Marx ve komün

Ercüment Akdeniz

Yeryüzünün lanetlenmişleri, ayağa kalkın!

Açlığa mahkum edilenler, ayağa kalkın!

Akıl, kraterinin içinde gümbürdüyor,

Son püskürmesidir bu.

Geçmişe sünger çekelim

Köleleştirilmiş kitle, ayağa kalk, ayağa kalk!

Dünya, temelinden değişecek

Hiçbir şey olmayan bizler, her şey olalım!

Son kavgadır bu

Bir araya gelelim, ve yarın

Enternasyonal

Bütün insanlık olacak.

Enternasyonal marşının orijinal hali, Fransızca’sı işte bu dizelerle başlıyordu. Sözler Eugene Pottier’e aitti ve sonradan uluslararası proletaryanın marşı haline gelen Enternasyonal, 1830 ve 1848 devrimlerinin ve nihayet 4 Eylül 1870 ayaklanmasının ateşinden doğmuştu. Ama Enternasyonal’i ölümsüzleştirecek ve hızla yerküre üzerine yayacak devrim 1871 Paris Komünü’ne nasip olmuştu. Ne var ki 72 gün süren proletarya iktidarı yenilmiş ve Thiers ordularıyla kol kola giren burjuvazi, tarihin en kanlı kıyımlarından birine imza atmıştı. İnfaz mangaları binlerce komünarı duvar diplerinde kurşuna dizmişti.

1917 Ekim Devrimi, işçi kanına boyanmış kızıl bayrağı yerden kaldırıp Kışlık Sarayının burçlarına astığı vakit; o artık hem Sovyet Rusya’nın marşıydı hem de zaferin.

Bu yüzden “Bayrağı kızıl bayraktı, dünya cumhuriyetinin bayrağı” diyordu Lenin, Komün için. Ve sözünü şöyle tamamlıyordu: “Paris’te saklanan komüncü Eugene Pottier tarafından 1871 Temmuzunda yazılan şarkı ‘Enternasyonal’ Komünden doğdu”[1]

DEVRİMLER ÜLKESİ FRANSA

Aslında 1871’e gelmeden önce de Fransa bir devrimler ve ayaklanmalar ülkesiydi. 1789 burjuva devrimi, domino taşı etkisi yaparak bütün ülkelerde ulusal demokratik hareketleri yükseltmiş, çağa damgasını vurmuştu. Ama 1789 Fransız Devrimi, feodalizmi yıkmakla ve özgürlükler alanını genişletmekle birlikte işçi sınıfının taleplerini kulak arkası etmişti. Bilakis egemenliği ele geçiren burjuvazi, amansız bir emek sömürüsüne girişmişti.

Öte yandan, Fransa’da yeni kurulan burjuva parlamenter sistem ile yeniden monarşiye dönme arayışları (darbeler, komplolar vs.) birbirleriyle çarpışmaktan hiç vazgeçmedi. Ne ki 1830 ve 1848 ayaklanmalarında bağımsız bir sınıf olarak varlığını hissettirmeye başlayan proletarya hem burjuva “yeni düzen”in, hem de eskiyi arzulayan monarşizmin temellerini sarsmıştı bir kez. Dolayısıyla bir devrimler ülkesi olarak Fransa, Karl Marx ve Friedrich Engels’e ait devrimci fikirlerin -Marksizm’in- kendi doğruluğunu test etmesi için de muazzam bir sahaydı.

Tarihin, önü alınamaz şekilde proleter devrimlere gideceğini, Paris Komünü’nden yıllar önce Karl Marx, 1848 Devrimini irdeleyen kitabında anlatmıştı. Her sayfası damıtılmış derslerle dolu kitabın Önsöz’ünde Engels bunu şu cümlelerle anlatıyordu:

…Tam on altı yüzyıl önce Roma İmparatorluğu’nda da devrimci bir parti ortalığı kasıp kavuruyordu. Bu parti dinin ve devletin bütün temellerini oyuyordu. İmparatorun iradesinin en yüce yasa olduğunu açıkça reddediyordu; vatansız ve enternasyonaldi.[2]

Engels’in ifade ettiği bu “parti” Hıristiyanlıktan başka bir şey değildi! Gerçekten de İsa’dan sonra 303 yılında İznik’te ayaklanan Hıristiyanlar imparatorun oturduğu sarayı ateşe vermişlerdi. Bunun üzerine imparator büyük bir kıyım yaparak öç almıştı. Ama çok geçmeden, imparatorluk ordusunun çoğunluğu Hıristiyanlardan oluşuyor olacaktı! Engels’in -yoldaşı Marx’a atıf yaparak- sunduğu bu alıntıda, gelecek kuşaklara gösterdiği gerçek şuydu: Burjuvazi ne kadar vahşice saldırırsa saldırsın, proleter devrimlerin ve komünizmin önü alınamayacak ve bu yeni toplum düzeni er ya da geç tüm dünyayı saracaktı.

