P. Kievski’ye (Y. Piyatakov) yanıt*

Vladimir İlyiç Lenin

Bireylerin yaşamındaki ya da ulusların tarihindeki her bunalım gibi savaş da bazılarını baskı altına alır ve ezer, bazılarını çelikleştirir ve yeni bilgilerle donatır.

Bu gerçek, kendini, sosyal-demokrasinin savaş hakkındaki düşünüşünde ve savaşla ilgili olarak da gösteriyor. Çok gelişmiş bir kapitalizmin ürünü olan emperyalist savaşın nedenleri ve önemi, böyle bir savaşa ilişkin sosyal-demokratik taktikler, sosyal-demokratik hareket içindeki bunalımın nedenleri, vb. üzerinde ciddi olarak düşünmek başka şeydir, savaşın, düşüncenizi baskı altına almasına izin vermek, onun yarattığı korkunç izlenimlerin ve azap verici ağırlığın altında düşünmekten ve tahlil etmekten vazgeçmek başka bir şeydir.

Savaşın, insan düşüncesini baskı altına almasının ya da bastırmasının ortaya çıkardığı görünümlerden biri, emperyalist ekonomizmin demokrasiye karşı takındığı küçük görücü tutumdur. P. Kievski, bütün savlarında kendini gösteren şeyin, savaşın yarattığı bu baskı, bu korku, bu tahlil etmeyi yadsıyış olduğuna dikkat etmiyor. Böylesine korkunç bir yangının orta yerinde, ata topraklarını savunmanın ne anlamı vardır? Önüne geleni boğazlamanın her yerde kural olduğu böyle bir zamanda, ulusların haklarını tartışmanın ne anlamı vardır? Kendi kaderini tayin ve “bağımsızlık” — ama “bağımsız” Yunanistan’a ne yaptıklarına bakın! Militaristlerin çıkarı uğruna hakların her yerde ayaklar altına alındığı bir sırada, “haklar”ı düşünmenin, konuşmanın yararı nedir? En demokratik cumhuriyetlerle en gerici monarşiler arasında kesinlikle hiç bir fark kalmadığı, her farklılık belirtisini savaşın silip süpürdüğü bir sırada, cumhuriyeti düşünmenin ve konuşmanın ne anlamı vardır?

Kievski, genel olarak demokrasiyi reddedecek ölçüde korkuya teslim olduğu söylendiği zaman, çok öfkeleniyor; öfkeleniyor ve itiraz ediyor: Ben demokrasiye karşı değilim, yalnızca “kötü” bulduğum bir demokratik isteğe karşıyım. Gerçi Kievski güceniyor, gerçi demokrasiye hiç de “karşı” olmadığına ilişkin, bize (ve belki kendisine de) “güvence veriyor” ama, bütün savları —daha doğrusu savlarındaki sonsuz hatalar— tam tersini tanıtlıyor.

Ata topraklarının savunulması, emperyalist bir savaşta, bir yalandır, fakat demokratik ve devrimci bir savaşta değil. Bir savaş sırasında, görünüş odur ki, “haklar”dan sözetmek saçmadır. Çünkü her savaşta hakların yerini düpedüz sınırsız zorbalık alır. Ama bu, savaş sırasında her türlü “hak”kın ve her türlü demokrasinin yerine zorbalığı koymakla birlikte, tarihte, toplumsal içeriği ve sonuçları bakımından gene de demokrasi davasına ve dolayısıyla sosyalizme hizmet eden, savaşlar (demokratik ve devrimci savaşlar) olduğunu (ve gelecekte de olacağını, olması gerektiğini) unutmamıza yolaçmamalıdır. Yunanistan örneği, görünüşe göre, ulusal kaderi tayin hakkını “çürütmektedir”. Fakat bir an durup düşünürseniz, tahlil ederseniz, sorunları tartıp biçerseniz ve sözlerin kulaklarınızı sağırlaştırmasına ya da savaşın karabasanımsı etkilerinin sizi korkutmasına ve baskı altına almasına izin vermezseniz, o zaman bu örneğin cumhuriyet sistemini gülünçleştirmekten ötede bir ciddiyet ve inandırıcılık taşımadığını görürsünüz. Çünkü, “demokratik” cumhuriyetler, en demokratik —yalnızca Fransa değil, fakat onun yanısıra Birleşik Amerika, Portekiz ve İsviçre— bu savaşın akışı içinde, Rusya’da var olan militarist keyfiliğin aynısını ya kurmuşlardır ya kuruyorlar.

