Marksizmin uluslararası ilişkilere katkısı: Ulusların kaderlerini tayin hakkı*

Hüseyin Sinan Güler

Ekin Deniz Hoş

İsmail Furkan Narlı

Ulus, uluslararası ve uluslarüstü kavramlarının gerek akademide gerekse de yazılı ve görsel basında sıkça tartışıldığı tarihsel bir dönemde söz konusu bu kavramların teorik derinlikleri ile politik karşılıklarının bir arada yeniden tartışılmasına ihtiyaç duyuluyor. Çalışmamız da bu amaç doğrultusunda yapılmakta ve ulusal hareketlerin tekrar gündeme geldiği bu dönemde makalemiz Marksizmin ulusal soruna bakış açısını, Marksizmin uluslararası ilişkiler disiplinine özgün bir katkısı olan ulusların kendi kaderini tayin hakkı kavramını, 1917 Ekim Devrimi sürecinde ve sonrasında Bolşeviklerin ulusal soruna bakış açılarını irdeleyecek, günümüzün sorunlarının anlaşılmasına yönelik bir çerçeve çizmeye çalışacaktır.

  1. KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Makalenin giriş kısmında, yüzyıllardır süregelmiş bir tartışmanın ana öznesi olan “ulus” kavramının ortaya çıktığı tarihsel koşullar tartışılacak ve yürütülecek ulusal sorun tartışması için kavramsal çerçeve belirlenecektir. Ulus, milliyetçilik, ulusal devlet ve teritoryal devlet varlıklarını ortaya çıkaran olaylar tarihsel bağlamlarında ele alındıktan sonra bu kavramların kendi içlerinde oluşturdukları dinamikler ele alınacak ve bir teorik çerçeve çizmek amacıyla yorumlanacaktır. Böyle bir çerçeveyi belirlemek için “ulus” ve “milliyetçilik” gibi kavramları yalnızca güncel görüngüler olarak ele almak yerine bu modern görüngülerin “modern-öncesi evveliyatlarını” tartışmak ve ulus kavramını ortaya çıkaran tarihsel süreçlerin izini sürmek gereklidir (Smith, 1994: 8). Ancak, tarihte ulus kavramının izini sürmekteki amacımız, farklı ulus tanımları ve anlayışları doğrultusunda ortaya atılmış çeşitli tarihsel dönemleri ve olayları ulus kavramına bir doğum tarihi olarak atayan akademik neşriyata bir yenisini eklemek değil, yumak haline gelmiş bir ilişkiler bütününü ilkesel bir çözümlemeye imkân sağlayacak ölçüde deşifre etmek ve çözümlemektir.

  • 1. TEMEL KAVRAMLAR

Ulus kavramı, statik bir doğuş anına sahip olmayan aksine, tarihsel düzlemde sıklıkla iç içe geçmiş sınıfsal, jeopolitik, linguistik ilişkilerin oluşturduğu bir ortamda kuluçkaya yatırılmış, zaman zaman yüzlerce yıl önceye dayanan etnik kimliklere dayandırılmış, zaman zaman ise ekonomi-politiğin içinde bulunduğu safha çerçevesinde yeniden üretilmiş, gerektiğinde hâkim sınıflar tarafından manipüle edilmiş, hatta inşa edilmiş bir kavramdır. Bu yüzden ulusal devletlerin ortaya çıkması milliyetçi akımların varlığıyla öncüllenmeyi gereksinir. Hobsbawm’ın (1995: 24) da belirttiği gibi, “…analitik düzlemde milliyetçilik milletten önce gelir. Milletler devletleri ve milliyetçilikleri yaratmaz, doğru olan bunun tam tersidir.

Milliyetçilik bir kavram olarak, “temelde siyasal birim ile ulusal birimin çakışmalarını öngören siyasal bir ilkedir” (Gellner, 1992: 19). Bu ilkeye göre ulus-devletler modern dünyada varlıklarını sürdüren yegâne meşru unsurlardır. Milliyetçilik ise devlet ve toplum arasındaki ikiliği devleti “millileştirerek” ve topluma milli değerler aşılayarak ortadan kaldırmayı hedefler (van de Putte, 1994). Stalin (2005: 19) bu görüngüyü tarihsel düzlemde sınıfsal bağlama otururken çok net bir sınıflama yapmıştır. Ona göre “ulus yalnızca tarihsel bir kategori değil, belirli bir çağa, kapitalizmin yükseliş çağına ait bir kategoridir. Feodalizmin tasfiyesi ve kapitalizmin gelişim süreci, aynı zamanda insanların ulus olarak örgütlenme sürecidir.

Ulusal bilincin inşasını çözümlerken sıklıkla linguistik argümanlara dayanan Anderson’ın (2015: 62) belirttiği şekilde, modern ulusların biçimsel özelliklerini belirleyen ve ulus inşasının önünü açan şey “kapitalizm, teknoloji ve insanın” dilsel çeşitliliğe duydukları zorunluluğun üst üste binmesidir. Ancak bu dilsel nedenlere bir katalizör olmanın dışında başlatıcı ilke muamelesi yapmak tartışmayı tarihsel köklerinden uzaklaştırır. Stalin’in Avusturyalı sosyal demokrat Bauer’i eleştirirken söylediği gibi, ulusu toprağından kopararak “onu görünmez, kadiri mutlak bir güç haline getirir” (Stalin, 2005:18).

Bu konuda asıl belirleyici olan ve konuyu tarihsel köklerine bağlayacak olan şey bu akımların, sınıfsal ilişkiler düzleminde bulunduğu noktadır. Nairn’ın (2003: 41) öne sürdüğü gibi, milliyetçiliğin modern bir görüngü olarak ortaya çıkışı, ezilen sınıfların politik anlamda bu söylemlere dahil olmalarıyla gerçekleşmiştir ve “en tipik biçimlerinde bu, huzursuz bir orta sınıf ve aydın önderliğin, halk sınıflarının enerjilerini harekete geçirip yeni devletlere destek doğrultusunda yönlendirmeleri kılığına” bürünmüştür. Bu konuda daha kapsamlı bir sınıfsal analiz yapmış olan Stalin’in (2005: 22) ortaya koyduğu fikirler bu monolitik görüşe bir antitez sunmaktadır. Stalin’e göre, işçi sınıfının burjuvazi tarafından önderlik edilen bir mücadele bayrağı altında toplanması konusunda belirleyici etken sınıf çelişkilerinin gelişmişlik düzeyi, işçi sınıfının sahip olduğu bilinç ve örgütlülük düzeyidir. “Sınıf bilinçli proletarya kendi sınanmış bayrağına sahiptir ve burjuvazinin bayrağı altında toplanmasını gerektiren bir neden yoktur.

  • 2. ULUSAL DEVLETİN OLUŞUM SÜRECİ

Ulus kavramının uluslararası sistemin etrafında şekillendiği bir ilkeye nasıl dönüştüğü sorusunu ele alırken, bu sürece içkin belirli tarihsel dönemeçlerden bahsetmeden gerçekleştirilecek her tartışma bir yönüyle eksik kalacaktır. Bu dönemeçlerden ilki Otuz Yıl Savaşları sonucu imzalanmış olan Westphalia Barışı’dır. “Barışı hazırlayacak konferans, Avrupa’nın en büyük ilk konferansı sayılabilir. En önemli özelliklerinden biri, daha önceki uluslararası toplantılar dini nitelikteyken, Westphalia’nın devlet, savaş ve iktidar sorunlarının tartışıldığı laik bir konferans olmasıdır” (Sander, 2016: 57). Realistler, İngiliz okulu ve yapılandırmacılara göre “1648 sonrasında modern egemen devletler arasındaki resmiyet kazanan ilişkiler, türdeş olmayan feodal oyuncular arasındaki imparatorluk ve kilisenin hiyerarşik talepleriyle belirlenen çapraşık ilişkilerin yerini almaya başladı. Uluslararası devletler düzeni, Westphalia Barışı (1648) ve Utrecht Barışı (1713) arasındaki dönemde modern uluslararası ilişkileri andırmaya başladı” (Teschke, 2017: 21). Toparlamak gerekirse, Westphalia Barışı teritoryal devleti ortaya çıkaran tarihsel dönemeç olarak kabul edilebilir.

