Marx, tarih ve Osmanlı toplumu

Prof. Dr. Taner Timur, Osmanlı tarihi, felsefe ve siyaset bilimi alanında çok sayıda eser vermiştir.

Taner Timur

Röportaj: Hasan Ateş ve Arif Koşar

Bilimsel sosyalizmin kurucu Karl Marx’ın doğumunun 200. yıl dönümü dolayısıyla tarihçi Prof. Dr. Taner Timur ile Marksizm, Marksizmin tarihçiliğe katkısı ve Osmanlı toplumu üzerine konuştuk.

Karl Marx’ın 200. doğum yıl dönümündeyiz. Bugünden bakınca Marx’ın ve Marksizmin genelde sosyal bilimlerde, özelde de tarihçilik alanındaki önemi nedir?

Marx hem toplumbilimlerinde hem de toplumsal hayatta dünyanın kaderini değiştirecek yenilikler yapmış bir düşünürdür. Bugün hem siyasi hem de teorik düzeyde yaygınlaşmış bir isim olarak, olması gereken yerde değil. Aslında Marksizm’in öğretisine de pek aykırı değil. Tarihi maddeciliğin önemli görüşlerinden birisi de şudur: Sınıflı toplumlarda egemen sınıfların görüşleri egemen olur. Bu nedenle üniversitelerde Marx’ın okutulmaması oldukça normal.

Marksizmi en genel anlamda iki başlık altında ele almak lazım. Doğayı da içine alan materyalist tekçi görüş. İkincisi de tarihsel materyalist görüş. Marx bilinen tarihi ele alıp bunun genel eğilim kanunlarını ortaya koymaya çalışmıştı. Marksizm yeni bir tarih anlayışı getiriyor. O zamana kadar tarih yazıcılığı kral, parlamento, egemen güçlerin merkeze oturtulduğu tarih olarak yazılmıştı. Sorun bunun altındaki kolektif mekanizmayı ortaya çıkarmaktır. Nasıl yaşamımız enerji sarfına dayanıyorsa, kolektif hayatta da bu enerjiyi üretim güçleri ve bunların hukuki çerçevesini çizen üretim ilişkileri sağlıyor. Nasıl biyolojik yapımızda milyonlarca hücre bu enerjiyi sağlıyorsa, toplumda da üretici güçler sağlıyor. Buna Locke’dan itibaren sivil toplum deniyordu. Marx ve Engels, sivil toplumun da kökenine inerek üretim güçleri ve üretim ilişkilerine dayanan üretim tarzına ulaşarak son derece önemli bir adım attı. Bu aksiyom sınıf kavgalarında da temsilini buldu. Kısaca teorik devrimden bunu anlıyorum.

Bu devrimi hangi isimle ifade edecekleri konusunda da bir belirsizlik oluyor. Alman İdeolojisi’nde buna “tarih bilimi” diyorlar. Ama üzeri çizilmiş, çünkü böyle denirse geleneksel tarihçilik anlaşılacak. Tarihsel materyalizm deniyor. Bir ek daha yapalım. Egemen tarihçilik de “geçmişe bakalım da bugünü anlayalım” umuduyla hareket ediyor. Marx’a göre ise ancak bugünü anlarsak geçimişi de anlarız. İnsanın anatomisi maymun anatonomisini anlamanın anahtarıdır der. Gerçi bugünü anlamak için gerekli yöntemler de geçmişten geliyor. Ama en açıklayıcı haline bugün gelmiştir. Bunların sonucunda, bugün de geçerli bir teorik temel inşa ettiler.

Buradan Osmanlı’ya gelirsek… Marx, Osmanlı’yı ayrıntılı bir biçimde incelemişti. Marx’ın bu ilgisinin kaynağı neydi?

