‘Yerli ve milli’ nedir, kim millidir?

Kadir Yalçın

Temel bir tanımlayıcı olarak “yerli ve milli” sıfatı, R.T. Erdoğan’la birlikte vazgeçilmezlik kazandı. Olur olmaz her yerde kullanılan bu sıfat, Erdoğan ve uygulamalarının neredeyse alameti farikası oldu. Eskiden de “vatan-millet” vurgusu yapılmaz ve milliyetçilik hem de şovenizm düzeyine yükseltilmiş biçimiyle egemen sınıf ve yönetici kliklerin başlıca argümanlarından biri olarak iş görmez değildi. Ancak gelen gideni aratır misali şimdi boynuz kulağı geçmiş, “yerlilik”le güçlendirilmiş “millilik”, bugüne kadar olmadık biçimde yüceltilerek, sadece siyasetin değil, ideolojik tutumlar kadar ekonominin de belirleyeni iddiasıyla ileri sürülür olmuştur.

Mısır Müslüman Kardeşlerine destek babından gündem olan, toplandıkları Kahire’nin Rabia Meydanı’nı belirtmek üzere kullandıkları kıvrılmış başparmakla açık dört parmak işareti “Tek vatan, tek millet, tek devlet, tek bayrak” milliyetçiliğinin belirteci olarak geliştirilmiş ve “milli cephanelik” bu işaretle güçlendirilmiştir. Asıl olarak “bölücülüğe prim vermemek” iddiasıyla, “‘ayrı devlet kurmak istemiyoruz’, ‘karşılıklı rızaya dayalı olarak’ uzlaşmak, ‘üniter devlet’ içinde ve ‘ortak vatan’da yaşamak istiyoruz, ancak ‘biz Kürt milletindeniz’, ‘ayrı bayrağımız’-‘ayrı dilimiz’ kabul edilmeli” içerikli hak eşitliği talebiyle Kürt halkına karşı kullanıldığı bilinmektedir.

Tekelci milliyetçilik olarak tekçi “milli”cilik kuşkusuz yalnızca Kürt halkına karşı ileri sürüp uygulanmakla kalınmamaktadır. Yine “Kürtçü bölücülük tehlikesi” hareket noktasından kalkılarak ve “güney sınırlarımızın tehdit altında olması” teması kullanılarak, “yerli ve milli”lik, Suriye’de yayılmacılığın da dayanağı durumundadır. Cerablus’tan el Bab’a uzanan “Fırat Kalkanı” bölgesine ciddi sorunlara yol açacağı şimdiden görülen İdlib eklenmek istenmekte ve Afrin’le[1] Mümbiç’e yönelik tehditler sıkça yinelenmektedir: “Bir gece ansızın gelebiliriz”! 12 Ocak tarihli gazeteler, Erdoğan’ın, Saray’da düzenlediği 43. Muhtarlar Toplantısı’nda Suriye’deki yayılmacılığı “Misak-ı Milli”yle gerekçelendirmesine yer vermektedir: “Kuzey Suriye Misak-ı Milli sınırları içindeydi. Onun için oralarda öyle devlet kurmaya, bu yola tevessül edenler avucunu yalar.” Yüzyıla yakın süre geçmiş ve köprülerin altından çok su akmıştır. Değilse, bu durumda, kuzey Suriye gibi, yine Misak-ı Milli sınırları içinde olan Musul’la Kerkük’ün işgal ve ilhakının da “yerli ve milli” sorunlardan olup olmadığı sorusu akıllara gelecektir! Hatta, madem “ceddimiz Osmanlı”, sorular çoğaltılarak, Macaristan, Romanya ve Balkanlarla Hicaz’a kadar tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın neden “yerli ve milli” sorunlarımız arasında sayılmadıkları sorulabilir! Yoksa öyle midir?

Şimdilik propagandif içeriği belirgin olsa bile, AKP Türkiye’sinin, Kanuni Süleyman Osmanlı’sı gibi “küresel bir güç” olduğunu ileri süren AKP’li zihinlerde parıldayarak uçuşan duygu ve düşünceler zaten bu yöndedir ve yayılmacılığın Suriye ile sınırlı olduğu sanılmamalıdır. Barzani’nin KIBY referandumuyla koşullar az çok değişse bile, Irak hala bir ucundan ve uygun fırsatı kollanan “yerli ve milli” bir yayılmacılığın alanı durumundadır. Davetsiz misafir olunan Musul yakınlarındaki Başika Kampı bilinmektedir. Kuzey Irak’ta Erbil, Süleymaniye, Zaho, Dohuk, Amediye, Diyana, Batufa, Kanimasi, Bamarni’de çoğu Özel Kuvvetlere mensup birlikler yirmi küsur yıldır bulunuyor.

Afrika da “yerli ve milli” yayılmacılığın hedefindedir. Son yıllarda yeni açılan elçilik sayısının patlama yaptığı Afrika’nın özellikle İslam tandaslı ülkeleriyle siyasal ve iktisadi ilişkilerin yanında askeri ilişkiler de geliştirilmektedir. Örneğin Arnavutluk, Azerbaycan, Irak ve Katar’daki üslerin ardından 2017 Eylülü’nde Somali başkenti Mogadişu yakınlarında kurulan Türk askeri üssünde 1500 Somali askeri eğitilmektedir. 2017’nin son günlerinde Sudan’ı son ziyaretinde Erdoğan, şu sözleriyle “yerli ve milli” Türk yayılmacılığının emperyalist sömürgecilikten farkını açıklamaya çalışmıştır: “Kan kokusu almış köpek balığından daha tehlikelisi petrol kokusu almış emperyalisttir. Sömürgeciler için tek mesele paradır, menfaattir. Bir avuç petrol için çiğnemeyecekleri hiçbir değer, ilke yoktur.” Ancak Erdoğan, Sudan tarafından önceden BAE’ne iletilen teklifin karşılıksız bırakıldığı Kızıldeniz’deki Sevakin adasını uzun süreli olarak istemiştir. Eski Osmanlı karargahının bulunduğu ada zamanında Kızıldeniz’i kontrol etmek için kullanılmıştır.

Yazı içinde, emperyalist sömürgeciler açısından petrol, para ve menfaat önemliyken, “yerli ve milli” amaçlar için askeri üslerin yanında başka nelerin önemli olduğunu göreceğiz. Ancak şimdiden belirtelim ki, “yerli ve milli” sıfatının Erdoğan ve dayanaklarının[2] amaçları bakımından nitelik belirleyici olarak kullanılmasının yalnızca emperyalistlerle farklılığı değil, ama “emperyalizm karşıtlığı”nı belirtmesi bakımından taşıdığı propaganda değerinin yüksekliği tartışma götürmez.

Ayakları suya erdirici gelişmeler hızla sökün etse ve üst perdeden bağırıp çağırmalar yerini ilişkileri düzeltmek üzere alttan alıcı tutumlara bırakmaya çoktan başlasa bile, Almanya’yı, Amerika’yı vb. hedef alan “Eyyy…”li tiratlar hatırlarda olmalıdır. Sonradan özür dilenerek ilişkinin yenilenmesine gidilmek zorunda kalınsa da benzer içerikli tiratların Suriye-Türkiye sınırında uçağının düşürülmesinin ardından Rusya’ya yöneltilmiş olduğu hatırlanacaktır. Rusya ile ilişkiler nasıl zorunlu olarak iyileştirildiyse, Almanya ve Fransa[3] ile birlikte AB ile ilişkilerin de iyileştirilmesi zorunluluğu kendisini dayatmakta ve bu yönde adımlar atılmasından kaçınılamamaktadır.

Ancak buna rağmen özürlü geri basmalar içerikli bu “manevralar” iç kamuoyuna yüksek sesle yansıtılmazken, bu ülkelere yönelik bağırıp çağırmalar, Türkiye’nin ve kuşkusuz “yerli ve milli” liderinin dünya çapındaki gücünün göstergesi olarak ve yüksek propaganda değeri yüklenerek ülke içinde ballandırılarak anlatılıp yayılmaktaydı. “Türkiye, emperyalistlerin, gücünü ve büyüyüp gelişmesini kıskanıp engellemeye çalıştıkları ‘güçlü ve büyük ülke’ydi.” Büyük emperyalist ülkeler karşısında “yerli ve milli” çıkarlarını savunmaktan vazgeçmez, dik dururdu! Emperyalistlerden haz etmeyen Türkiye halkında olduğu kadar “gavur” hassasiyetiyle yabancıları sevdiği söylenemeyecek olan AKP’nin çoğunluğu dindar tabanında da “anti-emperyalizmin” belirli bir karşılığı vardı. Bu nedenle AKP yandaşı medyada “anti-emperyalist” bir edebiyat türemiş ve özellikle Batının büyük ülkelerine yönelik suçlamalarla atıp tutmalar yaygınlaşmıştır.

NATO’LU ANTİ-EMPERYALİZM Mİ OLUR!

Erdoğan ve AKP’nin “anti-emperyalist”likle bir ilgilerinin olmadığı tartışmasızdır. Bunu ekonomik temeliyle göreceğiz. Ancak siyasal bakımdan söylenecek şeyler de yok değildir ki, en başında Erdoğan ve AKP’sinin siyasal yaşamlarına Amerika’dan alınan icazetle başlamaları sayılmalıdır. Erdoğan’ın, zamanında, ABD’nin Ortadoğu’ya bir çeki-düzen verme projesi olarak gündeme getirdiği ve emperyalist içeriğinin kuşku götürmeyeceği “Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanlığı” ile öğündüğüyse herhalde hatırlanacaktır. Ve her şeyin ötesinde Türkiye hala emperyalist bir saldırı paktı olduğunu herkesin bildiği NATO üyesi bir ülkedir. Ve AKP Hükümeti yetkilileri çeşitli vesilelerle bu üyeliğe verdikleri önemi tekrar tekrar belirtmektedirler. Örneğin, 2017 Kasım’ında Roma’daki NATO Savunma Koleji’nde “NATO İşbirliği Niçin Hala Önemli” başlıklı toplantıda, “Türkiye’nin Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi almasının NATO’dan uzaklaşmak anlamını gelmediğini” söyleyen Çavuşoğlu, “Türkiye hiçbir yere kaymıyor, olduğu yerde duruyor” demiştir. Aynı tarihte Norveç’teki NATO tatbikatında patlak veren skandalın ardından bile Sözcü B. Bozdağ tarafından Hükümet adına yapılan açıklama da “Türkiye NATO’nun saygın bir üyesidir. Bundan sonra da katkılarını sunmaya devam edecektir” şeklinde olmuştur.

Burada durulur ve Erdoğan’la AKP’sinin “anti-emperyalist” olmadıklarının belirtilmesiyle yetinilirse gerçeğin yarısı ifade edilmiş olacak; yalnızca Batılı büyük emperyalist ülkelere yüksek sesle suçlamalar yöneltilmekle kalınmayıp Rusya’yla yakın ilişki geliştirilerek örneğin NATO’ya rağmen bu ülkeden S-400 hava savunma sistemi alınması türü politika ve tutumlar izlenmesi açıklanamayacaktır.