Bu bağlamda dönüm noktası olarak kabul edilebilecek bir diğer olay ise 1789 Fransız Devrimi ve onun öncülü olarak kabul edebileceğimiz 1776 Amerikan Devrimi’dir. Amerikan Devrimi, çok uzun bir süre daha sürecek olan liberal burjuva devrimleri için sahneyi açmakla kalmaz, Avrupalılara Aydınlanma çağının birçok düşüncesinin gerçekte uygulanabilir olduğunu gösterir (Sander, 2016). Bunun yanında Amerikan Devrimi; yalnızca Fransız Devrimi’nin ideolojik bir öncülü değil, aynı zamanda bir ölçüye kadar onun nedeniydi de. Öte yandan Fransız Devrimi’nin etkileri ise kuşkusuz en az Amerikan Devrimi kadar büyük ve dönüştürücüdür. Fransız Devrimi, devletin meşruiyet temelini dinden ulusa dönüştüren kökten bir değişim olması sebebiyle Ancien Régime’den radikal bir kopuşu ifade eder (Çitak, 2006). Bu kopuş öylesine bir kopuştur ki, bütün dünyada hissedilen etkilere yol açar. Bu etkiler sayesinde yurttaş ve devlet arasındaki ilişkiler dönüşür ve yeniden tanımlanırlar.

Giriş bölümünde anlatılanları özetlemek gerekirse, ulus kavramının belirli bir ortaya çıkış tarihi olmamakla birlikte; konuya ilişkin görüngüleri, ilkesel bir ulus tartışması yürütebilmek adına belirli tarihsel dönemeçler üzerinden okumak mümkündür. Bu dönemeçlerden ilki teritoryal devleti ortaya çıkaran Westphalia Barışı, ikincisi ise devlet ve toplum arasındaki ilişkinin merkezine yerleşmesi ve devleti yalnızca ulusal temelde meşru bir varlık haline getiren Fransız Devrimi’dir. Bu kavramları tarihsel düzleme yerleştirmek adına, önce teritoryal devletin ortaya çıktığını, daha sonra burjuvazinin öncülüğündeki milliyetçi sarsıntıların teritoryal devletleri ulusal meşruiyet tabanına oturttuğunu savunmaktayız.

  • 3. MARX VE ENGELS’TE ULUSAL SORUN

Burjuvazinin organik aydınları tarafından sıklıkla dile getirilen uydurmalardan biri de Marx ve Engels’in herhangi bir ulus teorisine sahip olmadıklarıdır. Oysaki Marx ve Engels, günün koşulları içerisinde başta İrlanda sorunu olmak üzere Polonya, Hindistan ve Çek sorunları üzerine yazarak gerek Marksizmin gerekse Uluslararası İşçi Birliği’nin ulus politikasını oluşturmuşlardır. V.I. Lenin ve J. V. Stalin, Marx ve Engels’in ulus sorununa dair yazdıklarını devrimci teoriyi baz alarak somut koşullara göre geliştirmişlerdir.

Marx’ın 22 Temmuz 1853 tarihinde yayımlanan “Hindistan’da İngiliz Egemenliğinin Gelecekteki Sonuçları” başlıklı makalesinde Hindistan’da süren İngiliz egemenliğinin Hindistan’daki üretim ilişkilerine etkisi anlatıldıktan sonra İngiliz burjuvazisinin kâr hırsıyla Hindistan’da tesis ettiği endüstriyel olanaklar ile endüstriyel enerjinin ancak iki koşulda “yeni toplum ögelerinin meyvelerinin” Hintliler tarafından toplanacağını söyler. Bu koşullar ya Büyük Britanya proletaryasının kendi burjuvazisini devirmesi ya da Hintlilerin İngiliz boyunduruğundan kendilerini kurtaracak güce erişmesidir. Marx’ın bu makalesi Hindistan’daki İngiliz egemenliğini savunduğu yönündeki temelsiz iddiayı da yanıtlamaktadır. Marx, İngiliz egemenliğinin Hindistan’ın üretici güçleri üzerinde yarattığı etkiyi objektif bir şekilde tahlil ederken bu sömürüyü meşrulaştırmamış, aksine yaratılan toplumsal ögelerin Hindistan halklarına yararlı bir pozisyonda olması için Hindistan’ın bağımsızlığına kavuşması gerektiğini belirtmiştir.

Marx’ın 1848 Devrimleri öncesinde ulusal sorunun ezen ülkenin proletaryasının gerçekleştireceği sosyalist devrimle çözüleceği yönünde fikirleri olduğu doğrudur, fakat 1867’de gerçekleşen Fenian Ayaklanması ve ezilen ulusun kurtuluşunun yaratacağı olanakların daha derinlikli incelenmesi sonucunda Marx’ın bu görüşünü değiştirdiği bir gerçektir. Akdağ (2017: 17), 1864’te kurulan I. Enternasyonal Bildirisinde Marx’ın ezen ulusların uyguladığı ulusal baskı politikalarını eleştirdiğini yazar. Marx’ın İrlanda sorunu özelinde yazdıklarını incelediğimizde daha sonra Lenin tarafından ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı olarak geliştirilecek görüşlerin ilk nüvelerini bulabiliriz. İngiliz işçi sınıfının devrimci mücadelesinin İrlanda’nın özgürlüğünden geçtiğini belirten Marx; İrlanda bağımsızlığını kazanamadığı sürece İngiliz işçi sınıfının İngiliz egemenleri ile İrlanda sorunu özelinde ortak bir cephede birleşeceğini belirtir. İşçi sınıfının ve halkların özgürlüğü bakımından sorunu değerlendiren Marx ve Engels, ezilen ulusun bağımsızlık talebini savunmanın hem ezen ulusun hem de ezilen ulusun proletaryasının ulusal sorun sebebiyle burjuvaziye yedeklenme ihtimalini ortadan kaldıracağını, mücadelenin olanaklarının artacağını savunmuş; proletaryanın ulusal-topluluklar politikasının ilhak ve baskıya karşı olacak biçimde şekillenmesi gerektiğini vurgulamışlardır.

  • 4. ULUSLARARASI İLİŞKİLER DİSİPLİNİNDE ULUS VE ULUSAL SORUN

Ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilk kez 2. Enternasyonal’de kavramsallaştırılmış, daha sonra da Lenin tarafından Marksist bir çerçeveyle kapsamlı bir şekilde incelenmiş ve tanımlanmıştır. Bu hak, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Wilson tarafından da “self-determinasyon” adıyla içi boşaltılarak ileri sürülmüştür. Wilson’ın ortaya koyduğu self-determinasyon, burjuva aydınları tarafından ezilen halklara bir çıkış yolu olarak gösterilmiştir. Wilson İlkeleri’nin bütünlüklü bir incelemesi yapılmadığında bu ilkelerin, gerçekten dünyada kalıcı bir barış sağlamak ve ezilen halkları emperyalizmin pençesinden kurtarmak için yazıldığını düşünmek mümkündür. Nitekim burjuva ideologları da konu ulusların kendi kaderini tayin hakkı olduğu zaman gerek Lenin’in bu konudaki öncü ve ilerici fikirlerini engellemek, gerekse Amerika Birleşik Devletleri’nin tarih boyunca ezilen ulusların yanında olduğunu iddia edebilmek için Wilson İlkeleri’ni self-determinasyon üzerinden bir Wilson övgüsü olarak anlatır. Wilson İlkeleri, ancak tarihsel bağlamda ve bütünlüklü olarak incelendiğinde, burjuva ideologlarının yarattığı “özgürlük” perdesi kalkar ve arkasındaki emperyalist öz görünür.

