Marx’ın sınıf kavrayışı, temel çizgileri ve güncelliği

Arif Koşar

GİRİŞ

Marksist düşüncede toplumun sınıflar temelinde analizi büyük bir önem taşır. Sınıfların bu önceliği ve önemi, hem toplumun bilimsel analizinin sonucu hem de çıkış noktasıdır. Sınıfları bütünlüklü olarak ele alıp tartışmamış olsa da Marx’ın sınıfların genel çerçevesini güçlü bir biçimde çizdiği söylenebilir. Sınıf, onun tüm yapıtlarının anahtar kavramıdır ve hemen hepsinde merkezi bir yere sahiptir.[1]

Gerek Marx gerekse de Engels, iktisadi çalışmalarının henüz başlangıç aşamasında toplumu sınıflar temelinde ele almaya yönelmişti. Çünkü onların yöntemsel ve felsefi öncülleri, mevcut iktisadi ilişkilerin göreliliği ve tarihselliğini kavramalarını kolaylaştırıp, tarihin materyalist analizinin koşullarını hazırlamıştı. Ancak, ikili bununla sınırlı kalmadı; felsefi ve tarihsel sezgilerini toplumsal iktisadi-maddi ilişkilerin incelenmesi ile temellendirdi, bütünlüklü bir kurama doğru geliştirdi.

Marx’ın tarihi materyalist yöntemi; insan, toplum ve doğanın hareketine, bunların bilinçli varlıkla ilişkisine dair ontolojik ve epistomolojik çıkarımları, kendinden önceki sınıf kavramına diyalektik bir derinlik kazandırdı. Sınıflar sadece toplumsal bir ‘tabakalaşmayı’ değil toplumun iktisadi, sosyal, siyasal, ideolojik ilişki ve görünümlerini analiz etmek için temel bir unsur haline gelmişti. İnsanı, gerçekliği, yani emek aracılığıyla eylemi, ilişkileri ve karşıtlıkları temelinde ele alan yaklaşımı; değişen ve değiştiren, dinamik bir sınıf kavrayışını getirmişti.

Bu yöntemsel derinliği ile Marx’ın sınıf analizinin temel unsurları; üzerinden 150 yıldan daha fazla bir zaman geçmesine rağmen, artı-değer sömürüsüne dayanan sermaye birikim rejimi varlığını sürdürmeye devam ettiği için hala güncel. Yeni çalışma biçimleri ve meslekler, gelişen sektör ve iş alanları kapitalist piyasa temelinde geliştiğinden, sınıfsal ilişkiler zayıflamak bir yana toplumsal yaşamın geçmişte nispeten korunaklı olan tüm alanlarına nüfuz ediyor. Sermaye birikimi bu alanlara girdikçe, Marx’ın bir ilişki olarak ele aldığı sınıfların genişletilmiş ölçekte yeniden üretimi söz konusu oluyor. Bu açıdan Marx’ın sınıf analizi, günümüz dünyasının tüm karmaşıklığını açıklama, yorumlama ve -kitlelerle buluştuğunda- değiştirme yeteneğini sahip bir yöntem olarak açıklayıcı niteliğini ve güncelliğini koruyor.

MARX’IN SINIFA VARIŞI

Marx 1830’lu yılların sonu ve 40’ların başında yani daha ilk gençlik yıllarında Hegelci felsefesinin etkisi altındaydı. Hegelci sistem Almanya’nın felsefi atmosferinde büyük bir yankı uyandırmış, etkisi ölümünden sonra da sürmüştü. Onun fikirleri bilinçli veya bilinçsiz olarak çeşitli bilim dallarında geniş yer bulmuş, popüler edebiyatı ve günlük gazeteleri bile etkilemişti.[2] Ancak Hegelci felsefenin “zafer yürüyüşü” kendi iç savaşını da hazırlıyordu. Genç ya da Sol Hegelciler olarak bilinen daha radikal bir grup Hegel’in politik tutuculuğunu benimseyen yaşlı Hegelcilerden ayrılmış; geleneksel din ve mevcut devletin yıkılması için aleni bir çaba içine girmişti. Her şey usa uygun hale getirilmeliydi. Başta din olmak üzere insanların yanlış fikirlerine karşı güçlü bir savaş verilmeliydi. Sol Hegelciler fikirlere karşı taarruz savaşını başlatmıştı. Gerçek hayata ise henüz sıra gelmemişti.

Kendisi de eski bir sol Hegelci olan Ludwig Feuerbach’ın Hıristiyanlığın Özü (1841) kitabı ve sonraki çalışmaları Hegelci sisteme büyük bir darbe vurmuştu. Büyü bozulmuş, ‘sistem’ parçalarına ayrılmış, hayal ürünü niteliği gösterilip yok edilmişti. Friedrich Engels’in kırk yıldan fazla bir süre sonra belirttiği gibi, “Bunu anlayabilmek için kitabın özgürleştirici etkisini birinci elden deneyimlemek gerek. Coşkuyu herkes hissetmişti; hepimiz bir anda Feuerbachçı olmuştuk. Marx’ın bu yeni anlayışı ne kadar coşkuyla karşıladığı ve ondan ne kadar etkilendiğini görmek isteyenler ‘Kutsal Aile’yi okuyabilir.[3]

Feuerbachçı eleştiri Eski ve Genç Hegelcilerin didiştikleri düşünceler dünyasından gerçek dünyaya yapılmış bir çağrıydı. Marx, bu coşkulu atmosfer içerisinde Hegelciliğe ve sol-Hegelciliğe karşı daha köklü eleştiriler geliştirdi. 1843 yılında yazdığı Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi çalışmasında henüz kapitalist toplumun sınıflar temelinde ele alınması söz konusu değildi. Ancak bu yolda önemli bir adım atmış; Hegelciliğin devleti, dini ve bir bütün olarak düşünsel dünyayı tinin çelişkili ilerleyişinin bir sonucu ya da aşaması olarak görmesini eleştiri konusu yapmıştı. Hegel’in iddiasının aksine devlet, sivil toplumun kurucu öznesi değildi. Tersine devletin gerçekliği toplumun gerçek yaşamında, Marx’ın Eleştiri’de kullandığı ifade ile sivil toplumdaydı.

Marx için, Feuerbach’ın materyalizmden yararlanarak gerçek dünyaya, topluma ve onun analizine atılan bu belirgin adım, aynı zamanda sınıf analizine doğru atılmış bir adımdı. Bununla yetinmeyen Marx, gerek Eleştiri’de gerek 1844 yılında yazdığı El Yazmaları’nda daha baştan itibaren Feuerbachçı eleştirinin sınırlarını aşmaya yönelmişti. Feuerbach’ın edilgen ve izleyici “insan”ının aksine, insanı etkin faaliyet ve maddi üretim ilişkileri içerisinde ele alıyordu. Bütün bu tartışmaların daha formüle edilmiş bir dökümünü Engels’le birlikte Alman İdeolojisi kitabında gerçekleştirdi. Böylece bazı olgusal zayıflıklar barındırsa da tarihin materyalist analizinin güçlü bir çerçevesini çizmiş oldular. Engels’e göre; bu notlar sonradan geliştirilmek üzere aceleyle karalanmış, kesinlikle yayımlanması planlanmamış yazılar olsa da tarihsel materyalist yeni dünya görüşünün tohumlarını atan ilk belgeler olmaları açısından paha biçilmezdir.[4]

Geliştirilen bu tarih anlayışına göre;

Fikirlerin, tasavvurların ve bilincin üretimi, başlangıçta, insanların maddi faaliyetiyle ve aralarındaki maddi temaslarla, yani gerçek hayatın diliyle doğrudan bağlantılıdır. Tasavvur, düşünme, insanlar arasındaki zihinsel ilişkiler, bu aşamada hala onların maddi davranışlarının dolaysız ürünü olarak ortaya çıkar. Bir halkın siyasal dilinde, hukuki, ahlaki, dini, metafizik vb. dilinde ifadesini bulan zihinsel üretim için de aynı şey geçerlidir. Sahip oldukları tasavvurları, fikirleri vb. üretenler insanların kendileridir; yani, üretici güçlerinin belirli bir gelişim düzeyi ve bu düzeye karşılık gelen -en ileri biçimlere varıncaya kadar- maddi ilişkileri tarafından koşullanan gerçek, aktif insanlardır.[5]

Toplumsal yaşamın maddi temellerine ve üretim tarzına ilişkin bu vurgu, Marx’ın üretim ilişkilerini, dolayısıyla bu ilişkilerin öznesi ve nesnesi olarak sınıfları toplumsal analizinin merkezine koymasını gerekli kılıyordu. Bu açıdan Marx, kendisinden sonra özellikle Althusser, Poulantzas ve Balibar başta olmak üzere yapısalcı okulun savunduğu gibi, işçi sınıfının “yapının etkisi” ya da “taşıyıcısı” olduğu[6] biçimindeki yanılgıya hiçbir zaman düşmemişti. Kimi yazılarında ele aldığı konu gereği tarihsel koşullara ve zorunluluğa, kimilerinde ise aktif özneye daha fazla vurgu yapmış olsa da, Marx’ın insan ve toplum ilişkisine dair genel yaklaşımı, sınıfları tarihsel maddi ilişkiler tarafından koşullanan aktif özneler olarak ele aldığını gösteriyor. Bu açıdan Marx’ta insanlar ve sınıflar, maddi ilişkilerin düz bir yansıması değil, Marx’ın Feuerbach eleştirisinde ısrarla vurguladığı gibi bu maddi koşulları değiştirme güç ve potansiyeline sahip öznelerdir. Ve bu olanağın kendisi, üretici güçlerin gelişmesi ve aynı zamanda sömürüsü nedeniyle işçi sınıfını tek devrimci özne olarak tarih sahnesine çıkarmaktadır.

TARİHSEL VE DÜŞÜNSEL ÖNCÜLLER

Tarihin materyalist analizi, üretim ilişkilerinin ve temel sınıfların toplumsal formasyonun şekillenmesindeki rolünün anlaşılması için yine belirli tarihsel koşulların olgunlaşması gerekliydi. Elbette, modern kapitalizm öncesinde filozoflar, tarihçiler toplum içerisindeki bölünmeye, hatta kimileri bu bölünmenin toplumsal zenginliklerin üretimi sürecinde ortaya çıktığına işaret etmişti.[7] Ancak bunu felsefi ve iktisadi temelleri ile yapmaları mümkün olmamıştı. Bunda kuramsal düşüncenin gelişim seviyesi kadar tarihsel toplumsal ilişkilerin düzeyi de etkiliydi.