KOMÜN, MARX’I DOĞRULUYOR

1871 baharıydı. 18 Mart Devrimi’nin üzerinden neredeyse bir ay geçmişti ve kuşatma altındaki Komün hâlâ dimdik ayaktaydı. Ve işte, Marx’ın öngörüleri Avrupa’nın kalbinde doğrulanıyordu.

Enternasyonal’in gözü kulağı Paris’in üzerindeydi. Gelişmeleri Londra’da, sürgünde takip eden Karl Marx, dört bir yana mektup ve makaleler yetiştiriyordu. Mektuplardan bir kısmı doğrudan Paris’e, devrimin merkezine giderken; diğerleri çeşitli ülkelerdeki Enternasyonal üyelerine ulaşıyordu. 12 Nisan 1871 tarihli mektup Almanya’nın Hannover kentine ulaştığında Ludwig Kugelmann şu satırları okuyacaktı:

“Ne büyük bir esneklik, ne büyük bir tarihsel girişkenlik, ne büyük bir özveri yeteneği ile bezeli şu Parisliler! Düşmandan da çok iç ihanet tarafından 6 ay boyunca aç bırakılıp yıkıma uğratıldıktan sonra, sanki Fransa ile Almanya arasında hiçbir savaş olmamış, sanki yabancı hiçbir zaman Paris kapılarına dayanmamış gibi, Prusya süngüleri altında başkaldırıyorlar!”[3]

Marx, başından itibaren Komün’ün önemi, Komün’ün önceki devrimlerle içsel bağı ve ama önceki devrimleri de aşan proleter/sosyalist özelliği üzerine çok sayıda makale kaleme aldı. Henüz 30 Mayıs 1871’de (Son Komünarlar Belleville tepesinde esir düştükten sadece iki gün sonra) Enternasyonal Genel Konseyi karşısında şu keskin saptamayı yaptı:

Fransa’da 1789’dan sonraki iktisadi ve siyasal gelişme sonucu, 50 yıldan beri Paris’te hiçbir devrim, proleter bir niteliğe bürünmeden patlak vermedi. Öyle ki zaferden sonra, onu kanı pahasına satın alan proletarya, kendi öz istemleriyle sahneye giriyordu. Bu istemler, Paris işçileri tarafından erişilmiş bulunan olgunluk derecesine göre, az çok bulanık, hatta karışık bir nitelik taşıyorlardı. Ama kısacası, hepsi de kapitalistler ve işçiler arasındaki karşıtlığın ortadan kaldırılmasını amaçlıyordu. Bu işin nasıl yapılacağı ise, doğrusunu söylemek gerekirse bilinmiyordu. Ancak ne kadar belirsiz bir biçimde ileri sürülmüş olursa olsun isteğin kendisi, tek başına kurulu toplumsal düzen bakımından bir tehlike içeriyordu. Bu isteği ileri süren işçiler, henüz silahlı idiler. Öyleyse iktidarda olan burjuvaların ilk görevi, işçilerin silahsızlandırılmasıydı. Bundan ötürü, işçilerin kanı pahasına kazanılmış her devrimden sonra, işçilerin yenilgisi ile sonuçlanan yeni bir savaşım patlak veriyordu.

Bu ilk kez 1848’de böyle oldu. Parlamenter muhalefetin liberal burjuvaları, kendi partilerinin egemenliğini güvence altına alacak seçim reformunun yapılmasını istedikleri şölenler düzenliyorlardı. Hükümete karşı savaşımlarında halka giderek daha çok dayanmak zorunda kaldıkları için gitgide burjuvazi ve küçük burjuvazinin radikal ve cumhuriyetçi katmanlarına üstünlük tanımaları gerekiyordu. Ama bu katmanların arkasında da devrimci işçiler vardı ve bu işçiler 1830’dan başlayarak burjuvaların ve hatta cumhuriyetçilerin düşündüklerinden çok daha büyük bir siyasal bağımsızlık kazanmış bulunuyorlardı. Hükümet ve muhalefet arasındaki bunalım patlak verince işçiler sokak savaşlarına giriştiler. Ne Louis Philippe kaldı ne de seçim reformu; Louis Philippe’in yerine zaferi kazanan işçilerin adlandırdıkları gibi “toplumsal” cumhuriyet kuruldu. Toplumsal cumhuriyetten ne anlaşılması gerektiğiniyse kimse, hatta işçiler bile pek bilmiyordu. Ama şimdi işçilerin silahları vardı ve devlet içinde bir güç oluşturuyorlardı. Bundan ötürü cumhuriyetçi burjuvalar, iktidara geçince ayaklarının altındaki toprağın daha sağlam bir duruma geldiğini sezer sezmez, ilk amaçları işçileri silahsızlandırmak oldu. Bu iş şöyle yapıldı: Verilen sözler çiğnendi, proletarya açıkça aşağılandı, işsizler uzak bir ile sürülmeye girişildi ve böylece işçiler Haziran 1848 ayaklanmasına zorlandı. Hükümet sayıca üstün güçler toplamaya dikkat etmişti. Beş günlük kahramanca bir savaştan sonra, işçiler ezildi. Bunun üzerine savunmasız tutsaklar arasında, Roma Cumhuriyetinin yıkılmasını hazırlayan iç savaşlardan bu yana eşi benzeri görülmeyen bir insan kıyımına girişildi. Proletarya kendi öz çıkarları için ve kendi öz istemleriyle ayrı bir sınıf olarak burjuvazinin karşısına çıkma cüretinde bulunur bulunmaz burjuvazi, öç almada hangi çılgınca yırtıcılığa kadar yükselebileceğini ilk kez gösteriyordu. Gene de 1871 burjuvazinin kudurganlığı karşısında 1848, henüz bir çocuk oyunundan başka bir şey değildi…[4]