Wilson’ın meşhur ilkelerini tüm dünyaya duyurduğu 1918 yılında Birleşik Krallık, ne kadar savaş yorgunu da olsa hala hegemon güç olma özelliğini sürdürüyordu. Dört kıtada birçok ulusu sömürgeleştirmiş İngilizler; bu ulusların insan gücünden, yeraltı kaynaklarından faydalanmaktaydı. Hindistan en önemlisi olmak üzere bu sömürgeler, aynı zamanda Birleşik Krallık için birer açık pazardı. Aynı dönemde ABD sermayesi birikimini her geçen gün daha da arttırıyor, bir yandan da pazarlarını geliştirmenin yollarını arıyordu. Sermayenin açgözlülüğü, o dönem için de geçerliydi. Wilson İlkeleri’ni de ABD sermayesinin Birleşik Krallık pazarlarına olan iştahının bir tezahürü olarak değerlendirmek mümkün. Sömürgelerle ilgili olan 5. madde buna kanıt olarak gösterilebilir. “Sömürgelerin bütün talepleri serbest, açık görüşlü ve tümüyle tarafsız bir yaklaşımla ele alınmalı, bu tür egemenlik sorunlarının çözümünde ilgili halkların çıkarlarıyla egemenliği tartışılan devletin adil taleplerinin eşit ağırlık taşıması ilkesine kesinlikle uyulmalıdır” (Wilson, 1918) sözlerini kendine pazar arayan bir sermayenin temsilcisinin söylemesini bir Marksist ancak bu şekilde yorumlayabilir. Yine Wilson İlkeleri arasında geçen serbest ticaret, açık denizler gibi talepler ise ABD mallarını ve liberal değerlerini tüm dünyada serbest dolaşıma sokabilmek için yaptığı uzun erimli planların başka bir göstergesidir.

Uluslararası ilişkiler disiplininde ulusların kendi kaderini tayin hakkına liberal bakış açısını Wilson üzerinden inceledik. Peki disiplinden başka bir ana akım olan realizm bu konuya nasıl bakıyor? Öncelikle “olması gereken” üzerine cevaplar aramak yerine olanın analizini yapan realistler bu hakkın neden bir hak olduğuyla ilgilenmezler. Fakat self-determinasyonun neden gerekli olabileceğini Mearsheimer realist çerçevede üç maddeyle açıklar. Önce ulusun tanımını “Ortak bir kültüre; önemli insanlarla dolu bir tarihe, sembollere ve pratiklere sahip insan toplulukları” (Mearsheimer, 2011: 8) olarak yapmıştır. Mearsheimer için uluslar, bu ortak özelliklerini ve geleneklerini yaşatmak, bunları sonraki nesillere aktarmak için ulus devlet olarak örgütlenmişlerdir. Ulus devlet örgütlenmesinin bir gereği olarak mit yaratıcılığına başvururlar ve bu mitler milliyetçiliği besler. Dolayısıyla uluslar, kendilerini diğerlerinden özel kılan mitlerle ulus devleti pekiştirirler. Fakat bazen bu mit yaratıcılığı ulusları “aşırı milliyetçi” (hypernationalist) bir noktaya getirir. Mearsheimer için self-determinasyonun önemi burada başlar, çünkü aşırı milliyetçilik ulus devlet sınırları içerisindeki azınlıklar için büyük bir tehdittir. Yukarıda bahsedilen üç maddeden ikisi bu durumda devreye girer. Bu maddelerden ilki ulus oluşumunun temel taşı olan ortak kültürün yok olmasıdır. İkincisi ise olası bir iç savaş durumunda yok olma tehlikesidir. Yukarıda bahsedilen üç maddeden sonuncusu ise emperyalizmden kurtuluştur. Sonuç olarak ulus devlet, Mearsheimer için hayatta kalmak isteyen ulusların kuşanması gereken bir silahtan başka bir şey değildir. Kendilerini korumak için ulus devlet olarak örgütlenen ulusların başka ulusları ezmeye ve sömürmeye, hatta yok etmeye eğilimli olduğu, dolayısıyla diğer ulusların da yok oluştan kurtulmak için ulus devlet olarak örgütlenmeye çalıştığı sonsuz bir çember yaratmıştır Mearsheimer. Bu sonsuz çemberin tarihte bir yere oturmamasının sebebi altyapı üstyapı ilişkilerini göz ardı edip hiçbir iktisadi temellendirmeye dayanmadan politikayı bağımsız bir kategori olarak ele almasıdır. Realizmin teorik temellendirmesinin en büyük sıkıntısı, dış politika ve iç politika arasındaki diyalektik bağı göremeyip bulutların üzerinde bir uluslararası ilişkiler resmi çizmesinden kaynaklanır.

  1. ULUSAL SORUN VE MARKSİZM-LENİNİZM

Yukarıda da belirtildiği üzere gerek ulus kavramının oluşumu gerekse de ulusal sorun çeşitli düşün insanları ve siyasetçiler tarafından farklı tezler ile açıklanmıştır fakat söz konusu bu tezlerin büyük çoğunluğu İtalyan Marksist Antonio Gramsci’nin ifadesiyle burjuvazinin organik aydınları tarafından dile getirilmiştir. Bu sebeple, söz konusu tezler Robert Cox’un adlandırmasıyla problem-çözücü teori (problem-solving theory) olarak ifade edilen ve disiplin içinde hegemonik bir üstünlüğü olan realist görüşün ulusal sorundaki yansımaları olarak değerlendirebilir. Robert Cox (1981: 128), MillenniumJournal of International Studies dergisinde yayımlanan “Social Forces, States and World Orders: Beyond International Relations Theory” adlı makalesinde “Teori her zaman birileri için ve bir amaç içindir” görüşünü ifade etti. Bu görüş uluslararası ilişkiler disiplini içerisinde değerlendirdiğimiz ulusal sorun hakkındaki tezler için de geçerlidir. Dolayısıyla ulusal sorun konusunda bugüne dek ortaya atılan tüm tezler, tezi oluşturan kişilerin sınıfsal bağlarından ayrı değerlendirilemez. Yüzeysel olarak değerlendirildiğinde Amerika Birleşik Devletleri Başkanı W. Wilson’ın “self-determinasyon” tezi ile Bolşevik önder V. İ. Lenin’in “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” tezi aynı amaç için oluşturulmuş tezler olarak görülse de, bilimsel bir değerlendirme ile bu tezler incelendiğinde W. Wilson’ın ABD’ye yeni pazarlar oluşturmak için oluşturduğu tez ile Lenin’in emperyalizm dönemindeki kapitalizmi zayıflatmak ve sosyalist düzeni kurmak için gerekli olan devrimlerin ön açıcısı olmak üzere oluşturduğu tezin arasındaki farklılıklar belli olmaktadır. Bu tezlerdeki farklılık sınıfsal özüdür.

  • 1. LENİN VE ULUSAL SORUN

Gerek burjuvazinin organik aydınları gerekse de küçük burjuva sol teorisyenler zaman zaman ulusal sorun hakkındaki ilk tutarlı tezin W. Wilson tarafından 8 Ocak 1918 tarihinde ortaya atıldığını ve uluslararası gündemin konusu haline getirildiğini iddia ederler. Ancak gerek Karl Marx ve F. Engels tarafından İrlanda sorunu ile 19. yüzyılın ortalarında ileri sürülen tezler, gerekse de 20. yüzyılın ilk yıllarında yayımlanan Lenin ve Stalin’in ulusal sorun üzerine makalelerini içeren kitap ve bröşürler ve II. Enternasyonal’in tutanaklarında yer alan tartışmalar ulusal sorunun uluslararası gündeme W. Wilson tarafından değil Marksist gelenek tarafından getirildiğinin kanıtıdır (Akdağ, 2017: 6).