Marx, kapitalizmin genişlemesini inceleyen bir düşünür olarak Rusya ile de çok ilgili. Şu da çok denk düşüyor Marx’a: Manifesto’nun yazıldığı tarih 1848. Avrupa devrimine karşı en büyük tehdit Rus Çarlığından geliyor. Bunu görüyor. Bir de şunu; bu Rusların yükselişi tek başına Rusların eseri değil, İngilizlerin de gizliden gizliye büyük bir yardımı var. Neden var? Çünkü İngiliz donanmasının Rusya’nın kerestesine ihtiyacı var. Marx, Palmerston’un[1] Rus ajanı olduğunu düşünüyor. Osmanlı ile ilgisi ne? Osmanlı Ruslarla arada tampon devlet haline gelmiş. Bu nedenle Osmanlı’yla ilgilenmek zorunda kalıyor. Ama başka bir şey daha var. 1849’da Londra’ya yerleştikten sonra mali durumu iyice kötüleşiyor, ama Charles Dana[2] New York Daily Tribune diye Fourier’ci[3] bir gazete çıkartıyor. Marx burada yazılar yazmaya başlıyor. Gazeteciliğe başlayınca Doğu sorunu en önemli mesele. Onun için Osmanlı devletiyle çok daha yakından ilgilenmeye başlıyor. Engels askeri meseleleri daha iyi biliyor, mektuplarda imzasını “general” diye atıyor. Engels, Osmanlılara askerlik öğreten Prusyalı subaylarla görüşüyor. Hammer’in[4] Osmanlı Tarihini okuyor. Hammer’in felsefesi uygun değil ama çalışkanlığıyla birçok bilgiyi doğrudan toparlayıp aktarıyor. Almanya’dan ABD’ye bir milyon kadar insan göçmüş. Avrupa haberleri okunuyor. Böyle bir ilgi içinde Osmanlı’yı ayrıntılı olarak inceliyor.

Marx’ın Türkler/Osmanlılara ilişkin analizinin başlangıç öğeleri nelerdir?

Marx, Türkleri Anadolu’yu getiren göçler hakkında ilginç bir gözlem yapıyor. Hayvancılıkla geçinen toplumlarda demokrasi önemlidir. Çobanlık, ziraat gibi değildir. O yüzden nüfus çoğalıp da baskı yapılınca insanlar göçmeye başlıyor. Tabi bunu ampirik verilerle kanıtlama olanağına sahip değiliz. Ama gözlem olarak doğru bir şey. İkincisi; geliyorlar ama boş sahaya değil, yerleşmiş halklar var. O zaman şu sorunsal ortaya çıkıyor. Böyle yerleşik halklarda fetihler olunca üretim ilişkileri açısından ne gibi durumlar meydana gelebilir. Birincisi İngilizler’in İrlanda ve kısmen Hindistan’da olduğu gibi, fethedenler kendi üretim biçimlerini empoze ederler. İkincisi, doğu göçlerinde olduğu gibi Cermen istilasından sonra Batılıların Groke-Romen sentezi dedeikleri, yeni bir sentezin ortaya çıkışı. Bir taraftan köleci Roma İmparatorluğu var diğer tarafta Cermen istilacılar. İkisinden feodal bir sentez ortaya çıkıyor. Üçüncüsü de yerleşik halkın üretim biçimi aynen devam eder. Türk fetihleri ile doğulular, ilk defa bir çeşit feodal toplum kuruyor.

Marx Osmanlı’yı ‘feodal’ toplum olarak mı tanımlanıyor?

