50. yılında dünyanın 68’i ve Türkiye’nin özgünlüğü

Kadir Yalçın

‘68, etkisini dünya ölçüsünde hissettiren yakın zamanların devrimci dönemidir. Sonra Fransa ve Brezilya’da, Türkiye ve Burkino Faso ya da Tunus’la Mısır’da devrimci dönem oluşup oluşmadığı tartışması bir yana, lokal ayağa kalkışlar yaşansa bile, -Arap ülkeleriyle sınırlı kalmasına karşın birbirini tetikleyen Arap ayalanmaları dışta tutulursa- işçi, gençlik ya da sömürülen yığınların hareketi ülke sınırlarını aşamayıp sınırlı kalmış, dünyayı etkisi altına alarak ülkeden ülkeye yayılmamıştı. ‘68 ise, çeşitli ülkelerde farklı yanları öne çıksa bile, dünya ölçeklidir.

Dünya ölçeğindeki bu devrimci dönem kadar ‘68 hareketi de, tabii ki, dünya ölçekli gelişme ve nedenlerden kaynaklanmış; II. Emperyalist Savaş ya da daha doğru tanımıyla büyük anti-faşist savaş içinde mayalanarak, savaş sonunda ortaya çıkan birikimleri ve kazanımları da yok etmek üzere dünya ölçeğindeki koşulların gericileştirilerek değiştirilmesi girişimlerine karşı bir başkaldırı olarak patlak vermiştir.

Bilinir ki, büyük anti-faşist savaş, adı üstünde, faşizme karşı yönelmişti ve -sosyalizm ve anavatanı SSCB’nin ezilmese bile Nazi Almanyası tarafından kolu kanadı kırılarak zayıflatılması beklentisi içinde Batıdan ikinci cephenin açılması sürekli geciktirilmesine rağmen- faşizme karşı sağlanan zaferle sonuçlandığında dünya ölçeğinde SSCB ve onun şahsında sosyalizmin itibarı doruktaydı. Gelişmiş olanları başta olmak üzere Avrupa’nın bütün ülkelerinde işçi hareketi yaygın ve kitleselken, kitlesel Komünist Partiler alabildiğine güçlenmiş ve örneğin Fransa’da faşizme ve Nazi işgaline karşı savaşın sonuçlarından biri olarak burjuvaziyle ortak hükümet kurmuştu.

İşçi hareketi gelişkinken ezilen ulus ve halkların hareketi durgun değildi. Tam tersine, savaş içinde, emperyalistlerin, birbirlerine karşı savaştırmak üzere silahlandırıp ordularına askere aldıkları en başta Afrika ve Asya’daki sömürgelerinin halkları, ellerine verilen silahları kendi sömürgecilerine çevirmekte gecikmemiş; ellerine bir kez silah alan ezilen yoksullar bu silahların hakkını vermiş ve kendi bağımsızlıkları doğrultusunda kullanmaya girişmişlerdi. Sonuç eski sömürgecilik sisteminin çöküşü oldu ki, II. Dünya Savaşı’nın ayırt edici bir özelliği de budur. Sadece Afrika’da birbirinin peşi sıra onlarca bağımsız ülke kurulurken, savaşın emperyalistler arasındaki asıl galibi olan Amerikalı emperyalistler, hatta vakit geçirmeden geliştirmeye yöneldikleri -görünüşte siyasal bağımsızlık ama ekonomik ve mali olarak bağımlı kılmaya dayalı- yeni sömürgeci yöntemlerle, bunu, İngilizlerle diğerlerinin ellerindeki sömürgeleri kapmak amacıyla teşvik bile ettiler. Aynı bağımsızlık amaçlı ulusal kurtuluş hareketleri Asya’da da yayıldı. Hindistan başta olmak üzere yeni bağımsız ülkeler kuruldu.

Vietnam ve çevresi bölgede ise gelişmeler belirli biçimde farklılık gösterdi. Amerikan emperyalizmi, 1949’daki Çin’in kurtuluşu ve Kore Savaşı’yla ülkenin kuzeyinin 1953’te bağımsızlığını kazanmasının ardından, kendi açısından tamamen olumsuzlaşarak baştan çıkmakta olan gidişata “dur” demek üzere, önünü kesmeye girişti. Mart-Mayıs 1954’te Vietnamlılar, Dien Bien Phu’da, Japonların ardından ülkelerini işgal eden Fransız emperyalistlerini “meydan savaşı”nda yenip ülkelerinden çekilmek zorunda bıraktıklarında, Fransızların yerini emperyalist kapitalist dünyanın patronluğunu kapmış olan Amerikalılar aldı. Uzun sürecek savaş yeniden başladı ve ‘68’i koşullayan temel bir dinamik böylece işlevselleşti.

1945 sonrası dünya, söylendiği gibi, SSCB’nin gücü ve etkisinin artması, işçi hareketinin bütün ülkelerde güçlenip kitleselleşmesi ve kitlesel Komünist Partilerin dünyanın belli başlı ülkelerinde hesaba katılmazlık edilemeyen bir güce ulaşarak ya güçlü –ana- muhalefet ya da iktidar ortağı partiler haline gelmeleri, sosyalizm ve uluslararası işçi hareketinin yedek gücü ve müttefiki olarak çoğu ülkede iktidarı alan ulusal kurtuluş hareketlerinin gelişkinliği, dünya gericiliğini hem alabildiğine ürkütmüş hem de köşeye sıkıştırmıştı.

