Ortadoğu’da yeni değişim ve dönüşümler

Ali Karataş

Geçtiğimiz Mayıs ayında, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da önümüzdeki süreçte devam eden çatışmalarda dengeleri değiştirme özelliğine sahip, halklar nezdinde yeni gelişmelerin habercisi sayılabilecek önemli dönüşümlerin yaşandığı kritik bir dönemi geride bıraktık.

Hemen başta belirtelim her ne kadar her gelişmenin kendi iç dinamiği mevcut olsa da Ortadoğu’daki her gelişme sonuçları bakımından daha önce olmadığı kadar birbirini etkiler hale gelmiştir. Trump yönetiminin 2015 yılında Obama hükümetinin uzun müzakereler sonucu imzaladığı nükleer anlaşmadan çekilmesi, yine Trump yönetimin büyükelçiliği Kudüs’e taşıma hamlesi, Suriye’ye yönelik ABD önderliğinde üçlü saldırganlık, Tunus’ta, Lübnan’da ve Irak’ta gerçekleşen seçimler ve ortaya çıkan sonuçlar bu gelişmelerin belli başlıları.

ORTADOĞU’DA ARTAN İRAN-RUS ETKİSİ VE NÜKLEER ANLAŞMA

Trump yönetiminin Nükleer anlaşmadan çıkmasının olası sonuçlarına bakmadan önce anlaşmaya giden süreci kısaca hatırlamakta fayda var. Ortadoğu ve Kuzey Afrika, Tunuslu seyyar satıcı genç Muhammed bu Azizi’nin kendini yakmasıyla baş döndüren gelişmelerin yaşandığı bir coğrafya oldu. Tunus’ta patlak veren hareket hızla coğrafyanın diğer ülkelerine yayıldı. Olaylar Suriye’de farklı bir görünüm aldı. Suriye toprakları, kısa süre içinde halkın taleplerinin barut dumanı arasında kaybolduğu, uluslararası ve bölgesel aktörlerin karşı karşıya geldiği bir konuma evrildi. Devrede olan aktörler direk savaşmayıp farklı grupları destekledikleri için süreç ‘vekalet savaşı’ olarak adlandırıldı. Taraflar birbirlerinin bileğini bükmek için ellerindeki bütün kartları kullandı.

Suriye krizi patlak verdiğinden bu yana ortaya çıkan gelişmelere bakılacak olursa çıkarılacak ilk sonuç bölgesel güç İran’ın ve dolayısıyla Rusya’nın; Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’de etkinliği gözle görülür bir şekilde arttığıdır. Bu gelişme petrol ve doğal gaz zengini bölgede ABD’nin son isteyeceği şeydi.

Hatırlatalım; İran gerek sahip olduğu insan gücü, siyasi gücü ve gerekse de ekonomik gücü nedeniyle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren en önemli bölgesel aktörlerden biri olarak bölgesel gelişmelerde etkin bir rol oynamıştır, bugün de oynamaya devam etmektedir. İran, yer yer “direniş ekseni” olarak adlandırılan saflaşmanın içinde 35 yıldan beri Suriye ile ittifak içerisinde.

Barak Obama yönetimi, gittikçe nüfuzu artan bu bölgesel gücü frenlemek için 20 ayı bulan müzakerelerden sonra İran ile masaya oturdu. Bölgedeki dengeleri değiştiren önemli kavşaklardan biri olan Nükleer Anlaşma 2015 Temmuz’unda 5+1 ülkeleriyle (BM Güvenlik Konseyi üyeleri ve Almanya) ülkeleriyle imzalanmış oldu. Bu anlaşmayla İran’ın üzerinde yaptırımlar kalktı ve bölge siyasetini uygulama noktasında eli rahatladı. Her ne kadar Obama yönetiminin amacı İran’ın bölgede artan etkisini sınırlamak olsa da anlaşma kısa sürede Suriye krizinde Esad’ın ve müttefiklerinin pozisyonunu güçlendirdi, muhalefeti destekleyen ABD ve müttefiklerinin ise zayıflattı.

2016’nın sonlarında iktidar koltuğuna oturan Trump bu gelişmelerin gölgesinde Obama’dan farklı olarak İran’a yönelik sert bir tutum takınacağını ilan etti. Nükleer Anlaşmadan tek taraflı çıkılması Trump’un gelir gelmez tuttuğu İran karşıtı yolun varacağı yerdi.