Evet. 1970’lerde çok tartışıldı. Bir çeşit feodal toplum derken kastedilen tımar sistemidir. Bu Cermenlerin yaptığı gibi gazilere toprak vermektir. Norman istilası sonrası tahrir defterlerini Batılılar yayınladı. Bizde dirlik veriyorlar. Sonra haslar. Tam bir proto-feodalizm. Niye? Çünkü batıda anarşiyle karışık bir şekilde 1000 yılına kadar feodalizmin bir ilk dönemi söz konusu. 1970’lerdeki tartışmalarda metedolojik eksiklik var. Weber’in pür kavramları gibi idealize edilmesi söz konusu. Engels’in söyledikleri arasında feodalizmin ilkel barbar aşamaları var. Nedir fark? Roma’da hukuk keşfediliyor, gelişmiş bir hukuk sistemi var. Mülk satışını ve devredilmesini de sağlayan bunlar. Avrupa’da da feodalizm o kadar karmaşık bir şey ki, farklar var. Hukuk deyince “madde 1” falan anlıyoruz. Aslında ülke içinde de değişen uygulamalar var. Osmanlı’da daha da karmaşık. Eyaletlerde farklı uygulamalar var. Kısaca başta söylediğim eğilim kanunları çerçevesi içinde bakarsak, Osmanlılar Anadolu’ya yerleşiyor. Ne zamanki tımar sistemi çöküyor, o zaman merkezileşme başlıyor. Celali isyanları, genişlemenin durması, sömürücü sınıfların kendi aralarındaki rekabeti, bu beylikleri yaratmaya başlıyor. Karamanoğulları, Dulkadiroğulları ve daha bir çokları. Önce ayan denilen yerel beylerle anlaşılıyor. Onların gücü kabul ediliyor. Fakat yeniçeriler kırıldıktan sonra merkezileşme hız kazanıyor.

1970’lerdeki tartışmalarda bir kanat Osmanlı’yı Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) ile açıklıyordu. Siz bu teze nasıl yaklaşıyorsunuz?

Marx ve Engels, Türkiye üzerine bu kadar yazı yazdılar ama bir kez bile Asya tipi demediler. “Doğulu”, “despotizm” dediler ama bunlar Asya Tipi Üretim Tarzı’nı (ATÜT) ifade etmek için çok operasyonel kavramlar değil. Çünkü Marx, örneğin 14. Louis için de despotizm ifadesini kullanıyordu. Mesela Kemal Tahir, Devlet Ana diye bir roman yazarak devleti yüceltiyor, kendisi ATÜT’çü. İlginç olan şu ki, ATÜT devlet despotizmini öngörür ama eleştireldir, yüceltmez. ATÜT’ün siyasi anlamı oryantal despotizmdir. Kemal Tahir bir taraftan müthiş bir devlet övgüsü yapıyor ama ATÜT’çülüğün baş teorisyeni. İşte Türkiye’deki düşünce hayatı da buydu işte, ne yapalım. Çok güzel romanları var, o başka. Ama şimdi kendisi de bu işe soyunmuş ki birden bire kendini ATÜT’çü olarak tanımlıyor. Herhalde kendisinin de aklından geçmemiştir ama ATÜT tartışmalarının lideri gibi bir pozisyona geldi, oldu işte. Bir de Sencer Divitçioğlu var. Ancak sorun şu: Devlete kızacağınıza, tabi kızın devlete ama, o devleti yaratan üretim ilişkilerine, sosyal tarihe bakmak lazım. O zaman bu ATÜT ve dospotizm tartışması daha iyi anlaşılabilirdi.

Peki, Marx’ta Asya Tipi Üretim Tarzı kavramı nasıl kullanılıyor?

Marx komünlerden hareket ederek Asya tipine varıyor. Özel mülkiyetin olmadığı, despotik bir toplum. Sonra görüyor ki bu sadece doğulu değil batılı toplumlarda da bir aşamadır. Rus “mir”i, Germen “mark”ı, hepsinde böyle bir komünal süreç var. Hepsinde toprağın ortak kullanımı, hatta zaman zaman paylaşıldığı, zaman zaman farklı parçaların geniş ailelere verildiği bir geçiş süreci oluyor. Asya tipi dediği şeyde, anakronik bir durum var. Batıda ortadan kalktığında da doğuda yaygın olduğu için Asya tipi deniliyor. Hindistan’dan çıkıyor mesele. François Bernier[5] Hindistan’a gitmiş, Batılı gözüyle bakmış. Mülkiyet diye bir kavram bile yok. Ama o sırada Batıda bu tür bir toplum aşılmış. Ama bu demek değildir ki Batıda hiç olmadı. Hatta Marx’ın kendisi, babasının Alman marklarından bahsettiğini ancak o zamanlar tam olarak anlamadığını anlatmıştır. 1850’lerde bunu söylüyor. Dolayısıyla Asya Tipi Üretim Tarzı, ilkel toplumdan çıkış toplumudur, hem Batı hem Doğu’da hayat bulmuştur. Zaten doğu batı kavramları coğrafi kavramlar. Hep doğuya giderseniz batıya varırsınız.