Ancak öte yandan dünya gericiliğinin baş patronu ve kalesine dönüşen Amerikan emperyalizmi, uluslararası burjuvazi ve tekellerin sadece “öncü” değil, ama güçlü başlıca müfrezesi olarak, kendi ülkesinde gericiliği sağlamlaştırıp tahkim etmekle başlayıp dünya gericiliğini dünya işçi sınıfı ve sosyalizm karşısında birleştirmeye ve tek-merkezli olarak örgütlemeye girişti.

ABD’de, Visconsin Senatörü McCarthy’nin başını çektiği, fırınlarda yakma ve kitlesel olarak imha etmeleri bir tarafa, neredeyse Hitlerinkinden aşağı kalmayan bir anti-komünist kampanya başlatıldı. Öncelikle devlet memurlarını hedef alan, ancak giderek sinema, tiyatro, tıp ve bilimsel araştırma faaliyetleri içinde tüm meslek dallarına yayılan kampanya, bugün FETÖ suçlamasıyla AKP’nin örnek aldığı türden kitlesel işten atmalar ve açlığa mahkum etmelerle gelişti. Demokrat olmak hedefe konmak için yetiyordu. Sendikalara ve işçi sınıfına nefes aldırmama, kampanyanın başlıca ilkelerindendi.

Kapitalizmin 1929 Büyük Bunalımı’nın etkilerinin devam ettiği bir dönemde, 1932’de aldığı başkanlığı II. Dünya Savaşı boyunca da dört kez üst üste seçilerek sürdüren tek Amerikalı olan Demokrat Partili Franklin D. Roosevelt’in 1945’te, savaşın son aylarındaki ölümüyle yerine geçen ve bir dönem daha iktidarda kalan Harry Truman, anti-komünist McCarthyciliği devlet katına taşıyarak resmi politika edindi.

Önce başkan olur olmaz Japonya’nın iki kentine (Hiroşima ve Nagazaki) atom bombası atılması kararını vererek, kitlesel ölümlere neden oldu ve yüz binlerce insanın kanına girdi. Japon emperyalizminin tesliminden sonra ise, Kore’de SSCB ile ABD arasında çıkan ilk anlaşmazlıkta, 1947-’48 sürecinde Kore bölündü.

Ülke içini tamamen “temizleyip” Truman Doktrini adı verilen ve dünya ölçüsünde SSCB ve ilerici anti-emperyalist mevzideki ülkelere karşı uzlaşmaz bir mücadele yürütülmesini öngören anti-komünist doktriniyle ABD, dışarıya yönelik yayılmacı ekonomik ve askeri hamlelerini artırdı. Dışişleri Bakanı G. Marshall’ın adıyla anılan yatırımlar/yardım paketleriyle başta Nazi’lerce yakılıp yıkılan ve sanayileri tahrip edilerek ekonomileri çökertilen Almanya olmak üzere Avrupa ülkeleriyle Yunanistan ve Türkiye gibi SSCB’nin “kanat ülkeleri” ABD’nin lütufkar desteklerine mazhar oldular. Federal Almanya, sosyalizme karşı savaşın ve kapitalist “üstünlük”ün temsili yüzü olacak şekilde yeniden inşa edilmeye girişildi. Teslim alınmış Japonya’da benzer bir mali-iktisadi politika uygulandı.

1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşu ilan edilirken aynı zamanda Avrupa ve Amerika ülkelerinin Amerikan patronajındaki saldırgan şemsiye örgütü olarak NATO kuruldu. Ve Amerikan emperyalizmi 1950’de, BM kararıyla Kore’nin kuzeyine saldırıya geçti. 1950’nin sonlarında, Çin Kore savaşına katıldı ve yüz binlerce Çinli gönüllü Kuzey Kore’nin yanında savaşmaya başladı ve Amerikan planı fiyaskoyla sonuçlanarak 1953 ortalarında ateşkes anlaşması imzalandı. Ancak bu, belirtildiği gibi, Amerikan emperyalizminin Asya’dan elini ayağını çekmesi anlamına gelmedi, tersine, bir yıl sonra, Truman Doktrininin “domino etkisi” tezi uyarınca yeni ve uzun sürecek, ama ABD’ye pahalıya mal olacak bir savaşı başlatmak üzere, Vietnam’a müdahale edip ülkenin güneyini ele geçirdi. Ancak Vietnam Savaşı’nın “domino etkisi”yle savaş giderek -Kamboçya, Laos, Tayland gibi ülkeleri de kapsayarak- tüm güneydoğu Asya’ya yayıldı. Halkların ulusal bağımsızlıklarının pervasızca çiğnenmesi ve ulusal kurtuluş hareketlerinin düşman sayılarak ezilmesine girişilmesi karşısında, anti-emperyalist ulusal hareketler gelişip yayıldı.