Lenin’in Kasım ve Aralık 1913’te yazılmış ve Prosveşçenye (Aydınlanma) dergisinin 10, 11 ve 12. sayılarında yayımlanan “Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Notlar” adlı makalesi ulusal sorun üzerine gerek teorik gerekse de polemik yazısı olarak Lenin tarafından ulusal sorunun ele alınışının bir başlangıcı olarak ifade edilebilir. Söz konusu makale Ekim Devrimi öncesinde Rusya’da faaliyet yürüten ve kendilerine sosyalist diyen bazı gruplar ile Bolşevikler arasında gerçekleşen tartışmaları temel alsa da Lenin’in işçi demokrasisinin ulusal sorun üzerine programının temel hatlarını çizmesi bakımından hala güncelliğini korumaktadır. Lenin (2014: 18), “… [H]angi ulus ve hangi dil için olursa olsun her türlü ayrıcalığın kesin olarak ortadan kaldırılması; ulusların siyasal kaderlerini kendilerinin tayin etmesi sorununun, yani bunların tamamen özgür ve demokratik yoldan ayrılmaları ve bağımsız devlet kurmaları sorunun çözüme bağlanması; uluslardan birine herhangi bir ayrıcalık tanıyacak olan ulusların hak eşitliğini bozacak olan ya da bir ulusal azınlığın haklarını baltalayacak olan her türlü davranışı yasaya aykırı ve geçersiz sayan ve devleti her yurttaşına, anayasaya aykırı olan bu tür tasarrufların geçersiz sayılmasını talep etme hakkını tanıyan ve aynı zamanda böyle hareketlere girişecek olanları cezalara uğratan genel bir yasanın kabulü”nü işçi demokrasisinin programı olarak ifade etmiştir. Gerek Lenin’in gerekse de Stalin başta olmak üzere diğer Bolşeviklerin konu ile ilgili makaleleri ve SBKP(B)’nin Ekim Devrimi sonrasındaki politikaları bu program çerçevesinde şekillenmiştir. Lenin’in ulusal soruna bakışı küçük burjuva milliyetçi sosyalistlerden ya da burjuva milliyetçilerden her bakımdan farklıydı. Öncelikle ulusal sorunu oluşturan etmenleri salt milliyetler kavgasından ibaret gören anlayışlara karşı ulusal hareketlerin iktisadi temellerini inceleyen Lenin (2014: 57) ulusal hareketleri, meta üretiminin iç pazardaki tam egemenliğinin sağlanması zorunluluğundan gelişen ve bu amaçla aynı dili konuşan halkları birleştirmeyi amaçlayan hareketler olarak ifade etmiştir. Bu temellerinden de anlaşılabileceği gibi ulusal hareketler modern kapitalizmin gereksinimlerini en iyi şekilde karşılayacak olan modern ulus devletlerin doğum sancılarıdır.

Lenin, Rosa Luxemburg ile yaptığı Polonya sorunu üzerine tartışmada ulusal sorun üzerine yaklaşımının pratik olmadığı ithamıyla karşılaşmıştır. Lenin (2014: 69), pratik olmanın burjuvazi için önemli olduğunu belirtmekle beraber işçi sınıfı için önemli olanın ilkeler olduğunun altını çizmiş, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını desteklemenin dolayısıyla da ulusların ayrılma hakkını desteklemenin ezilen ulusun burjuvazisini desteklemek olduğu yönündeki iddiaları kesinlikle reddetmiştir. Lenin zulme ve ayrımcılığa karşı olmayı işçi sınıfının “kırmızı çizgisi” olarak belirtir. Ayrıcalıklara karşı olma siyaseti dahilinde bu çizgi; “Burjuva devrimleri döneminde, bütün ulusların ileriye doğru yaptıkları sıçrayışlarda, ulusal devlet kurma hakkı üzerinde çatışmalar ve savaşımları olanaklı ve olası” olarak değerlendirir (Lenin, 2014: 71). Lenin ulusal hareketleri yukarıda da bahsedildiği üzere iktisadi temellere dayandırır. Ulusal sorun üzerine değerlendirmeleri de iktisadi temelde ve sınıf savaşımından bağımsız değildir. Lenin (2014: 83), Şubat-Mart 1914 yazılan “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Etme Hakkı” adlı makalesinin beşinci bölümü olan “Ulusal Sorunda Liberal Burjuvazi ve Sosyalist Oportünistler” başlıklı kısmında işçi sınıfının ve kapitalizme karşı yürütülen savaşımın çıkarının dünyadaki tüm uluslardan işçilerin tam dayanışmasını ve sıkı birlikteliğini gerektirdiği gerçeğinden hareket eder ve her ulusun burjuva milliyetçi siyasetine karşı çıkılması gerektiğinin altını çizer. Bu durum ezen ulusun burjuvazisine karşı ezilen ulusun ayrılma hakkı da dahil olmak üzere ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanımayı gerektirirken ezilen ulusun burjuvazisinin bütün ulusal istek ve istemlerinin destekleneceği anlamına da gelmemektedir.

  • 1.1. Polonya sorununda Lenin ve Luxemburg
  1. Enternasyonal’deki iki devrimci önder olan Lenin ile Luxemburg arasında gerçekleşen ulusların kaderlerini tayin hakkı tartışması teorinin geneli üzerine yapılmış olsa da Luxemburg’un tezlerinin kaynağı Polonya’nın özgül koşulları ile ilgilidir. Tartışmanın temel hatları bakımından Lenin, işçi sınıfının programatik ilkelerinden taviz vermeden Polonya da dahil olmak üzere, tüm ezilen halkların ve sömürgelerin ayrılma hakkı da dahil kendi kaderlerini tayin hakkını savunmuştur. Rosa Luxemburg ise “Polonya’nın özgül koşulları” sebebiyle Avusturyalı sosyal demokratların önerilerinden hareketle özerklik yanlısı bir tutum almıştır.

Lenin (2014), “Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Notlar” başlıklı makalesinde uzun uzadıya incelediği Luxemburg’un görüşlerini yanılgı olarak niteler. Luxemburg’un iddia ettiği gibi Polonya’nın bir istisna değil kapitalizmin emperyalizm aşamasında ulusal kurtuluşunu gerçekleştirememiş diğer ülkeler gibi sıradan bir ülke olduğunu söyler. Bu sebeple her halk gibi Polonya halkının da kendi kaderini tayin hakkı olduğunu savunur. Lenin ulusal kültür özerkliği olarak adlandırılan ve Proudhoncu küçük burjuva milliyetçiliğine hizmet eden tezi eleştirir. Lenin, ulusal kültürel özerkliğe; “adil sınırlar”da milliyetçiliği desteklemek anlamına geldiği, işçi sınıfını böleceği ve sınıfı burjuvaziyi mülksüzleştirme mücadelesinden uzaklaştırarak enternasyonal birleşmenin önüne set çekeceği için karşıdır (Lenin, 2014: 33). Konu üzerinde iki devrimci önderin bir diğer tartışması da Rosa Luxemburg’un RSDİP’in Ulusal Programı’nın 9. Maddesine yönelik, bu maddenin “proletaryanın günlük siyasetine pratik anlamda yön vermemesi, bu maddede ulusal sorunların pratik çözümü olmaması”dır (akt. Lenin, 2014: 66). Bu eleştiri üzerine Lenin iki farklı tartışma açmıştır. İlki yukarıda da değindiğimiz gibi “pratik olmama” meselesi üzerinedir. Diğeri ise “ezilen ulusun milliyetçiliğini destekleme” sorunudur. Lenin’in ifadesiyle Rosa Luxemburg’un “unuttuğu” ezen ulus milliyetçiliğidir. Proletarya, her türlü milliyetçiliğe karşı olmakla beraber ezilen ulusun milliyetçiliğini desteklememek uğruna ezen ulusun milliyetçiliğinin destekçi konumuna düşemez. Bu durum işçiler arasında kurulması gereken birlikteliği engelleyecek, ezilen ulusu işçi sınıfının sosyal-demokrat saflarından uzaklaştırarak ezilen ulusun burjuva milliyetçi partilerine yedekleyecek bir hamle olacaktır. Ulusal sorun ilkesel olarak değerlendirilmelidir.