Osmanlı’da mülkiyet yapısı nasıldı? Çünkü ilginç bir durum var. Osmanlı toplumu için feodal, Asya tipi ya da feodal değil diyenlerin hepsinin analizinin merkezinde tımar sistemi var. Bu biraz çelişkili bir durum değil mi?

Özellikle Balkanlarda özel mülkiyet vardı, malikaneler vardı. Onun dışında da tımar sisteminde karşılığını bulan kullanım hakkı olarak mülkiyet söz konusuydu. 16. yüzyıldan sonra tımar sistemi çözülüyor. İltizam sistemine evrilme söz konusu. Osmanlı’nın kendi tarihi açısından bakıldığında da yek pare bir üretim sisteminden bahsetmek mümkün değil gibi gözüküyor. Din ve dil bakımından yakınlaşma olsa, asıl ulusal devlete dönüşecek olan tımar sisteminin uygulandığı alan. Ama o da bozulduğu için bu süreç işleyemiyor. Tabi başkaca maddi şartlar da etkili; Batı Avrupa’nın mutedil toplumu, nemli toprak, 11. yüzyılda teknolojik ilerleme, saban teknolojisine geçiş, bunun yarattığı nüfus artışı, Haçlı seferleri. Bunlar yok, bizimkiler oturmuş saraya, kalmışlar.

Osmanlı’da karışık bir durum vardı. Çünkü kimin neye sahip olduğu tam net değil. Kim güçlüyse… Evet sarayın bir gücü var ama eyaletlerde ne olup bittiğini bilmiyordu. En güçlü zamanlarında bile 5-10 bin memurla idare ediliyordu. Eyaletlere ulaşamıyordu. Dolayısıyla tımar sistemi ile yerellerde bir ön feodal ilişki söz konusu.

İntisap sistemi var. Birine intisap edeceksin yükselmek için. Biri elinden tutacak, sonra büyükler arasında da bir kavga var. Bir bakıyorsun sadrazamla şeyhülislam birleşmiş, bir bakıyorsun başkası. Bir sürü adi saray entrikası. Bunların ortasında sultan var. Kendisi dangalak da olsa kutsal bir varlık gibi. Onu böyle yüceltiyor, etkilemeye çalışıyorlar. Kurnaz ya da akıllı birisiyle sultan, o da bu kliklerin içinde bir hizip ve destek arıyor. Yani grup sosyolojisi çerçevesinde de incelemek gerekir.

Osmanlı’nın devraldığı kurumsal yapılar ve bunun Bizans’la ilişkisi nedir?

Batılı tarihçilerde başkaca çok tartışmalı bir tez daha var. Bizans’tan alimler kaçmış ve Rönesansın başlamasına kaynaklık yapmış gibi. Ama çok tartışmalı. Ortak bir kanaat yok. Çünkü o dönemde Bizans da çürümüştü.