TRUMP, İRAN VE RİYAD ZİRVESİ

Ürdün’ün başkenti Amman’da 2017 Mart ayında gerçekleşen Arap Birliğinin 28. toplantısı, İran’a karşı “Sünni blok” ya da Arap NATO’sunun inşasında ilk toplantı oldu. Zirve, yeni seçilen ABD Başkanı Trump’ın tarif ettiği şekilde İran’a karşı “Sünni İttifak” oluşturulmasının adımlarını attı.

Rusya’dan Ürdün’deki zirveye karşı hamle aynı zaman içerisinde geldi. Amman’daki zirveyle eş zamanlı olarak İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani Moskova’yı ziyaret etti. Ziyaret sırasında Putin’in, “İki ülke, ilişkilerinin düzeyini ilerletmek ve stratejik ortaklık düzeyine çıkarmak için büyük bir çaba içerisindedir” sözleri, bundan böyle Rusya’nın Ortadoğu’daki sorunlarda İran ile hareket edeceğinin işareti olarak değerlendirildi. Bu açıklama aynı zamanda İran’ı hedef alan Amman Zirvesine de Rusya tarafından verilen net bir cevaptı.

Yeni seçilen ABD başkanı Trump’ın ilk dış ziyaretini Mayıs 2017’de Riyad Zirvesinin düzenlendiği Suudi Arabistan’a yapması tesadüf değildi. Riyad zirvesine 50’den fazla Arap ülkesi katıldı. Zirve, İran’a ve bölgedeki nüfuzuna karşı oluşturulacak “Sünni blok” veya “Sünni NATO’nun” kavşak noktasıydı.

Hemen akabinde İran’a karşı net tavır almayan Katar’a ayar verildi. İran’a karşı alınan tavrı benimsemeyen Katar’a Suudi Arabistan önderliğinde Bahreyn, BAE ve Mısır’ın katılımıyla “terörü desteklediği” suçlamaları başladı. Çünkü Katar, İran’a karşı alınan tutumu eleştirerek Riyad Zirvesinin ruhuna aykırı bir tutum almıştı.

Ama dizayn Katar’la sınırlı kalmadı. Bizzat bu politikanın önderliğine soyunan Suudi Arabistan’ın evinin içi dizaynın bir unsuru oldu. Kasım 2017’de Suudi Arabistan’ın başbakanı ve savunma bakanı olan Prens Muhammed bin Selman’ın talimatıyla 11’i prens olmak üzere 200 kişi gözaltına alındı. Bu gözaltılardan sonra yaklaşık 800 milyar dolarlık servete el konulduğu ve genç prens Selman’ın “Ekonomiyi, medyayı, güvenliği ve askeriyeyi” kendine bağladığı yorumları yapıldı.

Trump müttefiklerini dizayn ederken diğer yandan İran’ın müttefiki Suriye’ye karşı da saldırgan politikalar devreye sokuldu. Anlaşmadan çekilmeden önce Trump’un attığı diğer önemli bir adım Nisan ayında İngiltere ve Fransa’yı da yanına alarak Doğu Guta’da sivillere yönelik kimyasal silah kullandığı iddiasıyla Suriye’ye saldırı gerçekleştirmek oldu. Saldırıda Suriye’nin başkenti Şam ile Hama, Humus, Dera ve Süveyda kentlerindeki askeri noktaların bombalandığı iddia edildi.

Böylece Trump yönetimi kendince atacağı adımın hazırlığını tamamlamış oldu. Daha büyük ekonomik ve siyasi çatışmaların işaret fişeği olarak ABD tek taraflı olarak Nükleer Anlaşmadan çıktı. Ancak Trump’ın tek taraflı çıkma adımı istenen sonucu verir mi, yani İran’ın bölgeden soyutlanmasına ve zayıflamasına neden olur mu, bu biraz şüpheli. Bunun birkaç nedeni var;

Birincisi İran nükleer anlaşmaya sadık kalacağını söyledi. İran devlet televizyonunda açıklamalarda bulunan Ruhani, “Artık altı devletle bir anlaşma yerine beş devletle bir anlaşmaya sahibiz” dedi. Böylece aslında bölgede istikrarsızlığın asıl adresinin ABD olduğunu işaret etmiş oldu.

İkincisi; AB, Fransa ve Almanya anlaşmaya sadık kalacaklarını ifade ederek aslında ABD cephesinde bir bölünme ortaya çıktı.

Üçüncüsü; İran ABD karşıtlığının hızla yükseldiği bölge halkları içerisinde aslında daha rahat bir hareket alanı bulacak. Bu alanın içerisinde zaten çok etkili bir aktör olduğu Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen’in yanı sıra nüfusun yüzde 70’i Şii olan Bahreyn ve hatta nüfusunun yüzde 15’i Şii olan bölgedeki baş rakibi ve ABD’nin baş müttefiki Suudi Arabistan da mevcut.