Ancak kapitalist toplum bir bakıma kendinden önceki toplumların siyasal ve kişisel örtüsünü üzerinden attı. Toplumsal yaşamdaki her şeyin bir anda piyasaya tahvil edilmesi, her türlü ürünün hızla ticaret nesnesi haline getirilmesi, kapitalist ilişkilerin toplumdaki etkinliğini daha açık bir biçimde gösterdi. Marx ve Engels Komünist Manifesto’da bunu şöyle ifade etmiştir:

İktidara geldiği her yerde burjuvazi, tüm feodal, ataerkil, kırsal ilişkileri darmadağın etmiştir. İnsanları doğal efendilerine düğümleyen cicili bicili feodal kordonları acımasızca koparıp atmış ve insan ile insan arasında kupkuru çıkar dışında, duygusuz ‘nakit ödeme’ dışında, hiçbir bağ bırakmamıştır. Dindar esrikliğin kutsal ürpertilerini de, şövalyece yüksek heyecanları da, dar kafalı burjuva duygusallığını da bencil hesapçılığın buz gibi suyunda boğmuştur. Kişisel saygınlığı değişim değerine indirgemiş, sayısız belgeli ve kazanılmış özgürlüklerin tümünün yerine tek bir özgürlüğü, vicdansız ticaret özgürlüğünü koymuştur. Kısacası burjuvazi, dinsel ve siyasal gözbağlarıyla üstü örtülü sömürünün yerine, apaçık, utanmaz, dolaysız, çıplak sömürüyü geçirmiştir.[8]

Lordun kişisel tahakkümü ve şiddetiyle birlikte serfin toprağa ve lorda kişisel bağımlılığı son bulmuş; piyasadaki alım-satım ilişkileri emekçinin yaşamını belirler hale gelmiştir. O, emeğini kapitalist piyasada satmalıdır. Bunu yapmaz ise yaşamını idame ettirmesi için gerekli tüketim maddelerini satın alamayacaktır. Doğrudan kişisel bağımlılıktan azade, ekonomik ilişkilerin “çıplak” tehdidi ile karşı karşıya kalan yeni bir işçi sınıfı kitlesi ortaya çıkmıştı.

  1. yüzyılın başlarından itibaren ve “vahşi” kapitalizm olarak tanımlanan kapitalizmin erken dönemi, tüm toplumsal ilişki, alışkanlık ve gelenekleri değiştirdi. Toprağa ve feodale bağımlılığın karakteri olan kölelikle birlikte “güvence” de ortadan kalktı. Bu nedenle 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın önemli bir bölümünde, gerek karşı çıkanlar gerek de normal karşılayanlar için, hiçbir güvencesi olmayan işçilerin işsizlik, düşük ücret, barınaksızlık ve yoğun bir sömürüye tabi kalması açık bir olgudur. Marx ve Engels o zamana kadar yapılmamış ölçüde resmi kaynak ve gözlemlere dayanarak kapitalist sömürü altındaki işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarını yakından izledi. 19. yüzyıl edebiyatı da birçok defa hiçbir güvencesi olmayan işçi sınıfının açlık, yoksulluk, işsizlik, bunun acı ve çarpıcı sonuçlarını konu edinmiştir. Felsefe ve diğer toplumbilim alanlarında işçi sınıfı ve mücadeleleri bir biçimde dikkate alınmış; ondan yana ya da bastırmak üzere çeşitli siyasal öneri ve yaklaşımlar geliştirilmiştir.

Sınıf ilişki ve çelişkilerinin 19. yüzyılın başında ekonomik çatışma ve sonuçlarıyla kendisini göstermesinin yanında, tarihin materyalist bir analizi için gerekli düşünsel öğeler de birikmişti. Modern sınıf savaşımı fikri, Marx’tan çok önce İngiliz ve Fransız tarihçiler tarafından egemen aristokrasisi ile halk kitleleri (ve onun çeşitli kesimleri) arasındaki bir savaş olarak formüle edilmişti.[9] Özellikle İngiltere’nin Normanlar tarafından işgaliyle büyük arazilerin eski sahiplerinden yeni Norman aristokrasisine geçişi, sonrasındaki gelişmeler açısından özgün bir sürecin başlangıcı olmuştu. Norman aristokrasisi ile henüz zayıf burjuvazi ve halk tabakaları arasındaki mücadele “ırklar arası savaş” görünümünde açık bir sınıf savaşımıydı. Bu formüle ediliş biçimi giderek sınıf savaşı kavrayışına yaklaşıyordu. Ancak elbette henüz feodal toplumun bağrında ve onun sınıfları arasında.

Fransız Devrimi’ndeki güçlü anti-feodal dalganın temel gündemlerinden birisi aristokratların mülklerine el konulması ve onların cezalandırılmasıydı. Dolayısıyla toprak sahibi sınıfın varlığı tartışmasız olduğu gibi, onların ortadan kaldırma talebi de aynı netlikteydi. 19. yüzyılın başında ise giderek güçlenen ve iktidarı ele geçiren ya da ortak olan kapitalist sınıfın hizmetinde çalışmak üzere büyük bir mülksüz kitle açığa çıkmıştı. Emek gücünden başka satacak bir şeyi olmayan bu sınıfın bir kısmı fiili olarak çalışırken, bir kısmı ise bu ‘talih’ten yoksundu. Mülksüz emekçiler içindeki bu iki grubun üyeleri sık sık yer değiştiriyor; çalışmayanlar kapitalist sanayinin yedek ordusu olarak işlev görüyordu. İşte bu mülksüzler; ütopik sosyalistlerin kurtuluşları için projeler geliştirdikleri, kapitalist çağın toplum bilimcilerinin nasıl kontrol altına alınacağı konusunda kafa yordukları, ekonomi politikçilerin gelirlerini elde ediş biçimleri itibarıyla açık bir biçimde imledikleri işçi sınıfıydı.

Üretici güçlerin gelişmesi ve feodal ilişkilerin tasfiyesiyle, kapitalist ilişkilerin toplumsal üretim ve yaşam biçimleri üzerinde güçlü bir hegemonya kurmaya adım adım ilerlediği bir dönemde kapitalistler bağımsız bir sınıf olarak örgütlenirken; işçi sınıfının kitlesi de hızlı bir biçimde genişliyordu.

Farklı düşünürler arasında sınıfların varlığına dair açık bir ortak kabul vardı. Dönemin toplumsal algısı da, bu sınıfların yaşam biçimi, standartları ve mekanları doğrudan karşıtlıklar temelinde kurulduğu için, bu ayrışmayı genel olarak bilince çıkarmıştı. Ancak bu şimdilik sınıfların varlığını sadece kabul eden ‘kendiliğinden sınıf’ bilinci ile sınırlıydı.

Örneğin modern ekonomi politiğin kurucusu kabul edilen Adam Smith için toplumsal sınıflar oldukça açıktır: “…her ülkenin toprağının ve emek gücünün yıllık ürününün tümü ya da başka bir deyimle bu bir yıllık ürünün tüm bedeli doğal olarak üçe ayrılır; toprak rantı, emek ücretleri ve sermaye kârı; bunlar rantla geçinen, ücretle geçinen, kârla geçinen üç ayrı halk katmanının gelirini oluşturur.[10]

Burjuva ekonomi politiğin diğer bir önemli ismi David Ricardo için de: “Yeryüzünün ürünleri, … toplumdaki üç sınıf arasında bölüşülür: Yeryüzünün işlenebilmesi için gerekli olan toprağın sahipleri, sermaye sahipleri ve emeğiyle yer yüzünü işleyen emekçiler.[11]

Dolayısıyla 19. yüzyılın başında gerek dönemin ekonomi politikçileri, gerek de henüz disiplinler yeterince ayrışmadığı için toplumbilimciler olarak nitelendirebileceğimiz düşünürler açısından işçi sınıfı, kapitalist, aristokrasi, toprak sahibi köylülük gibi sınıflar tartışmasız bir olguydu. Marx, üretim ve bölüşüm ilişkilerine dair yaptığı analizde genel olarak Smith ve Ricardo’nun üç temel sınıflı çerçevesini benimsedi. Ancak görünüşte benzer olsa da Marx’ın sınıf anlayışı çok daha derinlikli olduğu gibi yöntemsel avantajlara sahipti.

Marx’ın Kugelman’a yazdığı bir mektupta açıklıkla ifade ettiği gibi, modern toplumdaki sınıfların varlığını ya da aralarındaki mücadeleyi “keşfetme onuru” ona ait değildi. Burjuva tarihçiler bu sınıf mücadelesinin tarihsel gelişimini anlatmış ve burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini belirli bir ölçüde dile getirmişlerdi. Marx’ın katkısı ise kendi ifadesiyle şudur:

Benim yeni olarak yaptığım şunları göstermek olmuştur:

1. Sınıfların varlığı, sadece, üretimin belirli tarihsel gelişme aşamalarıyla bağlıdır.

2. Sınıf mücadelesi zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götürür.

3. Bizatihi bu diktatörlük, bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma geçişten ibarettir.[12]

Bu üç katkıyı; aşağıda ayrıntılandıracağımız iki temel unsurla açıklayabiliriz: Birinci maddede ifade edilen sınıfların varlığının belirli tarihsel aşamalara bağlı olması; insanın kendi keyfince değil miras alınan tarihsel koşullarda etkinlikte bulunuyor olması, sınıfların bu koşullarla etkileşim halindeki şekillenmesidir. Yine her üç maddede içerilen bu tarihsel materyalist yaklaşıma göre sınıflar belirli tarihsel koşulların sonucu ortaya çıkmış, yine belirli tarihsel koşulların gelişmesiyle ortadan kalkacaktır. Bu ise kendiliğinden değil aktif bir özne olarak işçi sınıfının sınıf mücadelesi yoluyla, içinde bulunduğu ve miras aldığı üretim ilişkilerini değiştirmesiyle gerçekleşecektir. Bu yaklaşım Marx’ın felsefi ve yöntemsel varsayımlarının -tarihsel ve politik ekonomik araştırmalarla desteklenmiş- doğrudan bir sonucudur. Emek, Marx’ın bu yaklaşımında ontolojik bir ağırlığa sahiptir.