Tarihçi Nicolaie Iorga’nın[6] “Bizans’tan Sonra Bizans” diye çok önemli bir kitabı var. Orada önemli devamlılıkların altını çiziyor. Marx, 1850’lerde Osmanlı İmparatorluğu’nu üç bölüme ayırıyor. Biri Kuzey Afrika. İkincisi Balkanlar, onlar da tam Doğu sorunun cerayen ettiği yerler. Üçüncüsü Anadolu. Türkler ve oradaki müslümanlar, tabi o sırada Türkler kendilerine Türk demiyor, Müslüman diyor. 1850’lerde Marx, ulusal hareketler nedeniyle bir tek Anadolu’nun kalacağını öngörmüş. Yani Lozan’ı öngörmüş. Balkanlarda Güney slavları üzerinde duruyor. Yunanlara özel bir sempatisi yok, tam tersine Yunanlıların slavlaşmış olduğunu düşünüyor. Onlara biraz küçümseyerek bakıyor. Slavcılık da başarılı olmuyor ve Balkanizasyon dediğimiz bir sürü etnik küçük küçük devletlere bölünüyor.

Osmanlı kronolojisini birazcık ilerletip Islahat ve Tanzimata ilişkin bir soru sormak istiyoruz. Kitaplarınızda “Osmanlı Islahatları geçmişe dönük, geçmişi canlandırmak istiyor” diyorsunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz?

Osmanlılar 19. yüzyılda Islahat derken Kanuni dönemindeki azameti yaşatabilir miyiz diyorlar. Yani geleceğe dönük bir ufuk değil, geçmişteki eski günleri yaşatmayı umuyorlar ama elbette bu mümkün değil.

Islahat, tazminat dediğimiz süreç aynı zamanda yarı sömürgüleşme süreci. Çünkü Batılıların, Galatalıların bankaların etkinliğini arttırma çabası. Batıda devrimci burjuvazinin öncülüğündeki bu süreç, bizde tam olarak öyle işlemiyor. Çünkü bizdeki burjuva unsurlar gayri müslim.

Osmanlı’da yerel zümre gayrimüslimlerle iyi geçiniyordu. Gayrimüslimler İslamcı bir devlet altında yaşıyorlar. Bunlara bakış millet-i mahkume bakışı. Buna rağmen büyük tüccarlara, bankerlere, sarraflara ayrı bir bakış var. ABD’de bir sürü ırkçılık varken Michael Jackson herkesin sevgilisi olabiliyor. Ona karşı ırkçılık yok. Bizim sarraflar da iktidarın sevgilisi. Ama bunlardan ibaret değil. Balkanlarda ortadoks kilisesinin çok büyük bir etkisi var. Bunun dışında Katolik Ermeniler Osmanlı ile en fazla işbirliği yapanlar. Balkanlarda halk ayaklanmaları söz konusu. Mesela İskender Bey ulusal bir kahraman oluyor Arnatvutluk’ta.

Osmanlı üretenler ve emekçiler açısından bir tarihi de var ama bu çok az ya da neredeyse hiç yazılmadı.

Hiçbir ülkenin öyle yazılmadı. Batılılar elbette daha iyi yazdı. Marx sınıf kavramını Augustin Thierry’den[7] alıyor. Thierry, burjuvazi açısından aslında bir sınıf tarihi yazıyor. Bizdeki Vakanüvis[8] tarihçiliği tam bir saray tarihçiliği. Bir sürü anlatılan şey var. Ama hem çok eksik, hem de devleti yüceltiyor ve zayıf yönleri gizliyor. O tarihçilik de tüccarlar bile geçmez. Ama Osmanlı tarihi içinde çok önemli bir yerleri var.

Bizde ise 60-70’li yıllarda Behice Boran, Hikmet Kıvılcımlı, Servet Divitçioğlu gibi isimlerin Osmanlı üretim tarzını ve sınıfsal yapısını anlamaya dönük çalışmaları oldu.

Tabi bu isimler tarihçi değil. Tarihçiler asli görevlerini yapmadıkları için uğraştılar. Ben tarihle niye meşgul oldum? Siyaset bilimcisiyim.

Sizin ilginizin nedeni neydi?

Çünkü baktım ki, anlatılan tarih; bir taraftan Batı hayranlığı, öbür taraftan Batı düşmanlığı. İnsanı ikna edici, öğretici bir tarih bilgisi yok ortalıkta. Bir de bugünü anlamak için dünü anlamak gerekir. Fransa’ya gidip bir iki sene kaldığımda, değişim de orada başladı.