Türkiye hala Batılı emperyalistlerin saldırgan askeri paktı olan NATO üyesi bir ülkedir. Ancak Batılı ülkelerin neredeyse tümüyle ilişkilerinin kötüleşmiş oluşu da bir gerçektir. Ve “anti-emperyalizm” olarak pazarlanan “emperyalist Batı” ve İslam-Hıristiyan çekişmesine dayalı “yabancı-gavur” karşıtlığı olarak nitelendirilebilecek halkın ve özellikle dindar kitlenin bu eğiliminden yararlanarak tabanını sağlamlaştırma tutumu herhalde AKP ve dayanaklarının belli başlı emperyalist ülkelerle ilişkisinin bozulmasını açıklamaya yetmeyecektir. AKP ve dayanaklarının yalnızca tabanlarını stabilize etmek amacıyla, halk kitlelerinin Batı karşıtı duygularını okşamanın getirisini hesaplayarak, önde gelen Batılı emperyalist ülkelere yönelik ilişkileri bozucu tavırlar almış oldukları ileri sürülemez.

Gerçek şudur ki, başta Erdoğan olmak üzere AKP ve dayanakları, Batılı ülkelerle olan ilişkilerindeki bozulma ve uyuşmazlıkları sert biçimde ve yüksek sesle suçlayıcı tarzda ifade etmelerinin getirilerini, iç politikada halkı peşlerinde safa sokmayı kolaylaştırması olarak değerlendirmektedirler. Bu getirinin Batılı emperyalist ülkelere karşı söz konusu politika geliştirmelerinde belirli bir payı da vardır; ancak izlenen politikanın asıl olarak çıkar farklılığından kaynaklandığı söylenmelidir.

NEDİR BU ÇIKAR FARKLILIĞI?

Türkiye, açık ki, bir emperyalist ülke değil ve sözünü ettiğimiz farklı çıkarların emperyalistler arası çelişmenin konusu olabilecek türden birbirleriyle çelişen emperyalist çıkarlar olmadığı ortada. Tersine, Türkiye –tabii ki tekellerin egemenliği altında– kapitalist bir ülke olmakla birlikte, orta boy bir kapitalist ülke. Ve bir ucundan sermaye ihracına yönelmekle ve “Fırat Kalkanı”yla Suriye örneğinde olduğu gibi dünyanın toprak olarak paylaşılmasına katılmakla birlikte, –en azından bugün– ne bağımsız bir mali sermaye mihrakı durumunda ne de paylaşımın düzenleyici ülkeleri arasında bulunuyor. Büyük toprak sahipleriyle birlikte egemenliği elinde tutan tekeller, şüphesiz ki bu toprakların tekelleri olmaları anlamında “yerli”ler. Ancak bu tekeller ne Türkiye kapitalizminin kendi milli yolundan bağımsız gelişmesinin ürünü olarak doğdular ne de günümüzde bulundukları koşullarda uluslararası tekellerle ilişkisiz ve bağımsız birer varlığa sahipler. Ortaya çıkışları, Batılı kapitalist tekellerin Türkiye’ye yönelik –bayilik, distribütörlük, montaj vb. türü– ticari ve sınai, –kredi, know-how vb. türü– mali faaliyetlerinin ürünü olduğu kadar, günümüzde de, bunların yanı sıra başlıca ortak ya da hisse senetli vb. portföy yatırımlar aracılığıyla uluslararası tekellerin şüphesiz güdücü/yönlendirici olmayan ama işbirlikçi parçaları olarak işlevseller. Türkiye’nin tekelleri, evet, “yerli”ler, ama giderek kozmopolitleşen “milli” bir gelişme izlemiş tekeller değiller, fakat “işbirlikçi tekeller.” Türkiye’nin tekelci burjuvazisi, tabii ki uluslararası burjuvazinin, dünya burjuvazisinin bir parçası, ama emperyalist tekelci değil, işbirlikçi tekelci bir burjuvazi.

Farklı çıkarlar ve bu çıkarlar arasındaki çelişmeler olmuyor değil, oluyor; ancak bunlar, emperyalist tekellerle işbirlikçi tekeller arasındaki çelişme olarak oluşup şekilleniyor.

Dünya burjuvazisi, yekpare bir burjuvazi değil. Öncelikle farklı mali sermaye gruplarının oluşturduğu tekelci mihraklara bölünmüş bir burjuvazi. Bu tekelci mihraklar arasındaki çelişmeler, bu mihrakların egemenliğindeki emperyalist ülkeler arasındaki çelişmelerde yansıyor. Ama ne çelişmeler ne de çıkar farklılıkları ve buradan kaynaklanan sorunlar bu düzeyle ve bu düzeyde oluşmakla sınırlanıyor. Emperyalist tekelci gruplar ve egemen oldukları ülkelerle işbirlikçi tekelci gruplar ve –emperyalist gruplarla birlikte– egemen oldukları ülkeler arasında, tek tek her birinin özel çıkarları dolayısıyla da çelişmeler kaçınılmazlıkla ortaya çıkıyor ve emperyalistler arasındaki çelişkiler kadar olmasa bile etkili oluyor. Çünkü emperyalist tekelci gruplarla genellikle yeni-sömürgeci ilişkilerle denetim altında tuttukları ülkelerin işbirlikçi tekelci grupları da yekpare bir bütün oluşturmuyor ve aralarında belirli bir uyum kadar farklı özel çıkarlara sahip olmaktan gelen uyumsuzluk ve çelişmeler de bulunuyor.

Anlaşılma kolaylığı bakımından belirtilmelidir ki, farklı ülkelere ihraç olup o ülkelerde başka sermaye gruplarıyla ortak yatırımlara yönelmiş aynı emperyalist sermaye grubunun farklı ülkelerdeki etkinlik ve sektör ya da örgütlülükleri arasında da çıkar farklılıkları ve sorunlar oluşması kaçınılmazdır. Ancak sonuçta, söz konusu olan, aynı sermaye grubunun tek bir merkeze, uluslararası tekelin yönetim ya da icra kuruluna bağlı olan farklı ülkelerdeki etkinlikler ve örgütlülükleridir. Emperyalist ve işbirlikçi tekelci sermaye gruplarıysa, –aralarında ne denli birlikler oluşturup ortak vb. yatırımlara girişmiş olurlarsa olsunlar– görece farklı “özel” siyasal, ekonomik, mali koşullarla çıkarların örgütlenmesi olan farklı devletlerle –ne denli dünya kapitalizmine entegre olmuş olursa olsun– görece farklı ve özel Pazar koşullarında yerleşik[4] farklı sermaye gruplarıdırlar. Bizzatihi aralarındaki bir yanıyla güdücülük diğer yanıyla işbirlikçilik ilişkisi, ilişkinin farklı “kutupları”nı oluşturdukları ve farklı sermaye grupları olduklarının kanıtı olduğu gibi, “işbirlikçilik”, genel bir uyumu varsaysa bile, bağımlılık ilişkisi içinde olunan emperyalist sermaye grubunun genel çıkarlarından ayrı ve farklı olarak hiçbir özel çıkara sahip olunmadığı ve olunamayacağı anlamına kesinlikle gelmez. İşbirlikçileri, emperyalistlerin siyasi, ekonomik, mali vb. “hınk” deyicileri ya da açık söyleyişle, işbirliğinin en ileri ve gelişkin durumunda bile, ipleri “sahibi”nin elinde olan “kuklaları” değillerdir. İşbirliğinin kapsamına ve niteliğine bağlı olarak emperyalistlerin stratejik çıkarlarına aykırı politikalar izlemeleri zor ve koşullu olmakla birlikte, bu ilişki biçimi, hiçbir konuda ve belirli sınırlar içinde de olsa onlarla zıt kutuplarda yer almayacakları anlamına gelmez.

“ÖZEL” ÇIKARLARIN NİTELİĞİ NEDİR?

İşbirlikçiler, işbirlikçi tekelci burjuvazi ve siyasi sözcü ve temsilcileri emperyalist efendilerin basit birer kuklaları değillerdir ve iki kategoriden burjuvazi de dünya burjuvazisinin, uluslararası burjuvazinin birer parçası olmakla birlikte, işbirlikçiler, kendine özgü, öyleyse özel siyasal, iktisadi, mali vb. koşullarıyla belirli devletler olarak örgütlü belirli pazarların görece özerk unsurlarıdır. Ancak bundan çıkan sonuç, bu görece özerkliğin, kendilerini milli yapmaya yetmediği ve özel çıkarlarının milli çıkarlarla ilişkisinin kurulamayacağıdır.

Emperyalist ve işbirlikçi burjuvaziler arasındaki özerkliği koşullayan, ortaya çıkış, gelişme ve güncel varlık koşullarının farklılığıdır; bu ikincisidir. Birinci durumda, bir dizi ülkede kapitalizmin gelişmesi sanayi ve bankacılıkta üretim ve sermayenin yoğunlaşıp merkezileşmesine götürerek, banka ve sanayi sermayesinin iç içe girmesiyle mali sermaye ve serbest rekabetin yanında ve üzerinde tekellerin oluşmasına, sermaye ihracına ve dünyanın ekonomik ve toprak olarak paylaşılmasına yol açmış, bu süreçte serbest rekabetçi liberal burjuvazi yerini tekelci emperyalist burjuvaziye bırakmıştır ve dünya günümüzde hala birbirlerine rakip değişik mali sermaye grupları ve denetledikleri emperyalist devletler arasında mücadele ve paylaşımın konusudur. İkinci durumdaysa, belirli ülkelerde kapitalizmin kendi gelişmesi henüz üretim ve sermayenin yoğunlaşıp merkezileşmesine ve banka ve sanayi sermayesinin kaynaşmasıyla mali sermaye ve tekellerin oluşmasına götürmemişken, önceden bir ucundan dünya ticareti çarkına kapılan bu ülkeler, emperyalist tekellerin sermaye ihracına dayalı sınai ve mali etkinlikleriyle yüz yüze kalmış ve hammadde kaynakları ve pazar olanaklarıyla emperyalist talanın konusu olmuşlardır. Sözü edilen kendi kapitalizmi gelişerek bu gelişmenin sonucunda emperyalizm aşamasına geçememiş, ancak ticari ve sınai gelişmesinin belirli bir düzeyinde emperyalist ülkeler ve tekelleriyle ilişkilenmiş ülkelerde, bundan böyle sermaye birikimi süreci eski “olağan” yolunu izleyememiş, yabancı sermaye ve ürünleriyle rekabet edemeyen gelişmemiş sanayi çökerken, emperyalizm dönemini karşılarken bu ülkelerin fazla gelişmemiş durumdaki sınai ve genellikle ticari nitelikli– burjuvazisi, özellikle üst kesimleri ve en irileri, işbirliği yapmak üzere, rekabet edemedikleri emperyalizmle birleşmekten kaçınamayıp yabancı tekellerin “uzantısı” olarak yapılanmıştı. Yabancı mali sermayenin birikimi sürecine bağlanan yukarıdan ve işbirlikçi bir tekelleşme süreci, bu ülkelerin çarpıklaştırdığı kapitalist gelişmesini karakterize etmiş, sürecin “yerliliği” bir yana “milliliği” bakımından 40 şahit yetmez olmuştur.