İSRAİL İLE NORMALLEŞMENİN GÖLGESİNDE ‘KUDÜS VAKASI’

Trump yönetiminin iş başına gelir gelmez önemsediği ilk nokta İran’a karşı bir Sünni NATO’nun kurulması ise ikincisi başta Körfez ülkeleri olmak üzere Arap ülkelerinin İsrail ile ilişkilerinin normalleşmesiydi. Burada amaç her zaman olduğu gibi İsrail’in güvenliğiydi. İsrail’in Ortadoğu’da varlığını güvence altına alan en önemli anlaşma 1978 yılında Mısır’la imzalanan Camp David anlaşmasıydı. Onu Ürdün’le 1994’imzalanan Vadi Araba anlaşması takip etti. Fakat bu iki Arap devleti dışında diğer devletler İsrail’i doğrudan tanımaya yanaşmadı.

Ancak bugün İsrail’le ilişkilerin aleni bir şekilde devam etmesi için daha önce olmadığı kadar ileri adımlar atıldı. Önce Birleşik Arap Emirlikleri’nde general olan Abdullah al Hashmi, BAE ile İsrail’in kardeş olduğunu söyledi. İsrail’le normalleşmenin bir sonraki adımı Bahreyn’den geldi. ABD Başkanı Trump’ın İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan tek taraflı çekilmesinin ve İsrail’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasının ön gününde İsrail ile İran arasında Suriye topraklarında füze krizi patlak verdi. Krizde Suriye’deki İran hedeflerini vuran İsrail’e ilk defa aynı anda İran da karşılık verdi. İsrail’in Suriye’ye gerçekleştirdiği füze saldırısından sonra Suudi Arabistan’ın yakın müttefiki Bahreyn devletinin Dışişleri Bakanı resmi Twitter hesabında “İran bölgedeki statükoyu ihlal ettiği ve ülkeleri kendi füzeleriyle vurduğu sürece, İsrail dahil olmak üzere bölgedeki herhangi bir devlet, tehlike kaynaklarını yok edene dek kendisini savunma hakkına sahiptir” diyerek İsrail’e açık destek verdi.

Atılan adımlar bununla sınırlı kalmadı. Trump’un ABD büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıma kararına Suudi Arabistan Veliaht Prensi bin Selman, olumlu yaklaştığını dile getirdi.

İşte böylesi bir atmosferde ABD, Filistinlilerin Nekba (felaket) olarak andıkları İsrail’in kuruluş yıl dönümünde konsolosluğu Kudüs’e taşıdı. Bu karara itiraz eden 63 Filistinliyi öldürme ve yüzlercesini yaralama cesaretini buldu. İsrail saldırganlığı sonrasında toplanan Arap Birliği ve İslam İşbirliği Toplantıları sarfedilen sözlerle davanın iç siyaset malzemesi haline getirilmesi vakasıydı.

RUSYA: HER KRİZİ İMKANA DÖNÜŞTÜRÜYOR

ABD’nin ve beraberinde İsrail’in İran’ı hedef alan politikaları Rusya’ya yeni hareket alanları yarattı. Rusya Suriye kriziyle beraber aktif bir şekilde Ortadoğu sahnesine inmişti. Krizin başladığı andan bu yana Suriye rejiminin yanında duran Rusya Eylül 2015’te fiilen sahaya inerek sahadaki dengeleri tümden değiştirdi. 2016 yılında Halep’in silahlı cihatçı milislerden tamamen temizlenmesi, Esat iktidarının varlığını koruma noktasında bir dönüm noktası oldu. Daha sonra yürütülen Astana sürecinde yaklaşık 185 bin kilometre kare üzerinde hakimiyet kurularak ülkenin büyük bölümü kontrol altına alındı. Petrol ve doğal gaz zengini Ortadoğu’da Rusya’nın birinci partneri İran olduğu düşünüldüğünde İran’la beraber Rusya da aslında ABD politikalarının hedefindedir.

Lakin Trump’un sertlik yanlısı politikaları Rus rolünü azaltma noktasında da ters tepiyor. Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin’in 9 Mayıs’ta İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’yu, 14 Mayıs’ta İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’i ve 17 Mayıs’ta Suriye Devlet Başkanı Beşşar el Esad’ı ağırlaması Rus rolünün ne denli büyüdüğünün göstergesi.

