamentoda çoğunluğu ele geçirmesi oluşturmaktaydı. HDP ve Demirtaş’a oy verilmesi çağrısı ise, öncelikle faşizmin bu hesabı geçersizleştirilerek rejim ve devletin faşist yapılandırılmasına yönelik saldırının püskürtülmesini amaçlamaktaydı. Bunda anlaşılmaz bir yön yoktur. Hak eşitliği ve Kürt sorununun çözümüne dair demokratik nitelikli ulusal taleplerin savunulması başta olmak üzere HDP’yi “Millet İttifakı” partilerinin platformundan ayıran sayılan diğer demokratik tutumları ise, oy verme çağrısını mümkün kılan zemini sağladı. “Millet İttifakı” partileri türünden yaklaşım ve politikaları savunup uygulaması durumda, HDP herhalde desteklenemezdi!

Bilinçli işçi, her durumda sosyalizmi savunacak, emperyalist sultaya bağlanmış mali sermaye ve tekellerin egemenliğine son verilerek halkın egemenliğinin kurulması ve halk demokrasisi perspektifiyle demokratikleşme çağrısı yapacak, ancak rejimin faşistleştirilmesi girişimi karşısında da kayıtsız kalmayacaktır.

[1] Bkz. Engels Anti Duhring Sol Yayınları.pdf, sf. 190-191

[2] Komünist Manifesto; Marks-Engels Seçme Yapıtlar Cilt I Sol Yayınları.pdf, sf. 134-135

[3] 1689’da halka karşı uzlaşıp anlaşan feodal aristokrasiyle burjuvazi, aralarında “kuvvet” ya da erk paylaşımına gittiler: Soylular yürütmeyi ellerinde tutacak, burjuvazi parlamentoda (“Common House”da) etkinliğini koruyacak, denetim güvencesiyse yasaları uygulayacak mehkemelerde olacaktı. “Kuvvetler ayrılığı” prensibinin önceki ilk deklare edilişi ise 1215 Magna Carta’sıyla olmuştu. Papa III. İnnocent’in gözetiminde Kral John ve yerel feodal beyler olan belirli sayıda baron arasında imzalanan metinle kralın yetkileri sınırlandırılmış; kral, vergi kararlarını yaptırım gücüne sahip 25 kişilik bir Meclis’e danışma zorunluluğunu kabul ederken, hiçbir özgür kişinin yasalara göre mahkemelerce yargılanıp mahkum edilmeden tutuklanamayacağı ve mülklerine el konulamayacağı kararlaştırılmıştı. Kapitalizmin gelişmesiyle Kralla baronların güç paylaşımından feodal soylularla burjuvazinin güç paylaşımına ilerlenmişti!

[4] Engels Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm Sol Yayınları.pdf, sf. 35-36, 39

[5] Lenin Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Sol Yayınları.pdf, sf. 112

[6] Age, sf. 139

[7] Age, sf. 102

[8] Age, sf. 125

[9] Lenin Emperyalist Ekonomizm Marksizmin Bir Karikatürü Sol Yayınları.pdf, sf. 46

[10] Age, sf. 42

[11] Lenin Emperyalizm Kapitalizmin En Yüksek Aşaması Sol Yayınları.pdf, sf. 141

[12] Age, sf. 136

[13] Lenin Emperyalist Ekonomizm Marksizmin Bir Karikatürü Sol Yayınları.pdf, sf. 44

[14] Lenin Emperyalist Ekonomizm Marksizmin Bir Karikatürü Sol Yayınları.pdf, sf. 47-48

[15] Lenin, “RSDİP’in Seçim Programı”ndan, Toplu Eserler, cilt. 17, sf. 506-512