SAVAŞA KARŞI ENTERNASYONALİZM

1871 Paris ayaklanmasına ruhunu veren şey, ta 1848’de Komünistler Birliği tarafından yayımlanan Komünist Manifesto ilkelerinde saklıydı: Yeni sömürü alanları ve paylaşım savaşlarına gözünü açan kapitalizm “ulusal” örtü arkasına saklanıyor ve emekçi sınıfları birbirine boğazlatıyordu. Oysa Manifesto bunun karşısına sınıf savaşını koyuyor ve işçi sınıfına ulusal sınırları aşan enternasyonal bir mücadele çağrısı yapıyordu. Enternasyonal (Uluslararası Emekçiler Derneği), “ulusal” örtü arkasına sığınarak devreye konan bütün haksız savaşlara karşıydı.

1848 Devrimi’nin kanla bastırılmasını 1851 Bonapartist darbesi izledi. Bonaparte, Fransa’yı içeride baskı ve yasaklarla yönetmeye çalışırken, -gerici rejimini ayakta tutmak adına- dışarıda hep bir savaşa gereksindi. Prusya (Eski Alman imparatorluğu) ile yaşanan muharebeler ise Bonaparte rejiminin istikrarı için bulunmaz fırsatlardı.

Emekçileri birbirine boğazlatan savaş girişimleri karşısında Marx ve arkadaşları proletaryaya şu çağrıyı yapacaklardı: “Savaş adil midir? Savaş ulusal mıdır? Hayır! Savaş bir hanedan savaşıdır. İnsanlık, demokrasi ve Fransa’nın çıkarları adına, Enternasyonal’in savaşa karşı protestosuna tamamen ve var gücümüzle katılıyoruz.[5]

1860’lı yıllarda da şovenizm tehlikesine dikkat çeken Marx ve arkadaşları yüksek sesle şu soruyu soruyorlardı: “Eğer emekçi sınıfların kurtuluşu, onların birlik ve kardeşleşmesini gerektiriyorsa, canice niyetler izleyen bir dış siyaset, birbirlerine karşı ulusal önyargılar diktiği ve korsanlık savaşlarında halkın kanını ve malını saçıp savurduğu sürece, bu sınıflar bu büyük görevin üstesinden nasıl gelebilir? Avrupa dengesi ve ulusal onur bahanesi ileri sürülerek, siyasal niyetler dünya barışını tehdit ediyor. Fransız, Alman, İspanyol emekçileri; seslerimiz savaşa karşı bir kınama çığlığı içinde birleşsin![6]

Komün’den hemen önce, 4 Eylül 1870’te “Toplumsal” cumhuriyetin ilan edilmesinden sadece 5 gün sonra ise Enternasyonal savaş tehlikesine karşı yine benzer bir çağrı yapıyordu: “Uluslararası Emekçiler Derneği’nin bütün ülkelerdeki seksiyonları, işçi sınıfını eyleme çağırsın… Eğer işçiler görevlerini unutur, eğer hareketsiz kalırlarsa, bugünkü korkunç savaş daha da korkunç uluslararası çatışmaların hazırlayıcılarından başka bir şey olmayacak ve her ulusta kılıç, toprak ve sermaye senyörlüğünün, işçiler üzerindeki yenilenmiş bir zaferine yol açacaktır.[7]

İşte Paris Komünü bütün bu çağrıların, devrimci pratik içinde, ete kemiğe bürünmüş en gerçekçi haliydi. Proletarya devrimi kaçınılmazdı. Çünkü imparatorluk, kozmopolit dolandırıcılığın panayırı olmuştu. Çünkü iki Fransız eyaletini Almanya’ya katan Prusya ordusu karşısında Fransız burjuvazisi direnmeyi değil teslimiyeti seçmişti. Bozgunculuğun ve komploların peşinden koşan burjuvazi için en büyük tehdit; Prusya ordusunun işgali değil, tersine içeride silahlanmış Paris proletaryasıydı!

Bonaparte’ın Prusya yenilgisine içeride burjuvazinin alçakça ihaneti eklenmiş; imzalanan teslimiyet anlaşmasıyla, savaşa ve işgale karşı çıkan halkın elindeki 400 topa el konulmasına karar verilmişti. Paris halkı, bu teslimiyete, tam 500 barikat kurarak ve halkın vergileriyle alınan topları şehrin en yüksek tepelerine çıkararak karşılık vermişti.