EMEK, AKTİF ÖZNE VE SINIF

İnsanın “doğal özü”, “arzuları” ya da “olması gerektiği biçimiyle” değil gerçekliği, gerçek eylemi içerisinde kavranması bakımınından Marx’ın emek kavrayışı oldukça önemlidir. “Hareket noktamız olan öncüller, keyfi öncüller veya dogmalar değil, gerçek öncüllerdir ve bunlardan ancak imgelerinde soyutlama yapmak mümkündür. Bunlar, gerçek bireyler, bu bireylerin faaliyetleri ve hem hazır halde buldukları hem de kendi faaliyetleriyle yarattıkları maddi yaşam koşullarıdır.[13]

Bu yöntemsel girişte Marx hem Genç Hegelcilerin idealizmi hem de Feuerbach’ın materyalizminden ayrılıyordu. Genç Hegelciler tasavvurları, düşünceleri, kavramları, kısacası bağımsız bir varlık atfettikleri bilincin bütün ürünlerini insanın gerçek prangaları olarak gördüklerinden bu illüzyonlara karşı savaş ilan etmişlerdi. Marx, hareket noktasının bu “keyfi öncüller veya dogmalar” olmadığını belirtiyordu. Çünkü gökyüzünden vahiy yoluyla inmiyorlarsa, nasıl ortaya çıktıkları açıklanmalıydı. Bunlar bir biçimde insanlar tarafından yaratılmıştı. İşte Feuerbach, Hegelci felsefeye büyük bir darbe indirirken her şeyin temeline gerçek insanı koymayı önermişti. Ancak analiz gerçek insandan başlayacaksa, bu Feuerbach’ın soyut, izleyici konumundaki insanından farklıydı. Gerçek insan eski materyalizmdeki gibi edilgen ya da izleyici değildi. Çünkü her birey belli bir faaliyet/aktivite ve ilişki içindeydi. Bu faaliyetin temeli ise ‘emek’ti.[14]

İnsan emek ve dolayısıyla iş aracılığıyla bilinçli bir varlık olarak hayvandan ayrılmıştı. Çünkü hayvan bir canlı varlık olarak sadece doğada hazır bulduklarını tüketir. Ancak insan yaşaması için gerekli nesneleri doğada hazır bulmadığı gibi, onları bir emek süreci aracılığıyla üretir. Böylece insan doğayı ve toplumu değiştirdiği gibi kendisinin de bilinci ve varlığını değiştirir:

“İnsan türsel varlık olduğunun kanıtlarını, demek ki tam da nesnel dünyayı işleyip geliştirme olgusunda gerçekten vermeye başlar. Bu üretim onun pratik türsel yaşamıdır. Bu üretim aracıyla doğa, onun yapıtı ve kendi gerçekliği olarak görünür. Çalışmanın (emeğin) amacı demek ki insanın türsel yaşamının nesneleşmesidir: çünkü insan, kendini bilinçte olduğu gibi sadece entelektüel bir biçimde değil ama pratik bir biçimde gerçek bir biçimde üretir ve böylece kendini bizzat kendisinin yaratmış olduğu bir dünyada düşünebilir.”[15]

Bu açıdan Marx, Feuerbachçı materyalizmin tüm kavramsal yaratıların temeline insanı koyarken yaptığı ilerlemenin hakkını verir. Ancak, Feuerbach insanı salt bir “duyusal nesne” olarak görür. Onun insanı algılamak ve nesnel gerçekliği yansıtmakla yetinen, bir bakıma salt izleyen insandır. Oysa gerçek insan emek aracılığıyla faaliyet, etkinlik ve ilişki içerisindedir, böyle olmak zorundadır ve onun gerçekliği bu durumu göz ardı edilerek anlaşılamaz:

Feuerbach’ın elbette, insanların da ‘duyusal nesne’ olduğunu kabul etmesiyle ‘saf’ materyalistlere göre büyük bir artısı vardır. Ne var ki bu noktada da teori alanında kalmaya devam ettiğinden ve insanları verili toplumsal bağlamları ile onları var eden mevcut yaşam koşulları içinde ele almadığından, insanı ‘duyusal faaliyet’ olarak değil, yalnızca ‘duyusal nesne’ olarak görmesi bir yana, gerçekte var olan faal insana asla ulaşamaz. … Bu yüzden de, duyusal dünyayı onu meydana getiren bireylerin canlı duyusal faaliyetinin toplamı olarak kavramayı asla başaramaz.[16]

Bu açından Marx’ın emek kavramı; onun tüm yaklaşımında ontolojik bir perspektif olarak bulunan, toplum ve sınıf teorisinin zeminini oluşturan bir nitelik taşımaktadır. Marx’tan önce üç emek teorisinden bahsedilebilir: Birincisi, emek, örneğin Hegel’de olduğu gibi, ya sırf düşünsel bir etkinlik olarak tanımlanır; ikincisi, Descartes ve Kant geleneğinde gelişen entelektüel aristokratik yaklaşımda olduğu gibi, ya düşünsel etkinlik ile vücutsal etkinlik birbirileriyle uyuşmaz etkinlikler olarak görüldüğü için birbirinden koparılır ve bu bağlamda düşünsel etkinlik hep üstün etkinlik biçimi olarak tanımlanır; üçüncüsü, Adam Smith ve David Ricardo gibi klasik ekonomi politikçilerde olduğu gibi sadece değer teorisi çerçevesinde ele alınıp salt bir meta olarak çözümlenir.[17]

Marx’ın emek kavramı ise insanın düşünsel ve bedensel yetilerini kapsayan, onun doğa ile kurduğu -hem doğayı ve toplumu hem de kendisini- dönüştürücü ve amaçlı bir etkinliktir.[18] Bu bilinçli etkinlik vasıtasıyla diğer insanlarla ilişki kuran birey, toplumsal üretim sürecinin örgütlenmesine dahil olmaktadır. Emeğin, miras alınan -kapitalist- toplumsal koşullarda uygulanma biçimi ise toplumun sınıflara ayrılması ve sınıflaşması süreci olarak şekillenmektedir.

Marx; Hegel’in bilince yaptığı vurgu ile emeği düşünsel etkinliğe indirgeyen ve Feuerbach’ın insanı sadece duyusal nesne ya da izleyici olarak kavrayan yaklaşımlarını aşmış; onların mirasını da kendi kuramına katarak geliştirmiştir. Bu açıdan Marx’ın iş ve emek kuramında, Hegel’in insanı pratik etkinliği içinde ele alan, böylece doğayı, toplumu ve kendisini değiştiren bir tarihsel oluşum olarak gören diyalektik yaklaşımının güçlü mirasını, ancak materyalist bir temelde tersine çevrilmiş biçimde görmek mümkündür.

Buna göre, insan, varlığını sürdürmek için zorunlu -ya da zorunlu olmayan- ihtiyaçlarını karşılamak üzere emek aracılığıyla belirli toplumsal üretim ilişkileri içerisine girmek zorundadır. Üretime dahil olurken onun nasıl üreteceği, içinde bulunduğu tarihsel koşullarca ve geçmişten miras alınan sosyal ilişkiler, üretim araç, gereç ve teknik bilgi düzeyi temelinde belirlenir. Dolayısıyla insanın emek faaliyeti sıfırdan başlamaz, tarihsel olarak biriken ve miras alınan teknik ve sosyal koşullar temelinde gerçekleşir.

Marx, Feuerbach’tan farklı olarak insanı eylemi ve etkinliği içinde kavrarken; bu etkinliğin belirli ve miras alınan sınırlayıcı/koşullayıcı bir tarihsel zeminde gerçekleştiğini belirtir. Bu tarihsel zeminde belirleyici öğe ise, insanın kaçınılmaz bir biçimde dahil olduğu ihtiyaçlarını üretme eylemi yani üretim ilişkilerinin kendisidir. Emek aracılığıyla üretim ilişkisine girmek durumunda olan birey tarihsel koşullar gereğince koşullanarak üretilir; aynı zamanda kendi faaliyetinin tarihsel biçimi ile kendisini bir sınıfın üyesi olarak üretir. Dolayısıyla üretim, insanın eyleminin dışında bir olgu değildir. İnsanların kolektif eylemi ile gerçekleşen üretim sürecinin bireyi koşullaması ve oluşturması söz konusudur; ki bu da insanın emek süreci ile aynı zamanda bir sınıfa dahil olmasını getirir.

Belirli -örneğin kapitalist- tarihsel koşullardaki üretimleri nedeniyle bir sınıf halinde bulunan bireyler, koşullanmakla kalmazlar. Kendi üretim faaliyetleri ve bu sırada karşı karşıya geldikleri üretim araçlarının sahibi sınıflarla ilişkileri süresince hem bu ilişkileri üretir hem de kendilerini değiştirir/üretirler. Marx’ın kuramı, kendinden önceki materyalistlerden farklı olarak nesne ve özneyi birbirinden ayırmaz. Nesne ve özne karşılıklı ilişkisi içerisinde bir bütündür, gerçekliğin anlaşılması için tek bir parçayı bağımsız bir biçimde almak, gerçekliğin bütünlüğü içerisinde kavranması açısından yetersiz olacaktır. Yani, bireyler ve üretim sürecindeki aynı konumu paylaşan bireyler toplamı olarak sınıflar; içinde bulundukları ve miras aldıkları tarihsel şartlar tarafından koşullanmakla birlikte; yaratıcı ve etkinlik halindeki özneler olarak bu koşulları köklü bir biçimde değiştirme olanağına da sahiptir. Bu olanağı günlük mücadele ve çatışmalarda tohum halinde; Fransız Devrimini ve Sovyet Devrimini gerçekleştiren kitlelerin eyleminde ise doğrudan görmek mümkündür.

TARİHSEL BİR İLİŞKİ OLARAK SINIF

İnsanın emek aracılığıyla toplumsal üretim faaliyetine katılması onun hem doğa ile hem de diğer insanlarla ilişkiye girmesini gerekli kılar. Yukarıda belirtildiği gibi Marx’ın praksis yaklaşımıyla doğrudan alakalı olan bu emek kuramı, onun sınıflara yaklaşımının da temelini oluşturur. Çünkü insanlar keyiflerince değil, kendilerinin belirleyemediği tarihsel ve toplumsal koşullar çerçevesinde üretim sürecine dahil olurlar.

Toprağından kopan ve emek piyasasına giren emekçi, kendi emek gücünü kapitaliste kiraladığında artık hem kendisi hem de üretim araçlarının sahibi özsel olarak değişmiştir. Çünkü emekçi, bundan böyle üretim araçlarının sahibi için emek harcayarak üretim faaliyetine katılır. Geçmişte olduğu gibi kendi toprağının sahibi olan emekçi değil; üretim araçlarının sahibi için çalışan bir ücretli işçidir. Emek faaliyetinin niteliği ve bu faaliyeti aracılığıyla kurduğu toplumsal üretim ilişkisi kökten değişmiş; bununla birlikte kendisi de değişmiştir. Ekonomik zor ve gereklilikler kendisini dayattıkça, yeni iş alışkanlıkları, kültür ve yaşam tarzı; eskinin içinde, onu değiştirerek ve sonunda sentezlenerek ortaya çıkmıştır.