NATO’nun ardından, SSCB’yi kuşatma amacıyla, 1954’te Balkan Paktı ve aynı yıl Asya Pasifik’te ise SEATO, 1955’te Türkiye’nin katılımıyla önce Bağdat Paktı ve Krallığın devrilip Irak’ın Pakt’tan çekilmesiyle CENTO kuruldu. Emperyalizmin dünya ölçeğindeki bu saldırgan örgütlenmesi, sonunda, bu paktların, ama başlıca NATO’nun karşısında SSCB ve 6 Doğu Avrupa ülkesi tarafından Varşova Paktı kuruldu.

Marshall yardımlarının aktığı Avrupa’da gericilik bir yandan teşvik edildi bir yandan da yeniden örgütlenmesine girişildi. Nazi artığı kadrolarla doldurulan CIA, NATO’ya dayalı olarak, Avrupa ülkelerinde Gladio’nun örgütlenmesiyle Amerikan yandaşlığı ve anti-komünizmin geleceğini sağlama almaya yöneldi. Prusya kökenli Amerikancı Konrad Adenauer’ın başbakanlığında Hıristiyan Demokrat Hükümetin ucuz işgücüne dayalı sanayileşme hamlesiyle işçi sınıfının nefes alamaz kılınması ve Almanya’nın gericiliğin kışkırtıldığı bir polis devleti olarak yeniden örgütlenmesi el ele gitti. Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın 1950 sonunda kurulmasını 1956’da Almanya’da “komünizm”in resmen yasaklanması takip etti. Ancak Amerikan-Alman gericiliğinin hedefinde olanlar komünistlerden ibaret değilllerdi; Hitler faşizminin devrilmesiyle kazanılan demokratik haklar bir bir rafa kaldırılmaya, topluma gerici disiplin dayatılmaya, tüm ilerici ve demokratlar etkisizleştirilip susturulmaya girişildi.

Fransa farklı durumda değildi. DeGaulle’ün “ülkeyi kurtarma”ya iktidara davet edilmesiyle komünistlerin hükümet ortaklığından ve tüm devlet katlarından “temizlenmeleri” kampanyası ve işçi haklarında sınırlamalar birbirine eşlik etti. Çok geçmeden işçilerin sınırlanmasının yanına gençlik kitlelerine yönelik gerici önlemler eklendi. De Gaulle’cü iktidarla birlikte faşist parti ve örgütlerin sokağı “teslim alma”sıyla işçi grevlerine ve gençliğe karşı saldırılar daha da yoğunlaştırıldı.

Batı Avrupa’nın diğer ülkelerinde de savaş sonrası dönemin hızlı kapitalist gelişmesine rağmen antidemokratik baskılar giderek artmaktaydı. İspanya’da Frankocu faşizm tüm barbarlığıyla işbaşındaydı. İtalya’da Hıristiyan Demokrat Partinin “restorasyon” politikaları kapsamında işçi ve emekçi karşıtı politikalar yoğunluk kazanıyordu. Torino ve Milano başta olmak üzere işçi grev ve gösterilerine saldırılar artmıştı. Yunanistan’da siyasal baskı yoğunlaşıyordu, vb.

YÜKSELEN MÜCADELE VE AVRUPA 68’İ

Bu gelişmelere karşı olarak ve “özgürlük” kavramına yüklenen anlamlar toplumun çeşitli kesimlerinde farklılık göstermekle birlikte özgürlük ve demokrasi talebi etrafında tepki birikimi giderek artıyordu. Dönemin kitlesel eylemlerinin gerçekleştiği ilk ülkelerden biri Amerika Birleşik Devletleri idi. Kuzey Kaliforniya’da Berkeley Üniversitesi öğrencilerinin Vietnam savaşına ve siyahlara yönelik ayrımcılığa karşı başlattıkları protesto eylemleri hızla büyüyerek ülke düzeyinde yaygınlaştı. Berkeley, “hippylerin Mekkesi” diye anılıyordu ve “Savaşma Seviş” türünden pasifist ve şiddet-karşıtı söylemlerle hareket eden hippy hareketi, siyahi yurttaşlara karşı ayrımcılığın reddi ve savaş karşıtlığının güç kazanmasında da rol oynamıştı. Konuşma ve hareket özgürlüğü talep eden ve savaş karşıtı eylemlere yönelik devlet baskısı, hareketin giderek radikalleşmesine yol açtı ve mücadele giderek yaygınlaştı.

ABD’nin Vietnam’a saldırısı Alman gençliğinin gündemine 1965’lerden itibaren girmeye başladı. 1967’de bir öğrencinin polis kuruşunuyla öldürülmesi üzerine savaş sonrası dönemin ilk büyük eylemleri gerçekleştirildi. Polis baskısı ve iktidarın antidemokratik politikaları protesto ediliyordu. Almanya 68’inin başını çeken Rudi Dutschke’nin 11 Nisan 1968’de kurşunlanarak ağır yaralanması, gençlik eylemlerinin daha da yayılmasına yol açtı. Kısa sürede on binlerce genç ülkenin 30’a yakın kentinde gösteriler yaptı, çıkarılmak istenen baskı yasalarına karşı tepkiler daha da büyüdü. İşçi sendikası IG-Metal protestoları destekleyici bir tutum aldı ve protestolar Almanya-Fransa hattında, Berlin’den Paris’e ve Avrupa’nın çeşitli diğer kentlerinde kitlelerin çeşitli kesimlerini kapsayan yığınsal tepkilerin gösterilmesine yol açtı.