Türkiye’de, Kurtuluş Savaşı’nın sağladığı bağımsızlık koşullarının ardından öncelikle emperyalist burjuvaziyi kendi derdiyle uğraşmaya yönelten 1929 Bunalımının sağladığı olanaklar ve son derece düşük faizli ve dayatmasız Sovyet yardımlarıyla devlet kapitalizmi yolundan milli ekonomi belirli bir gelişme gösterdi. Ancak fazla uzun sürmedi, kapitalizm koşullarında ‘büyük balığın küçük balığı yutması’ önlenemedi. ’30’larla başlayan emperyalizmin baskısına direnemeyip boyun eğme süreci, II. Savaş’ın yokluk ve yoksunluklarının ardından, savaş sonrası “Hür Dünya”sının çarklarına kapılıp sadece NATO’ya kapılanmakla değil, ama Türk burjuvazisinin işbirlikçileşerek uluslararası burjuvazi ve emperyalizmle birleşmesi ve milliliği süreç içinde törpülenmiş ekonominin dünya kapitalizmine iltihakıyla devam etti.

Millilik ölçütüne vurulduğunda, bugün artık Türkiye ekonomisi ve onun yoğunlaşmış ifadesi olan siyasal üstyapısı bakımından tartışılabilir olmayan bir nokta olunduğu ortadadır. Aşağıda ekonominin ne denli “milli” olduğu üzerinde duracağımız bir alt başlık açacağız.

“DENGELEME” POLİTİKASI VE EMPERYALİST RUSYA’YLA “ANTİ-EMPERYALİZM”!

Ancak, her halükarda, yalnızca Amerika ve Almanya gibi belirli büyük emperyalist devletlerle ilişkide görülen “diklenmeler”de yansıdığı iddia edilen “anti-emperyalizm” iddiasıyla sınırlı olmayan “millilik” vurgulu yaygın öğünmelere de değinmeliyiz.

ABD ile ilişkilere dair örnek vermek gerekirse, hem de birinci sayfasıyla 12 Ocak tarihli Yeni Şafak ibretliktir. Manşet, Türkiye sanki hala NATO üyesi değilmiş gibi, “Eşzamanlı Tuzak Çöktü” olarak kurulmuştur. Manşet altı spotlarda şunlar vardır: “FETÖ… yeni kalkışma hazırlığı yapmak istedi… İran’da eşzamanlı olarak sokak gösterileri başladı. İran karıştırıldı ama çokuluslu müdahalenin Türkiye ayağı harekete geçirilemedi.

İran sokaklarını dolduran halkın, kendi ekmek ve özgürlük talepleriyle değil, ama bir “komplo”ya kurban giderek, tıpkı “darbe” olduğu ileri sürülen “Gezi Direnişi”ne ilişkin iddia edildiği gibi “yabancılar” ya da “dış düşmanlar” tarafından harekete geçirildiğinin iddia edilmesi şimdilik bir yana bırakılırsa… “Çokuluslu müdahale”nin –yanında İsrail ve belki İngiltere de öngörülse bile– patronunun sadece adı söylenmemiştir, ama adresi nettir: ABD. Rusya, yanında Çin’le İran’ın müttefikidir. Avrupalı emperyalistler Amerika’nın Trump’la İran’la nükleer anlaşmayı bozmasına karşıdırlar ve bu konuda açık tutum almışlardır. Geriye, ABD kalmaktadır.

Zaten gazete, manşet üstü iki başka haberiyle isim de vermektedir. Bir yandan Suriye ordusunun Rus hava desteğinde güneyden ilerleyişi, bir yandan da Türkiye egemenliği altındaki bölgeden Suriyeli meçhul muhaliflerin Rus hava üssüne drone’larla saldırmalarının Türkiye-Rusya gerginliğine neden olması karşısında gazetenin yaptığı haber, “ABD İdlib’de Boş Durmuyor” başlıklıdır. Spotu “Suriye’de barışı hedefleyen Astana sürecine yönelik sabotajlarda oklar ABD’yi gösteriyor.” şeklinde olan haber şöyle devam etmektedir: “Rusya’nın Hımeymim üssüne insansız hava araçlarıyla yapılan saldırıyı İdlib’de Pentagon hesabına çalışan bir grubun gerçekleştirdiği belirtiliyor. Gerekli teknolojiyi ABD verdi. Bu gruplar Rusya ve rejime saldırıp Türkiye’yi sıcak çatışmaya zorluyor. Diğer hedefler Türkiye’yi göç dalgasıyla sıkıştırmak ve Afrin Harekatını engellemek.

Maceracı ve günübirlik Türk dış politikasının da katkısıyla Suriye’de oluşan durum, yandaş gazeteye, burada izlenecek politikaya ilişkin olarak, Rusya’yla arasını bozmaya çalıştığını, hatta çatışmaya zorladığını yazdıracak kadar Amerika’yla Türkiye’nin farklı çıkarlar peşinde kopuştuklarını düşündürtmekte ve ABD’yi suçlamaya yöneltmektedir. Bunu sadece yandaş gazete düşünmemektedir şüphesiz. Suriye’de ABD’yle Türkiye’nin izledikleri politikalar arasındaki uyumsuzluk, açıktır ki, iki ülkenin, dayanaklarıyla birlikte yönetimlerinin gideremedikleri çıkar farklılığından kaynaklanmaktadır.

AKP Türkiye’si, Suriye’de Amerikan emperyalistleriyle çıkarları uyuşmamakla kalmayıp Irak, Mısır, Suudi Arabistan ilişkileriyle genel olarak Ortadoğu, Çin füzeleriyle başlayıp Rus S-400’leriyle süren hava savunma sistemi alımı ve 15 Temmuz Darbesi ve Fethullah sorunu gibi konularda da ABD ile uyuşmazlığa düşünce, kimilerinin “eksen kayması” olarak nitelediği bir “dengeleme” politikası izlemeye yöneldi. ABD Rusya’yla dengelenecekti. (İngiltere’yle Fransa ve hatta AB içinde Fransa’ya yakınlığı ve Türkiye ekonomisindeki ağırlığı göz önünde bulundurularak, önceden “Eyy…” tiradlarıyla hedef alınmış Almanya ile de ilişkiler iyileştirilip geliştirilerek, bu ülkelere de dengeleyici güçler olarak yaklaşılacaktı.)

Özellikle Suriye’de izlenmeye girişilen bu dengeleme politikasıyla, AKP Türkiye’si lehine çözülmese bile, ABD’yle olan çıkar farklılığıyla ilgili olarak belirli bir mesafe alınabileceği öngörülmekteydi. “Fırat Kalkanı” Harekatı böyle mümkün olabilmiş, ABD onaylamamasına rağmen, Türkiye, Rus “oluru”yla Suriye’nin belirli bir bölgesini işgal etmişti. Astana Süreci, yine ABD’ye rağmen gerçekleştirilmektedir ve Türkiye “garantör” sıfatıyla, ancak aslında Afrin’i güneyden kuşatmak üzere İdlib’de sükuneti sağlamayı üstlenmiştir. Rusya’nın da “kaz gelecek yerden tavuğu esirgememe” yaklaşımıyla, Türkiye’nin ABD’den uzaklaşıp kendisine yaklaşmasını kolaylaştırmak üzere, kuzey Suriye’yi sınırlı ve geçici olarak açmanın yanında, Türkiye’ye karşı “havuç” politikası izlemekte olduğu bellidir: NATO üyesi bir ülkeye ilk kez hava savunma sistemi S-400 satmayı kabul etmiştir, Türkiye’nin talebi üzerine Moskova’da toplanacak “Suriye Ulusal Diyalog Kongresi”ne PYD’nin davet edilmesini şimdilik ertelemiştir.

Peki, bu Amerika’yı Rusya’yla “dengeleme” politikası “anti-emperyalist” ve “milli” midir? Bir dönem II. Abdülhamid tarafından da izlenen, ama Osmanlı’yı çöküşten kurtaramayan büyük emperyalist devletler arasındaki bu tahterevalli oyunu, emperyalistler arasındaki çelişkiden yararlanmaya dayalıdır. Ve yeterli güce sahip olmadan bu oyunu oynamaya kalkışan oyuncuların elinde patlamaya hazır bir bomba gibidir.

Dengeleme” politikasının, yürütücüleri tarafından, bir büyük devletin gücü ve çıkarlarıyla bir diğerininkinin gücü ve çıkarlarını dengeleyerek kendi “özel çıkarları”nın garanti altına alınması amacıyla yürütülmeye çalışıldığı ve çalışılacağı bellidir. Ancak daha başlangıcında, bu politika, “özel çıkarlar”ın, aralarında geçici anlaşmalar da yapabilecek olan emperyalistler arasındaki çıkar çatışmasının olanaklı kıldığı kadarıyla ve kendine değil başkalarına (emperyalistlere) göre ve bir başka emperyalistten güç alarak gerçekleşebilir olması nedeniyle öğünülecek şey değildir. Bir emperyaliste (somut durumda ABD’ye) karşı tutum almakta aranan “millilik” ve “milli çıkar”ın bir başka emperyalistle (somut durumda Rusya) geliştirilecek “iyi” ilişkiler ve yakınlıkta garanti edilip tanımlanamayacağı herhalde tartışmasızdır. Şu ya da bu emperyalistle “iyi ilişkiler”, yaltaklanma ve işbirlikçiliğin şanındandır ve kimseyi milli yapmaz! (Hatırlatmak isteriz ki, özellikle ’60’ların Amerikancılık günlerinde, “yerli ve millicilik”leriyle değil “anti-komünist”likleri ve Amerikancılıklarıyla ünlenmiş siyasal İslamcıların alameti farikaları –Amerikan emperyalizmine karşı çıkılmasını Rus yanlılığı ve komünistlik sayan– “Amerika gitsin Rusya mı gelsin…” diye başlayan sloganlarıydı.)

Nitekim Amerikan emperyalizmiyle mesafe açıldıkça Rus emperyalizmine yakınlaşma tutumunun içerik olarak da “milli”likle bir ilgisi olmadığı, Rusların sürdürdükleri domates yasağının yanına Ocak ortasında turizm yasağını eklemeleriyle de görülüyor olmalıdır. Sorun, ABD ile olduğu gibi, Rusya ile de Türkiye arasında bir al-ver sorunu durumundadır.