Dolayısıyla belirli tarihsel koşullarda, zorunlu toplumsal ilişkilere giren emekçilerin, bu ilişkiye bağlı olarak gerçekleştirdikleri pratik eylemlilik -emek- sadece bir sonuç değil, onların ne olduğunu belirleyen bir etkinliktir. Çünkü insan doğayı ve nesneyi değiştirirken aynı zamanda kendisini de değiştirmektedir. İçine dahil olduğu ilişkiler, onun sadece eylemini değil aynı zamanda onun varlığını da belirleyen niteliktedir. Örneğin bir masa, bilinçli bir özne onunla işlevi üzerinden bilinçli bir ilişki kurmazsa -mesela yeni doğmuş bir bebek için-, sadece rastgele şekilli bir tahta kütlesidir. Artık nesnel bir varlık olmakla birlikte onun masa olması, insanın ona biçtiği bilinçli işlevle ve bu işlev doğrultusunda onu uygun bir planla üretmesine, yani insanla ilişkisine bağlıdır. Benzer biçimde de emekçinin niteliği onun içine girdiği ilişkilerden bağımsız değildir, bu ilişkiler insana içseldir, onun ‘ne’liğinin bir parçasıdır.

Üretim araçları nasıl kendi başına bir sermaye değilse; para sahibi de kendiliğinden kapitalist değildir. Çok para sahibi bir kişi, bu parayı istifleyip, küçük katkılar ve büyük bir cimrilikle arttırabilir. Ancak bu onun bir kapitalist olduğu anlamına gelmez. Kendi toprağında çalışan, toprağını büyütmek hayaliyle yoksunluk içinde yaşayarak tüm kazancını istifleyen küçük toprak sahibi köylü de yaşamının sonlarına doğru belki küçük bir işletme açacak kadar bir birikim sağlayabilir. Ancak o işletme açılmadığı sürece, onun sahip olduğu toprak, tarlasında kullandığı traktör, tohumları, sulama sistemi ve diğer iş aletleri sermaye değildir. Eğer toprağını büyütüp ve belki bir ticari şirketle anlaşıp 10 işçiyi toprağında çalıştırmaya başladığı zaman, artık o bir küçük burjuva olmaktan çıkmış; ücretli işçi ile kurduğu ilişki sonucu artı-değere el koyan bir kapitalist haline gelmiştir. Böylece geçmişte kendi emeğiyle harekete geçirdiği üretim araçları artık kendisinin sahibi olduğu ancak işçilerin kullandığı, işçilerin onlar sayesinde gerekli üretim faaliyetini icra ettikleri “sermaye” formuna girmiştir.[19] Üretim araçları sermayeye, küçük meta üreticisi köylü çiftçi kapitaliste dönüşmüştür. Bu 10 işçi de köy yerinde yoktan var olmadığına göre; kendi toprağını kaybettiği, bu nedenle bizim kapitalistin yanında çalışmak zorunda kaldığı bir sürecin yaşanmış olması gerekmektedir.

Bireysel bir pratik olarak emek aracılığıyla insanın toplumla kurduğu ilişki; bu emek faaliyeti kapitalist toplumsal koşullarda gerçekleştiğinde kapitalist bir ilişki olmak zorundadır. İnsan belirli tarihsel koşullarda emek aracılığıyla eylediğinde doğa ve diğer insanlarla ilişkiye girer. Bu ilişki insanın bir sınıf üyesi olarak varlığını biçimlendirir. Böylece “saf” insan olmanın ötesinde bir sınıfın tikel bir üyesi olarak varlık kazanır. Ya da emek sürecine girmeyerek, mülkiyeti aracılığıyla, bu sefer başkasının emeğinin ürettiklerine el koyarak asalak bir sınıfın tikel bir üyesi olur. Kapitalizmde emek, emek aracılığıyla eyleyen insan, genel olarak insanın bir sınıf üyesi insana dönüşmesi sürecinin temel unsurudur. Emek aracılığıyla faaliyet halindeki insan, hem toplumu hem de kendini dönüştürür. Bu nedenle sınıfların günlük eylemi ve hareketi; aynı zamanda kendi sınıfsal hayatını ve -kendiliğinden- bilincini yaratma sürecidir.

Görüldüğü gibi eylem ve bu eylem dolayısıyla şekillenen sınıfların ortaya çıkışı tarihsel bir olgudur ve bir süreci gerektirmektedir. İşçi sınıfının toplumun temel bir sınıfı olarak tarih sahnesine çıkışı için belirli tarihsel koşullar gereklidir. Feodal toplumun ticari ilişkilerin gelişmesiyle söz konusu gevşemesi sonucu topraktan kopan emekçinin feodal toplumun “gezgin serseri”si[20] değil de gerçek anlamda işçi olabilmesi için dışarıdan katılıma kapalı lonca sisteminin yerini sanayi devrimiyle ortaya çıkan ve giderek büyüyen sanayi tesislerin alması gerekiyordu. Doğa bilimlerindeki gelişmeler ve bunun üretim araçlarına uygulanmasıyla ilk etapta buharlı makinenin icat edilmesi, tek tek küçük işletmelerin yerini büyük ölçekli işletmelerin alması ve buralarda binlerce işçinin toplanmasının zeminini hazırladı. Böylece topraktan kopan emekçi, üretimin daha geri bir aşamasında “gezgin serseri” ya da “dilenci” olurken; üretici güçlerin gelişmesinin başka bir aşamasında işçi oldu.

Elbette, bu sadece makinenin ortaya çıkışına indirgenemeyecek çok yönlü bir toplumsal ilerlemenin sonucu olmuştu. Felsefi tartışmalar, dinsel reformlar, bilimsel, teknik gelişmeler, krala bağlı soylularla ile yerel aristokratlar arasındaki mücadele, yeni coğrafi keşiflerle birlikte ticaretin tarım ve sanayiden giderek daha güçlü bir biçimde ayrılması; zor, istila, kan ve barutla sağlanan büyük sermaye birikimi, tarımsal üretimde serfliğin giderek verimliğini kaybetmesi vb. burada sayılarak bitirilmesi mümkün olmayan, daha az ya da daha çok etkili, çok sayıda olgunun birleşik etkisinden bahsetmek mümkün. Ancak bu toplu ve karşılıklı etkileşim içerisinde toplumun tamamına yakının zorunlu bir biçimde doğrudan dahil olduğu üretim ilişkileri, bu ilişkilerin çerçevesini çizen üretici güçlerin gelişme düzeyi, son tahlilde belirleyici/koşullayıcı bir etki göstermiştir.

Büyük bir deha ile gerçekleştirilen buluşlar gerekli tarihsel koşullar hazır olmadığında işlevsiz kalmış, yüzyıllar sonrasında ise büyük bir etki yaratmıştır. Yani, eğer buharlı makine 18. yüzyılda değil de örneğin 12. yüzyılda keşfedilmiş olsaydı (elbette bu onun zeminini hazırlayan bilimsel gelişmeler olmadan mümkün değildi) muhtemelen makinenin hızlı bir biçimde üretime dahil edilmesini sağlayan büyük dünya pazarı o tarihlerde olmadığı için kullanılamayacaktı. Çünkü loncaların kentsel zanaat üretimindeki tekeli ve sınırlamaları o kadar ağırdı ki; herhangi bir ürünün fazla üretilmesine ihtiyaç duyulması bir yana, tersine her zanaatçının üretimi kesin olarak sınırlanıyordu. Alabileceği hammadde, çalıştırabileceği kalfa sayısı ve yapacağı üretim bu belirlenmiş sınırları aşamazdı, eğer aşarsa mesleği yapamaz duruma gelirdi. Dolayısıyla böyle bir toplumsal düzeyde makinenin varlığı, 18. yüzyıldaki gibi bir etki gösteremeyecek, hatta etkisiz kalacaktı.

Özetle, işçi sınıfının ortaya çıkış koşulları herhangi bir zamanda olamazdı. Ancak gerekli tarihsel iktisadi ve siyasi koşullarda olabilirdi. Feodal toplumun bağrında mülk sahibi emekçinin, mülksüz bir ücretli işçiye dönüşmesi için iki sürecin eş ya da art zamanlı olarak gerçekleşmesi gerekmişti: İlki; küçük köylü ya da zanaatkar sahip olduğu üretim araçlarını bir biçimde kaybetmeliydi ki, kendisi için çalışma şansı kalmayıp bir başkasının kapısına iş başvurusu için gitmek zorunda kalsın. İkincisi; aynı mantık içinde, kapitaliste çalışabilmesi için bu kişinin onu toprağa bağlayan feodal -ve kişisel- kölelik bağlarından kurtulmuş olması gerekiyordu:

Doğrudan üretici, emekçi, ancak, toprağa bağlı bulunmaktan, bir başkasına köle, serf ya da bağımlı olmaktan çıktıktan sonra, kendisi üzerinde tasarrufta bulunabilir. Metasını, satabileceği bir pazarın bulunduğu her yere götürebilen özgür bir emek-gücü satıcısı halini alabilmesi için, ayrıca, lonca düzeninden, bunların çıraklar ve kalfalar için koyduğu kurallardan, çalışma yönetmeliklerinin kısıtlamalarından da kurtulması gerekiyordu. Demek oluyor ki, üreticiyi ücretli-işçi haline getiren tarihsel hareket, bir yandan bunların kölelikten ve loncaların koydukları bağlardan kurtulmaları olarak görünüyor; ve işte, burjuva tarihçilerimiz için, işin yalnız bu yanı söz konusudur. Ama öte yandan, bu yeni özgürleşmiş kimseler, sahip oldukları bütün üretim araçları ile, eski feodal düzenlemelerin sağladığı her türlü güvenceler ellerinden alındıktan sonra, ancak kendi kendilerinin satıcısı haline geliyorlar. Ve onların mülksüzleştirilmesini anlatan bu öykü, insanlık tarihine, kandan ve ateşten harflerle yazılmıştır.[21]

Marx’ın vurguladığı bu koşulların ortaya çıkmadığı ya da geç ortaya çıktığı ülkelere işçi sınıfının sahneye çıkışı da o oranda geç olmuştur. Bu açıdan modern sınıfların varlığı modern kapitalizm gibi tarihsel bir olgudur. Belirli bir tarihsel koşullar temelinde ortaya çıkmış; bu koşulların ortadan kalkmasıyla onlar da ortadan kalkacaktır. Marx sınıfları, burjuva ekonomi politikçilerin yaptığı gibi tarih dışı ve doğal bir olgu olarak görmez. Çünkü, o sınıfların gerçekten belirli tarihsel koşullarda şekillendiğini, bu koşulların ortadan kalkmasıyla tarih sahnesine yeni sınıfların ortaya çıktığını tespit etmiştir. İşte bu nedenle sınıflara neden olan üretim ilişkilerinin değiştirilmesiyle toplumsal sınıfların ortadan kaldırılması da sağlanabilir. İşçi sınıfı bir ilişki olarak sadece kendini ve kapitalisti üreten bir sınıf değil; belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkan ve bu koşulları değiştirme mücadelesi ile daha şimdiden kendisini ve tüm sınıfları ortadan kaldırma potansiyeli taşıyan devrimci bir sınıftır.