Amerikan emperyalizminin Kuzey Vietnam’a açtığı savaşla birlikte (1965), ABD ve Avrupa’dan Güneydoğu Asya’ya çeşitli ülkelerde protesto gösterileri yayılmakta, dünyanın hemen her tarafında olduğu üzere “Yankee vahşeti”ne duyulan öfke Fransa’da da sokağa taşmaktaydı. Sömürgelerinin ulusal kurtuluş savaşları karşısında açmaza düşen Fransa toplumsal çalkantılar içindeyken, “çare”yi De Gaulle’ü göreve çağırmakta bulmuştu. Ne de olsa, İkinci Dünya Savaşı’nın kahraman generaliydi! 2 Haziran 1958’de, altı aylık bir dönem için sınırsız yetkilerle ve yeni bir anayasa yapılması koşuluyla “ulusun başına geçme”yi kabul eden De Gaulle, Cezayir’in bağımsızlık istemini kabullenmek zorunda kalmış, deniz aşırı sömürgelerin bağımsızlığını tanıyacak kararlar açıklamış, “Altı aylık” değil on yılllık iktidarında siyasal baskı yöntemleriyle Fransız politik yaşamını yeniden biçimlendirmiş, aynı nedenlerle de toplumun çeşitli kesimlerinde tepki birikimine yol açmıştı. Bu durum, üniversite gençliğinin resmi eğitim politikalarına ve siyasal baskılara karşı mücadelesi ile savaş karşıtı protestoların birleşmesi için uygun koşullar doğurmuş; 1968 Mart’ında otoriter-merkeziyetçi üniversite yasalarının değiştirilmesi talebiyle başlatılan eylemlerin, Nanterre ve bağlı olduğu Paris Sorbonne Üniversitesi başta olmak üzere Fransa’da yayılmasında etkili olmuş; baskı ve yasakların yoğunlaşması ve Sorbonne’in kapatılması hareketin güç ve yaygınlık kazanmasını önleyememiş ve öğrencilerin, öğretim üyeleri, kent küçük burjuvazisi ve giderek milyonlarca işçinin (9 milyon grevci) baskılara ve savaşa karşı harekete geçmesiyle hareket daha da güç kazanmış; Fransız halkının mücadele geleneğinde örneklerine daha önceki devrimler döneminde rastlanmış “Barikatlar” yeniden kurulmaya başlanmıştı.

De Gaulle’ün iktidarının onuncu yılını kutlamasına karşı “10 yıl yeter!” diye protestolar düzenleyen gençlik kesimlerinin eylemlerine öğretim üyeleriyle işçi temsilcilerinin eylem çağrıları da eklenince, işyerlerini işgal eylemleriyle desteklenen grev ve protestolar sonucu ülkede toplumsal yaşam altüst olmuştu. Amerikan emperyalizminin politikaları kınanıyor, Vietnam direnişini destekleyen sloganlar atılıyordu. İşsizler, evsizler, Fransız emperyalizminin sömürge savaşlarında savaşmış eski askerler, eylemlere katılanlar arasındaydılar. Fransa, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemlerin en yaygın kitle eylemlerine sahne oldu. Buna rağmen işçilerle öğrenci gençlik arasındaki ilişkiler sorunluydu ve kaynaşma zayıf olup işçilerin gençlere yaklaşımı kuşkucuydu. Talep ve hedef belirsizliği ve karmaşası işçiler açısından da geçerliydi.

1968 gençlik eylemleri ve savaş karşıtı hareketin geliştiği bir diğer ülke İngiltere idi. Fransa ve Almanya kadar güçlü bir hareket ortaya çıkmasa da, İngiliz üniversitelerinin hemen tümünde Vietnam savaşına karşı protestolar düzenlendi ve bu eylemlerden bazılarına işçilerin desteği de gerçekleşti. 1960 sonrası “sol hareket” içinde yer alan ve sonraki yıllarda Troçkist “Dördüncü Enternasyonal” yürütme kuruluna giren Pakistan asıllı Tarık Ali, Vietnam savaşı protestolarının öne çıkan isimlerinden biriydi ve “Bandung Hareketi”nin[1] üçüncü dünyacı anlayışlarına sahipti.

İtalya, İspanya, Japonya ve daha birçok ülkede Vietnam direnişine destek ve Amerikan saldırısı ve işgalini protesto eylemleri düzenlendi. İtalya’da öğrenciler baskıcı eğitim politikalarına ve Vietnam Savaşı’na karşı protestolar gerçekleştirdi. İspanya’da, Vietnam savaşına ve Frankocu faşist barbarlığa karşı protesto eylemleri yapıldı. ABD saldırganlığı Meksika ve Brezilya’da da çeşitli eylemlerle protesto edildi.