Ancak tümünün ötesinde ve her şeyden önce söz konusu çıkarın kendisinin ve bu çıkarın dile getirildiği talebin milli olması gereklidir. “Misak-ı Milli” ya da başka hangi gerekçeyle olursa olsun, “millilik”in başkalarının topraklarında, bu toprakların ilhakında aranması olacak şey değildir. Suriye’nin Arap ve Kürt halkının yerine kendini geçirerek başkalarının topraklarının (yurtlarının) düzene konmasının millilikle uzaktan bile bir ilgisi kurulamaz!

AKP Elazığ Kongresi’nde edilen şu sözlerde dile getirilen yaklaşımı kim “milli” olmakla niteleyebilir: “Güçlü Türkiye, dünyaya ayar veren Türkiye olacaktır. Dünyanın geri kalanından fazlamız var, hamdolsun eksiğimiz yok.[5]

Dünyaya ayar vermek” ya da zamanında Davutoğlu’nun iddia ettiği gibi “düzen kurucu güç olmak”, örneğin Suriye’nin kuzeyinde buna girişmek, Kanuni Süleyman ve İmparatorluk Osmanlısı hülyasıyla avunmaktır. Ayar vericilikle düzen kuruculuk, halkların sillesini yiyecekleri güne kadar ABD, Rus ve Almanya, Çin gibi büyük emperyalist devletlerin işidir; onların kapışma ve paylaşım alanı olan dünya ve hele, hala petrol ve doğalgaz rezervleriyle dolu Ortadoğu’da bunun Türkiye adına ileri sürülmesi ancak bir hayal olabilir ve emperyalistlere özgü bu kendini dayatma hayali millilikle değil, ancak –şüphesiz yalnızca emperyalistlerin koltuğu altında gerçekleşebilecek– yayılmacılıkla tanımlanabilir.

YALNIZ DIŞ POLİTİKADA DEĞİL…

Bu “yerli ve milli” sıfatıyla tanımlanan hayal, Suriye başta olmak üzere, sık sık yinelenen “ecdadımız” tekerlemesiyle Türkiye’nin yakın çeperindeki “Osmanlı bakiyesi” toprakların ilhakına ilişkin olarak ileri sürülmekle kalmayıp, hayalin ötesine geçilmesinin olanaklı görüldüğü iç politikada, belki de kendisine daha geniş bir alan bulmaktadır.

Yerli ve milli” denip, öncelikle Kürt sorunundan başlanmış, 7 Haziran Seçimleri’yle AKP’nin işine yaramazlığı saptanan barışçıl çözüm arayışlarından vazgeçilip “hendekler” gerekçesiyle taş üstünde taş bırakmamacasına silahla çözüme girişilmiştir. Bu, AKP’yle MHP’nin yakınlaşmaktan öte neredeyse yekvücut oldukları zemini sağlamış, 16 Nisan rejim değişikliği Referandumu ve 15 Temmuz darbe girişimi ertesinde, “darbecilere karşı mücadele” bahanesiyle ilerici, demokratik, halkçı ne varsa saldırı konusu edilerek, OHAL ve KHK’leriyle “tek adam diktası” kurmaya yönelik “Yenikapı ruhu”yla ülke ve halkının birbirine karşı saflaştırılıp bölünmesine girişilmiştir. Tümünde AKP ile MHP birliktir. Bu birliğin, “ittifak” adıyla seçimlere de yansıması gündem edinilmiştir.

Bahçeli’nin önerdiği “Cumhur ittifakı” ya da “Yerli-milli ittifak” tanımları üzerinde durulmaktadır.

Bu seçimler arifesinde özellikle Sayın Bahçeli’nin yerli ve milli duruşunu özellikle vurgulamam lazım” diyen Erdoğan, “…bu yerli, milli duruşla birlikte inanıyorum ki ülkemizde bizi bölmek, bizi ayrıştırmak isteyenler bu hedeflerine ulaşamayacaklar” diye eklemiştir. İttifak ve konuyla ilgili yasal düzenleme için karşılıklı görüşmeciler görevlendirilmiş ve “milli mutabakat” içinde olunduğu açıklanmıştır. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Yalçın Topçu, “milli mutabakat”ı, “Türk-İslam medeniyetinin yeniden ihyası” olarak niteleyip devam etmiştir: “Bu birliktelik, yerli ve milli ittifak, bin yıllık terkibin siyasette ete kemiğe bürünmüş halidir. Medeniyet coğrafyamız kazanmıştır. Derebeylik ve sömürge medeniyetinin temsilcileri rahatsızdır.[6]

Türk-İslam sentezi”! Varılan yer, aslında hareket edilen yerdir. “Derebeylik”le neyin ve kimin kastedildiği meçhuldür, ancak “sömürge medeniyeti”yle dış politikaya, Suriye, Kudüs sorunu vb. dolayısıyla en başta Amerikan emperyalizminin tutum ve uygulamalarına atıfta bulunulduğu bellidir.

Amerika’ya karşı ve öyleyse “milli” –öyle midir? Rusya ya da Almanya yanlısı da olunsa, Amerikan karşıtlığı millilikle tanımlanabilir mi? Bu, olsa olsa Perinçek’in şoven milliyetçilik ve yaltaklanmaya dayalı işbirlikçimilliliği” olabilir!

Bu mutabakat ya da birlik kimleri kapsamaktadır? Ya da başdanışmanın dediğine göre ideolojik olarak Türkçü milliyetçilik ve İslamcılığın mutabakatı olan birlik ya da mutabakat içinde, sorun “yerli ve millilik”, öyleyse “yerli ve milli çıkarlar” olduğuna göre, hangi çıkarlar ve hangi çıkarlara sahip grup ve topluluklar ya da doğru söyleyişle hangi sınıflar bulunmaktadır?

Örnek olarak, hem AKP hem de MHP tarafından ABD ve hukukuyla, oyunbazlığının lanetlendiği Zarrab Davası’na bakılırsa, iddia edilmiştir ki, bu davayla ABD Türkiye’ye ve çıkarlarına saldırmıştır; sorun ne Zarrab’ın alçaklığı ve rüşvetçiliği ne de banka yetkilileriyle bakanların rüşvet yemesi ve yolsuzluk sorunudur. Sorun, düpedüz Türkiye sorunudur, “milli” bir sorundur!

Rüşveti alan bellidir veren belli. Rüşvetin, rüşvet alış-verişinin milliliği, Türkiyeliliği mi olur? Zarrab mı “milli” ve Türkiye’dir, rüşvetçi banka müdürüyle bakanlar mı? Dava “Türkiye’ye yönelik kurulmuş bir kumpas”mış, “milli çıkarları hedef almış”mış! Çıkarlar, Zarrab’la müdür ve bakanların çıkarı olarak görünen ve yukarıdan aşağıya yolsuzluk ve rüşvet düzeninden sebeplenenlerin çıkarlarıdır. Türkiye’nin bakanlıklarına çöreklenmiş rüşvet alıp-veren, yolsuzluğa batmış bir elit zevatın, şüphe yok ki onları da içine alarak, zamanında AKP tarafından henüz “Hoca Efendi”yken Gülen Cemaatiyle kol-kola kurulmuş yolsuzluk, komisyon ve rüşvet düzeninin Türkiye ve milli çıkarlarla ne ilgisi olabilir?

Amerikan “kumpası”ndan söz açılacaksa, bir rüşvet ve yolsuzluk davasını sonuçlandırmayıp, ABD’nin elindeki koz olarak kullanmasını olanaklı kılan hakim ve savcılarla, onlara davayı kapatma emri verenlere, Yüce Divan’da yargılanmalarının önünü keserek bakanları aklayıp delillerin imhası kararı alan Araştırma Komisyonu ve Meclis’in AKP’li çoğunluğuna, tümünün sevk ve idaresine dönülüp bakılmalıdır. Yoksa emperyalistler için varsa yoksa kendi emperyalist çıkarlarıdır; fırsatını yakaladıklarında önlerine gelene, ezilen milletlerin bütün milli değer ve çıkarlarına saldırır, fırsatını bulamadıklarındaysa yaratırlar. Öncelikle fırsat verilmemelidir. Ve kimse örneğin saat, Dolar ve Eurolarıyla Z. Çağlayan’ı ya da sair komisyoncu ve rüşvetçileri millet ve Türkiye’yle özdeşleştirmeye kalkışmamalıdır!

MİLLET KİM, MİLLİ ÇIKARLAR KİMİN ÇIKARLARI?

Sadece bu dava ile ilgili değil, genel olarak “milli çıkarlar”ın milletin çıkarları olduğu herhalde açıktır. Olur olmaz hiç ilgisiz olgu ve konuların demagojik olarak millilikle, milli çıkarla tanımlaması ancak milli hassasiyetlerin istismarını hedefleyen bir aldatıcılık olabilir, ama milli çıkarlarla istismarına yönelik madrabazlık ayrıştırıldığında inandırıcı değildir. Millilik milletle, milli çıkarlar milletin çıkarlarıyla bağlıdır.

Öyleyse soru şudur: Millet kimdir? Etnik ve mezhepsel farklılıklar bir yana bırakılırsa, inananlar toplamından oluşan ümmetten farklı olarak, kapitalizmin şafağında oluşmaya başlayan, kapitalizm ve gelişmesiyle dolaysızca bağlantılı olan millet; iki ana sınıf olarak işçi sınıfı ile burjuvaziyle, kent ve kırın, çeşitli tabakalarıyla köylülük, esnaf ve zanaatkarlar, hizmet üreticileri türü geçmişten kalma ve kapitalizmin gelişmesiyle yeni oluşan küçük burjuva ara sınıf ve tabakalarının toplamından meydana gelmektedir. (Büyük toprak sahipleri özel bir kategori durumundadır. Kapitalizm ve uluslaşma bizatihi feodalizme ve toprak sahibi aristokrasiye karşı ortaya çıkıp gelişir. Dolayısıyla toprak ağaları kapitalistleştikleri ya da mülksüzleştikleri ölçüde ulusa dahil olurlar.)

İşçi sınıfından başlarsak… Günümüzde artık milletin çoğunluğunu oluşturdukları tartışma götürmez. 15 milyon fabrika ve atölye işçisine devlette ve şirketlerde işçileşmiş memur, öğretmen, sağlıkçı, doktor vb. ile bir bölümü tekniker, mühendis, yazılımcı vb. olarak çalışan “informel emek”, “kafa işçisi”, çoğu durumda “beyaz yakalı” olarak tanımlanan milyonlarca işçi eklenip bir işçi ailesi ortalama 3 kişi olarak hesaplandığında bu çoğunluk barizdir.