KAPİTAL’DEKİ SINIFLAR BÖLÜMÜ

Bu felsefi ve tarihsel yöntemden yola çıkarak Marx toplumsal sınıfları somut olarak nasıl ele almıştır?

Yukarıda ifade edilenlerle Marx’ın sınıfları üretim pratiği ve bu pratik içerisinde girilen ilişkiler temelinde tanımladığı görülebilir. Marx, Kapital’in Üçüncü Cilt’inde, daha geniş bir biçimde ele almayı planladığı ancak sadece bir kaç paragraf yazılmış ve yarım kalmış bölümde, bazı önemli referanslar verir. Burada Marx, açıkça sınıfları bölüşüm ilişkileri ile tanımlayan klasik yaklaşımı eleştiri konusu yapmaktadır. Şu soruyla başlar: “Ücretli emekçileri, kapitalistleri ve büyük toprak sahiplerini üç toplumsal sınıf haline getiren şey nedir?[22]

Marx, diğer ekonomi politikçilerin yaklaşımı ile daha baştan ayrımını çizer. Sınıfların gelir türlerine göre bölünmesi, ancak yüzeysel bir yaklaşım olabilir. Sorusunu şöyle cevaplar: “İlk bakışta gelirlerin ve gelir kaynaklarının özdeşliğidir.[23]

Ancak Marx’a göre bu doğru değildir. Eğer böyle olsaydı; “… tabipler ve devlet memurları, iki ayrı toplumsal gruba ait oldukları… için iki ayrı sınıf oluşturmaları gerekir”di. “Aynı şeyin, toplumsal işbölümünün, emekçileri olduğu kadar, kapitalistler ile büyük toprak sahiplerini de -örneğin bu sonuncuları, bağ bahçe sahipleri, çiftlik sahipleri, orman sahipleri, maden sahipleri, dalyan sahipleri gibi- sonsuz türde çıkar ve statü gruplarına parçalanması için geçerli olması gerekir.[24]

Gelir kaynağının sınıfların oluşumunda neden değil sonuç olduğunu oldukça faydalı bir örnek üzerinden sunarken Marx, sınıflar içindeki statü ve çıkar gruplarını göz ardı etmediğini ortaya koyar. Ancak, onun üretim sürecindeki sömürü ilişkilerini temel alan yaklaşımı; statüleri ve katmanları aşan bir sınıf kavrayışını getirmektedir.

Üretim ilişkileri ile bölüşüm ilişkileri arasındaki ilişkinin burjuva ekonomi politikçiler tarafından tersine çevrilmesinin başka yerlerde yapılmış eleştirisinin burada sınıfların oluşumu üzerinden yeniden yapıldığı söylenebilir. Burjuva iktisatçılara göre, örneğin yoksulluğun çözümü için atılacak temel adımlar, sorun görünüşte işçilerin gelir düzeyinin düşüklüğüyle ilgili olduğundan bölüşüm ilişkilerinde yapılacak radikal ya da işçiden yana düzenlemelerle gerçekleştirilecektir. Marx, bu görüş karşısında bölüşüm ilişkilerini bağımsız, kendi kendini belirleyen ayrı bir alan olmadığını, onun üretim ilişkilerinin bir türevi ve sonucu olduğunu birçok kez dile getirmiştir. Yoksulluğun ve sınıflar arasındaki eşitsizliğin üretilen zenginliğin bölüşümüne indirgenemeyeceğini, bu bölüşümün genel çerçevesinin, karakteri üretim araçlarının mülkiyeti tarafından belirlenen üretim ilişkilerinin kaçınılmaz bir sonucu olduğunu ifade etmiştir.

Bunun anlamı şudur: sınıflar arasındaki eşitsizliğin ve bu eşitsizliğin kaynağı olarak sınıfların varlığının zemini, bölüşüm ilişkileri değil esasen üretim ilişkileridir. Sınıflar, bir sonuç olan bölüşüm ilişkilerindeki olası bazı değişikliklerle değil, ancak üretim ilişkilerindeki köklü değişikliklerle ortadan kaldırılabilir. Temellerine dokunmadan bölüşümdeki eşitsizlik belirli ölçülerde yumuşatılabilir ancak sorun özü itibarıyla çözülemez. Sınıfların ortadan kaldırılması yani üretim ilişkilerini karakterize eden üretim araçları üzerinden kapitalist özel mülkiyetin lağvedilmesiyle çözülebilir. Çünkü toplumun sınıfsal bölünmesinin temeli bölüşüm değil üretim ilişkilerindedir. Bu Marksizmin sınıf analizindeki en temel belirlemesidir.

Klasik ekonomi politikçiler, sınıfları, üretilen zenginlikten pay alma biçimlerine göre tanımlamıştır. Marx içinse tersine, belirleyici olan sınıfın toplam üretimden nasıl pay aldığı değil üretime nasıl katıldığıdır. Elbette üretime katılımın biçimi ile pay alma biçimi arasında doğrudan bir ilişki vardır. Mesela üretime katılan kapitalist, toplam üretimden bir bölümünü kar olarak alır; işçi de ücret olarak alır. Çünkü bölüşümün bu biçimi zaten üretim sürecinde girilen ilişkilerin sonucudur. Bu nedenle toplumsal sınıfların gelirlerini elde ediş biçimine göre tanımlanması bir sorun olarak görülmeyebilir. Ancak sınıfların üretim değil bölüşüm ilişkilerine göre tanımlanması, ilişkinin tersine çevrilmesi; sonuç olanın neden olarak görülmesine yol açmakta; sınıfların tarihsel üretim süreci içerisinde oluşumu, varlığı ve ilişkiselliğini göz ardı etmektedir.

MARX’IN SINIFLARI VE SINIF FRAKSİYONLARI

1848 yılında Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da kapitalizmle birlikte toplumsal üretim ve yaşamda etkin hale gelen modern sınıfları şöyle betimlemişti:

Feodal toplumun çökmesiyle oluşan modern burjuva toplumu, sınıf karşıtlığını ortadan kaldırmış değil. Yalnızca, eskilerin yerine yeni sınıflar, yeni ezme koşulları, yeni mücadele biçimleri getirmiştir.

Ne var ki burjuvazinin dönemi olan çağımızın başlıca özelliği, sınıf karşıtlıklarını basitleştirmiş olmasıdır. Giderek toplumun tümü birbirine düşman iki safa, birbirine doğrudan karşıt iki büyük sınıfa ayrılıyor: Burjuvazi ile proletarya.[25]

Manifesto’nun 1888 tarihli baskısına Engels yazdığı dipnotta burjuvazi ve proletaryayı şöyle tanımlıyordu:

Burjuvazi deyince, toplumsal üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran ve ücretli emeği sömüren modern kapitalistler sınıfını anlıyoruz. Proletarya, deyince ise, kendi mülkiyetinde üretim aracı bulunmadığından, yaşayabilmek için işgücünü satmak zorunda olan modern ücretli işçiler sınıfını anlıyoruz.[26]

Manifesto’da iki temel sınıf böyle tanımlanırken diğer toplumsal kesimler ya da sınıf katmanlarından da bahsedilir. Örneğin;

Bugüne kadarki küçük orta kesimler, küçük sanayiciler, küçük tüccar ve rantiyeler, zanaatçı ve köylüler, tüm bu sınıflar, kısmen küçük sermayeleri büyük sanayiye yetmediğinden büyük kapitalistlerle rekabet edemedikleri için, kısmen de ustalıkları yeni üretim tarzları karşısında değer yitirdiği için, proletaryanın içinde bulurlar kendilerini. Böylece proletaryaya, toplumun her sınıfından katılım olur.[27]

Dolayısıyla feodalizmden kalan ya da kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden ürettiği küçük meta üreticileri başta olmak üzere ara sınıf ve tabakalar varlığını korumaktadır. Küçük burjuvazinin çeşitli bileşenleri olan küçük toprak sahibi köylülük, küçük esnaf, tüccar vb. kesimlerin büyük sermaye ve kapitalist tekelleşme sonucunda işçileşmesi (küçük bir azınlığının kapitalistleşmesi) genel bir eğilimdir.[28] Ancak bu kesimler her zaman kapitalist toplumda vardır ve olacaktır. Dolayısıyla Marx da gerek köylülük ve şehir küçük burjuvazisi gerek de sınıfların belirli tabakalarının özgül siyasal tutum ve taleplerine, ele aldığı konuya göre dikkat çekmiş ve üzerinde durmuştur.

Ayrıca şurası da oldukça açık ki, Marx sınıf kavramını bazen oldukça gevşek bir biçimde “grup”, “hizip”, “katman” gibi kavramların yerine kullanmıştır.[29] Örneğin “lümpen proletarya”dan Marx, “tehlikeli sınıf” olarak bahsetmiştir. Oysa katiller, hırsızlar, dilenciler, mafya vb. bu toplumsal kesimleri Marx, üretim sürecindeki ilişkilerden yola çıkarak bir sınıf olarak düşünmedi. Daha çok bir toplumsal katman olarak gördü.

Yine Marx doktorlar, avukatlar, gazeteciler, profesörler, yazarlar ve rahipleri “burjuvazinin ideolojik temsilcileri ve sözcüleri” olarak niteleyip bunlardan Kapital’in Birinci Cilt’inde “ideolojik sınıflar” olarak bahseder. Marx’ın “ideolojik sınıf” olarak adlandırdığı grup, bu insanların üretimde değil, toplumda oynadıkları role dayanmaktadır. Dolayısıyla aslında ideolojik rolü öne çıkan bu entelektüel kesimleri sınıf değil bir toplumsal grup olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.[30]

Ancak, bu rahat kullanım dolayısıyla Marx’ın belirli bir içeriğe sahip ve çalışmalarının merkezinde bulunan bir sınıf kavramına sahip olmadığı sonucu çıkarılamaz. Çünkü, Marx yer yer sınıf kavramını muğlak bir biçimde kullansa da, Kapital Üçüncü Cilt’te konuya eğildiği Sınıflar başlığı altında, bu tür çıkar ve statü gruplarının sınıf olarak tanımlanamayacağını net bir şekilde vurgular.[31]

Marx toplumsal sınıfları, çeşitli özellikler üzerinden oluşmuş toplumsal grup ya da tabakalarla karıştırmaz. Bazı grupları ve katmanları tanımlamak için ‘sınıf’ terimini, bir topluluğun diğer kesimlerden ayrılışını ifade etmek üzere betimleyici ve gevşek bir biçimde kullanmıştır. Dolayısıyla kapitalist toplumun sınıfsal analizi ile bu tür betimleyici kullanımları ayırt etmek gerekir.