Rusya’nın diplomatik atağı sadece İran ve Suriye ile sınırlı değil. Trump yönetiminin İran’la nükleer anlaşmadan çekilirken AB ülkeleriyle ters düşmesi Putin’e Avrupa yakasında da fırsatlar doğdurdu. Çıkarlarının hiçe sayıldığını düşünen Avrupalı ortaklar, Ukrayna krizi yüzünden Rusya’ya karşı koydukları rezervleri unutma eğilimine girdi. 21 Mayıs’ta Putin’in Almanya Şansölyesi Angela Merkel’i Soçi’de çiçeklerle karşılaması, Alman liderin de ABD’nin şiddetle karşı çıktığı Kuzey Akım II Projesi’ne destek vermesi, Washington’da epeyce tartışmaya yol açtı.

TUNUS, LÜBNAN, IRAK SEÇİMLERİ VE TUTMAYAN HESAPLAR

ABD ve işbirlikçilerinin bölgeyi dizayn için planları böyle. Lakin bölge halklarının son dönemde gerçekleşen seçimlerle koydukları başka bir irade var. Son Nisan ve Mayıs ayında Mısır, Tunus ve Lübnan’dan sonra Irak seçimlere gitti. Her ülkenin kendine has özellikleri olmasına rağmen yine de seçimlerinden bazı çıkarsamalar yapmak mümkün. Ayrıntılara geçmeden önce en baştan belirtelim, özellikle Lübnan ve Irak seçimlerinde ABD ve İsrail karşıtı olan hareketler güç kazandı.

Mısır’da Cumhurbaşkanı Abdulfettah el Sisi, rakiplerini oyunun dışında bırakarak seçimleri tek kale maça çevirdiği için onu şimdilik bir tarafa bırakalım. Son yapılan seçimden, Irak seçimlerinden başlayalım. 329 sandalyeli Irak parlamentosunda, ABD’nin eski kanlısı Şii ulema Mukteda el Sadr’ın Irak Komünist Partisi dahil altı küçük partiden oluşan Sairun ittifakı 54 sandalye ile birinci çıktı. İkinci sırayı IŞİD’le savaşta nam salmış Hadi el Amiri liderliğindeki milis gücü Haşdi’nin siyasi temsilcilerinden oluşan Fetih ittifakı 47 sandalyeyle aldı. ABD ve Körfez’deki monarşilerin umudu Başbakan Haydar el İbadi IŞİD’i yenmekten Sünni çoğunluklu Ninova’daki kazanımların dışında pek fayda sağlayamadı. Nasır (Zafer) ittifakıyla 42 sandalye ile üçüncü sırada kaldı. Başkent Bağdat’ta da Sadr ittifakına karşı ağır bir yenilgi aldı. ABD’nin İrancı bulup 2014’teki IŞİD istilasıyla devrilmesini sağladığı eski Başbakan Nuri el Maliki’nin Kanun Devleti 26, KDP 25, İyad Allavi’nin Vataniye’si 21,  El Hekim’in Hikmet ittifakı 19, KYB 18, Türkiye’nin epey yatırım yaptığı Usame Nuceyfi ’nin Irak’ın Kararı 14 sandalye kazandı.

Yineleyecek olursak seçim sonuçlarından yapılacak birinci tespit, Irak’ta gerçekleşen seçimde ABD’nin varlığına, yolsuzluğa ve mezhepçiliğe karşı olanlar kazandı. Tabi Irak’ta bunun birinci adresi Mukteda el Sadr oldu. Sadr’ın komünistler ve laikler ile kurduğu blok, 54 sandalye elde ederken bu sandalyelerin 6 tanesi Irak Komünist Partisi’ne gitti. Arap basını da programı olan ve mezhepçiliğe karşı çıkan hareketlerin kazandığına dikkat çekti. Arap dünyasının önemli gazetelerinden Rai al Youm, “Hem Şiileri hem de Sünnileri barındıran Reform Bloğu’nun ve Mukteda el Sadr’ın liderlik ettiği Sairun ittifakının ilerlemesi, 15 yıldan beri türünün ilk örneği gelişmelerdir” dedi.