Emperyalist savaşın cumhuriyetle monarşi arasındaki farkı yok ettiği bir gerçektir. Fakat buna bakarak cumhuriyeti yadsımak ya da küçümsemek, savaşın gözümüzü korkutmasına ve savaş dehşetinin düşüncemizi baskı altına almasına izin vermek demektir. “Silahsızlanma” sloganını destekleyen birçok kişinin (Roland-Holst, İsviçre’deki genç unsurlar, İskandinav “Solu” ve başkalarının) anlayışı budur. Demek istedikleri şudur: Bu savaşta, cumhuriyetçi bir milisle monarşist bir düzenli ordu arasında hiç bir fark olmadığı ve her yerde militarizmin dehşet verici görevini yerine getirdiği bir sırada, ordunun ya da milis kuvvetlerinin devrim amacıyla kullanılmasını tartışmanın yararı nedir?

Kievski’nin, her adımında, farkına varmaksızın yaptığı aynı teorik ve pratik hata, aynı düşünce eğilimi, işte budur. Kievski, yalnızca kendi kaderini tayin hakkına karşı çıktığını sanıyor, yalnızca kendi kaderini tayin hakkına karşı çıkmak istiyor, fakat —kendi istek ve inancı ne olursa olsun, garip olanı da budur— sonuç, onun, genel olarak demokrasiye de uygulanamayan bir tek sav bile ortaya çıkaramamış olmasıdır.

Kievski’nin bütün garip mantık hatalarının ve kafasındaki karışıklığın asıl kaynağı —bu yalnızca kendi kaderini tayin hakkı için değil, fakat ata topraklarının savunulması, boşanma ve genel olarak “haklar” için de sözkonusu— onun düşüncesini savaşın baskı altına almasındadır; demokrasiye ilişkin Marksist tutumu tümden çarpıtması bundan ileri geliyor.

Emperyalizm, yüksek düzeyde gelişmiş kapitalizmdir; emperyalizm gelişmecidir (progressive); emperyalizm demokrasinin yadsınmasıdır —”bundan ötürü” kapitalizmde demokrasi “erişilebilir” bir şey değildir. Emperyalist savaş, geri monarşilerde olsun, ilerici cumhuriyetlerde olsun, tüm demokrasinin açıktan ihlalidir— “bundan ötürü“, “haklar“dan (yani demokrasiden) sözetmenin anlamı yoktur. Emperyalist savaşın “karşısına konabilecek” “tek” şey sosyalizmdir; yalnızca sosyalizm “çıkış yolu“dur; “bundan ötürü” bizim asgari programımızda, yani kapitalizmde demokratik sloganlar öne sürmemiz bir aldanıştır ya da hayaldir, sosyalist devrimin saptırılması ya da ertelenmesidir, vb.’dir.

Her ne kadar Kievski bunu kavrayamıyorsa da, bütün talihsizliğinin kaynağı işte budur. Onun temel mantık hatası budur; temel olduğu ve yazar tarafından kavranamadığı için de, delik bir bisiklet lastiği gibi, her adımda “hava kaçırmaktadır”; kâh ata topraklarının savunulmasında, kâh boşanma sorununda, kâh “haklar”a ilişkin sözlerinde, biz “haklar”ı değil, ama yüzyıllık köleliğin yıkılmasını tartışacağız, şeklindeki dikkate değer sözlerinde, (“haklar”ı tümden küçümsediği ve sorunu hiç anlayamadığı için dikkate değer olan sözlerinde) “patlak vermektedir”.

Bu sözleri söylemesi, kapitalizm ve demokrasi arasındaki, sosyalizm ve demokrasi arasındaki ilişkileri tam anlayamadığını göstermektedir.