18 Mart’ta başlayan ayaklanma ve 28 Mart’ta ilan edilen Komün, Bonaparte’ın gerici savaşına ve Versailles Hükümetinin halk düşmanı politikalarına açık bir meydan okumaydı. Komünarlar, savaşın ve Bonaparte sömürgeciliğinin sembolü Vendome Sütunu’nu yere yıktığında, barikatlarda elden ele şu bildiriler dolaşacaktı:

Yurttaşlar!

Militarizme artık yeter!

Altın sırmalıların yönetimine her düzeyde son!

Halka, çıplak elli savaşçılara yol açın![8]

Paris Komünü “proletaryanın yazgısı ile birlikte ulusun kendi yazgısını da eline alan ilk işçi hareketi” olmuştu.[9] Prusya ve işbirlikçi Thiers ordularının kuşatması altındaki Komün, tüm dünya emekçilerinin yüreğini Fransa’ya katıyordu. Dünya, gözünü işçi devrimleri çağına açmaktaydı. Paris bir ilki başarmış ve 72 gün boyunca kızıl bayrağı gönderde tutan Komün, bütün dünya emekçilerinin umudu olmuştu.

28 MART: KOMÜN’ÜN İLANI

Paris barikatlarından birinde şöyle bir diyalog yaşanıyor:

– Bu, devrim mi?

– Öyle gibi görünüyor.

– Kiminle çarpışıyoruz?

– Henüz bilmiyorum canım.

– Ama anne, kime karşı dövüşüyoruz?

– Nereden bileyim? Günde üç kuruşluk ücrete karşı! Dört franklık tereyağına karşı! Açlık ve adaletsizlikle geçen yıllara karşı![10]

Ayaklanma işte böyle başlamıştı ve devrimin sokakta, işyeri ve fabrikadaki emekçi için anlamı bu kadar basitti. Ama Komün asla ve sadece bir tepki hareketi değildi. Çünkü o aynı zamanda proleter devrimin pratik inşa hareketiydi. Yığınlar halinde Komün yönetimine katılan işçiler hızla bu siyasal eğitimden geçeceklerdi. “Komün” diyordu bu yüzden Marx; “Özünde, bir işçi sınıfı hükümetiydi, üretici sınıfların ürünlerine el koyan, sınıfa karşı mücadelesinin bir ürünüydü, emeğin ekonomik kurtuluşunu gerçekleştirebilmek için en sonunda bulunmuş siyasi biçimdi.[11] Lenin’in ifadesiyle; “İlk proleter devrim, ilk -kuşkusuz eksik ve dayanıksız- proletarya diktatörlük biçimi, ilk sosyalist hükümetti Paris Komünü.[12]

Bu nedenle 26 Mart’ta yapılan Komün seçimleri kendiliğinden hareketin kalıpları içine sıkıştırılamayacağı gibi; 28 Mart’ta Hotel de Ville önünde ilan edilen Komün de belediyesel bir manifesto değildi. Zira bu süreçle birlikte halka bildirilen buyrultular (kolektif kararlarla alınan, ilan edilen kararnameler) sadece Komün’ün değil; sosyalist bir geleceğin yapı taşlarını da örüyordu. Dolayısıyla proletaryanın bu ilk sosyalist yönetim denemesi, Komünün çağdaşı olan Marx için, üzerinde çalışılacak muazzam imkanlar sunuyordu. Nitekim Komün, Marx’ın devlet teorisinin hem sınandığı hem de geliştirildiği bir zemin sundu. Zira Marx’a göre Komün özünde bir işçi hükümetiydi. Sosyalist hükümet, proletarya diktatörlüğü ve devlet teorisi Lenin’in çalışmalarında bir adım daha öteye götürüldü. Dolayısıyla Paris Komünü, 1917 Ekim Devrimi’yle inşa edilen Sovyet yönetiminin de kuşkusuz ön tecrübesiydi.

Buna göre; işçi birlikleri fabrikaların yönetimini üstlenecek ve ülke çapında bir federasyon içinde birleşecekti. Fırın işçileri için gece çalışması ve patronal ceza sistemi son bulacaktı. Bütün işçilere yaşamak için gerekli asgari ücret sağlanacaktı. Ve emeğin iktisadi kurtuluşu için nihai yol açılacaktı. İpotekli topraklar ve tekelleşme karşısında köylüyü ise yine komün koruyacaktı vs.

Komün bildirgelerinin diğer yönünü ise demokratik önlemler oluşturuyordu: Kilise ile devletin ayrılması, zorunlu parasız laik okul, parasız adalet, seçilenlerin görevden geri alınabilmesi, yargıçlar ve yüksek görevlilerin seçimi, sürekli ordunun kaldırılıp yerine silahlı halkın geçirilmesi, memur maaşlarının en yüksek işçi maaşını geçmemek üzere düzenlenmesi, belediyesel özerklik, kırda komünlerin kurulması; kısaca ulusun üzerinde bir ur ve asalak haline gelen eski devlet yapısının ortadan kaldırılması gibi önlemlerdi bunlar.