Bir diğer tartışma konusu da ayrılma hakkının ayrılmayı teşvik etmediğidir. Lenin’in fikri önderliğindeki sosyal-demokrat kadroların büyük devletler yerine küçük devletleri desteklediği iddia edilmiştir. Bu konu gene yukarıda adı geçen makalede Lenin tarafından ele alınmıştır. Lenin’in boşanma hakkı-boşanma arasındaki ilişkiyi ayrılma hakkı-ayrılma arasındaki ilişkiye uyarlayarak kurduğu metafor ile yeterince açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki, ayrılma hakkını desteklemek ne koşulsuz olarak her ayrılık isteğine alkış tutmaktır ne de her ülkenin küçük parçalara bölünmesini desteklemektir. Ayrıca Lenin (2014: 81), ayrılma hakkının tanınmasının ayrılmadan ziyade birlikte yaşamı destekleyeceğini savunmuştur. Lenin, demokratik merkeziyetçi bir anlayışa sahip olarak kendi yazdığı makalelerde ve broşürlerde belirttiği üzere merkezileşmiş ve ayrı ayrı ulusları bünyesinde bulunduran bir devletin sosyalizme gidişi kolaylaştıracağını savunmaktadır. Fakat buradaki kritik nokta şudur ki, bu ulusal kaynaşma demokratik merkeziyetçilik çizgisinde olmalıdır; işgal, ilhak ya da sömürgeleştirme biçiminde olan kaynaşmalar doğal kaynaşmalar olmayıp işçi sınıfının birlikteliğini sağlama özelliğinden de yoksundurlar. Ekim Devrimi’nden sonra Finlandiya’nın bağımsızlığını Sovyet hükümetinin üzülerek fakat koşulsuz şartsız tanıması da bu sebepledir.

  • 2. Stalin ve ulusal sorun

Lenin, Bolşevik İhtilali’nden önce Rusya ve Avrupa’da faaliyet gösteren sol ve sosyalist gruplarla ulusal hareketlerin yapısı ve ulusal sorun hakkında polemik yürüten tek Bolşevik değildi. Bu konuda kalem oynatan farklı kişiler olmasına karşın gerek devrimden önce parti içinde aldığı konum gerekse de devrimden sonraki süreçteki politik niteliği ve pozisyonu açısından J. V. Stalin yazdıklarıyla ön plana çıkmıştır. Stalin’in ön plana çıkmasının tek sebebi onun politik konumu değildir. Stalin, ulus kavramının tanımından başlayıp ulusal hareketlere dair nitelikli bir değerlendirme yaptığı “Marksizm ve Ulusal Sorun” broşürüyle Marksizm literatürüne katkı yapan önemli şahsiyetlerden biri olmuştur.

Stalin (2013: 23), pazarın burjuvaziye milliyetçiliği öğreten ilk okul olduğunu öne sürer. Lenin’in ulusal hareketlerin pazarı birleştirmeye yönelik hareketler olduğu savı ile hemfikirdir. Erken dönem iktidar deneyimleri esnasında pazarın bir bölümüne hâkim olan burjuvazinin kendi çıkarlarını toplumun genelinin çıkarı olarak sunmasının ve milliyet meselesi gütmesinin altındaki iktisadi sebepleri ortaya koymuştur.

Stalin aynı eserde proletaryanın milliyetçi baskı politikalarına karşı çıkması gerektiğinin altını çizer. Bu, ezilen ulus burjuvazisinin ulusal baskı politikalarına karşı çıkışı ile aynı anlama gelmemektedir. Burjuvazi ulusal sınırlar içindeki pazarı kontrol etmek ve kendi iktidarını kurmak gibi “pratik” gerekçelerle ulusal baskı politikalarına karşı çıkmaktadır. Proletarya ise ulusal baskı politikalarına Marx’ın “Başka ulusları ezen ulus özgür olamaz” sözünde olduğu gibi karşı olmalıdır. Ayrıca milliyetçilik proletaryayı sınıf mücadelesinden uzaklaştırarak burjuvazinin “ortak çıkar” alanına yönelttiği için de ulusal sorunun demokratik bir şekilde çözülerek proletarya davası önünde engel teşkil etmesini engellemek de Marksizmin ulusal soruna yönelik yaklaşımını ifade etmektedir (Stalin, 2013: 26).

Lenin’in Rosa Luxemburg ile yaptığı polemikte eleştirdiği ulusal-kültürel özerklik kavramını Stalin de Avusturyalı sosyal-demokratlar ile tartışırken eleştirir. Temel olarak Stalin (2013: 40), “Kendi kaderini tayin hakkı bir ulusa bütün haklarını verirken, ulusal özerklik sadece ‘kültürel’ haklarını verir” tezini savunur. Ulusal-kültürel özerkliğin çok uluslu devletleri politikanın meşru bir aktörü haline getirdiğini ama ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının çok uluslu devlet sisteminin dışında bir alternatif yarattığını ortaya koyar.

  1. 21. YÜZYILDA UKKTH VE GÜNCEL TARTIŞMALAR
  2. yüzyılın ilk çeyreğinde, bilhassa da Ekim Devrimi öncesindeki süreçte II. Enternasyonal partileri arasında yoğun bir tartışma konusu olan ulusal sorun, 21. yüzyılda da önemini korumaktadır. 20. yüzyılın son on yılında Yugoslavya’nın parçalanması ile birlikte tekrar küresel gündemi meşgul eder hale gelmiştir. Bugün hala Katalanlar, Basklar, İrlandalılar, İskoçlar, Flamanlar, Kosovalılar, Kürtler, Tibetliler ve Uygurlar üzerinden tartışma konusudur. Bu soruna burjuva aydınları tarafından ulustan ulusa, kapitalizmin günlük ihtiyaçlarına göre değişen cevaplar verilirken sol ve/veya sosyalist olduğu iddiasındaki kesimlerin ulusal soruna ürettiği çözüm önerileri de ya 20. yüzyılın eskiyen tartışmalarının yeniden açılması ya da sorunun inkârı biçiminde ortaya çıkmaktadır. Soruya tutarlı bir yanıt verenler yine Marksist-Leninistlerdir.

Biz de bu makalenin devamında bugün için oldukça sıcak bir gündem olan Irak Kürdistanı ve Katalan referandumuna odaklanacağız.

  • 1. Irak Kürdistanı referandumu ve Kürt ulusal sorunu

Kürtler, çok kaba bir tabirle ifade edilirse, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki süreçte toprak bütünlüğünden yoksun olarak dört farklı ülkenin sınırları içerisinde yaşamak durumunda kaldılar. Sykes-Picot Anlaşması, San Remo Konferansı, Sevres ve Lozan Barış Antlaşmaları bu dört parçalı durumu tesis eden sürecin mihenk taşlarıydı (Hür, 2016). Sykes-Picot Anlaşması’ndan günümüze kadar Irak, İran, Suriye ve Türkiye topraklarında var olan Kürt halkı bu dört parçada da ulusal baskıya karşı, zaman zaman ivmesi azalsa da sürekli bir mücadele halinde olmuşlardır. I. ve II. Körfez Savaşları sırasında ve sonrasında şekillenen reel-politik ortamın da yardımıyla Irak’ta yaşayan Kürtler bölgesel özerklik statüsü edinmişlerdir. II. Körfez Savaşı sonrasında yaşanan gelişmeler ile çoğu fiili olmak üzere çeşitli kazanımlar elde eden Kürt Bölgesel Yönetimi 24 Eylül 2017’de bağımsızlık amacı ile bir referandum düzenleme kararı almıştır. Oy kullanma hakkına sahip olan 4 milyon 551 bin 255 seçmenden 3 milyon 305 bin 925 kişi oy kullanmış, oyların yüzde 92,72’si bağımsızlığa evet yönünde olurken yüzde 7,27 oranında hayır oyu çıkmıştır. Referandum sonrasında bağımsızlık ilanı, Türkiye ile Irak merkezi hükümetlerinin baskıları ve Kürt siyasi partileri arasındaki uyuşmazlıklar nedeniyle pek gündeme gelemese de referandum öncesinde “Türkiye solu” ulusal sorun bağlamındaki tutumda büyük ölçüde farklılaştı.