İkincisi Marx, ele aldığı konunun ihtiyaçlarına göre soyutlama düzeyini yükseltmiş ya da düşürmüştür. Örneğin Louis Bonaparte’ın gerçekleştirdiği darbenin dayanaklarını konu aldığında, sadece kapitalist toplumun temel sınıflarını değil finansal burjuvazi, köylülük, lümpen proletarya gibi çeşitli sınıf fraksiyonlarını da analizine dahil etmiştir.[32]

Kapital’de henüz kapitalist üretimin temel işleyişini, yani emek gücünün artı-emek zamanına kapitalist tarafından el konulmasını ve böylece artı-değer sömürüsünü inceleyen Marx, kapitalist toplumsal formasyonun karmaşık gerçekliğinden sadece iki sınıfı soyutladı: ücretli emek olarak işçi sınıfı ve kapitalist sınıf. Üretilen artı-değerin kar, faiz ve rant biçiminde bölüşümüne sıra geldiğinde Marx, Kapital’in Üçüncü cildinde kapitalist sınıfın farklı tabakalarını analizine dahil etti. Böylece üretim sürecinde üretilen artı-değerin bir kısmına tüccar kapitalist tarafından ticari kar, finansal kapitalist tarafından faiz, üretim sermayesi tarafından üretim karı ve toprak sahibi tarafından rant olarak el konulmasını inceledi.

Yani Marx’ın kimi zaman kapitalizmin temel sınıfları olarak işçi sınıfı ve kapitalist sınıfa, kimi zaman da bunlarla birlikte çeşitli sınıf fraksiyonlarını analizine dahil etmesi; ele aldığı konunun özgünlüğü ve soyutlama düzeyiyle ilgilidir.

MARX’IN SINIF KAVRAMININ GÜNCEL ÖNEMİ

  1. yüzyılın başında ekonomi politikçiler ve çeşitli toplumsal sorunları gündemine alan düşünürlerin ağırlıklı bir bölümü sınıfların varlığını kabul etmişti. Bu nedenle Marx sınıfları, tüm çalışmasının merkezine koymakla birlikte, uzun uzadıya tanımlamayı bir gereklilik olarak görmedi. Ama Marx’ın genel yaklaşımında sınıflar açık ve net bir şekilde tanımlıydı.

Bütün makale boyunca işaret edildiği gibi toplumsal ilişkilerin temel karakterini belirleyen, toplumun üzerinde yükseldiği üretim ilişkileridir. İşçi sınıfı, tarihsel olarak ortaya çıkmış, üretim sürecindeki ilişki ve karşıtlık temelinde şekillenmiş, kendisini ortadan kaldırma potansiyelini kendi varlığının ve niteliğinin bir parçası olarak bünyesinde taşıyan devrimci bir sınıftır.

Peki, bugün, Marx’ın yaşadığı döneme göre günümüzde;

– kapitalist ilişkiler tam da Marx’ın öngördüğü gibi toplumsal yaşamın tüm alanlarına yayıldı,

– emek gücünün yeniden üretimi alanında çok sayıda hizmet işi endüstrileşti ve kitlesel istihdamın konusu oldu,

– genel eğitim seviyesi yükseldi, bazı ‘profesyonel’ ve ‘yarı-profesyonel’ meslekler kitleselleşti,

– üretim sürecinin yanında ticaret, reklam, araştırma, finans, sigorta, danışmanlık, hukuk vb. işler üretim mekanından ayrılarak ayrı ve geniş bir büro sektörü oluşturdu,

– teknolojik gelişmeler ve ürünler kitle tüketimine açılıp, aynı kalite ve nitelikte olmasa da, en azından görünüşte benzer ürünler toplumun farklı sınıfları tarafından kullanılabilir hale geldi,

– farklı çalışma biçimleri, vasıf ve ücret düzeyleri neoliberal politikaların bir yönetme stratejisi haline geldi,

– işçi sınıfı mücadelesi, sendikal ve siyasi örgütleri zayıfladı ve politik alanda işçi sınıfının doğrudan görünümü azaldı.

Bu yeni olgularla birlikte düşünüldüğünde toplumun sınıflara bölünmesi hangi temelde ele alınmalıdır?

Üzerine çok fazla şey söylenmiş, her düşünürün açık ya da üstü örtülü biçimde fikrinin olduğu temel bir mevzuda, bu makalenin sınırlılığı içerisinde ancak genel bir çerçeve çizmekle yetinmek zorundayız.

1960’ların ortalarından itibaren toplumun sınıfsal ilişkilerine dair, en azından toplumun sınıflı varlığını kabul edenler açısından iki temel görüş grubu ortaya çıktı.

İlki, mikro-elektronik ve bilgisayar teknolojisinin gelişimi, araştırma geliştirme faaliyetlerinin artan stratejik önemi sonucu yeni bir bilgi işçileri sınıfının ortaya çıktığı görüşüdür. Daniel Bell[33], Peter Drucker[34], Alvin Gouldner[35], Alvin Toffler’in[36] 1960’ların sonu ve 70’lerin başında öncülüğünü yaptığı, günümüzde ise Christian Fuchs[37], Maurizio Lazzarato[38], Antonio Negri, Michael Hardt[39] vb. aracılığıyla değişik formlarda sürdürülen bu görüş; bilgi ile kapitalist üretim ilişkileri arasında bağlantıyı bir ölçüde koparmaktadır. Gerçekten de genel bir vasıfsızlaşmanın yanında daha yaratıcı ve bilgi üretimine dayanan işlerde çalışanlar vardır. Ancak bu işlerin karakterini ve toplumsal ilişkilerdeki rolünü, üretilen ürünün mülkiyetini; işleri yapanların vasıf düzeyi mi yoksa tüm topluma nüfuz eden kapitalist ilişkiler mi belirliyor? Bu görüşün zaafı üretici sınıf içinde yeni bir katmana dikkat çekerken bunu kapitalist toplumun temel sınıf yapısını reddederek, bilgiye tanrısal/aşkın bir misyon yükleyerek yapmasıdır.

İkincisi; 1970’lerde yükselen hizmet sektörü, büro işi ve bazı meslek dallarından yola çıkarak işçi sınıfı ile burjuvazi arasında oldukça geniş bir orta sınıf olduğu görüşüdür. Bu kapsamda çok çeşitli görüşler olmakla birlikte en dikkat çekici olan ve günümüzde etkili olanı neo-Weberyan ve neo-Marksist sınıf analizidir[40]. İlkinin çıkışı çok daha öncesinden ve toplumsal farklılaşmaya odaklanıyor, ikincisi ise yeni bir sömürü tanımından yola çıkıyor olsa da vardıkları nokta oldukça benzer. Bu nedenle neo-Weberyan ve neo-Marksist sınıf analizini aynı genel başlık altında ve daha çok Weberyan olarak değerlendirmek mümkün. Bu yaklaşım toplumun vasıf, eğitim, meslek, hiyerarşik konum, gelir düzey vb. derecelendirmeli kriterler üzerinden tabakalar halinde tanımlanmasına dayanmaktadır. Böylece toplumsal sınıfların yerine toplumsal yaşamın çeşitli özgünlüklerine göre ama ‘keyfi’ denilebilecek kriterlerle belirlenmiş tabaka ya da statü grupları konulmaktadır.

Bütün bu teoriler Marksist yaklaşımın, “orta sınıfların genişlemesi” gibi toplumsal yaşamdaki değişiklikleri öngöremediğini ya da onun 19. yüzyılın sanayi toplumunu açıklayabildiğini ancak bugünü açıklama yeteneği olmadığı görüşündedir.

Gerçekten de Marx çalışmalarını kapitalizmin egemenliğini henüz sağladığı bir dönemde yaptı. 19. yüzyıl toplumu ile 20. yüzyıl toplumu arasında ekonomik biçimler, siyasal rejim, teknolojik düzey, ideolojik, kültürel, felsefi oldukça önemli farklılıklar ve gelişmeler gerçekleşti. Ancak bütün bu gelişmeler, kapitalist ilişkilerin sanayi, ticaret, finans, eğitim, sağlık, spor, kültür, sanat ve kişisel ilişkilere kadar toplumsal yaşamın tüm alanlarına yayılması ve hatta egemenliği altına alması temelinde gerçekleşti. Örneğin açılan özel üniversitelerle bilim insanlarının az çok mevcut özerklikleri, toplum için bilim yapma motivasyonları piyasanın ihtiyaçları için gerekli projeler ve aynı çerçevedeki ders müfredatı ile öğütüldü. Toplumun entelektüel aydınları sermaye için artı-değer üreten ücretli işçilere dönüştürüldü. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da dediği gibi; “Bugüne dek üstün değer verilen ve sofuca bir ürküntüyle bakılan ne kadar eylem varsa burjuvazi bunların hepsinin üstündeki kutsallık örtüsünü çekip atmıştır. Doktoru da hukukçuyu da rahibi de şairi de iktisatçıyı da kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir.[41]

Kapitalist ilişkilerin toplumsal yaşamda tam bir egemenlik kurması, sınıf ilişki ve çatışmalarının toplumun tüm alanlarına yayılması ve onun karakterini belirlemesi anlamına geldi. Geçmişin ‘kutsal’ ve kamusal alanları günümüzün sermaye birikim sahaları haline geldi. Sermayenin biriktiği her yerde işçiye ve işçileştirmeye ihtiyaç duyuldu.

Bu açıdan Marx, hiçbir zaman işçi sınıfını belirli bir sektör ya da meslekle, vasıf ya da eğitimle sınırlamadı. Yapısalcı sınıf analizinin tipik temsilcisi Nicos Poulantzas’a göre işçi sınıfı sadece sanayi ve ulaştırma sektörlerinde çalışan üretken işçilerle sınırlıdır.[42] Oysa Marx, yeri geldikçe metaların değişim sürecinde ticari sermayenin hizmetinde istihdam edilen işçilerden bahsetmiş, onların üretken olmamakla birlikte işçi sınıfının bileşeni olduğunu ifade etmiştir. Dolayısıyla sanayi sektörü dışında, özellikle kapitalist piyasa ilişkilerinin bu alanlardaki tahakkümüyle birlikte, ticaret, finans, hizmet, büro, hukuk, mühendislik vb. alanlarda çalışan emekçilerin önemli bir bölümü işçileşmiştir, işçileşmektedir. Marx’ın ticaret alanında istihdam edilen işçilerle ilgili oldukça öngörülü bir değerlendirme yapmıştır:

Bu ticari işler için “gerekli eğitim, ticari bilgi, yabancı dil vb. bilim ve halk eğitimindeki gelişmeyle birlikte gitgide daha hızlı, kolay, yaygın ve ucuz bir biçimde yeniden üretildikçe” bu niteliklerin edinilmesi kolaylaşır ve bu nitelikleri edinebilenlerin sayısı artar. Elbette bunun için ekonomik bir kapasitenin de yaratılması gerekir ki, kapitalist üretim geliştikçe artı-değerin gerçekleşmesini sağlayacak üretken olmayan sektörler de giderek gelişir. Bu istihdamı “eskiden bu işlere giremeyen ve daha düşük bir yaşam düzeyinde bulunan sınıflardan sağlama olanağı” ortaya çıkar. Böylece “emeğin kapasitesi arttığı halde bu işçilerin ücretleri düşer.[43]