İkincisi; hemen hemen bütün seçimlerde İslami hareketlerin inişe geçmesi. Tunus’ta başlayan ve birçok Arap ülkesine yayılan halk hareketleri, uzun bir süre İslami hareketleri çözüm olarak görmüştü. Bu çerçevede ılımlı İslam’ın temsilcisi olarak görülen Müslüman Kardeşler (İhvan) Mısır ve Tunus’ta iktidar olmuştu. İhvan’ın Tunus kolu el Nahda Tunus’ta hala iktidarın büyük ortağı. Suriye ve Irak’ta IŞİD uzun bir süre çok büyük bir coğrafyayı kontrol etmişti. Ama bugün bir çok ülkede İslami hareketlerin zayıfladığını tespit etmek mümkün. Örneğin Lübnan’da Hizbullah’ın gücünü arttırdığı söyleniyor. Hizbullah yine Şii olan Emel Hareketi ile kurduğu ittifakta, 128 sandalyeli Lübnan parlamentosunda ittifakın dışında kendisine yakın bağımsız adaylar da eklendiğinde 47 sandalye kazanmış oldu. Hizbullah Şii karakterde bir örgüt olmasına rağmen daha çok İsrail’e karşı verdiği mücadele ile ön plana çıkıyor. Fakat Hizbullah’ın başarısı kadar eski Başbakan Saad Hariri’nin Müstakbel Hareketi’nin 34 sandalyeden 21 sandalyeye düşmesi de önemli. Saad Hariri, Suudi Arabistan’ın bölgedeki adamı ve Sünni cihatçı hareketlerin hamisi olarak biliniyor. Benzer şekilde Irak seçimlerinde de mezhepsel olarak tarif edeceğimiz bloklar bir varlık gösteremedi.

Üçüncüsü; Tunus’ta Halk Cephesi’nin yerel seçimlerden güçlenerek çıkması. Halk Cephesi de Tunus’un her alanda yaşadığı sorunları ve krizleri çözmek için bir program etrafında oluşmuş bir birlik.

Dördüncüsü; Ortadoğu ve Kuzey Afrika halkları seçimlerde çözüm öneren “blok veya cephe” karakterinde olan hareketlere yöneldi.

Beşincisi hemen hiçbir ülkede seçime katılım oranı yüzde 50’ye ulaşmadı. Seçimlere düşük katılım hala toplumun en az yarısının ülkelerindeki düzen içi siyasete güvensizliğini gösteren bir gelişme olarak yorumlanabilir.

TÜRKİYE: İKİ ARADA BİR DEREDE

24 Haziran’da seçime hazırlanan Türkiye’de seçim sonuçları, bölgedeki gelişmeleri de, Türkiye’nin bundan sonra dış politikada hangi yoldan yürüyeceğini de çok yakından etkileyecek. Ama bugün için vaziyet, tam iki arada bir derede durumudur. Türkiye, İran ve Rusya ile beraber Suriye’de çözüme varılması için başlatılan Astana sürecinin bir bileşeni. Ama Türkiye, ABD’nin saldırgan politikasının bir parçası olan kimyasal silah kullanıldığı bahanesiyle Fransa ve İngiltere ile beraber gerçekleştirdiği bombardımanı desteklediğini açıkladı. Buna “Suriye’deki müttefik” Rusya çok sert tepki gösterdi. Trump’ın bir sonraki adımı olan Nükleer Anlaşmadan çıkmasında ise Türkiye, ABD’ye destek vermedi.

İsrail’in saldırganlığına karşı iki noktada istikrarlı tavır devam ediyor. Bir yandan hem iç hem dış kamuoyuna yönelik İsrail’e karşı sert sözler sarfedilmeye devam ediyor. Bunun son örneği olarak İstanbul’daki İslam İşbirliği teşkilatı toplantısında Kudüs’ün Filistin’in başkenti olarak tanıması çağrısı yapıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ilgili sert tavrıyla dikkat çeken Middle East Online haber sitesi, Erdoğan’ın tutumunu “Gazze’de yaşananlar üzerinden İslam dünyasının kayıp liderliğini aramak” olarak nitelendirdi.

Diğer yandan sanki hiçbir şey olmamış gibi ticari ve askeri ilişkiler yine istikrarlı bir şekilde devam etti. Ekonomi Bakanlığı verilerine göre, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 1.4 milyar dolar olan İsrail ile Türkiye arasındaki ticaret hacmi, 2014 yılı itibarıyla dört katına çıkarak 5.8 milyar dolarla zirveye ulaştı. 2016 ocak-ağustos döneminde 2.8 milyar dolar olan hacim, 2017’nin aynı döneminde yaklaşık yüzde 14 artarak 3.2 milyar dolara ulaştı.

Sonuç olarak gelişmelerin gösterdiği bölgede emperyalist mihraklar arasındaki rekabetin şiddetlenerek devam edeceği. Devam edecek diğer bir olgu da, halkların ekonomik ve sosyal haklar, huzur, istikrar, özgürlük ve demokrasi arayışları.