Genel olarak kapitalizm ve özel olarak emperyalizm, demokrasiyi bir hayal haline getirir — ama aynı zamanda kapitalizm, yığınlarda demokratik esinler uyandırır, demokratik kurumlar yaratır, emperyalizmin demokrasiyi yadsıyışıyla demokrasi için yığınsal savaşım arasındaki çatışmayı şiddetlendirir. Kapitalizm ve emperyalizm ancak iktisadi devrimle devrilebilir; demokratik dönüşümlerle, en “ideal” demokratik dönüşümlerle bile devrilemez. Ne var ki, demokrasi savaşımı okulunda okumamış olan bir proletarya, iktisadi bir devrim yapma yetisine sahip değildir. Bankalara elkoymaksızın, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti kaldırmaksızın kapitalizm yenik düşürülemez. Ne var ki, tüm halkı, burjuvazinin elinden alınan üretim araçlarının demokratik yönetimi için örgütlemedikçe, tüm emekçi halk yığınlarını, proleterleri, yarı-proleterleri ve küçük köylüleri, saflarını ve güçlerini demokratik bir biçimde örgütlemeleri ve devlet işlerine katılmaları için seferber etmedikçe, bu devrimci önlemler uygulanamaz. Emperyalist savaşın, demokrasiyi üç ayrı yönden yadsıdığı söylenebilir (a. her savaş “haklar”ın yerine zorbalığı koyar; b. emperyalizm, bu haliyle demokrasinin yadsınmasıdır; c. emperyalist savaş, cumhuriyeti monarşiyle eşitler), ne var ki emperyalizme karşı sosyalist başkaldırının uyanışı ve büyümesi, demokratik direnç ve huzursuzluğun artışıyla ayrılmaz biçimde bağlantılıdır. Sosyalizm her devletin, dolayısıyla her demokrasinin yavaş yavaş silinip ortadan kalkmasına yolaçar; fakat sosyalizm, burjuvaziye, yani nüfusun azınlığına karşı zorbalıkla demokrasinin tam gelişimini, yani tüm halk yığınlarının bütün devlet işlerine ve kapitalizmin ortadan kaldırılmasının tüm örgün (complex) sorunlarına gerçekten eşit ve gerçekten evrensel biçimde katılmasını, ancak proletarya diktatörlüğü yoluyla bağdaştırabilir.

İşte demokrasi hakkındaki marksist öğretiyi unutan Kievski’nin kafasını karıştıran “çelişkiler” bunlardır.

Mecazi anlamda konuşursak, savaş Kievski’nin düşüncesini öylesine baskı altına almıştır ki, “emperyalizm yıkılsın” sloganını, her düşüncenin yerini tutacak biçimde kullanmaktadır. Tıpkı “sömürgelerden çıkın” diye haykırmanın, uygar ulusların “sömürgelerden çıkması”nın —ekonomik ve siyasal açıdan— ne demek olduğuna illşkin tahlilin yerini tutmak üzere kullanılması gibi.

Demokrasi sorununun Marksist çözümü, proletaryanın, burjuvazinin devrilmesini ve kendi zaferini hazırlamak üzere, bütün demokratik kurumları ve bütün özlemleri, kendi sınıf savaşımında seferber etmesidir. Böyle bir seferberlik kolay bir iş değildir. Bu, ekonomistlere, Tolstoy vb. gibi düşünenlere göre, çoğu zaman, “burjuva” ve oportünist görüşlere verilmiş, bağışlanmaz bir ödün gibi görünür. Tıpkı “mali-sermaye çağı”nda, ulusların kendi kaderini tayin hakkına sahip olmalarını savunmayı, Klevski’nin, burjuva görüşlere verilmiş, bağışlanmaz bir ödün sayması gibi. Marksizm bize, belli bir kapitalist ülkenin burjuvazisi tarafından yaratılan ve çarpıtılan demokratik kurumlardan yararlanmayı yadsıyarak “oportünizmle savaşma”nın, oportünizme tümden teslim olmak demek olduğunu öğretiyor.