Ve “yerli ve milli” ya da “milli çıkar” dendiğinde, sözü edilen millilik ve çıkarların işçi sınıfının çıkarlarını kapsamaması ya da bu çıkarlara tamamen aykırı olması düşünülemez. Oysa AKP-MHP “milli mutabakatı”nın ve “yerli ve milli” olma iddiasındaki AKP Hükümeti’nin politika ve icraatlarına bakıldığında, bunların işçilerin çıkarlarına uygun olmak bir yana, aykırı olmakla da kalmadığı, ama tamamen işçilerin çıkarlarına yönelik birer saldırı niteliğinde olduğu görülecektir. Soma ve Ermenek iş cinayetlerinin “işçilerin fıtratı” sayılmasından, işçilerin işsizliklerinde kullanacakları “işsizlik fonu”nun sermayeye peşkeş çekilmesine kadar, AKP’nin işçilerin çıkarlarını savunduğu görülmemiş, ama iş, acılı Soma’da olduğu gibi işçi yakınlarının tekmelenmesine vardırılmıştır.

AKP, hükümetleri döneminde 13, sadece 2017’de OHAL altında ise 5 işçi grevini yasaklamıştır. Sürdürülmekte olan grev ve direnişlerin hemen tümü OHAL ve polisin yasak ve saldırılarına konu olmaktadır. Erdoğan’ın, TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu’ndaki konuşmasında, –tersinden işçi sınıfıyla ilişkisini de ilgilendirerek– grevleri yasaklayan OHAL’le patronlar arasındaki ilişki hakkında söyledikleri, işçi sınıfın çıkarlarını uzaktan bile savunmadığını açıkça göstermektedir: “OHAL bizim sanayicilerimizin, iş adamlarımızın neyini engelliyor? Şu andaki işlevi engelliyorsa oturur, onu konuşuruz. Böyle bir şey söz konusu değil. OHAL ile Türkiye’de daha huzurlu bir ortam var. Her şey huzura, refaha kavuşmadan OHAL’i kaldırmayacağız.[7]

12 Temmuz 2017 tarihli gazeteleri süsleyen Erdoğan’ın TÜSİAD’ta, patronlara hitaben yaptığı konuşmadaki sözleriyse tam bir göstergedir: “Biz göreve geldiğimizde Türkiye’de OHAL vardı, ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Ama şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz.

Ama taşeron işçiliği kaldırmıştık” türü aldatıcılıklara yer yoktur. Üstelik, başvuru zorunlulukları, sınavlarıyla vb. taşeronluğun kaldırıldığı da yoktur! İşçilerin karşısında konumlanmış olduğu tartışmasız olan AKP ve “yerli ve milliliği”nin milletin en büyük parçası durumundaki işçi sınıfının, dolayısıyla milletin çıkarlarıyla bir ilgisi kurulamaz.

İşçi sınıfının çıkarlarıyla alakası yokken, AKP’nin köylülüğün çıkarlarıyla bir alakası var mıdır? AKP, tarım ve hayvancılığı bitirendir, köylüyü, tarımcıyı, besiciyi, sebze-meyve üreticisini, seracıyı öldürendir. Kendine yeten Türkiye’yi getirdiği, hemen her tarım ve hayvancılık ürününü ithal eden ülke konumu ortadadır. Erdoğan’ın “anamız ağladı” diyerek köylünün mağduriyetini dile getiren Mersinli çiftçiye söylediği “ananı al da git” sözü, “yerli ve milli”lik kapsamında AKP-köylü ile ilişkisini göstermek üzere hatırlardadır ve konuyu uzatmaya gerek yoktur.

Erdoğan ve AKP’sinin büyük ithalat ve ihracatçıyla arası iyiyken esnafla ilişkisi daha iyi değildir. Sahipleri genellikle meslekten olmayan kapitalistler olsa da, kendi özel hastanesini açıp işleterek sınıf atlayan “doktor” ya da özel okul sahibi “eğitimci” ile sorunu yoktur, ama milyonlarca hemşire, müstahdem, doktor, sağlıkçı ve öğretmenle hiçbir çıkar uyuşması bulunmamaktadır. Liste uzatılabilir. Ancak sonuç nettir; milletin kahir ekseriyetiyle Erdoğan ve AKP’si arasındaki ilişki olumsuzdur.

Kuşkusuz ki bu olumsuzluk, ilişkinin nesnelliğine ilişkindir. Yoksa hala Erdoğan ve AKP’sinin %50+1 hesapları yaptığı bilinmektedir. Giderek hesabın zorlaştığı da ortadadır; ancak henüz milletin ve milleti oluşturan işçi, memur, köylü, esnaf gibi sınıf ve tabakaların nesnellikleriyle öznellikleri arasında küçük olmayan belirli bir açı farkı vardır. “Yerli ve milli” gibi tanımların kullanılmasını da açıklamak üzere, henüz aldatıcılık ve gerçeği tersyüz eden demagojik propaganda işlevseldir ve pirim yapmakta, inançlar ve milli değerlerin istismarının oldukça yüksek bir getirisi olmaktadır. Ancak bilinir ki, “yalancının mumu yatsıya kadar yanar” ve yalanın bir sonu vardır, gerçek eninde sonunda kendisini dayatıp kabul ettirir.

BURJUVAZİ MİLLETİN NERESİNDE?

Milleti oluşturan unsurlar içinde bir de burjuvaziyi saydık. İlerlersek…

Millet, söylenmişti, feodal kişisel ve toprağa bağlayan bağların çözülüp kırılmasıyla, kapitalist gelişmenin bireyleri belirli bir pazar etrafında, dil, toprak, iktisadi yaşam, ortak kültürel ve ruhsal şekillenme ortaklığıyla birleştirmesiyle tarihsel olarak oluşmuş bir topluluktu. Ulusların emperyalist yağma, talan ve zorbalıkla yüzleşmeleri sürecinde, ulusu ulus yapan hareket ettirici, tek başına feodalizm ile ilişki olmaktan çıktı ve emperyalizmle ilişki öne çıktı. Bir kez ortaya çıktıktan sonra, emperyalizm dünya gericiliğinin kalesi olduğundan, bu ilişki tayin edici hale geldi ve ulus, emperyalizmle ilişki gözetilmeden tanımlanamaz olduğu gibi, ulusal kurtuluş, emperyalizmden kurtuluş sorununa bağlandı.

Öyleyse bu ilişki göz önünde bulundurulursa, emperyalist yağma, talan ve zorbalıkla ilişkilendirilemeyecek küçük burjuvazi, evet, milletin şüphesiz içindedir. Küçük burjuvazi, emperyalist talan ve zorbalığın üstelik hedefleri arasındadır.

Burjuvaziye gelince, o, emperyalizmin millete yönelik bağımlılaştırıcı talan ve zorbalığı gündeme gelip emperyalizmle ilişki söz konusu olduğunda bölünmüştür. Genellikle egemen ya da egemen olmaya yatkın üst tabakası, emperyalizmin millete yönelik talancı etkinliğinde onunla birleşmiş, varlığını, öyleyse sömürüsünü sürdürmesinin koşulunu bu birleşmede görmüş ve giderek bu birleşme onun gerçek varlık   koşulu haline gelmiştir. Kuşkusuz “özel” “yerel” çıkarları var olmaya devam etmektedir, ancak artık sermayesi, uluslararası mali sermaye birikiminin bir parçası ve uzantısı olarak birikir olmuştur. Çıkarlarını koşullayan bu süreçtir ve bir kez parçası olarak bu sürece bağlandığında, “millilik”le bir ilgisi kalmaz, kalmamıştır. Tekelcidir. İşbirlikçidir. Hele günümüzden bakıldığında, burjuvazinin bu üst tabakası, işbirlikçi tekelci burjuvazi milletle ve milletin çıkarlarıyla ilgisini koparalı çok olmuştur.

Burjuvazinin bu üst tabakası dışında kalan kesimine bakıldığındaysa, ikili bir görüntüyle karşılaşılır. Bir dinamik, emperyalizmin ülkeyi ve iktisadi, mali, ticari yaşamını kendisine ve talanına bağlamasına ilişkindir. İşbirlikçi tekelci burjuvazinin de katılımıyla emperyalistlerin kontrolündeki mali sermaye ilişkileri ağı bütün bu yaşamı, en küçük hücresine kadar sarmış haldedir. Kredi, borçlandırma, lisans, ticari baskı vb. yollarla emperyalizmin iktisadi ve mali yaşamı denetimi altına alması, işbirlikçiler bir yana, bütün burjuva kesimler üzerinde de bir baskı oluşturur. Ülkenin yaygın yan sanayii ve emperyalizmle birleşen tekelci kesimi bir yana bütün ticareti bu baskıdan olumsuz etkilenir.

Ancak öte yandan, bu baskıdan “kurtulma”yı da kapsayarak büyümek, Türkiye tarihinin gösterdiği ve bütün burjuvazi açısından geçerli olduğu gibi, devletin koruyucu kanatları altında olmayı ve –teşvikler, vergi kolaylıkları, ihaleler vb. gibi– devlet olanaklarından yararlanmayı gerektirmesinin yanında bir ikinci dinamiğe daha ihtiyaç gösterir. Bu, emperyalizmle işbirliğinden başka bir şey değildir. Uluslararası ilişkilere yönelmek, uluslararasılaşmak, emperyalizmle birleşmek ve işbirlikçileşmek. Son bir kaç on yılın tecrübesi bunun örnekleriyle doludur. Kendilerini destekleyen bir hükümet de bularak, “Anadolu Kaplanları” ve “Yeşil Sermaye” olarak tanımlanan belirli sermaye grupları, göreceğiz, bu süreçten geçerek yeni yetme bir kesim olarak ilerlemiş; milletle ve millilikle, milli çıkarlarla bir ilgileri kalmayarak, geleneksel tekelci burjuvazinin saflarına katılıp bu safları genişletmek üzere tekelleşip işbirlikçileşmişlerdir.

Ancak, üst tabakalarından –emperyalizmle birleşme ve işbirlikçileşme “şansı” bulamayan– alt tabakalarına inildikçe artarak, hala bu “başarı”yı sağlayamayan çok sayıda burjuva ve sermaye grubunun var olmaya devam ettikleri, genel eğilim olarak emperyalizmin baskısından kurtulmak üzere “uzlaşma”yı seçtikleri, ancak uygun belirli koşullar bulduklarında az-çok emperyalizme karşı tutumlar içine de girebilecekleri söylenmelidir.

KENDİ SİTELERİNDE İŞBİRLİKÇİ TEKELLER

  • 1) Bir Geleneksel Tekel Örneği Olarak KOÇ Holding

Bayilik ve distribütörlükle başladığı emperyalizmle birleşme sürecini sınai ve mali ortak yatırımlarla sürdürmüş, kredi ve borçlanmanın yanında, know-how, lisans vb. yollarla da emperyalist tekellerle ilişkilenmiş, yurt-içi ve dışında yatırımları olan bir tekeldir.

Yatırımları, sanayi alanında kurulu çok sayıda fabrika ve işletmeyle otomotiv, enerji, dayanıklı tüketim, bilişim, gıda ve finans gibi çeşitli sektörlere yayılmış durumdadır.

2016’da Türkiye’nin toplam otomotiv üretimi ve ihracatının yaklaşık yarısını gerçekleştirmiştir.