İDEOLOJİK MÜCADELE SAHASI OLARAK KOMÜN

1871’de Paris ayaklandığında, işçi sınıfının henüz ne tutarlı bir siyasal örgütü vardı, ne de sendikal yığın örgütleri.[13] Ayaklanmanın içinde olan ama Marksizmin karşısında yer alan ideolojik akımlarsa devrimin bir başka talihsizliğiydi.

Komün içinde birçok fraksiyon vardı. Öne çıkan ideolojik akımlar; ilkel sosyalizmi temsil eden Proudhonculuk, Blanqui önderliğindeki anarşizm, Marx ve Engels önderliğindeki Marksizmdi. Ne ki Komün delegeleri içinde Marksistler, diğer ikisine göre sayıca daha azlardı. Zaten “Marksist etki kendini işçiler üzerinde ancak I. Enternasyonal’in kurulmasından sonra duyurmaya” başlamıştı. Yani o döneme kadar Enternasyonal’in ilk üç kongresi; Cenevre (Eylül 1866), Lozan (Eylül 1867), Brüksel (Eylül 1868), henüz Proudhoncu etkinin egemenliği altındaydı ve “Bilimsel sosyalizm ancak 4. kongrede, Eylül 1869 Basell kongresinde ilerleme” göstererecekti. Dolayısıyla “Karl Marx ve Friedrich Engels’in bilimsel sosyalizmleri, Fransa’da, işçi çevrelerde çok az biliniyordu.[14]

BLANQUİZM VE PROUDHONCULUĞUN SONU

Verili koşullarda “Proudhoncu siyaset-dışılık ve karşılıklı yardımlaşmacılık, emekçilerdeki sınıf bilincinin gelişmesini engelliyordu. Üstelik Proudhon, fabrikaların, grevlerin, kendi başına bir ‘yozlaşma ve bozulma nedeni’ olarak görülen kadın çalışmasının düşmanı”ydı.[15] Marksizmin Proudhon eleştirisi bu temeller üzerine oturmakla birlikte, doğruluğu esas ve pratik olarak Komün günlerinde kanıtlanacaktı.

1871’e girerken Marksistlerle anarşistler arasındaki temel ayrılıklar ise başlıca üç madde üzerinde yoğunlaşmaktaydı. Lenin bunu şöyle formüle ediyor:

Marksistlerle anarşistleri ayırt eden şeyler şunlardır:

“1- Birinciler, devleti büsbütün kaldırmak istemekle birlikte bunun ancak sosyalist devrim tarafından sınıfların kaldırılmasından sonra devletin yok oluşuna yol açacak sosyalizmin kuruluşu sonucu gerçekleşebilir bir şey olduğuna inanırlar; ikinciler, bunu olanaklı duruma getiren koşulları anlamaksızın, devletin bugünden yarına, büsbütün kaldırılmasını isterler.

“2- Birinciler, proletarya için siyasal iktidarı ele geçirdikten sonra, eski devlet makinesini tamamen yıkma ve onun yerine silahlı işçilerin Komün örneğine göre örgütlenmesine dayanan yeni bir devlet makinesi geçirme zorunluluğunu açıklarlarlar; ikinciler, devlet makinesinin yıkılmasından yana olmakla birlikte, proletaryanın onu ne ile değiştireceğini ve devrimci iktidarı nasıl kullanacağını ancak belirsiz bir biçimde düşünürler; anarşistler devlet iktidarının devrimci proletarya tarafından kullanılmasını reddetmeye değin, devrimci diktatörlüğü reddetmeye değin giderler.

  • 3- Birinciler, proletaryanın modern devletten yararlanarak devrime hazırlanmasını isterler; anarşistler bu davranış biçimine karşıdırlar.[16]

Tıpkı Proudoncu ilkel sosyalizmin sonu gibi, Komün, Blanqui’nin öncülük ettiği anarşizmin de sonu olacaktı. Anarşizm, kitlelerin devrimci eylemi içinde, kendi teorik dayanağına ters gelen adımlar atmak zorunda kalarak, kendi kendini inkara sürüklenecekti. Engels, Komün sonrası yaptığı değerlendirmede, Proudonculuğun ve anarşizmin yaşadığı bu ironik ‘öz tasfiyeyi’ (Marx’ın büyük dehasını doğrulayan tasfiyeydi bu) şöyle anlatıyor:

…1871 yılında, hatta zanaatçılığın merkezi olan Paris’te bile, büyük sanayi bir istisna olmaktan öylesine çıkmıştı ki; Komünün en önemli kararnamesiyle, yalnız emekçilerin ortaklaşmasına dayanmakla kalmayacak, ayrıca bütün bu ortaklaşmaları (dernekleri) büyük bir federasyon içinde toplayacak bir büyük sanayi hatta manifaktür örgütü, kısacası Marx’ın İç Savaş’ta çok haklı olarak söylediği gibi, sonunda komünizme yani Proudhon sosyalizminin tam tersine varacak olan bir örgüt kuruluyordu. Komün, Proudoncu sosyalizm okulunun mezarı oldu.  