  • 2. Bağımsızlık referandumlarına dair fikirler ve Marksist Leninist yaklaşım

Partinin resmi internet sitesinden yaptığı “Irak’ta Savaş Değil Barış Bağımsızlık Değil Demokratik Birlik” başlıklı başkanlar kurulu imzalı basın açıklamasında ÖDP, referandumun bölgede süren emperyalist paylaşım savaşlarından azade görülemeyeceği değerlendirmesini yaparken “bağımsızlık referandumu Irak’tan başlayarak bölgesel düzleme taşınacak yeni bir iç savaşın tetikleyicisi olacaktır” öngörüsünde bulundu. Sorunun Kürtlerin bağımsızlığı ile değil Irak’ın demokratik birliği ile çözüleceğini savundu. Aynı basın açıklamasında referandumun gerekçesi ÖDP tarafından “iki yıldır fiili Başkanlık sürdüren, Parlamentoyu işlevsiz kılan Barzani önderliğinin yönetememe-iktidar krizini aşma, kendisini bir ulusal lider olarak pekiştirme ihtiyacının sonucu” olarak değerlendirildi. Ayrıca ÖDP Başkanlar Kurulu üyesi Alper Taş, Medyascope kanalında gerçekleşen 106. Açık Oturum’da “Lenin’in geliştirdiği tezlerden hareketle, bugün 21. yüzyılda bütünüyle emperyalizmin hegemonyasını inşa ettiği bir çağda ve emperyalistler arası çatışmaların ana gündemi belirlediği bir konjonktürde Irak Kürdistanı referandumuna bakmanın doğru olmadığı” tespitinde bulundu. Özet olarak 21. yüzyılın Lenin’in yaşadığı çağdan farklı olduğunu ve bu dönem bağlamında devrim perspektifi olmayan bir ülkede herhangi bir halkın kendi kaderini tayin etmesinin hem devrim ve sosyalizm için yararlı olmadığını hem de mümkün olmadığını savunuyordu ve ÖDP’nin ulusal soruna dair temel politik hattı Irak Kürdistanı Bağımsızlık Referandumu ekseninde olarak ortaya çıkmış oldu. Katalonya Bağımsızlık Referandumu hakkında Irak Kürdistanı Bağımsızlık Referandumu hakkında olduğu gibi derinlikli bir basın açıklaması yerine referanduma yönelik polis şiddetini kınadığını açıklayan bir açıklama yayınlayan ÖDP, Irak Kürdistanı Bağımsızlık Referandumu sürecindeki açıklamalarından farklı olarak referandum hakkının özgürce kullanılması gerektiğini belirtti (BirGün gazetesi, 2017).

ÖDP’nin Irak Kürdistanı Bağımsızlık Referandumu için kendine belirlediği politik hat ne devrimci ne de demokratiktir. Öncelikle, ÖDP’nin basın açıklamasında formüle edilen “Demokratik Birlik”in Irak özelinde nasıl gerçekleşeceği konusunda hiçbir açıklama yapılmamıştır. “Demokratik Birlik” kapsamında Irak’ın federal, konfederal ya da özerk bölgeler şeklinde mi örgütleneceği yoksa üniter bir birlik içerisinde mi olacağının bahis konusu edilmemesi ÖDP’nin Irak özelinde ulusal soruna nasıl bir çözüm getirdiğine dair soru işaretlerini arttırmıştır. Bunun yanı sıra, ÖDP’nin sorunu bir statü sorunu olarak ele aldığı görülür. Basın açıklamasında geçen “Elbette bu yönetim modeli Kürt halkının statü sorununun demokratik bir biçimde çözümünü içermelidir” önermesi Lenin’in işçi demokrasisinin ulusal sorun hakkındaki programı olarak ifade ettiği ulusal ve dilsel her türlü ayrıcalığın kesin olarak kaldırılması; hak eşitliğini baltalayacak her türlü davranışın yasaya aykırı sayılması yönündeki ilkesel tutumunu yok sayar. Çünkü statünün kararlaştırılmasında belirleyici olan o ulusun kaderini nasıl tayin ettiğidir, ki bu dikkate alınmadığında statü sorunu da çözülmüş olmaz. ÖDP, söz konusu referanduma yönelik tutumunu açıklarken Kürt Bölgesel Yönetimi’nin içinde bulunduğu emperyalist ilişkilere haklı olarak dikkat çekmiştir. Bu söylem referanduma yönelik benzer tutumlar alan TKP çizgisi ile Fikret Başkaya’nın görüşlerinde de mevcuttur. Ancak bu ilişkiler, ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesini geçersiz kılmaz, başka bir deyişle bir ulusun baskı altına alınmasını haklı çıkarmaz. Emperyalizm her zaman ulusal hareketlerden yararlanmaya çalışır. Ulusun kaderini tayin hakkının engellenmesi sayesinde de emperyalizmin bölgeye müdahalesi kolaylaşır. Fakat Polonya sorunu konusunda Rosa Luxemburg ile yaptığı polemikte Lenin (2014: 140) dediği gibi “Nasıl ki, örneğin Latin ülkelerde olduğu gibi cumhuriyetçi sloganların halkın aldatılması ve mali soygun amacıyla burjuvazi tarafından kullanılması durumları, sosyal-demokratların cumhuriyetçiliklerinden vazgeçmeleri için bir neden olmazsa, aynı şekilde bir emperyalist devlete karşı ulusal kurtuluş savaşımından, bazı durumlarda bir başka ‘büyük’ devlet tarafından aynı ölçüde emperyalist amaçları için yararlanılması hali de, sosyal-demokratların, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını reddetmelerine neden olamaz.” Bağımsızlık talebi de dahil hak eşitliği arayışında olan bir ulusun yönetici elitinin burjuva uzlaşmacı çizgisinden dolayı bu taleplerin yok sayılması biçiminde beliren ikircikli tutum, tam hak eşitliği savunusunu içeren işçi sınıfının programına çok uzaktır.

Özgür Üniversite kurucusu, Doç. Dr. Fikret Başkaya ise 28 Eylül 2017’de BirGün gazetesinde yayınlanan makalesinde ulusların kendi kaderini tayin hakkına yönelik “inkârcı” bir yaklaşım taşıyor. Başkaya (2017) makalesinde ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunanların referandumu emperyalist ilişkilerin bir parçası olarak değerlendiremediklerini; emperyalizm ve oligarşik egemenlik döneminde herhangi bir ulusun asla kendi kaderini tayin edemeyeceği gerçeğini göremediklerini öne sürüyor. Başka bir deyişle Başkaya’ya göre herhangi bir ulusun kendi kaderini tayin etmesi için “kollektif emperyalizm” olarak tanımladığı emperyalizmin, devletin ve paranın yok olması gerekmektedir.

Bu açıdan Başkaya’nın görüşünde ulusal mücadele bilinmez bir yarına ertelenmekte, bir ideal olarak kabul ettiği ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı; teorik olanın pratik olanla, düşünsel olanın eylemsel olanla diyalektik ilişkisini kuramadığı için gökyüzünde asılı bir söylem olarak kalmaktadır. Yusuf Akdağ (2017: 8), Başkaya’nın, emperyalizm ve oligarşik egemenlik döneminde ulusların özgür olamayacağına dair tezini eleştirir ve Başkaya’nın düşüncesinden “bütün dünyada emperyalist oligarşiyle onun bütün ülkelerdeki parçaları” toptan ve aynı anda anda yok edilinceye kadar halkların kaderlerine rıza göstermesi gerektiği sonucunun çıktığını yazar.