***

Ancak kitleselliği ve yaygınlığına; Amerikan işgal savaşını protesto, üniversitelerde demokratik reformlar, daha fazla özgürlük gibi talepleri ileri sürmüş olmasına rağmen ABD ve Avrupa 68’i, talep ve hedef karışıklığıyla belirgindi ve bu eylemlerde liberal bireysel özgürlükçü ve anarşizan anlayışlar öne çıkıyordu. Fransız 68’inin öne çıkardığı “lider”lerin en popüleri olan Daniel Cohn Bendit (“Kızıl Danny”), “Anarşistler Federasyonu”nun üyesiydi; otorite karşıtıydı, “özgürlükçü”ydü ve hareketi “devrim” olarak nitelemesine rağmen, sosyalizmi düşünsel olarak dahi hedeflemekten uzaktı. “Kapitalist sömürünün gelecek kadroları olmayı reddediyoruz” diyen Bendit, sonraki süreçte Avrupa Yeşiller hareketinin parlamenteri oldu. Alman gençliğinin başkaldırısında öne çıkan ve “tarihin öznesi olmaktan çıktığı”nı ileri sürdüğü işçi sınıfının yerine gençlik-merkezli bir özne ve hareket koyan Marcuse’ci görüşleri savunan “Kızıl Rudi”nin Alman Yeşilleriyle birlikte hareket etmesi de, başka etkenlerle birlikte Avrupa ‘68’inin başını çekenlerin politik-ideolojik tutumuyla bağlı bir sonuçtu.

Avrupa ve Amerikan 68’inin işçi sınıfı mücadelesiyle amaçsal bağları daha zayıf hatta yok denecek düzeydeydi. Avrupalı gençler “Ne tanrıları isterim ne de efendileri!” diyorlar, çalışmayı kötülüyor, devrimin “silahların eseri” olacağını söylüyor, “Savaşma seviş!” diye bağırıyorlardı. Kafaları da, slogan ve istekleri de karışık ve bulanıktı. Bireysel özgürlükçü anlayışlar öne çıkarılıyor, giyimde, cinsel yaşam kültüründe “serbestlik” isteniyordu. Aralarında Troçkistler, anarşistler ve Maocuların da bulunduğu karışık gruplar, eğitim reformu istiyor; okul duvarlarına “Profesörler: hem siz hem de kültürünüz ihtiyarlamış”, “Yaşamamıza izin verin” posterleri asıyor; siyasal iktidarı ve tüm bürokratik kurumları, partileri, sendikaları suçluyor, bireysel özgürlükçülük anlayışını yüceltiyorlardı. Avrupa 68’i, liberal ve anarşizan ideolojik-siyasal anlayışların etkisi altındaki gençlik kitlelerinin, savaş karşıtı, otorite retçi ve “cinsel özgürlükçü” grupların karmaşık bir hareketi olarak gelişti; işçi sınıfına ve sosyalizme uzaklığının da etkisiyle kısa denebilecek bir sürede sona erdi. Avrupa’da, Avrupa 68’inden de güç alınarak ya dolaysızca ve aleni şekilde Marksizm-Leninizm karşıtlığı öne çıkarıldı ya da “düzeltme-tamamlama” adı altında bilimsel sosyalizm anlayışı bozuşturulup burjuvazi için kabul edilebilir kılınmaya çalışıldı. Foucault, Derrida, Marcuse, Althusser gibi ideologlar bu ortamın ürünü ve bu hareketin kullananı olarak öne çıktılar.