Nasıl bir değişim?

Batıyı Batı içinden görme şansım oldu. Bir şey anlatayım: Bir gün Saint Michel bulvarında yürüyorum. Baktım, bir vitrinin önünde bir kalabalık var. Paris’te hiç olan bir şey değil. Renkli televizyon. 1963’tü zannediyorum. Böyle bir ülkenin gelişimini kitaplardan okuyoruz. Fransız tarihini orada da okursun, burada da okursun. Ama Fransa nedir, televizyondan haberler, olayları Fransız basını nasıl tartışıyor, mitinglere gidiyorsun vb. Örneğin İtalyan Komünist Partisi Genel Sekreteri Enrico Berlinger Paris’e geliyor, işçilere İtalyanca ile karışık aksanlı bir Fransızca ile konuşuyor. Bir ara tamamen İtalyanca hitap etmeye başladı. Çünkü o dönem İtalyan işçisi de Fransa’da çok. Bunları yaşayınca tabi daha farklı oluyor. Raymond Aron, Sorbonne’da Marksizm’i anlatıyor, tabi çürütmeye çalışıyor. Çürütmeye çalışırken de Marx’tan verdiği cümleler bana daha doğru geliyor. Ama dürüst olduğu için tırnak içinde Marx şunu demiştir diyor. 1964’te Aron, Fransız liberalizminin en önemli isimlerinden birisi. Aron’un dönem sonu dersinde anfide muazzam bir kalabalık var, belki 500 öğrenci var. Dedi ki “Bakın, Marx’ı çok eleştirdim ama asla onu kendimle kıyaslayacak değilim. O büyük bir düşünürdür, ben ise saygın bir profesörüm”. Bir alkış koptu. Aron, bu alkıştan çok hoşlanmamıştır, estağfurullah falan denmesini beklerdi belki de. Oradaki yüz ifadesini hatırlamıyorum ama bu alkış kopunca biraz da bozulmuştur. Ama sonradan da düşündün mü, o alkış 1968’in öncüsüydü. Aron Marx’ı çürütmeye gelmiş, öğrenciler onu bile dinlemeye gelmiş, sonunda “Marx büyük ben küçüğüm” diyor.

Sizin Fransa’ya gitmeden önce Marksizm’le ilişkiniz nasıldı?