Başkaya’nın makalesi içerdiği maddi hatalar nedeniyle de ayrı bir eleştiri konusudur. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkından bahsederken Başkaya (2017) bu hakkın ilk kez 1918’de ABD Başkanı Wilson tarafından ortaya atıldığını ve Lenin’in ve III. Enternasyonal’in de bu hakkın destekçisi olduğunu belirtti. Başkaya’nın teorik görüşlerini “sol”, “sosyalist”, “devrimci” gibi sıfatlarla üstlenecek kişiler ve gruplar elbette olacaktır ama ulusların kendi kaderini tayin hakkı meselesinin tarihte ilk kez Wilson tarafından savunulduğu görüşüne konu üzerinde çalışan bir burjuva tarihçisinin bile katılması mümkün değildir çünkü Lenin’in Iskra’nın 15 Temmuz 1903 44. Sayısında yayınlanan “Programımızda Ulusal Sorun” başlıklı makalesinden 1913 yılında yayımlanan “Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Notlar”a ve gene ayını yıl yayımlanan “Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Etme Hakkı” makalesine kadar Birinci Dünya Savaşı öncesinde birçok makale sorunu Marksist bir açıdan ele almış ve çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmıştır. Ayrıca sorun üzerine kapsamlı bir değerlendirme olan “Marksizm ve Ulusal Sorun” broşürü de J.V. Stalin tarafından Ocak 1913 yılında yazılmıştır. Söz konusu bu yayımların ulusların kendi kaderi tayin meselesi üzerine yoğunlaşması bir yana II. Enternasyonal’de bu konunun tartışılması ve hatta polemik seviyesinde bir tartışma ortamı yaratması dahi Marksistlerin ulusların kendi kaderlerini tayin meselesine ve ulusal soruna ABD Başkanı Wilson’dan daha önce kafa yorduklarının ve söz konusu mesele üzerine Marksist bir program oluşturduklarının göstergesidir.

Referandum sürecinde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına “sol”dan gelen itirazların bir bölümü de Komünist Parti’den (KP) geldi. Sol Haber Portalı’ndan yayımlanan Kemal Okuyan ve Aydemir Güler’in makale ve röportajları TKP’nin ulusal sorun üzerine görüşlerini anlamamız için yeterli kaynağı sağlıyor. Aydemir Güler, 2 Ekim 2017 tarihli “Kriz, bildiğiniz gibi değil” başlıklı makalesinde ezilen ulus kavramına yeni bir bakış açısı getirerek ezilen ulus olma koşulunu ekonomik eşitsizlikle açıklamaktadır. Hatta aynı makalesinde Güler (2017) “Barzani aşireti”nden (Barzani aşireti ile Kürt halkını eşitleyerek), Katalonya’dan ve Flamanlar’dan bir ulus çıkmayacağını iddia etmektedir. Fakat belirtmekte yarar var ki Marksist-Leninsitler için önemli bir referans olan Stalin’in ulus tanımında ekonomik eşitsizlik diye bir ayırt edici bir unsur yoktur. Stalin (2005: 16) ulusu “tarihsel olarak oluşmuş, ortak bir dil, toprak, ekonomik hayat ve kendini ortak bir kültürde bütünleyen ruhsal biçimleniş temelinde oluşan, istikrarlı bir insan topluluğu” olarak tanımlamıştır. Güler, Barzani aşiretinin ve hatta IKBY’nde yönetici pozisyondaki Barzani aşireti üyesi kişilerin emperyalist odaklarla kurduğu ilişkilerden dolayı Irak Kürtleri’nin ulusal varlığını yok sayıyor. Ulusu, bünyesinde proletarya ve burjuvazinin bulunduğu bir yapı olarak görmek yerine, homojen bir yapı olarak algılıyor ve Barzani aşiretinin kurduğu ilişkileri tüm Irak Kürtlerine mal ediyor. Hatta buradan hareketle Kürtlerin özgürlük mücadelesinin bir “orman efsanesi” olduğunu savunuyor. Lenin (2014: 29-30) “Ulusal Sorun Üzerine Eleştirel Notlar” adlı makalesinde milliyetçi-sosyalistlere şöyle cevap vermişti: “Bütün milliyetçi-sosyalistlere, çağdaş her ulusun, iki ulusu içerdiğini söyleyeceğiz. Her ulusal kültür, iki ulusal kültürü içerir.” Akdağ (2017: 10), Güler’i bir ulusun üst sınıflarının işbirlikçiliğinden hareket ederek söz konusu ulusun ulusal hak mücadelesini gereksiz ve yok hükmünde göstermenin sosyalistliğe değil sosyal şovenizme kanıt olduğunu söyleyerek eleştirir. TKP’nin konu üzerindeki görüşleri TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’ın Sol Haber Portalı’ndaki 18 ve 26 Eylül 2017’de yayımlanan söyleşi ve köşe yazısından okunabilir. Aydemir Güler’in söylemiyle paralellik gösteren bu görüşlerde Kemal Okuyan “21. yüzyılda sömürücü sınıflara yaslanan hiçbir bağımsızlık hareketi insanlığa hizmet etmez. Neymiş, böyle bir ilke varmış! Bugün devrimciliğin tek ilkesi sömürücülere karşı mücadele etmektir” diyerek Kürt ulusunu ve Kürtlerin ulusal baskı politikalarına yönelik mücadelelerini Barzani ailesinin siyasi konumlanışına indirgemektedir. Ayrıca ezen ulus-ezilen ulus ayrımına yazısında hiç yer vermeyerek hatta Irak Kürdistan’ı ile Türkiye’yi eş bir düzeyde değerlendirerek bu ayrımı yok sayıyor. Her ne kadar Stalin (2005: 74) “Marksizm ve Ulusal Sorun” broşüründe ulusal sorun konusunda Marksistlerin ilkesel tavrının ne kadar önemli olduğunu belirtse ve broşürünü “Orta yol yoktur: ilkeler galip gelirler ve uzlaşmazlar” sözleri ile bitirse de Okuyan makalesinde Marksist-Leninist olduğunu söyleyemeyeceğimiz başka bir devrimciliği tek bir ilke etrafında kurmaktadır. Hem Güler’in hem de Okuyan’ın makalelerinden çıkan ortak sonuç ulusal sorunun çözümü için mücadele etmenin işlevsizliği ve bu sorunun sadece sosyalizm ile, sosyalist devrimden sonra çözüleceğidir. Bu görüş en basit ifade ile demokratik haklar için mücadeleyi küçümsemekte ve işlevsiz görmektedir.

SONUÇ: ULUSLARIN KENDİ KADERLERİNİ TAYİN HAKKININ GÜNCELLİĞİ

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, 1848 Devrimleri sonrasında Marx ve Engels’in geliştirdiği ulus politikasıyla, II. Enternasyonal’deki Polonya tartışmaları esnasında Kautsky’nin devrimci döneminde savunduğu, her türlü ulusal baskıyı reddetme anlayışıyla ve nihayet, Lenin ve Stalin’in gerek Enternasyonal içerisindeki tartışmalara ithafen gerekse de Rusya içerisindeki sol-sosyalist siyasetlerle yürüttükleri polemiklerle şekillenen bir haktır. Bu hak, Wilson İlkeleri’nin 5. maddesi sonucunda değil Marksistlerin onlarca yıllık teorik tartışması bağlamında dünyanın gündemine girmiş, işçi ve emekçilerin mücadele konusu haline gelmiştir. Marx ve Engels’in yazdıklarını ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının bir ön vesikası olarak tanımlasak bile Lenin ve Stalin’in 1913 yılında yayımlanan makale ve broşürleri, Marksizmin ulusal soruna yönelik programının Wilson’dan daha önce uluslararası kamuoyunun gündemine geldiğini göstermektedir.

