Breslau’daki W. Borgius’a*

Friedrich Engels

Aziz Beyefendi,

İşte sorularınızın yanıtı:

  1. Toplum tarihinin belirleyici ana etkeni saydığımız ekonomik ilişkilerden, belli bir toplumdaki insanların kendi geçim araçlarını üretme ve (işbölümünün var olduğu ölçüde) ürünleri değişme tarzını anlıyoruz. Bundan ötürü o ilişkiler bütün üretim ve ulaştırma tekniğini kapsar. Bizim anlayışımıza göre bu teknik, ürünlerin değişim ve, ayrıca, bölüşüm tarzını, bu nedenle, soysal (gentile) toplumun çözülmesinden sonra, sınıflara bölünmeyi, dolayısıyla egemenlik ve kulluk ilişkilerini, sonuç olarak devleti, politikayı, hukuku vb. de belirler. Ekonomik ilişkiler, üzerinde işledikleri coğrafi tabanı ve daha önceki ekonomik gelişme aşamalarının gerçekten aktarılmış ve varlıklarını çoğu zaman yalnız bir gelenek veya eylemsizlik (inertia) sonucu olarak sürdüren kalıntıları ve doğal olarak bu toplum biçimini kuşatan dış çevreyi de kapsar.

Dediğiniz gibi, teknik bilimin durumuna büyük ölçüde bağlıysa da, bilim tekniğin durumuna ve gereksinimlerine daha da çok bağlıdır. Toplumun teknik bir gereksinimi varsa, bu, bilimi on üniversiteden daha çok ilerletir. Bütün hidrostatik (Torricelli vb.) 16. ve 17. yüzyıllarda, İtalya’da dağlardan inen akarsuları düzenleme zorunluluğundan doğdu. Ancak elektriğin teknik uygulanırlığı bulunduktan sonradır ki elektrik üzerine ussal bir şeyler biliyoruz. Ama ne yazıktır ki Almanya’da bilimlerin tarihini o bilimler sanki gökten zembille inmişler gibi yazmak gelenek olmuştur.

  1. Ekonomik koşulları, tarihsel gelişmeyi en sonunda belirleyen şey sayıyoruz. Ama ırkın kendisi de bir ekonomik etkendir. Bu bağlamda iki nokta göz ardı edilmemelidir:
  2. a) Politik, hukuksal, felsefi, dinsel, yazınsal, sanatsal gelişme ekonomik gelişmeye dayanır. Ama bütün bunlar birbirleri üzerinde olduğu gibi ekonomik temel üzerinde de etkide bulunurlar. Bundan, ekonomik durum nedendir ve yalnızca o etkendir, oysa başka her şey ancak edilgin sonuçtur, sonucu çıkarılmamalıdır. Tersine, her zaman, en sonunda kendi ağırlığını koyan ekonomik zorunluluk temeli üzerinde bir etkileşim vardır. Örneğin devlet, koruyucu gümrükler, özgür ticaret, iyi veya kötü mali sistem ile bir etki yapar; Almanya’nın 1648’den 1830’a kadarki sefil ekonomik durumundan kaynaklanan, kendisini ilkin pietism ile, sonra duygusallık, prenslere ve soylulara yaltaklanarak kulluk etme ile dışavuran Alman darkafalının aşırı beceriksizliği ve güçsüzlüğü bile ekonomik etki yapmaktan yoksun değildi. Bu, kalkınmaya en büyük engellerden biriydi ve süreğen sefilliği dayanılmaz bir duruma getiren devrim ve Napolyon savaşlarına kadar sarsılmadı. Onun için, şurada burada rahatça düşünülmeye kalkışıldığı gibi, ekonomik durum otomatik bir etki yaratmaz; tersine, insanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ne var ki kendilerini koşullandıran belirli bir çevrede ve önceden var olan gerçek ilişkiler temeline dayanarak yaparlar. Bunlar arasında anlamayı (understanding) tek başına başlatan ana düşünceyi biçimlendiren ekonomik ilişkiler -politik ve ideolojik öbür ilişkilerden ne kadar çok etkilenebilir olurlarsa olsunlar- gene de eninde sonunda belirleyici olanlardır.
  3. b) İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama, şimdiye dek, ortak bir plana uygun ortak bir istençle veya hatta açıkça tanımlanmış belirli bir toplumda değil. İstekleri çatışır ve işte bundan dolayıdır ki bütün böyle toplumlar tümleyeni ve belirimi ilinek (accident) olan zorunluluk ile yönetilir. Burada kendi ağırlığını hep ilinek aracılığıyla koyan zorunluluk gene, eninde sonunda ekonomik zorunluluktur. Bu bağlamda büyük denen adamlara değinmek gerekir. Şöyle şöyle bir adamın ve kesinlikle o adamın, belirli bir zamanda belirli bir ülkede ortaya çıkması, doğal olarak, salt rastlantıdır. Ama o adam ortadan kaldırılırsa yerini dolduracak biri gerekir ve bu adam bulunacaktır, iyi veya kötü, ama zamanla bulunacaktır. Napolyon’un, bu kendine özgü Korsikalı’nın, kendi öz savaşıyla tükenmiş Fransa Cumhuriyeti’nin zorunlu kıldığı askeri diktatör olması bir rastlantıydı; ama Napolyon olmasaydı, o yeri başka biri doldururdu; olgularla kanıtlanmıştır ki, her zaman, zorunlu olur olmaz bir adam bulunmuştur: Sezar, Augustus, Cromwell vb . Materyalist tarih kavramını Marx keşfetmişse de, Thierry, Mignet, Guizot ve 1850’ye kadarki bütün İngiliz tarihçiler, o kavrama ulaşılmak için çalışıldığını apaçık gösteren kanıtlardır ve aynı kavramı Morgan’ın keşfetmesi de tanıtlar ki bunun zamanı gelmişti ve o kavram yalnızca keşfedilmek gerekiyordu.