Blanquicilerin işleri de daha iyi gitmedi. Komploculuk okulunda yetişen ve bu okula özgü sıkı bir disiplinle bağlanan Blanquiciler, görece küçük bir sayıdaki kararlı ve iyi örgütlenmiş insanın, zamanı geldiğinde yalnız iktidarı ele geçirmeye değil, büyük bir yılmazlık ve gözüpeklik göstererek, halk yığınını devrime sürüklemek ve onu küçük yönetici birlik çevresinde toplamak başarısını göstermeye yetecek kadar iktidarda kalmaya da yetenekli olduğu düşüncesinden yola çıkıyorlardı. Bunun içinde her şeyden önce tüm iktidarın, yeni devrimci hükümetin elinde sıkı sıkıya ve diktatörce toplanması gerekiyordu. Ama çoğunlukla bu Blanquicilerden oluşan Komün ne yaptı? Taşradaki Fransızlar için yayımladığı bütün bildirgelerinde Komün, onları tüm Fransız komünlerinin Paris ile özgür bir federasyonuna, ilk kez olarak ve gerçekten ulusun kendisi tarafından kurulacak ulusal bir örgütlenmeye çağırıyordu.[17]

Özetle, Paris Komünü 72 gün kadar kısa sürmesine ve hedefine ulaşamamış olmasına rağmen, “Marx’ın da belirttiği gibi ‘yüzlerce program ve tartışmadan daha önemli pratik bir adım’ ve tarihi bir tecrübe olarak proletarya devrimindeki yerini aldı.”[18] Komün günlerinde barikatlarda omuz omuza dövüşen ama ilkelerde ve yeni toplum tahayyülünde cepheden ayrışan komünarların bir yanını Marx taraftarları oluştururken diğer yanını çeşitli türden anarşizm ve ekonomizm taraftarları oluşturdu. Ve eğer bu ayrışma ve çatışma olmasaydı 1917 Ekim Devrimi asla başarıya ulaşamazdı.

ANARŞİZM VE PROUDHONCULUĞUN GÜNCEL TEZAHÜRLERİ

Komün, her ne kadar Blaquici ve Proudhoncu fikirlerin sonu olduysa da; anarşizm ve ekonomizm, gömlek değiştirerek sonraki dönemlerde de işçi sınıfı ve Marksizmin karşısına çıktı. Sol ya da sosyalizm maskesi takarak Komün’ün devrimci özünün boşaltılmaya çalışılması sonraki süreçte de oldukça yaygındı. Nitekim “Reformizmin ‘teorisyenleri’ 1871 devrimiyle sarsılan burjuva toplumun değişmezliği üzerindeki tezlerini sağlamlaştırmak istedikleri için ya Komün’ün yanılgılarını meşrulaştırıyorlar ya da Komün’ün ortaya çıkmasını ve siyasetini Fransa’nın ‘istisnai koşulları’ ile Fransız-Prusya savaşından kaynaklanan ‘koşulların mutsuz bir karşılaşması’ ile açıklıyorlardı. Devrim sırasında bile ‘gerçek Komün fikri’nin çarpıtıldığı tezini yayıyorlardı. Özellikle Komün’ün ‘doğru gelişimi’nin Fransa’da belediye sosyalizminin kurulmasına yol açması gerektiğini ilan eden olanakçıların (possibilistler) ileri sürdükleri tez işte buydu. Reformist basının en çok sevdiği konu, eğer Fransız işçiler yasal yolu izleseler ve burjuvazi ile onun için kabul edilebilir ödünler sağlamaya çalışan bir uzlaşmaya varsalardı, ‘18 Mart’ın trajik sonuçları’ndan kaçınabileceğini ileri sürmekti. Bu çözümleme doğrudan doğruya Komün’ün uluslararası niteliğinin ve işçi sınıfının ulusal ödevlerine karşı uluslararası ödevlerinin yadsınmasına yol açıyordu.

Alman sağ demokratlar da aynı yönde düşünüyorlardı. ‘70’li yılların sonuna doğru Schramm, Bernstein, Hochberg ‘Zürich üçlüsü’; Bebel, Liebknecht, Bracke ve onlarla birlikte Marx ve Engels’i de, Paris Komünü ile dayanışmalarını ‘çok gösterişli’ bir biçimde açıklamış ve böylece Alman işçi sınıfının burjuvazi ile ilişkilerini bozarak ona zarar vermekle suçlamışlardı…[19]

Ne ki 1917 Rus Ekim Devrimi ve ona liderlik eden Lenin, sınıf dışı akımlara ikinci büyük darbeyi vuracaktı. Birinci Enternasyonal yılları geride kalmış, İkinci Enternasyonal’de çoğunluğu oportünistler sağlamıştı. “Dönekliğin” ve sosyal şovenizmin bayrağını dalgalandıran Kautsky, tıpkı diğer oportünist vaazcılar gibi, politik referanslarını Marx ve Paris Komünü’ne dayandırıyordu. Bu nedenle “Kautsky ile polemikte Marx kimin tarafını tutardı?” diye soruyordu Lenin. Ve şöyle cevaplıyordu:

Enternasyonal’de Komün deneyi sadece unutulmamış saptırılmıştır da. Çünkü devlet makinesini yıkmak ve yerine proletarya diktatörlüğünü kurmak şöyle dursun ‘iktidarın ele geçirilmesi’ni salık vererek Kautsky ve taraftarları, oportunizme sonuna kadar kapı açmış oluyorlardı.[20]

ANARŞİST TAHAYYÜL, MARX VE DEVLET

Komün tartışmaları sadece 19. ve 20. yüzyıl tartışmaları olmakla kalmadı, 21. yüzyılda da ve bugün tartışılmaya devam ediyor; elbette yine Komün tahrifatı ve Marx’ın söylediklerini çarpıratak!

Newyork Üniversitesinde karşılaştırmalı edebiyat profesörü olan Kristin Ross, örneğin şöyle diyor:“Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Fransız cumhuriyetçiliğinin tükenmiş olması … bu iki gelişmeyle birlikte, Paris Komünü tarihsel zincirlerinden kurtulmuş oldu. Yani Komün böylece hem ‘devlet komünizmi’ hem de ‘ulusal Fransız cumhuriyetçiliği’ gibi iki resmi tarih yazımının esaretinden kurtuldu.[21]

Oysa 1871 Paris Komünü nasıl ki işçi sınıfı üzerinde uluslararası etkisi olan bir 19. yüzyıl devrimi idiyse; 1917 Ekim Devrimi de 20. yüzyılı sarsan bir proletarya devrimi olmuştu. Dolayısıyla Paris Komünü ile Ekim Devrimi arasındaki içsel bağ; “soğuk savaş” ya da “reel komünizm” gibi indirgemeci kalıplara sığmayacak kadar derin ve güçlüydü.

Kristin Ross, Marx’ın “O her yeri kaplayan karmaşık askeri, bürokratik, dini ve adli organlarıyla yaşayan sivil toplumu bir boa yılanı gibi kapana sıkıştıran merkezi devlet mekanizması” sözüne de atıf yaparak 1871’in yegâne kazanımının “merkezi devlet mekanizması”na karşı olduğunu iddia ediyor. Yazar, kendi düşüncesini doğrulamak adına burada ne yazık ki açık bir tahrifata girişiyor. Çünkü Marx’ın bu cümlede dile getirdiği karşıtlık öncelikle burjuva devlet mekanizmasına ilişkin. Genel anlamda merkezi devlet mekanizmasının ortadan kalkması sorunu ise ne Marx’ta ne de Lenin’de sosyalizmi es geçerek ele alınıyor.

Yine Marx’a atıf yapıp “Paris komünü her şeyden önce işçi sınıfının hazır bekleyen devlet mekanizmasına el koyup onu kendi amaçları için kullanamayacağını öğretmişti” derken de Ross benzer bir çarpıtma yapıyor. Ross, işçi sınıfının kendi devletini, proletarya iktidarını kurmasına karşıt bir sonuç çıkarmaya çalışıyor. Oysa Marx’ın dile getirdiği şey; burjuva devlet mekanizmasına el koymanın gerçek çözüm olmadığı, fakat çözümün onu parçalamak ve yeni bir işçi devleti mekanizması inşa etmek olduğuydu.

KOMÜN DERSLERİ

Paris’i 500 barikatla çevreleyen Komün, kuşatmaya tam 72 gün direnmişti. 28 Mayıs’a gelindiğinde ise kent savunması bütünüyle kırılmıştı. “Genel yanılgı cepheden saldırıya uğranılacağına inanmak oldu” diyordu Komün barikatlarında dövüşen Prosper Olivier Lissagaray. Ve askeri açıdan kurulan yanlış stratejiyi şöyle anlatıyordu: “Oysa Versailleslılar her yerde (Baron Haussmann’ın bayındırlık çalışmaları tarafından olanaklı kılınan) çevirme hareketleri yapıyorlardı. İki bin insanın savunmaya yetmesi için 200 iyi düşünülmüş stratejik, sağlam barikat yeterdi. Yüzlerce barikat vardı (21 Marttan sonra 500 barikat kurulmuştu), ama eşgüdümsüz ve savunucu yerleştirmek imkansız barikatlardı bunlar.[22]

Lissagaray’in Paris’in içinden gördüğünü Marx ve Engels de görmüş, Komün’ü yenilgiye götüren nedenleri irdeleyerek proteryaya tarihsel dersler bırakmışlardı. Ulusal bankaya el koymamak, kır ve köylülüğün desteğini yeteri oranda sağlayamamak, vakti geldiğinde kaçkın Hükümet güçlerinin toplandığı Versailles’ın üzerine yürümemek gibi kritik hataları da vardı Komün’ün. Böylece ayaklanma Paris’e sıkışıp kalmış, bu da yenilginin başlangıcı olmuştu.