Türkiye’deki bazı sol ve sosyalist gruplar 2017 Ekim ayında gerçekleşen Irak Kürdistanı Bağımsızlık Referandumu sebebiyle, bu hakkı reddetmek üzere gündemlerine aldılar. Ancak Marksist-Leninist bir hattı savunanlar ve faaliyetlerini bu temelde değerlendiren siyasi oluşumlar için ulusların kendi kaderini tayin hakkı vazgeçilmezdir. Marksistler ilkesel bir tutumla ulusal sorunu hem bir hak sorunu olarak görmektedir hem de ulusal sorunun işçilerin birliğini engelleyici yönünü kavramışlardır. Emperyalizm döneminde ulusların kendi kaderlerini tayin etmesinin mümkün olmadığı yönündeki tezler ise bu hakkın soldan inkarından başka bir anlama gelmez. Çünkü iddia edildiğinin aksine bu ilke esas olarak emperyalizm koşullarında geçerlidir. Emperyalizm çağında ulusların kendi kaderini belirleyemeceği iddiası Lenin’in “emperyalist ekonomizm” olarak adlandırdığı Buharin ve Kievsky’nin görüşlerinden kaynak alır (Koşar, 2017). Lenin (2014: 131), tarafından açıkça dendiği üzere “Her nerede, uluslar arasında zora dayanan bağlar görürsek, biz, her ulusun ayrılma gereğini vaaz etmeye asla kalkışmadan, her ulus için, kendi siyasal kaderini serbestçe tayin etme hakkını, ayrılma hakkını azimle ve kayıtsız şartsız savunuruz. Bu hakkı savunmak, tanımak ve ondan yana olmak, ulusların hak eşitliğini savunmaktır, zora dayanan bağlara karşı çıkmaktır, hangi ulus olursa olsun, onun siyasal ayrıcalıklarına karşı savaşım vermektir ve bu yüzden de ayrı ayrı ulusların işçileri arasında tam bir sınıf dayanışmasını geliştirmektir.

KAYNAKÇA

  • Akdağ, Y. (2017). Bağımsızlık Referandumu ve UKKTH’nin “Sol”dan İnkârı. Teori Ve Eylem, 1(12), 4-20.
  • Anderson, B. (2015). Hayali Cemaatler Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması (8. Baskı). İstanbul: Metis Yayınları.
  • Başkaya, F. (28 Eylül 2017). “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Etmesi” meselesine dair kısa not. BirGün gazetesi. https://www.birgun.net/haber-detay/uluslarin-kendi-kaderini-tayin-etmesi-meselesine-dair-kisa-not-181731.html
  • Cox, R. W. (1981). Social Forces, States and World Orders: Beyond International Relations Theory. Millennium – Journal of International Studies, 10(2), 126- 155.
  • Çitak, Z. (2006). Fransa’da Laiklik ve Milliyetçilik: 1905 Kilise-Devlet Ayrılığı Yasası. Milliyetçilik I, Doğu Batı, 9 (38), 145-160.
  • Gellner, E. (1983). Uluslar ve Ulusçuluk (1. Baskı). İstanbul: İnsan Yayınları.
  • Güler, A. (25 Eylül 2017). Aptallar ülkesi mi?. SoL Haber Portalı. http://haber.sol.org.tr/yazarlar/aydemir-guler/aptallar-ulkesi-mi-210941
  • Güler, A. (2 Ekim 2017). Kriz, bildiğiniz gibi değil. SoL Haber Portalı. http://haber.sol.org.tr/yazarlar/aydemir-guler/kriz-bildiginiz-gibi-degil-211816
  • Hacaloğlui H. (5 Ekim 2017). Açık Oturum (106): Alper Taş, Ceyda Karan ve Sezai Temelli ile Kürdistan Referandumuna solun bakışı. Medyascope. http://medyascope.tv/2017/10/05/acik-oturum-106-alper-tas-ceyda-karan-ve-sezai-temelli-ile-kurdistan-referandumuna-solun-bakisi/
  • Hür, A. (2016). 1916 Sykes-Picot, 1920 Sevr Süreci ve Kürtler. Bitmeyen Savaş Paylaşılamayan Ortadoğu -Sykes-Picot’nun 100. Yılı-(2. Baskı) içinde (109-123).İstanbul:Evrensel.
  • Hobsbawm, E. J. (1995). Milletler ve Milliyetçilik (2. Baskı). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
  • Irak Kürdistan Bölgesi’nde referandum: Bağımsızlığa evet (25 Eylül 2017). Evrensel gazetesi. https://www.evrensel.net/haber/333342/irak-kurdistan-bolgesinde-referandum-bagimsizliga-evet
  • Irak’ta Savaş Değil Barış Bağımsızlık Değil Demokratik Birlik (21 Eylül 2017). ÖDP Portal. http://portal.odp.org.tr/irakta-savas-degil-baris-referandum-degil-demokratik-birlik/
  • Koşar, A. (3 Ekim 2017). 10 soruda ‘Ulusların kendi kaderini tayin hakkı’ nedir? Evrensel Web TV. https://www.evrensel.net/haber/334047/10-soruda-uluslarin-kendi-kaderini-tayin-hakki-nedir
  • Lenin, V.İ. (2014). Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı (12. Baskı). Ankara: Sol.
  • Lenin, V.İ. ve Stalin, J.V. (2005). Marksizm ve Ulusal Sorun (3. Baskı). Ankara: Evrensel.
  • Mearsheimer, J. J. (2011, Mayıs) . Kissing Cousins: Yale Üniversitesi Uluslararası Ilişkiler Atölyesi, Connecticut.
  • Nairn, T. (2003). The break-up of Britain: crisis and neo-nationalism (3. Baskı) Edinburgh: Common Ground Publishing.
  • Okuyan, K. (18 Eylül 2017). Söyleşi- Referanduma da, Barzanistan’ın bağımsızlığına Türkiye’nin müdahalesine de karşıyız. SoL Haber Portalı. http://haber.sol.org.tr/yazarlar/kemal-okuyan/soylesi-referanduma-da-barzanistanin-bagimsizligina-turkiyenin-mudahalesine-de
  • Okuyan, K. (26 Eylül 2017). Milliyetçiliği sizden öğrenecek değiliz. SoL Haber Portalı. http://haber.sol.org.tr/yazarlar/kemal-okuyan/milliyetciligi-sizden-ogrenecek-degiliz-211143
  • ÖDP’den Katalonya açıklaması: Referandum hakkı şiddetle engellenemez (1 Ekim 2017). BirGün gazetesi. https://www.birgun.net/haber-detay/odp-den-katalonya-aciklamasi-referandum-hakki-siddetle-engellenemez-182186.html
  • President Woodrow Wilson’s Fourteen Points (2008). http://avalon.law.yale.edu/20th_century/wilson14.asp
  • Sander, O (2016). Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e. (30. Baskı) Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.
  • Smith, A. D. (1994). Milli Kimlik (1. Baskı). İstanbul: İletişim Yayınları.
  • Teschke, B (2017). 1648 Söylencesi Sınıf, Jeopolitik ve Modern Uluslararası İlişkilerin Kuruluşu. (1. Baskı) İstanbul: Can Yayınları.
  • Van de Putte, A. (1994). Nationalism and Nations. Ethical Perspectives, 1(3), 104-122.
  • Yalçıner, M. (10 Ekim 2017). Referandum dolayısıyla ÖDP…. Evrensel gazetesi. https://www.evrensel.net/yazi/80039/referandum-dolayisiyla-odp

* Bu makale 4-5-6- Mayıs 2018 tarihlerinde İstanbul’da SAV’ın desteğiyle gerçekleştirilen Marksizm Sempozyumu için hazırlanmış ve sunulmuştur. Makalenin hazırlanması sırasında katkılarını esirgemeyen Can Adıgüzel’e teşekkürü borç biliriz.