Habermas ve Benton, Marx’ın emek ve dolayısıyla sınıf yaklaşımının zanaat etkinliğine dayandığını düşünmüşler[44], bu açıdan da Marx’ın günümüzün özellikle hizmet ve bilgi üretimindeki gelişmeleri karşılayan bir emek ve sınıf anlayışı geliştirmediklerini öne sürmüşlerdir. Oysa Marx’ın yaklaşımı, Smith’in “İskoçvari maddeci”, Feuerbach’ın “metafizik maddeci” yaklaşımlarından farklı olarak emeğin somut biçiminin ötesinde onun bir toplumsal ilişki olduğunu vurgular. Çünkü birey tek başına, “biricikliği” içerisinde emek faaliyeti sürdürmez. Toplumsal üretim sürecinin bir parçası olarak emeğini ortaya koyar ve bu emek vasıtasıyla doğa ve diğer insanlarla ilişkiye girer. Bu ilişki olmaksızın emekten bahsetmek, ancak soyut ve toplum dışı bir insan varsayımına dayanır ve mümkün değildir. Emek aracılığıyla bir değiştirme ve üretim faaliyetine giren praksis içindeki insan; bu etkinliğiyle diğer insanlarla ilişki halindedir. Bu ilişkiler üretim sürecine katıldığı koşullara göre onun konumunu ve sınıfsal yerini belirleyecektir. Eğer, kapitalizm koşullarında üretim araçlarına sahip değil ve kendi emek gücünü kapitaliste satarak bir emek sürecine girdiyse, o kapitalist ile bir işçi olarak karşıt çıkarlara dayalı ilişki içindedir. Marx, gerek üretken emek tartışmasını yürütürken Smith ile, gerekse de kapitalist ilişkilerin eğitim, sağlık, eğlenme vb. emek gücünün yeniden üretimi ya da hizmet sektörüne yayılmasını ele alırken; belirleyici olanın işin somut biçimi, üretilen nesnenin fiziksel olup olmaması değil üretim sürecinde girilen ilişki olduğunu vurgulamıştır. Bu nedenle Marx’ın emek anlayışı, günümüz toplumunda gelişen ve büyüyen sektörleri kapsayacak ve açıklayacak diyalektik zenginliğe sahiptir.

Marx, üretim ilişkileri içinde üretim araçlarının sahipliği temelinde gelişen karşılıklı ilişkileri temel alır. Bu açıdan İngiltere özgülünde yaptığı çalışmasında üç ana sınıfa dikkat çeker: işçi sınıfı, kapitalist sınıf ve toprak sahibi sınıf. İngiltere küçük meta üreticisi köylülüğü çitleme hareketi ile adeta ortadan kaldırmış olmakla birlikte, yine de kent ve köyde küçük meta üreticisi olan, yani yanında işçi çalıştırmaksızın kendi küçük mülkiyeti üzerinden kendi emeği ile üretim yapan “küçük burjuvazi” varlığını korumaktadır. Ayrıca Marx, sermaye birikimini analiz ettiği için doğrudan sermaye birikimine dahil olmayan küçük meta üreticisi köylülüğü, analizinin kapsamı gereği göz ardı etmiştir. Ancak sermaye birikiminin genel eğilimleri değil, toplumsal formasyonun sınıf, siyaset ve güç ilişkileri ele alındığında Marx her zaman köylülük ve diğer küçük burjuva katmanları, ayrıca sınıf fraksiyonlarını çalışmasına dahil etmiştir. Ki, günümüzde de bu küçük burjuva sınıf, özellikle bağımlı ülkelerde küçüksenmeyecek bir toplumsal hacme sahiptir. Yine ampirik ve istatistiksel çalışmaların konusu olmakla birlikte aradan geçen iki yüzyılda, sanayicinin toprak ve rant alanlarına yatırım yaptığı, toprak sahiplerinin gerek kırda gerek de kentte kapitalist yatırımlara giriştiği, böylece bu iki sınıfın bir ölçüde kapitalist sınıf olarak bütünleştiği söylenebilir.

Marx’ın işaret ettiği gibi günümüz kapitalizmi, sermaye birikimi açısından ikisi temel olmak üzere üç büyük sınıftan oluşmaktadır: işçi sınıfı, kapitalist sınıf ve giderek iki temel sınıfa doğru parçalanan ama kendisini bir biçimde sürekli yeniden üreten küçük burjuvazi.

Elbette bu sınıfların içinde çok sayıda tabaka/katman, statü grubu ve çıkar odağı bulunmaktadır. Kapitalist rant ilişkilerinin bir parçası olarak kentsel ve kırsal toprak sahipleri, tekelci burjuvazi, orta burjuvazi, küçük kapitalistler, maden sahalarının sahipleri, ticari kapitalistler, üst düzey yöneticiler ve farklı sektörlerde kümelenen sermaye grupları kapitalist sınıf içindeki farklı katman ve gruplardır.

Yine işçi sınıfı içinde de vasıfsız sanayi işçileri, hizmet sektöründeki yarı-vasıflı işçiler, küçük mağaza ve işyerlerine dağılmış vasıfsız tezgahtarlar, yüksek vasıf düzeyine sahip gruplar, bazı profesyonel meslek sahipleri, oldukça yüksek ücret alan işçi aristokrasi vb. daha çok sayıda katmandan bahsedilebilir.

Küçük burjuvazi içinde de, küçük toprak sahibi köylülük, kentlerdeki zanaatkar ve esnaf, kendi işini yapan avukat, mühendis, muhasebeci vb. meslek grupları özgün tabakalar ve çıkar grupları olarak varlığını sürdürmektedir.

Peki, bunlar neden her biri ya da bir kısmı Weberyan analizdeki gibi ayrı birer sınıf ya da kapitalizmin belirleyici unsurları olamasınlar? Hatta bu gruplardan bazıları ait olduğu sınıfın genel eğiliminden farklı özellikler de gösterebilir. Bu pratiğine rağmen bunu hala aynı sınıf içerisinde tanımlamak neden mümkün olsun?

Sorulması gereken bu sorular, toplumsal yaşamın karmaşıklığı ve çeşitliliği içinde üretim ve emek süreçlerinin belirleyici/koşullayıcı rolünü dikkate almadan doğru bir biçimde yanıtlanamazlar. Aksi halde sosyal bilimler ve toplumsal yaşamın bütünselliği göz ardı edilmiş günlük hayattaki görünümsel farklılıklarla yetinilmiş olunacaktır. Bu açıdan bir gerçeklikten hareket etmektedir ama bu derinlemesine bir analiz değil gerçekliğin yüzeysel bir tanımlanmasıdır. Çünkü büyük bir lokantadaki garson, özel okuldaki öğretmen ve bir fabrikadaki işçinin yaptığı iş, belki ücretleri, bulundukları mekan ve yaşam tarzları farklı olduğundan bunları tam da bu görüşünüşe göre kolayca -Weberyan tarzda- farklı sınıflarda tanımlamak zor değildir. Ancak bu analiz yüzeysel ve yetersizdir.

Maalesef günümüz akademisi, toplumsal bilimlerin oldukça dar disiplinlere bölünüp giderek anlamsızlaşması eğilimiyle malüldür. Bu nedenle toplumsal farklılaşmayı inceleyen bir sosyolog için bütün bu ampirik görünüm belirleyici olabilmekte, ancak bu görünüm ile kapitalist toplumun işleyişi arasındaki ilişkiyi dikkate almayı, kendi bilimsel faaliyetinin bir gereği olarak görmemektedir. Politik ekonomiyi görmeyen bir sosyoloji, toplumsal sınıfları ve hareketleri dikkate almayan pür bir iktisat önerilmektedir.

Marx’ın politik ekonomiye yönelmesi sürecini anlattığı Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz’de belirttiği vurgular, toplumsal sınıfların analizinde görünüşün ötesine geçmek için de oldukça önemlidir:

Araştırmalarım, devlet biçimleri kadar hukuki ilişkilerin de ne kendilerinden, ne de iddia edildiği gibi insan zihninin genel evriminden anlaşılamayacağı, tam tersine, bu ilişkilerin köklerinin, Hegel’in 18. yüzyıl İngiliz ve Fransız düşünürlerinin örneğine uyarak ‘sivil toplum’ adı altında topladığı maddi varlık koşullarında bulundukları, ve sivil toplumun anatomisinin de, ekonomi politiğin içinde aranması gerektiği sonucuna ulaştı. Ben, ekonomi politiği incelemeye Paris’te başlamıştım ve bu incelemeye, Bay Guizot’nun hakkımda verdiği sınır dışı edilme kararı sonucu göçmek zorunda kaldığım Brüksel’de devam ettim. Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerime kılavuzluk etmiş olan genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir: Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında, zorunlu, kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır.[45]

Marx’ın işaret ettiği gibi hukuku, salt hukukun sınırları içerisinde anlamak mümkün değildir. Keza, felsefeyi, kültürü, devleti, aileyi, toplumsal statü gruplarını, işin çeşitli teknik düzeylerini ve özellikleri vb. hiçbir şeyi toplumsal üretim pratiğinin zorunlu süreçleri ve ilişkilerinin koşullayıcı etkisini göz ardı ederek değerlendirmek doğru bir yöntem olmayacaktır.

Dolayısıyla yüzeysel görünüşe ve bu açıdan gerçekliğin bir yönüne işaret eden Weberyan çoklu sınıf analizi; günümüz toplumunun kapitalist sermaye birikimine dayanan niteliğini göz ardı etmektedir. Bu birikimin mantığı emek gücünün ürettiği artı-emeğe kapitalist tarafından el konulmasına dayanır. İş biçimleri, vasıflar, eğitim düzeyi vb. birçok şey değişir ancak bu ilişki olmaksızın kapitalist toplumdan, artı-değer üretimi ve sömürüsünden bahsetmek mümkün değildir. İşte tüm toplumsal yaşama sirayet eden bu çalışma sistemi ve sermaye birikimi, insanları karşıt çıkarlara dayalı bir sınıf ilişkisi içine çeker. Bu ilişkinin kendisi artı-değerin üretimi ve dolaşımı üzerine kuruludur. Dolayısıyla sınıflar bu iki büyük insan grubu arasındaki karşılıklı ilişkinin sonucu olarak toplum sahnesine çıkar. Sınıflar bu ekonomi politik temelden koparıldığında, kapitalist üretim ve sermaye birikim süreçlerini, onların tüm toplum üzerindeki hegemonyasını göz ardı edilmiş; keyfi bir biçimde toplum kategorize edilmiş olunur. Elbette bu keyfi ve yanlış analizin, kapitalist ilişkilerin ortadan kaldırılması gereği ve hedefini çoktan reddettiği açıktır.