Bünyesinde iki hafif araç ve bir otobüs üretim şirketi vardır. Ticari araçta pazarının lideri olan Ford Otosan otomotiv pazarının 3.sü, Tofaş ise 4.’südür. Fiat markasıyla Tofaş hafif ticari araç pazarının 2.’siyken ülkede satılan her 5 otobüsten ikisi Otokar markalıdır ve şirket 2016 ihracatını %20’ye yakın artırmıştır. Türk Traktör, Türkiye traktör pazarının 10 yıldır lideridir.

Özelleştirilen Tüpraş’ın satın alınmasıyla enerji yatırımları büyüyüp 11 yılda 5,8 milyar dolara ulaşmış, OPET’le akaryakıt dağıtım sektöründe 2.’liği yakalamış, Aygaz’la ise LPG sektörünün 1. durumundadır.

Dayanıklı tüketim mallarında Arçelik uluslararası bir şirkettir ve çoktan bir dünya markasıdır. Türkiye’de, Arctic markasıyla Romanya’da, Defy markasıyla Güney Afrika’da ve satın aldığı Dawlance markasıyla Pakistan’da lider, Avrupa pazarındaysa toplam beyaz eşya satışlarında 3. durumdadır. Güneydoğu Asya’ya ihracatını artırmıştır, Tayland’da kurduğu fabrika seri üretime başlamış, Malezya ve Vietnam’da pazarlama şirketleri kurmuştur. LG tekeliyle ortak kurulan Arçelik-LG, yakın ve Ortadoğu’yla Avrupa’da klima üretiminde lider konumdadır.

Holding’in bir diğer şirketi olan Beko, Avrupa beyaz eşya pazarının 2.’si, İngiltere ankastre pazarınınsa lideridir.

Ev elektroniğinin tüm ürünlerini üreten tek Avrupalı şirket durumundaki Grunding KOÇ’undur ve tüm Avrupa’da büyümektedir.

Hemen bütün bankacılık ve finans işlemlerini yürüten ve Batı’nın büyük bankalarıyla içli-dışlı olan Yapı Kredi Bankası’nın çok sayıda yurt-içi yatırım ve iştirakleriyle Hollanda, Rusya, Azerbaycan ve Malta’da bankacılık iştirakleri bulunmaktadır. Finans sektöründe ayrıca KOÇ Holding, UniCredit Group ile Koç Finansal Hizmetler’in eşit ortağıdır.

Tekelin, ayrıca, RMK Marine gibi gemi yapımcılığı, TAT gibi gıda, Divan gibi otelcilik ve RAM gibi dış ticaret sektörlerinde de yatırımları vardır.

KOÇ Holding yerli olmasına yerlidir, ancak sadece yatırımları ve pazarlar bakımından değil, ortaklıkları bakımından da “milli” sınır ve sınırlamaları fazlasıyla aşmış durumdadır. “Millilik”i ileri sürülemeyecek ilişkileri ve konumuyla şu uluslararası tekellerle ortaklıklara sahiptir: Otomotivde Ford Motor Company (ABD) ve Fiat Auto SPA (İtalya), traktörde CNH (İtalya), beyaz eşyada LG Electronic (G. Kore), madeni yağ sanayide Fuch Petrolub AG (Almanya), yapı marketçilik pazarlamada B&Q (İngiltere), finansta UniCredit Group (İtalya).

  • 2) Yeni Yetme İşbirlikçi Tekel Örnekleri

Şüphesiz teşvikler, vergi kolaylıkları ve özellikle ihaleler türü devlet olanaklarından yararlanmak genel olarak “yukarıdan kapitalistleşme”nin, özel olarak asıl kapitalist gelişmesini emperyalizm ve başlangıcında devletçilik koşullarında yaşamış Türkiye burjuvazisinin, daha da özel olarak son 15 yılın AKP fideliğinde serpilmiş yeni yetme tekellerin yükselişlerinin temel bir itici gücünü oluşturmuştur. KOÇ da özelleştirme “kolaylığı”ndan faydalanmıştır, bu, ancak üstelik bölgesel elektrik dağıtımı gibi para-basan yağlı kuyruk özelleştirmeler “yeni yetmeler”in tümünün ortak ve genel bir özelliğidir.

Gelişip serpilmelerinin ikinci bir itici gücü, Erdoğan ve AKP’sinin rantçı yol-köprü-konut inşaatçılığı ve al gülüm-ver gülüm “hak ediş[8] hesaplaşmalı yandaş müteahhit kayırmacılığı ve teşvikçiliğidir. “Yeni yetme” işbirlikçi tekellerin tamamının ortak özelliği, başlıca ve temel faaliyet alanlarının inşaat olması ve müteahhitlikleridir. AKP’nin Marmaray, Boğaz Yeraltı Geçişi (Avrasya Tüneli), Üçüncü (Yavuz Sultan Selim) ve Osman Gazi Köprüleriyle Üçüncü Havaalanı gibi belli başlı bütün projelerinin ihaleleri sözü edilen bu tekellere verilmiş, bu yolla Erdoğan rejimi kendi dayanaklarını oluşturup palazlandırmaya yönelmiştir. Bu şirketlere yalnızca ihale kolaylıkları sağlanmamakta, ama genellikle kullanılan yap-işlet-devret modeliyle yaptıkları köprü ve tünelleri vb. işletmelerinin yıllık belirli kazançları da devletçe hazine garantisiyle garanti altına alınmaktadır.[9] Bu büyük ihalelerden hiçbiri Koç ve Sabancı türünden geleneksel tekellere verilmediği gibi, örneğin KOÇ’un almış olduğu MİLGEM ihalesi gibi önceden verilmiş olanlar da geri alındı. Tabii ki, bu türedi işbirlikçilerin –bir karşı etki olarak– Erdoğan-AKP yönetimine destek sunup dayanaklık etmelerinin de sözü edilmelidir: Söz konusu tekellerin ihale başına bir pay ya da komisyon verip vermedikleri, veriyorlarsa ne kadar verdikleri bilgisine ulaşmak mümkün değil, ancak –Zarrab’ın bakanlara rüşvetleri ve “sıfırlama” tapelerinde dile gelen bilgilere ek olarak değerlendirilmesi gereken– bir araya gelerek, örneğin yandaş medyayı finanse etmek üzere çağrı üzerine oluşturulan “havuz”a kiminin 100, kiminin 50 milyon Eurolar koydukları bilgisi medyaya yansımıştır.

Bu “yeni yetme” tekellerin tümü, sadece güçlü yurt-içi ilişkilere sahip olmakla kalmamaktadırlar, ama yine güçlü uluslararası ilişkilere de sahiptirler. Yalnızca sermaye, bilgi ve teknoloji yetersizlikleri nedeniyle ve kredi, borçlanma ve know-how türü lisans vb. alımları dolayısıyla değil, ama örneğin havaalanı işletmeciliğinde bile uluslararası tekellerle ortaklık kurmuş işbirlikçilerdir.

Örneklere geçer ve öncelikle kısa olarak, Kazan’da 15 Ocak’ta Erdoğan tarafından açılışı yapılan 1,5 milyar dolarlık bir yatırım olan “Kazan Soda Elektrik”in %100 yerli bir işletme olduğuna dair verdiği ilanlarla yeniden gündeme gelen Ciner Grubu ya da namı diğer Park Holding ile başlarsak…

CİNER GRUBU

Aslında “yandaş”lardan değildir, ancak 15 Temmuz sonrası Mehmet Ağar’la yakınlaşmayla birlikte “ekip”e yakınlaşmaktadır.

Ana faaliyet alanı madenciliktir, buradan enerji alanına geçiş yapmıştır. Gemicilik, medya ve otelcilik alanlarında da yatırımları vardır.

Park Termik A.Ş. linyit kömürü çıkarmakta ve kömüre dayalı elektrik üretimi yapmaktadır.

Türkiye’nin işletme hakkı devriyle ilk özelleştirilen termik santrali olan Çayırhan Termik Santrali grubundur. Şirket, aynı zamanda Kütahya Tunçbilek kömür havzasında bulunan İğdekuzu yeraltı ocağını işletmektedir.

Park Teknik A.Ş., “Çöllolar” Kömür Sahasından, Afşin-Elbistan B-Termik Santraline kömür vermektedir.

Park Elektrik Üretim Madencilik Sanayi ve Ticaret A.Ş, Ankara Esenboğa’da 45 MW gücündeki mobil santrale sahiptir, Konya Ilgın Elektrik Üretim San. ve Tic. A.Ş.’yi satın almıştır.

Gazete ilanlarında “yüzde yüz millilik” taslayan Park Holding’in ne denli “milli” olduğunu görmek üzere uluslararası işbirliği ilişkilerini bakılacak olursa: Grubun diğer şirketi Silopi Elektrik; sahip olduğu madenden çıkardığı kömürle Çin tekeli China National Machinery Engineering Corporation (CMEC) firması ile sözleşmeli olarak elektrik üretimi ve satışı yapmaktadır.

Ilgın linyit ocaklarının North Amerikan Coal Company’den devralınmasıyla linyitin kullanılacağı termik santral kurulması için Çin tekeli Guangdong Electric Power Design Institute (GEDI) ile sözleşme imzalanmış, santralin yataklı kazan ve buhar türbin jeneratör seti üretimi içinse Amerikan General Electric’le de ortaklığı bulunan Fransız orijinli bir uluslararası tekel olan ALSTOM tekeliyle anlaşılmıştır.

ABD’de dünya rezervinin %95’inin bulunduğu Wyoming eyaletinin Green River havzasında üretim yapan OCİ Resources LP’yi satın alan Ciner Grubu, sahip olduğu Eti Soda (Beypazarı) ve Kazan Soda’yla birlikte doğal soda külü üretiminde dünya lideri durumundadır.

Hopa Limanı’nın da sahibi olan Ciner Gemicilik’in, çeşitli tonajda 26 gemisi var.

Grup, kendi sitesinde bile kolaylıkla görülebileceği gibi, bir yandan devletin koltuğu altında özelleştirmelerle bir yandan da uluslararası yatırım, ortaklık ve bağlantılarıyla büyümektedir.

LİMAK HOLDİNG

Limak Grubu, “yeni yetme” işbirlikçi tekellerin en büyükleri ve başlıcalarındandır. Son 15 yılda en çok devlet ihalesi alanlardan, dolayısıyla Erdoğan-AKP yönetiminin en çok desteğine mazhar olan önde gelen dayanaklarındandır. Doğal ki bu teveccüh karşılıksız kalmamaktadır, örneğin “yandaş medya” için oluşturulması çağrısı gelen “Dolar ve Euro havuzu”na en büyük katkılardan biri Limak’tan gelmiştir.