TÜRKİYE’NİN ÖZGÜN ‘68’İ

Türkiye 68’i ise, temel önemdeki bazı özgünleriyle dünya 68’inden ayrışan özellikler gösterdi. Aynı nedenlerle farklılaşan seyir izlemekle kalmayıp farklılaşan sonuçlar da doğurdu. Türkiye 68’i ‘68 ile başlamadı; aksine denilebilirse ’68 ile zirve yapıp farklı yönelişlere kapı aralayarak devrimci olanla oportünist olanı ayrıştırıcı işleviyle ülke tarihinde görmezden gelinemeyecek sosyo-politik bir gelişme evresine işaret etti. Emperyalist gericilik ve işbirlikçilerinin işçi sınıfı ve köy-kent küçük burjuvazisi başta olmak üzere emekçi sınıflara yönelik baskısının yoğunlaştığı bir dönemde; Amerikan taşeronu iktidarın uyanış içindeki gençlik kesimlerini baskı ve yasakla yıldırmaya çalıştığı 60’lar sonrası ortamda ‚65’lerden itibaren ivme kazanan bir öfke birikimi ve mücadelenin devamında, bağımlı ülke koşullarının mayaladığı antiemperyalizmin ve nasıllığı üzerine yoğun tartışmalarla sosyalizm isteğinin ateşlediği bir hareket olarak Türkiye 68’i, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm olarak ifade edilebilecek olan hedefler bakımından daha belirgin, daha net ve devrimci olarak yaşandı. Türkiye 68’inin özelliklerinden biri de, siyasal örgütlere “doğum odası” işlevi görmesi ve belirli bir sosyal rezerv sağlamasıydı. Kapitalist dünyanın gerici değerleriyle hesaplaşma hareketi olan ’68, gençlik hareketi olmakla sınırlı kalmayan işçi ve köylü emekçi kitlelerine dek taşınmaya çalışılan bir politik-sosyol ve kültürel hareket olarak, sorunların çözümünü sosyalizmde gören, ancak sosyalizm anlayışı sorunlu bir hareketti. Sosyalizm adına ve sosyalizm için hareket; nasıl olacağına dair netsizliğine ve nasıl kurulacağına dair belirsizliklerine rağmen sosyalizmin insanlığı kurtaracak tek toplumsal yaşam biçimi ve sistem olduğu düşüncesiyle ileri atılan ve baskıcı, antidemokratik burjuva sistemine karşı demokratik özgürlükler, eşitlik ve bağımsızlık için mücadeleyi öne çıkaran bir hareket. Öğrenci gençliğin talepleriyle halkın sosyoekonomik ve politik talepleri arasında bağ kuran, çözümü de demokrasi ve sosyalizmde gören bir hareket. Vietnam, Filistin halklarıyla dayanışma, sömürgeciliğin son bulması ve ulusal kurtuluş savaşlarına destek, Amerikan emperyalizminin dayattığı esarete karşı Latin halklarıyla Güneydoğu Asya’da verilen bağımsızlıkçı devrimci savaşlara destek; Küba devrimi ve Vietnam direnişine içten yakınlık; Ernesto Che Guevara ve Ho Chi Min’e büyük sempati, “Ho Ho Ho, İki Üç, Daha Fazla Vietnam, Ernesto’ya Bin Selam!” sloganında anlam bulan mücadele ruhu ve devrim anlayışının ülke topraklarında taşınmasında bütün bunlar rol oynadı. Öğrenci sorunlarıyla da uğraşıldı, faşizme ve emperyalizme karşı mücadele de edildi. İşçi sınıfının ve üretici köylülüğün yanında da yer alındı, işçi grevlerinin ve köylü direnişlerinin örgütlenmesi için çalışma da yürütüldü. Sonrasına devrimci miras olarak kalan bu adanmışlık ruhuyla yığınların devrimci başkaldırısının örgütlenmesinde bütün varlığıyla yer alınması anlayışıyla hareket edildi, vb.

Türkiye 68’i, iktisadi-politik ve sosyal sorunlarla çalkalanan ülkede işçi ve emekçilerin mücadelesinin bir parçası olarak, onun gelişmesinin sürecinde ve onunla bağlı şekilde ortaya çıktı ve sonraki yıllarda da devam edecek olan mücadeleye önemli dersler bıraktı.

Türkiye 68’inin başını çekenler direnişçi işçilerin, üretici köylülerin, ezilen ulusun dertlerini daha yakından bilenler idiler, onların içinden gelenlerle birlikte onların içinde olarak mücadeleyi sürdürenlerin militan kesimlerini oluşturuyorlardı. Onların, işçi grevlerinde, üretici mitinglerinde, emperyalizme karşı protestolarda yer alanları, TİP gibi bir “kitle partisi”nin içinde, ama oportünist uzlaşmacılığa, parlamentarizme ve emperyalizme teslimiyetçi anlayışlara karşı mücadelenin de en önündeydiler. Deniz’leri Türkiye 68’inin önüne çıkaran bu daha köklü bağ, daha içinden olma haliydi. Küçük burjuva devrimciliğine ve dolayısıyla da yığınlardan kopuşa yönelten tepki ve anlayışın modern revizyonizme ve burjuva uzlaşmacılığa karşı devrimci duygu, düşünüş ve eylemle bağı, çok geçmeden, kendi pratiğinin dersleriyle birlikte devrimin temel sınıf dayanağına ve bilimsel sosyalizme yönelişe evrilirken, içinden gelinen toplumsal gerçeklik bunda dolaysızca rol oynadı ve devrimi “kitlelerin eseri” ve öncü sosyal gücü işçi sınıfı olarak alan bilimsel sosyalizme bağlanma ve onda ısrar, bu dayanaklardan güç aldı ve bütün öteki küçük burjuva politik-ideolojik eğilimlerden ayrıştı.

Deniz’ler Türkiye 68’inin en önündeki en militan kesimlerin temsilcisi olmalarıyla birlikte, işçi ve emekçilerin eylemlerinin de içinden gelenler olarak darağaçlarında işçi sınıfı ve emekçilerin sömürü ve burjuva boyunduruğundan kurtuluşunun ‘manifestosu’nu ilan ettiler. İşçi sınıfının ve emekçi köylülüğün devrimin sosyal sınıf dayanaklarını oluşturdukları; emperyalizme karşı bağımsızlık savaşının Kürt ve Türk uluslarından halkların ortak davası olduğunu; ve sömürü ile birlikte baskı ve eşitsizlikten kurtuluşun yolunu gösteren Marksizm-Leninizme sarılmadan hedefe ulaşılamayacağı, bu şiarsal manifesto ile ilan edildi. İşaret edilen yeni yolda ilerlendi. Küçük burjuva ideolojisi, Debraycılık, Marighellacılık ve Guevaracılık çizgisi, Maoculuk ve modern revizyonizm mahkum edildi ve Marksizme yöneliş güç kazandı.