Yeni çalışma biçimleri, 1960’lı yıllarda elde edilen hakların gasp edilmesiyle birlikte güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması, kimi yüksek vasıf gerektiren mesleklerin ortaya çıkışı, emek gücünün yeniden üretim alanındaki istihdamın artışı gibi olguların tamamı, piyasa ve sermaye birikim sistemi içerisinde gerçekleşmektedir. Geçmişte, hatta 30 sene öncesine kadar kamusal nitelikte olan birçok hizmet bugün sermaye birikimine açılmıştır. Kültür, sanat, medya, kişisel ilişkiler, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim piyasalaştırılmıştır. Bu alanlarda işçi ve kapitalist ilişkisi, dolayısıyla değer ya da artı-değer üretimi egemen olmuştur. Siyasal etkisi bugün için azalmış olsa da işçi sınıfı nicel olarak toplumun önemli bir kısmını işgal eder hale gelmiştir. Herhangi bir toplumsal olguyu, sınıfsal ilişkiler ve konumlanmaları dikkate almaksızın açıklamak bugün her zamankinden daha zor ve bilim dışıdır.

Bütün bu nedenlerle toplumsal ilişkilerin kendi hareket, çelişki ve eğilimleri içerisindeki anlaşılması, onun özenli ve toplumsal pratikle defalarca karşılaştırılarak sınanmasına dayalı Marx’ın diyalektik yönteminin doğrudan bir sonucu olarak Marksist sınıf teorisi/analizi günümüz toplumunu diğer teorilerden çok daha kapsamlı ve derinlikli bir biçimde açıklama yeteneğine sahiptir. Sınıflar ortadan kalkmadığı sürece de güncelliğini korumaya devam edecektir.

[1] Öngen, Tülin (2002), “Marx ve Sınıf”, Praksis, Sayı 8, sf. 9-28, sf. 13.

[2] Engels, Friedrich (1992) Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, Çeviren: Sevim Belli, Sol Yayınları, Ankara, sf. 16.

[3] Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, sf. 18.

[4] Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, sf. 9.

[5] Marx, Karl ve Engels, Friedrich (2013) Alman İdeolojisi, Çev: Tonguç Ok ve Olcay Geridönmez, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 34.

[6] Poulantzas, Nicos (2014), Siyasal İktidar ve Toplumsal Sınıflar, Çeviren: Şule Ünsaldı, Ankara: Epos Yayınları, sf. 76.

[7] Öngen, Tülin (1996) Prometheus’un Sönmeyen Ateşi: Günümüzde İşçi Sınıfı, İstanbul: Alan Yayıncılık, sf. 30-31; Dworkin, Dennis (2012) Sınıf Mücadeleleri, Çeviren: Utku Özmakas, İstanbul: İletişim Yayınları, sf. 42-43.

[8] Marx, Karl ve Engels, Friedrich (1998) Komünist Manifesto, Çev: Yılmaz Onay, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 9.

[9] Foucault, Michel (2002) Toplumu Savunmak Gerekir, Çeviren: Şehsuvar Aktaş, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, sf. 91.

[10] Adam Smith’ten aktaran Yurtsever, Haluk (2012) Kapitalizmin Sınırları ve Toplumsal Proletarya, İstanbul: Yordam Kitap, sf. 42.

[11] Ricardo, David (1997) Ekonomi Politiğin İlkeleri ve Vergilendirme, Çeviren: Tayfun Ertan, İstanbul: Belge Yayınları, sf. 23.

[12] Marx, Karl (1995) “Joseph Weydemeyer’e mektup / 5 Mart 1852”, Seçme Yazışmalar, Karl Marx ve Friedrich Engels, Çeviren: Yurdakul Fincancı, Ankara: Sol Yayınları, sf. 72-76.

[13] Marx ve Engels, Alman İdeolojisi, sf. 30.

[14] Bu açıdan Marx’ın emek kavramı, Benton ve Habermas’ın iddiasının aksine sadece belirli bir iş biçimi ile sınırlı değildir. İnsanın doğa ve toplumla kurduğu üretici ilişkiyi ifade eder. Kapsamlı bir tartışma için; Sayers, Sean (2018) “Emek Kavramı: Marx ve Eleştirmenleri”, Maddi Olmayan Emek Teorisi: Kuramsal Bir Eleştiri içinde, Derleyen: Arif Koşar, Çeviren: Ferhat Sarı, Kor Kitap, İstanbul, sf. 24-25.

[15] Marx, Karl (2001) 1844 Elyazmaları: Ekonomi Politik ve Felsefe, Çeviren: Kenan Somer, Sol Yayınları, Ankara, sf. 147 (Çeviride İngilizce aslından yola çıkarak bazı değişiklikler yapıldı).

[16] Marx ve Engels, Alman İdeolojisi, sf. 51.

[17] Göçmen, Doğan (2015) “Marx’ın Emek Kavramının Bugün Yürütülen Tartışmalar İçin Önemi Üzerine”, Modern Felsefe içinde, Vivo Yayınları, İstanbul, sf. 247.

[18] Göçmen, “Marx’ın Emek Kavramının Bugün Yürütülen Tartışmalar İçin Önemi Üzerine”, sf. 248.

[19]Ne var ki, sermaye, bir nesne değil, toplumun belli bir tarihsel oluşumuna ait bulunan belirli bir toplumsal üretim ilişkisidir ve bir nesnede kendisini ortaya koyarak bu şeye belirli bir toplumsal nitelik kazandırır.” Marx, Karl (1997) Kapital: Üçüncü Cilt, Çeviren: Alaattin Bilgi, Sol Yayınları, Ankara, sf. 715-716.

[20] Feodal dönemde topraktan bir biçimde kopan serf, ücretli bir işçi olmaktan çok kentlerdeki sıkı lonca düzeni ve kapalı yapı nedeniyle, genellikle dönemin yasalarında “gezgin serseri” olarak tanımlanan dilenci oluyordu. Fransa Kralı I. François’nın 1534 tarihli buyruğunda şöyle deniyordu: “Herhangi bir senyörün himayesinde olmayan insanlar ve geçinebilecek hiçbir malı bulunmayan ve hayatlarını kazanmak için çalışmayan ya da toprak işlemeyen kimseler gezgin serseri ve aylak” olarak tanımlanır. Castel, Robert (2017) Ücretli Çalışmanın Tarihçesi, Çeviren: Işık Ergüden, İletişim Yayınları, İstanbul, sf. 91.

[21] Marx, Karl (1999) Kapital: Birinci Cilt, Çeviren: Alaattin Bilgi, Sol Yayınları, Ankara, sf. 613.

[22] Marx, Kapital: Üçüncü Cilt, sf. 775.

[23] Marx, Kapital: Üçüncü Cilt, sf. 775.

[24] Marx, Kapital: Üçüncü Cilt, sf. 776.

[25] Marx, Karl ve Engels, Friedrich (2016) Komünist Parti Manifesto, Çeviren: Yılmaz Onay, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, sf. 43.

[26] Marx ve Engels, Komünist Parti Manifesto, sf. 42’de dipnot.

[27] Marx ve Engels, Komünist Parti Manifesto, sf. 50.

[28] Dünya genelinde son 40 yılda küçük toprak sahibi köylülerin sayısındaki azalma ve işçileşme, kısa dönemli tersi yönde istatistikler söz konusu olabilse de, açık bir olgudur. Ancak buna rağmen piyasaya ve yerellere mutlak bir egemenlik olmadığı için küçük işler ve küçük meta üretimi azalan oranda da olsa varlığını korumuştur. Ayrıca büyük sermaye kendisine bağımlı kıldığı sürece maliyetleri düşürmek üzere bunların varlığından yararlanmayı bir strateji haline de getirmiştir.

[29] Ollman, Bertell (1968) “Marx’s Use of ‘Class’”, American Journal of Sociology, Vol 73, No 5, pp. 573-580, sf. 575-6.

[30] Ollman, “Marx’s Use of ‘Class’”, sf. 575.

[31] Marx, Kapital: Üçüncü Cilt, sf. 776.

[32] Marx, Karl (2002) Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, Çeviren: Sevim Belli, Sol Yayınları, Ankara.

[33] Bell, Daniel (1973) The Coming of Post-Industrial Society, Basic, New York.

[34] Drucker, Peter (1994) Kapitalist Ötesi Toplum, Çeviren: Belkıs Dişbudak Çorakçı, İnkilap Kitabevi, İstanbul.

[35] Gouldner, Alvin W. (1993) Entelektüelin Geleceği, Çeviren: Nuray Tunalı ve Ahmet Özden, Eti Kitapları, İstanbul.

[36] Toffler, Alvin (1981) Üçüncü Dalga, Çeviren: Ali Seden, Altın Kitaplar, İstanbul.

[37] Fuchs, Christian (2015) Dijital Emek ve Karl Marx, Çeviren: Senem Oğuz ve Tahir Emre Kalaycı, Notabene Yayınları, İstanbul.

[38] Lazzarato, Maurizio (2005) “Maddi Olmayan Emek”, İtalya’da Radikal Düşünce ve Kurucu Politika içinde, Derleyen: Selen Göbelez ve Sinem Özer, Otonom Yayınları, İstanbul, sf. 227-246.

[39] Negri, Antonio ve Hardt, Michael (2011) Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi, Çeviren: Barış Yıldırım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

[40] Neo-Marksist sınıf analizinin en önemli temsilcisi Eric Olin Wright, bu konudaki en önemli kitabı 1985 yılında yayınlanan Classes (Sınıflar) kitabıdır. [Wright, Eric O. (1985) Classes, New Left Books, London, Türkçe çevirisi için Wright, Erik O. (2016) Sınıflar, Çeviren: Semra Toral, Notabene Yayınarı, İstanbul]

[41] Marx ve Engels, Komünist Parti Manifesto, sf. 45.

[42] Poulantzas, Nikos (2013) “Toplumsal Sınıflar Üzerine”, Poulantzas Kitabı: Seçme Yazılar içinde, Hazırlayan: James Martin, Çevirenler: Akın Sarı ve Selime Güzelsarı, Dipnot Yayınları, Ankara, sf. 265-308, sf. 270.

[43] Marx, Kapital Üçüncü Cilt, sf. 264-265.

[44] Habermas, Jürgen (1987) The Philosophical Discourse of Modernity: Twelve Lectures, İngilizceye Çev. F. G. Lawrence, Polity Press, Cambridge, sf. 65-66; Benton, Ted (1989) “Marxism and Natural Limits: An Ecological Critique and Reconstruction”, New Left Review, 178: 51-86, sf. 66.

[45] Marx, Karl (1979) Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Çeviren: Sevim Belli, Sol Yayınları, Ankara, sf. 25.