Örneğin Üçüncü Havaalanı, AKP Türkiye’sinin en büyük projelerinden biridir ve büyük bir gözü karalıkla 10.2 milyar dolarlık yatırım bedeliyle ihale, sürükleyicilerinden birinin Limak olduğu, CengizMAPALimakKolinKalyon gruplarının İGA adıyla oluşturdukları konsorsiyuma verilmiştir. Çünkü millilikle ilgisiz çıkar ilişkilerini kanıtlamak ve devlet ihalelerinin “yandaş” tekellere nasıl pervasızlıkla dağıtıldığını göstermek üzere, konsorsiyum, Sabiha Gökçen Havalimanı’nın ortaklarından Limak ve Erbil Havalimanı inşaatını yapan Cengiz İnşaat dışta tutulursa, havaalanı yapımında neredeyse deneysizdir.

Limak’la devam edersek… Temelleri 1976 yılında Limak İnşaat ile atılan Grup, inşaat, turizm, çimento, altyapı ve enerji yatırımları, enerji taahhüt, havacılık ve gıda alanlarında faaliyetlerini sürdürmektedir.

Havaalanlarından limanlara, barajlardan sulama tesislerine, otoyollardan hidroelektrik santrallere, endüstriyel tesislerden petrol ve doğal gaz boru hatlarına, tatil köylerinden bina komplekslerine kadar Limak İnşaat’ın tamamladığı yüzden fazla projenin toplam değeri 6,5 milyar doları aşmaktadır.

Yurt içinde Ankara Yüksek Hızlı Tren Garı, İstanbul Yeni Havalimanı, Çanakkale Köprüsü ve Malkara-Çanakkale Otoyolu ile yurt dışında 4.34 milyar dolar bedelli Kuveyt Uluslararası Havalimanı Yeni Terminali, Priştina Uluslararası Adem Yaşari Havalimanı, Senegal’de Dakar Blaise-Diagne Uluslararası Havalimanı ve Mısır’da Dünya Bankası tarafından finanse edilen Kahire Uluslararası Havalimanı Terminal II projeleri, başlıca projeleri arasındadır. Limak, ayrıca Rusya’yla ortak proje olan TANAP-Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı Projesinin Eskişehir-Yunanistan bölümünü yürütmektedir.

Elektrik üretim, dağıtım, perakende satış ve ticareti yapan Limak Enerji’nin işlettiği yedi HES’in yanı sıra, Ankara ve Eskişehir’de ve Artvin-Yusufeli’nde barajla birlikte inşası süren üç HES ve planlama aşamasındaysa Denizli’de bir jeotermal santraliyle Konya ve Isparta’da güneş enerjisi projeleri bulunmaktadır. 2013’te özelleştirilen Hamitabat Doğal Gaz Çevrim Santrali’ni bütünüyle, Kemerköy ve Yeniköy termik santrallerini ise ortaklıkla devralmıştır.

2010 yılında elektrik dağıtım işine giren Limak Enerji, kendisine bağlı yurt içinde Uludağ Elektrik Dağıtım ve yurt dışındaysa Kosova Elektrik Dağıtım şirketlerince 3.5 milyon aboneye 16.5 milyar kWh elektrik dağıtımıyla sektörün liderlerindendir. Limak patronu ve Fenerbahçe Kulübünün eski ikinci başkanı N. Özdemir, grubunun sitesinde, sair ihalelerin kendilerine akıtılmasının yanında devletin ucuz tarifelerle yapmakta olduğu elektrik dağıtımı türünden olanaklarının kendilerine peşkeş çekilmesiyle sağlanmış kolay ve tatlı kârlarla grubunun palazlandırılmasıyla öğünmektedir: “Cengiz ve Kolin gruplarını yanımıza alarak Türkiye’deki elektrik dağıtım ihalelerinden 2 tanesini satın aldık.

Limak Çimento, çoğunu özelleştirmeler dolayısıyla satın aldığı 11 çimento fabrikası, 23 hazır beton tesisi ve 15,6 milyon ton yıllık çimento üretim kapasitesiyle Türkiye’nin en büyük ikinci çimento üreticisi. Afrika’da iki önemli yatırımı bulunan Limak Çimento’nun Mozambik Öğütme ve Paketleme Fabrikası faal, Fildişi Sahili’nde bulunan Öğütme-Paketleme ve Hazır Beton Tesisi ise tamamlanıyor.

Limak Turizm, 7 oteli ve 5.000’in üzerindeki yatak kapasitesi ile Türkiye’nin en büyük otel zincirlerinden birine sahip.

Gıda sektöründe ise Limkon, Adana’da meyve suyu konsantresi, meyve püresi, salça üretimi yapıyor.

Limak, aynı zamanda havaalanı ve liman işletmecisi. Priştina Uluslararası Adem Yaşari Havalimanı’nın işletmecisi olan Limak Yatırım, Sabiha Gökçen Havalimanı’nı ise 2008 yılından bu yana Hintli GMR Infrastructure ve Malaysia Airports ile kurduğu konsorsiyumla işletiyor.

2012’de 36 yıllığına işletme hakkını devraldığı doğu Akdeniz’in en büyük konteyner terminallerinden olan LimakPort İskenderun Limanı’nı yeniden tasarlayıp inşa etti. 2016 yılı içerisinde ise, ortaklarıyla birlikte inşaatını gerçekleştirdiği Ankara Yüksek Hızlı Tren Garı projesini tamamlayıp işletmesine başladı.

Limak, yalnızca yurt-içinde değil dışında da üstlendiği yatırımlarının ötesinde uluslararası ilişki ve ortaklıklarıyla da hiç milli görünmüyor. Tersine, çoktan bir uluslararası tekel halini almış durumda. Uluslararası ilişkileri gelişkin olan grubun resmi sitesinde “Küresel İşbirliklerimiz” başlığı altında tümü uluslararası tekel olan şu şirketlerin adı veriliyor: Fransız kökenli altyapı yatırımları tekeli İNFRAMED, Çin kökenli GAMMON, İngiliz kökenli petrol ve gaz tekeli SOMA, Hint kökenli Punj Lloyd, İtalyan kökenli EMIT, Japon kökenli Marubeni, Limak’ın Rostov Havaalanını ortak yaptığı Rus kökenli MARASHSTROY, İsviçre bankası ZKB, Amerikan kökenli MBEC, China Major Road Bridge, OTV, Reliable, DB (Dünya Bankası), AFRİKBAT, WILD, AEROPORTS de LYON.

IC (İBRAHİM ÇEÇEN) HOLDİNG

Limak, Albayraklar, Çalık ya da M. Cengiz’le kıyaslandığında gurubun adı fazla duyulmamıştır, ancak İ. ÇeçenForbes 100”de 81. sıradadır.

IC Yatırım Holding, sürükleyici şirketi IC İçtaş İnşaat aracılığı ve kendisi gibi bir uluslararası tekel olan İtalyan Astaldi ortaklığında kurulan ICA konsorsiyumuyla, St. Petersburg’daki Pulkovo Havaalimanı‘nın genişletilmesi, Moskova-Petersburg M11 Otoyolu ve Rusya Yüksek Hızlı Batı Çevreyolu (WHSD) projelerinin yanı sıra Türkiye’nin en önemli projelerinden biri olan 3. Boğaz Köprüsü ve Kuzey Marmara Otoyolu Projesi’ni %50 ortaklık payıyla tek “yerli” işbirlikçi tekel olarak yürütüyor.

Antalya Havaalanı İç Hatlar Terminali, Antalya Havalimanı 2. Dış Hatlar Terminali, Pulkova Havalimanı, Ordu-Giresun Havalimanı, Uluslararası Zafer Bölgesel Havalimanı IC İçtaş İnşaat’ın gerçekleştirdiği projelerdendir.

Ankara-İstanbul Hızlı Tren 2. Etap’ın yanı sıra grup, İzmir-Çeşme Marina, Karasu ve Bodrum Güllük Limanlarıyla Ahlat Ovakışla ve Ağrı Ovası Yazıcı Sulama Projelerini gerçekleştirmiş, yurt-dışında TCO Assest Kazakistan, Blue City Maskat-Umman ve Umman Salah Havalimanı binalarını inşa etmiştir.

IC Hotels adıyla otelleri bulunan IC Holding’e bağlı olan ve 1998’de kurulan IC İçtaş Enerji Yatırım Holding, Erzincan-Bağıştaş-1 Barajı ve HES’i, Niksar, Trabzon-Üçharmanlar, Giresun-Çileklitepe ve Erzincan-Yukarı Mercan HES’leriyle Muğla Yeniköy ve Kemerköy termik santrallerini yapmıştır.

IC İçtaş Enerji Yatırım, tıpkı Limak, Kulin ve Kalyon grupları gibi, devlet olanaklarıyla tatlı kârlar elde etmek üzere özelleştirmelerle elektrik dağıtım “işleri”ni devralarak, holdingin palazlanmasına katkıda bulunmuştur. 2011 sonunda satın alınan Trakya Elektrik Dağıtım A.Ş.’yi (TREDAŞ), 2035 yılına kadar Edirne, Tekirdağ ve Kırklareli illeri ve toplam 26 ilçesiyle Trakya bölgesinde dağıtım lisansına sahiptir.

İtalya kökenli uluslararası Astaldi tekeliyle yalnızca Türkiye’de değil yurt-dışında da ortak müteahhitlik işleri yapan tekelci IC Grubu’nun milliliğini ileri sürmek herhalde akıllı işi olmasa gerektir.

Üstelik Astaldi, IC Grup’un ortak yatırımlar yaptığı tek uluslararası tekel de değildir. Ankara-İstanbul Yüksek Hızlı Tren Projesi’nin Eskişehir İnönü ve Kocaeli Köseköy bölümünü, IC İçtaş İnşaat, China Railway Construction Corporation (CRC), China National Machinary Import&Export Corporation (CMC) ve Cengiz İnşaat ortaklığıyla yapmış; projenin müşavirlik ve kontrol işleri ise Uluslararası Birleşmiş Müşavirler Müşavirlik Hizmetleri A.Ş. ve İspanyol Ineco tarafından yürütülmüştür.

Dolayısıyla milliliği bir yana, IC Holding nerede başlıyor, Astaldi’yle CRC ve CMC nerede bitiyor, kim hangi çıkarları kiminle birlikte kime karşı sahiplenmektedir –bütün bunlar tartışmalıdır.

ALBAYRAK GRUBU

Albayrak Grubu 1952’de inşaatçılıkla işe başladı, 1982’de personel taşımacılığına girdi. İstanbul ve İzmir’de çok sayıda site yaptı. Önemlileri arasında, tatlı arsa rantlarının değerlendirildiği 770 dairelik Kağıthane Başak Konutları Sitesi, İkitelli’deki 1.400 ve 580 dairelik Başak Konutları’yla 120 konutluk Albayrak ve 800 dairelik Huzur Konutları Siteleri sayılabilir.

Albayrak İnşaat, 2001 yılında tamamlanan İstanbul Metrosu’nun elektro-mekanik işleriyle iç mimari dizayn ve uygulamalarını yaptı.