Paris Kömünü, mülksüzleştiricilerin mülksüzleştirilmesi işinin tamamlanmasında yarı yolda durdu ve düşmanlarına karşı gereğinden çok gönül yüceliği, gereğinden çok bağışlayıcılık gösterdi[23] diyordu Lenin, Marks ve Engels’in çıkardığı derslerden Rus işçi devrimine sonuçlar çıkararak.

Komün, işçi sınıfının, tarihe miras bıraktığı bir kahramanlık destanıydı ve fakat yenilmişti. Thiers orduları, proletaryaya uluslararası bir ders vermek için infaz mangalarını çoktan hazırlamıştı. “Viva le Commune!” sloganları kurşun seslerine karışırken, Paris sokakları genç, yaşlı, kadın, erkek on binlerce komünarın kanıyla sulanmıştı.

Karşı-devrim, “zafer”ini büyük bir anıtla pekiştirmek istemişti. Savaş toplarını Alman ordularından korumak için Montmartre tepesine taşıyan komünarlara nispet olsun diye; oraya devasa bir kilise inşa edildi. Yapımına 1875 yılında başlanan Sacre Coure Kilisesi 1914 yılında tamamlandı. İkinci imparatorluk şerefine inşa edilen yapı aynı zamanda İsa’nın kutsal kalbine adanacaktı! Paris’in en yüksek tepelerinden birinden halka bakan Sacre Coure Kilisesi, “baldırı çıplak” kitlelere her daim İmparatorluğun kılıcını ve dinin tahakkümünü hatırlatacaktı! Ama karşıdevrim ne yaparsa yapsın “Paris Komünü bir günbatımı değil bir gün doğumuydu ve 1917 Sosyalist Ekim Devrimi onun ikinci savaşımıydı.[24]

28 Mayıs 1871 katliamından hemen iki gün sonra yani 30 Mayıs gününde Marx Enternasyonal Genel Konseyi’nde şöyle konuşacaktı:

İşçi Paris, Komünü ile birlikte, yeni toplumun şanlı öncüsü olarak her zaman yücelecektir. Şehitlerinin anısı, işçi sınıfının soylu yüreğinde yaşayacaktır. Cellatlarınıysa tarih, daha şimdiden sonsuz bir teşhir direğine çiviledi ve rahiplerinin tüm duaları, günahlarını bağışlatamayacaktır.[25]

Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da “Avrupa’da  bir hayalet dolaşıyor” diye boşuna yazmamışlardı. Zira ölüm insana mahsustu; devrimlere ve ‘hayalet’lere değil.

[1] Lenin, Vladimir, İ. (2008) Komün Dersleri, Çeviren: Kenan Somer, Sol Yayınları, Ankara, sf. 31.

[2] Marx, Karl (2006) Fransa’da Sınıf Savaşımları, Çeviren: Sevim Belli, Sol Yayınları, Ankara, sf. 29.

[3] Marx, Karl (2005) Fransa’da İç Savaş, Çeviren: Kenan Somer, Sol Yayınları, Ankara, sf. 156.

[4] Engels, Friedrich (2005) “1891 tarihli Önsöz”, Fransa’da İç Savaş içinde, Karl Marx, Çeviren: Kenan Somer, Sol Yayınları, Ankara, sf. 9.

[5] Marx, Fransa’da İç Savaş, sf. 24.

[6] Marx, Fransa’da İç Savaş, sf. 22.

[7] Marx, Fransa’da İç Savaş, sf. 37.

[8] Vautrin, Jean (2010) Halkın Sesi, Literatür Yayınevi, İstanbul.

[9] Lenin, Komün Dersleri.

[10] Vautrin, Halkın Sesi.

[11] Marx, Fransa’da İç Savaş.

[12] Lenin, Komün Dersleri, sf. 22.

[13] Lenin, Komün Dersleri, sf. 21.

[14] Lenin, Komün Dersleri.

[15] Lenin, Komün Dersleri.

[16] Lenin, Komün Dersleri, sf. 122.

[17] Engels, 1891 tarihli Önsöz, sf. 18.

[18] 118. Yılında Paris Komünü üzerine makale, Özgürlük Dünyası Dergisi, Mart 1989.

[19] Kunina, V. (2017) Paris Komünü ve Marksizm, Kor Kitap, İstanbul, sf. 185.

[20] Lenin, Komün Dersleri, sf. 129.

[21] Ross, K. (2016) Ortak Lüks: Paris Komünü’nün Siyasi Muhayyilesi, Çeviren: Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul.

[22] Lissagaray, Prosper O. (2015) 1871 Paris Komünü Tarihi, Çeviren: Şule Ünsaldı, Notabene Yayınları, İstanbul.

[23] Lenin, Komün Dersleri, sf. 12.

[24] Lenin, Komün Dersleri, sf. 13.

[25] Marx, Fransa’da İç Savaş, sf. 90.