Siyasal bilgilerde dört sene okuduk. Ama hiç adı geçmedi. Bir kere geçti, iktisadi doktrinler tarihi dersinde. Görüşleri yanlış çıkmış Yahudi bir düşünür olarak geçti. Forum dergisi çıkarıyorduk o dönem. Daha çok Keynesçi idi, onun çok taraftarıydık. Marksizmle aileden temasa geçecek bir bağlantım yoktu. Korkut’un (Boratav) vardı mesela babasından. Ama Korkut’la arkadaş olduğumuzda onun Marksist bilgisi de henüz yoktu. Marksizmle temas edebilmek için ortamın da olması lazımdı. O bakımdan Marksizmle ben hem Fransa’da hem de dönüşte diyalog kurdum. Hatta dolaylı bir şekilde ben Yön dergisinde yazmaya başladım. Doğan Avcıoğlu da sosyalist değildi. Bana dedi ki Latin Amerika’yı inceleyen William Langer’e bak, o Latin Amerika uzmanıydı. Langer diyor ki; genel oy sistemi var ama bu sistem latifundiya sahiplerini iktidara getiriyor. Yani genel oy halk için çalışmıyor, büyük toprak sahipleri için çalışıyor. Marx’a uygun bir analiz yapmış. Dedim ki, bizim Türkiye’de de tam böyle bir durum var. Fransa’da bir de şu oldu: O dönem Fransız Komünist Partisi’nin en önemli düşünürü olan Roger Garaudy bir kitap yazdı. “Marksizm’in perspektifleri”. Çok sükse yaptı. Beni fikri planda en çok etkileyen o kitap olmuştur. Üç boyuta işaret ediyor; Marksizm, persiyonalizm (kişiselcilik), egzistansiyalizm (varoluşçuluk). Egzistansiyalizmde Sartre ile tartışıyor. Persiyonalizmle de tartışıyor. Kendisi de Marksizmi anlatıyor. Yanlız şunu yapmış, kitabı basmadan önce yazdıklarını muhataplarına yollamış, onlardan değerlendirme almış ve onları da yayınlamış. Bize dışarıdan açıklanan yaklaşıma ters bir şey. Marksizm her şeyi üç beş klişe ile açıklar; her şeyi altyapı, ekonomiye indirger. Halbuki olaylar çok daha karışıktır. Bizi böyle uyutmuşlar. Bunu görünce adam hem Komünist Partisi’nin en etkili düşünürü hem de karşıt fikirlerle açık tartışmadan çekinmiyor. Bu Türkiye’de de etkili oldu, hatta Doğan Avcıoğlu ile Mihri Belli bunun bir kitabını da yayınladı. O sırada Garaudy’nin tezlerinden birisi de açılma, demokratikleşme, Marksistler bağnaz değildir, kültürler arası diyalog. Huntington’un tam tersi bir tezle çıkmış. Müslümanlığı da övüyor. Bunların da uygarlık tarihinde çok önemli katkıları var falan diyor. Bunu da beğenmişler. Niyazi Berkes de okumamış. O da bu İslamcılıktan rahatsız olan birisi. Hoşuna gitmemiş. Bir mektup yazmış. Diyor ki, “kim bu Garaudy? Müslüman olmuş bir Katolik düşünür mü?” O zaman gülünç geldi, Niyazi Berkes büyük gaf yaptı diye. Komik. Ama bu komik dediğimiz şey yıllar sonra gerçek oldu. Adamın büyük bir öngörüsü olarak çıktı ortaya: Garaudy müslüman oldu. Tabi onun olduğu müslümanlığın bugünkü ile alakası yok ama. O da zannetti ki Araplarla falan böyle etkili bir ilişki kurulur. Naif bir tarafı vardı böyle.

Tabi, Türkiye’deki ve Avrupa’daki tartışmalar daha sonra daha da gelişti. Tekrardan Marx’a gelecek olursak. Lenin, 100 sene önce “Marksizm yaşıyor mu” sorusuna “yaşıyor” cevabını veriyor. Neden? Çünkü “doğru”. Bugün de temelleri itibarıyla doğru, o nedenle yaşıyor.

Zaman ayırdığınız için çok teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

[1] Asıl adı Henry John Temple olan İngiliz devlet adamı. 1855’ten 1858’e kadar birinci kez, 1859’dan 1865’e kadar ikinci kez Birleşik Krallık başbakanlığı yapmıştır.

[2] New York Daily Tribune gazetesi yazı işleri müdürü.

[3] François Marie Charles Fourier (d. 7 Nisan 1772 – ö. 10 Ekim 1837) Fransız ütopik sosyalisti ve filozof.

[4] Joseph von Hammer-Purgstall, Avusturyalı tarihçi, diplomat ve Doğu bilimleri uzmanı.

[5] Moğol sarayında 12 yıl hekimlik yapmış Fransız doktor. Marx, onun mektuplarından yararlanıyor.

[6] Rumen tarihçi, akademisyen ve siyasetçi.

[7] Fransız liberal tarihçi (1795—1856).

[8] Vak’a-Nüvis, Osmanlı İmparatorluğu zamanında saltanatın tarihî olaylarını kaydetmekle görevlendirdiği kişilere verilen isimdir. Vakanüvîsân devlet görevlisidir. Her yılın sonunda saraya o yıl içinde ölen önemli şahısların biyografilerini vermekle yükümlüdürler.