***

’68 Hareketi, burjuva ideologlarıyla kapitalizmin besleme yazarlarınca ileri sürüldüğü üzere bir “yanılgı”nın sonucu ve ürünü olmayıp dünyanın o günkü koşullarında yaşanan toplumsal sorunlarla bağlı olarak ortaya çıkan bir başkaldırı hareketiydi. “Refah toplumu” olarak gösterilen kapitalizmin en gelişmiş ülkeleri başta olmak üzere, ona karşı bir başkaldırı olarak gelişti ve tarihe mal oldu.

1960’lı yıllar dünyasının sahne olduğu gelişmelerin ürünü olarak ’68 Hareketi, gerçekleşmesinin üzerinden yarım asır gibi bir zaman geçmesine rağmen hala kendinden sözettiriyorsa, bu, kapitalizmin ‘ana ülkeleri’ olarak bilinen emperyalist ülkelerle birlikte Asya ve Afrika’nın çeşitli ülkeleri dahil sömürge ve bağımlı ülkelerde de toplumsal yaşamda ve yönetenlerle yönetilenlerin ilişkilerinde sarsıcı etkiye yol açmış bir harekete genişlemiş olmasındandır. Ortaya çıkış etkenleri arasında, Vietnam’ın işgaline karşı çıkış gibi başlıca ve önemlilerinden biri olmasının yanısıra herbir ülkede özgün olanları da bulunan bu hareket ABD, Fransa, Almanya, İtalya ve İngiltere gibi emperyalist ülkelerde, liberal ve anarşizan bireysel özgürlükçü sonuçlarıyla daha kısa sürede geriye çekilirken, emperyalizm ve ezilen halklar arasındaki çelişkinin sertleştiği bir dönemin üzerine gelmesiyle bağlı olarak bağımlı-geri ülkelerde ulusal kurtuluşçu, devrimci ve sosyalist eğilim ve örgütlenmeleri ateşleyici işlev gördü.

ABD’nin başını çektiği kapitalist Batı kampının SSCB ve Doğu Avrupa’daki müttefiklerine karşı sürdürdüğü kuşatma ve yıldırma politikasına ve Nazi barbarlığına karşı antifaşist demokratik ve liberal güçbirliği politikalarının devamı olarak Fransa ve İtalya başta olmak üzere faşizme karşı direnişte güç ve inisiyatif kazanmış işçi ve komünist partilerinin burjuva hükümetlerine ortak olmaları, işçi sınıfı ve halk kitlelerinin mevzilerini güçlendireceğine parlamentarist-reformcu anlayışlara enerji taşımış; modern revizyonist, reformist ve euro-komünist uzlaşıcılık öne çıkmıştı. Avrupa’nın güçlü komünist partilerini yönetenlerle işçi sendikaları yöneticileri, işçi ve gençlik eylemlerini iktidar hedefli yığınsal kalkışmalar doğrultusunda örgütleme ve ileriye taşıma yerine, “gençliğin isyankar ruhu ve dikbaşlılığı”yla da birleşen “otorite tanımaz bireysel özgürlükçü” sokak hareketini, işçi hareketini geri tutma ya da geriye çekme politikalarının gerekçelerinden biri olarak kullandılar. Ortaya çıktığı başlıca ülkelerde ve özellikle de Türkiye gibi ülkelerde militan gençlik kesimlerinin ilerici demokrat ve “sosyalist” kitle partilerinden uzaklaşmalarında bu uzlaşıcı reformist ve parlamentarist politika ve tutum önemli rol oynadı. Emperyalizm ve işbirlikçi gericiliklerin halklara dayattığı baskıya karşı bir isyan hareketi olarak gelişti ve ülkelerin koşulları ve toplumsal hareketin ve sınıf mücadelesinin düzeyiyle de bağlı olarak belirli sonuçlar doğurarak toplumların hayatındaki yerini aldı.