Tarihteki bütün öbür olumsallıklar (contingency) ve kolay anlanabilir olumsallıklar da böyledir. İncelemekte olduğumuz özel alan ekonomik alandan ne kadar uzaklaşır ve salt soyut ideoloji alanına ne kadar yaklaşırsa gelişmesinde o kadar çok ilinek gösterdiğini, eğrisinin o kadar çok zigzak çizdiğini görürüz. Ama eğrinin ortalama eksenini çizerseniz, göz önünde tutulan dönem ne kadar uzun ve söz konusu alan ne kadar geniş ise, bu eksenin ekonomik gelişme eksenine paralel olmaya o kadar çok yaklaştığını bulursunuz.

Almanya’da doğru anlamaya en büyük engel, yazında ekonomik tarihin sorumsuzca savsanmasıdır. Büyük güçlük yalnızca okulda öğretilen tarihsel bilgilerden kurtulmak değildir, bunu başarmak için zorunlu gereci sunmak daha da güçtür. Koca G. von Gülich’i kim okudu? Oysa onun sıkıcı gereç dernesi, gene de, sayısız politik olguyu aydınlatmaya yarar ne kadar çok şeyle doludur!

Sırası gelmişken söyliyeyim ki Marx’ın 18. Brumaire’de verdiği yetkin örnek, özellikle pratik bir örnek olduğu için, sanırım sorularınıza gereği gibi yanıt verecektir. Bundan başka, Anti-Dühring I, 9-11. ve II, 2-4. ve III, 1. bölümlerde veya girişte olduğu gibi, Feuerbach’ın son kesiminde de bu noktaların pek çoğuna değindiğimi sanıyorum.

Lütfen yukarıdaki her sözcüğü ince eleyip sık dokumayınız, ama genel bağlantıyı göz önünde tutunuz; size yazdıklarımı bir yayın içinde yerine getirmekle yükümlü olduğum bir açıklıkla anlatacak zamanım olmadığı için üzgünüm…

*Londra, 14 Temmuz 1893. Çeviren: Öner Ünalan (Engels, Friedrich (2000) Tarihsel Materyalizm Üzerine Mektuplar 1890-94, Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları, sf. 35-39)