Sosyalizm için iç savaş sloganı, emperyalist savaştan kurtulmanın en kısa yolunu gösterir ve bizim savaşa karşı verdiğimiz savaşımı, oportünizme karşı verdiğimiz savaşımla ilişkilendirir. Gerek savaş zamanının özelliklerini —savaşın uzayıp gitme ve tam bir savaş “çağı”na dönme tehdidini taşıması özelliklerini— ve oportünizmin barışseverliğinden, yasalcılığından ve kendini “kendi” burjuvazisine uyarlamasından tamamen farklı olarak bizim çalışmalarımızın genel niteliğini doğru olarak dikkate alan tek slogan budur. Bunun yanısıra, burjuvaziye karşı iç savaş, mülksüz yığınların mülk sahibi azınlığa karşı, demokratik olarak örgütlenen ve demokratik olarak yönetilen savaşıdır. Ne var ki, iç savaş da, bütün öteki savaşlar gibi, ister istemez, hakların yerine zorbalığı geçirmek zorundadır. Fakat çoğunluğun çıkarları ve hakları adına girişilen zorbalığın yapısı başkadır: Bu zorbalik sömürücülerin, burjuvazinin “hakları”nı ayaklar altına alır; ordunun ve “geri”nin demokratik bir biçimde örgütlenmesi sağlanmadıkça başarılamaz. iç savaş, her şeyden önce ve derhal bankalara, fabrikalara, demiryollarına, büyük toprak mülklerine, vb. zorla elkoyar. Fakat bütün bunlara elkoymak için, bütün görevlilerin ve subayların halk tarafından seçilmesi usulünü koymak, burjuvaziye karşı savaşı yöneten orduyu, halk yığınlarıyla tam olarak kaynaştırmak, gıda üretiminin ve dağıtımının, gıda ikmalinin, vb. yönetimini tam olarak demokratlaştırmak zorundayız. İç savaşın amacı, bankalara, fabrikalara, vb. elkoymak, burjuvazinin tüm direnme olasılıklarını yıkmak, onun silahlı kuvvetlerini yıikmaktır. Ama savaş sırasında, bizler, kendi silahlı kuvvetlerimiz ve kendi “geri”mizde, savaşla aynı zamanda demokrasiyi getirmez ve yaygınlaştırmazsak, bu amaca, ne salt askeri, ne iktisadi, ne de siyasal bakımdan ulaşılabilir. Biz şimdi yığınlara şöyle diyoruz (ve onlar bizim haklı olduğumuzu içgüdüleriyle biliyorlar): “Onlar, büyük demokrasi sloganlarıyla kılık değiştirtilmiş bir savaşta, emperyalist kapitalizm için savaşmanızı sağlayarak sizi aldatıyorlar. Gerçek bir demokrasiye ve sosyalizme ulaşmak için burjuvaziye karşı, gerçekten demokratik olan bir savaş vermeniz gerekir ve vereceksiniz.” Şimdiki savaş, zorbalık ve mali bağımlılık yoluyla, ulusları, koalisyonlarda birleştiriyor ve “kaynaştırıyor“. Biz, burjuvaziye karşı kendi iç savaşımızda, ulusları, ruble zoruyla değil, sopa zoruyla değil, zorbalıkla değil, fakat sömürücülere karşı emekçi halkın gönüllü anlaşması ve dayanışması yoluyla birleştirecek ve kaynaştıracağız. Burjuvazi açısından, bütün uluslar için eşit haklar ilan edilmesi bir aldatmacadan başka bir şey değildir. Bizim açımızdan ise bu, bütün uluslarin kazanılmasını hızlandırma ve kolaylaştırmanın gerçeği olacaktır. Uluslar arasında etkin biçimde düzenlenmiş demokratik ilişkiler olmadıkça —bunun sonucu olarak ayrılma özgürlüğü tanınmadıkça— genel olarak tüm ulusların işçilerinin ve emekçi halkının burjuvaziye karşı iç savaş vermesi olanaksızdır.

Burjuva demokrasisinden yararlanarak, proletaryanın, burjuvaziyle oportünizme karşı, sosyalist ve tutarlı demokratik açıdan örgütlendirilmesi. Başkaca yol yoktur. Başkaca çıkış yolu yoktur. Marksizm, tıpkı yaşamın kendisi gibi, başkaca çıkış yolu tanımamaktadır. Bu yolda, ulusların özgürce ayrılma ve özgürce kaynaşma hakkını tanımalıyız, bunlardan sakınmamalıyız; ekonomik amaçlarımızın “saflığı”nı bunların “kirleteceğinden” korkmamalıyız.

* Ağustos-Eylül 1916’da yazıldı. İlk kez Proletarskaya Revolutsia, n° 7(90)’da, 1929’da yayınlandı.