68 Mayıs’ıyla tarihe geçen, ancak 65’ten başlayarak 1980’lere dek süren ve ülkeden ülkeye farklı özgünlükler taşıyan hareket, İkinci Büyük Savaş sonrası dönemin evrensel ölçekteki ilk büyük yığınsal ayaklanış olmasıyla, kendisi de özgün tarihsel bir anlam kazandı ve sonrası yıllardaki gelişmeler üzerinde de etkili oldu. Türkiye gibi bazı ülkelerde bu hareket sırasında öne çıkmış unsurlardan bazılarının, toplumsal devrim için işçi sınıfı ve emekçilerin kitlesel örgütlenmesi fikri ve kapitalist sömürünün ortadan kaldırılması hedefli kurtuluş mücadelesinde ısrar etmeleri ve bilimsel sosyalizm ile işçi sınıfı hareketinin birliği için yürüttükleri kesintisiz mücadele yeni devrimci işçi partilerinin ortaya çıkmasına hizmet etti. Dünya ölçekli bir isyan hareketi olmasına rağmen ’68 hareketi hemen her ülkede, sosyalist-komünist partilerle onların etkisi altındaki sendika yönetimleri tarafından “kıyımlara davetiye çıkaran kışkırtıcılık” olarak nitelendi. Fransız Komünist Partisi ve etkisi altındaki işçi sendikalarının yönetimleri bu hareketi sermayeye karşı mücadelede daha ileri mevziler edinmenin dayanağı haline getirerek ilerletip-yaygınlaştırma yerine, “sönmesi” için çaba gösterdi. FKP, gelişmeleri “küçük grupların” ve “anarşistlerin” başıbozuk eylemleri olarak görüyor; Georges Marchais Humanite’de “Bu sahte devrimcilerin maskeleri enerjik bir biçimde düşürülmelidir çünkü olar objektif olarak Gaullist iktidara ve büyük kapitalist tekellere hizmet ediyorlar” yazıyordu. Almanya’da sosyal demokrat parti gençlik hareketini suçlayarak etkisizleştirmeye çalıştı. İtalya’da komünist parti burjuvaziyle “iktidar paylaşımı” derdindeydi. Türkiye’de TİP ve TKP, gençlik kitlelerinin ve ileri işçi kesiminin “aşırı eylemlere yönelmesini önleme”, yani devrimci mücadelede ileriye atılmasını engelleme çizgisi izledi.

Üzerinden 50 yıl geçti, ve şimdi, dünyamızın yeniden büyük gerginlikler, çatışmalar, işgallerle çalkalandığı; tekelci gericiliğin halk yığınlarına yönelik politikalarının daha da sertleştiği; zenginlik ve yoksulluğun karşıt uçlarda yığınak yaptığı, işsizliğin artmaya devam ettiği, savaşlar ve işgaller nedenli büyük nüfus göçlerinin yaşandığı bir dönemdeyiz. SSCB ve Doğu Avrupa Halk Demokrasilerinin yıkılmasıyla bu görüntünün de ortadan kalkması, sonrası süreçte işçi ve emekçi karşıtı uluslararası baskı ve saldırıların yoğunlaşmasında kolaylaştırıcı etkenlerden biri oldu. Eskinin kitlesel işçi partileri darmadağın oldular ve kapitalist emperyalist güçler hemen tüm ülkelerde işçi ve komünist harekete karşı mevzilerini takviye ederek, aralarındaki çelişkilerin sertleşmesiyle de bağlı olarak antidemokratik baskı politikalarını yoğunlaştırdılar. Balkan ülkeleri parçalanarak ve Doğu Avrupa ülkeleri işbirlikçi gerici kliklerin yönetiminde emperyalizme yeniden bağlanarak kapitalist uluslararası pazara dahil edildiler. Bağlı olarak bu ülkelerde gerici ve faşist akım ve partiler güç kazandılar ve Macaristan, Polonya, Romanya gibi ülkelerde iktidara geldiler. Bu olgusal gelişmelerden de güç alan sosyalizm ve Marksist kuram düşmanı ideolojik saldırı ve kuşatma güç kazandı. Son zamanların birkaç genç kuşağı, toplumsal ilişkilere ve sınıf mücadelelerine bu yeni koşullarda gözünü açıp bu koşullarda “algıladı.”

İçinde bulunduğumuz dönemin bir diğer olgusu, emperyalist gerici kuşatma ve saldırganlığa ve ağır sömürü koşullarına karşı mücadelenin yeniden yükselme eğilimine girmesidir. Henüz ’68 gibi dünya ölçekli kitlesel ve yaygın yeni bir başkaldırı ortaya çıkmamış olsa da, lokal direnişlerde artış görülmekte ve özellikle emperyalistler arası güç ve etki alanı kavgası kapsamında gündeme gelen işgal ve saldırı politikalarına karşı öfke giderek büyümektedir. Diğer yandan kitlesel etkisi zayıf olmakla birlikte küçük ama kararlı Marksist-Leninist parti ve örgütler işçi sınıfı ve ezilen emekçi kesimleri içinde çalışmada ısrar ederek devrimci sınıfın mücadele mevzilerini güçlendirmeye çalışıyorlar. Sosyalizmin tarihsel olarak geçicilik gösteren yenilgisinden edinilen derslerle birlikte işçi-emekçi mücadelesinin geriye düşmesinin neden ve etkenleri üzerine çıkarılan sonuçların öğreticiliğiyle bugün daha ileride bulunuyoruz. Henüz Mayıs 68’inde olduğu üzere “Barikatlar” için yeterli dayanak ve örgütlü güç hazırlığından sözedilemez ise de, faşist ve gerici hareket ile karşıtı olarak ileri işçi-emekçi kesimlerinin bilinçle örmeye çalıştıkları antifaşist-antiemperyalist mücadele barikatı için malzeme birikimi her cephede devam ediyor. Bu kez daha bilinçli şekilde ve güçler ilişkisinin uluslararası somut gerçekliği göz önünde tutularak hareket edilecektir.

[1] 1955’te Endonezya’da Amerikan emperyalizmi ile SSCB ve etki alanları dışında kalan “üçüncü ülkeler”i bir araya getiren ve kentin adıyla anılan Konferans