Türk Motor Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi adı altında 1976 yılında kurulan TÜMOSAN’ın Albayrak Grubu’na katılımı tam bir maceradır. Bugün yıllık 45.000 adet traktör ve 75.000 adet dizel motor üretim kapasitesi olan şirket başlangıçta bir kamu iktisadi teşebbüsü (KİT) olarak kurulmuş ve lisans bedelleri ödenerek, İtalyan Fiat Trattori ile traktör, aynı tekelle dizel motorları, Japon Mitsubishi ile hafif hizmet dizel motorları, Alman Daimler Benz ve İsveçli Volvo ile kamyon ve ağır kamyon motorları ve Alman ZDF ile aktarma organları projeleriyle yola çıkılmıştır. Traktör ve dizel motor projesi dışındaki projeler inşa halinde yarım kalmış, 1986’da başlayıp kısa sürede yıllarca duran traktör üretimineyse 1993’te yeniden başlanabilmiş, bu arada 1988’de Fiat’la lisans sözleşmesi sona ermiş, ancak şirket üretimini sürdürmüş, ancak aynı tarihte MKEK ait şirketin özelleştirilmesi kararı alınmıştır. 2000’deki ilk ihalenin akim kalmasının ardından 2004’te TÜMOSAN, grubu ihya etmek üzere yok pahasına Albayrak Grubu tarafından satın alınmıştır.

Grup, TÜMOSAN’ın yanı sıra, diğer “yandaş” yeni yetmelerden az-çok farklı olarak başka sanayi yatırımlarına da sahiptir. Kademe Atık Teknolojileri Sanayi A.Ş., 2011’de Konya Organize Sanayi’de kurduğu işletmede vakumlu yol süpürme araçları, konteyner yıkama makinası ve sıkıştırmalı çöp kasası üretmektedir. Yanı sıra 1937’de Sümerbank tarafından kurulup özelleştirildiği 1997’de Albayrak Grubu tarafından satın alınan Ereğli Entegre Tekstil Fabrikası, iplik, dokuma, boya, baskı, konfeksiyon ve dikiş ipliği fabrikalarından oluşmakta ve günlük 18.000 m kumaş ve 12.000 kg iplik üretim kapasitesiyle TSK’nin giysi ihtiyacının %40’nı tek başına karşılamaktadır. Fabrikayla, gruba, hem yok pahasına özelleştirme hem de hazır pazar sunularak, devlet olanaklarından yararlandırarak palazlandırmanın gelişkin bir örneği ortaya konmuştur.

Grup, ayrıca Varaka Kağıt’la kağıt ve karton üretimi yapmaktadır.

2003’ten beri Trabzon Limanı’nı işleten Albayrak Grubu, “petrolüne göz dikmemiş”, ama Somali’nin Afrika Boynuzu’ndaki Mogadişu Limanı’nın 20 yıllık işletme hakkını, tüm gelirin % 45’ine el koymak üzere devir almıştır ve resmi sitesinde, limanda uluslararası tekellerden MSC, SIMA TECH, CMA-CGM gibi “çok önemli uluslararası müşteriler”e hizmet veriyor olmakla öğünmektedir.

Albayrak Grubu, Albayrak Araç Kiralama Servisi’ne ait 5.000 otomobil ve çeşitli tiplerden oluşan araçla 1995’ten beri özel ve kamu kuruluşlarına otomobil kiralamaktadır. Grup; aynı zamanda, 2.500 araçlık filosu ile Türkiye’nin en büyük şehir içi servis firmalarından birine sahiptir. Araç kiralama ve servis “hizmeti”ni, Grup, asıl olarak merkezi ve yerel kamu kuruluşlarına sunmakta ve bu yönüyle de devlet olanaklarıyla ihya edilmektedir.

Araç kiralama ve servis sunmakla yetinmeyen Albayrak Grubu özellikle belediye olanaklarından yararlanmayı ilke edindiği söylenmelidir. 1992’de belediyelerin İstanbul’da atıkların toplanması, taşınması, depolanması ve cadde ve sokakların süpürülüp yıkanması işini üstlenerek bu sektörün özelleşmesinin başlıca zorlayıcısı olmuş, temellerini atmıştır. Grup, aynı şeyi, belediye hizmetlerinden olan sayaç okumanın özelleştiricisi olarak da yapmış ve 1995’te kurulan Sistem adlı şirketiyle, İstanbul ve Ankara başta olmak üzere, Türkiye’nin çeşitli kentlerinde belediyelerin yapması gereken doğalgaz, su ve elektrik sayacı okuma, ilgili aboneliklerin dağıtım, faturalandırma, bakım ve açma-kapama hizmetlerini yürütmektedir.

Medya alanında da faal olan Grup, TVNET, Yeni Şafak, bir dizi dergi ve Birlikte Dağıtım’ın sahibidir.

ÇALIK GRUBU

Resmi sitesinin deyişiyle Çalık Holding, “dünyanın 5 kıtasında ve 22 ülkesinde enerji, inşaat, madencilik, finans, tekstil ve telekom sektörlerinde faaliyet” göstermektedir.

Grup bir önceki CEO’sunun damatlığa ve enerji bakanlığına terfi edişinin gösterdiği gibi, özellikle son 10 yılın siyasal bakımdan koltuklanma koşullarında hızla yöneldiği enerji sektörünün en büyüklerinden biri haline gelirken sektör de grubun en önemli faaliyet alanı olmuştur.

Çalık Enerji; grubun sitesinde belirtildiği üzere, “EPC Güç Sistemleri, Elektrik Üretimi, Elektrik ve Doğal Gaz Dağıtımı, Petrol ve Doğal Gaz Arama ve Üretim, Rafineri ve Boru Hatları alanlarında Orta Doğu, Orta Asya, Afrika Kıtası ve Balkanları kapsayan geniş bir coğrafya”ya yayılmıştır. Faaliyet alanı kadar uluslararası şirketlerle işbirlikleri ve stratejik ortaklıklarıyla da, “yeni yetme” tekeller arasında “milliliği” bir yana hatta “yerliliği”nden bile zor söz edilebilecek işbirlikçiliğiyle temayüz etmektedir. 2015’te Mitsubishi Corporation ve Çalık Enerji arasında yapılan anlaşma ile 20 yıllık işbirliği ortaklığa dönüştürülmüş; Rus tekelleri Gasprom ve Rosneft’le Grup arasında, bizzat Putin ve Erdoğan’ın katıldıkları tören düzenlenerek, Türkiye ve Rusya’da “petrol, gaz, elektrik ve inşaat sektörlerinde stratejik işbirliğinin altyapısını pekiştiren anlaşmalar imzalanmış”, en başta Akkuyu nükleer santral inşası olmak üzere uygulamaya geçilmiştir.

Grup ve alt şirketi Çalık Enerji’nin “millilik”e yer bırakmayan uluslararası niteliği, Çalık Holding’in Limak Holding’le ortak satın aldığı Kosova Çalık Limak Energy Sh.A.’nın (KEDS), Kosova’da elektrik dağıtım alanına yapmış olduğu yatırımda da görülmektedir.

Grup yanı sıra, devlet olanaklarından yararlanmanın bir alanı durumuna getirilen elektrik dağıtımı özelleştirmeleri “yağlı kuyruğu” ile de palazlandırılmaktadır. Bunlardan Yeşilırmak Elektrik Perakende Satış A.Ş (YEPAŞ), Samsun, Amasya, Çorum, Ordu ve Sinop’ta sanayiden meskenlere kadar geniş bir bölgenin tüm abonelerine elektrik tedarik etmektedir.

2013 özelleştirilmesinde Çalık’ın Kiler Grubuyla ortak satın aldığı ARAS EDAŞ ise, benzer şekilde Erzurum, Erzincan, Ağrı, Ardahan, Kars, Bayburt, Iğdır’da elektrik dağıtımı yapmaktadır.

Gap İnşaat 1990’larda, Çalık Holding’in yurt içi ve dışında işletmeyi planladığı tekstil fabrikalarını inşa etmek üzere kurulmuş, 1996’da hızla inşaat sektörüne girmiştir. Sadece ülke içinde değil, uluslararası alanda da altyapı, konut ve endüstriyel tesis inşasıyla enerji, petrol ve doğal gaz alanlarında müteahhitlik yapmaktadır.

2010’da “kentsel dönüşüm”ün sunduğu olanaklardan da yararlanmak üzere kurulan Çalık Emlak ve Gayrimenkul Geliştirme A.Ş, Holding’in genişleyen gayrimenkul yatırımlarıyla inşaat projelerinin yanında arsa kotarma, yatırım ve pazarlama şirketi olarak, ofis, konut ticaretini yürütmektedir. Yatırım portföyü 2,1 milyar dolardır.

Lidya Madencilik, altın ve bakır başta olmak üzere maden arama ve işletme amacıyla kurulmuş ve 2009’da kötü ünlü Rio Tinto bağlantılı Avustralya-Kanada kökenli uluslararası tekel Alacer Gold ile madencilik sektörünün ilk büyük uluslararası işbirliğini gerçekleştirerek yola koyulmuştur. Lidya Madencilik, bu tekelin büyük ortak olduğu Türkiye’nin 2. büyük altın madeni Erzincan-Çöpler Altın Madeni’nin %20’sine sahiptir. Lidya’ya bağlı Polimetal Madencilik, arama-geliştirme işi yapmaktadır ve iki önemli bulgusundan ilki Balıkesir-Gediktepe’de Alacer Gold’la ortak olunan işletme, diğeriyse yine Rio Tinto bağlantılı Avustralya kökenli uluslararası tekel Mariana Resources’la ortak olunan Artvin-Hot Maden projesidir.

Çalık Grubu Türkiye ve Arnavutluk’ta finans sektöründeki iştirakleriyle bankacılık alanında faaliyet göstermektedir.

Türkiye’nin en büyük özel sermayeli yatırım bankası Aktif Bank Grubundur.

Çalık Grubu Arnavutluk bankalarından Banka Kombëtare Tregtare’nin 2006’da %60’ını, 2009’daysa tamamını satın almıştır.

Grup Arnavutluk’ta oldukça faaldir ve 2007’de bu ülkenin en büyük telekomünikasyon şirketlerinden ALBtelecom’u satın almış, internet erişimi, sabit hat ve GSM operatörlüğü yapmaktadır.

Açıkladığı “finansal denetim raporu”na göre, 2017 “toplam varlıkları” 35 milyar TL civarında olan Grubun, 30 Haziran itibariyle, 6 aylık “dönem kârı” 1 milyar 176 milyon TL kadardır. Aynı dönem “vergi gideri” ise 119 milyon 810 bin TL tutmaktadır ve bu rakam net kârın %10’una denk düşmektedir! AKP Hükümetiyle Çalık Grubu özelinde “yandaş” tekeller arasındaki destek-teşvik-kolaylık sağlama yoluyla palazlandırma ilişkisi üzerinde olduğu kadar millilikle milletin kapsamı hakkında fikir sahibi olmak isteyenler, net kârının ancak %10’u vergiye giden işbirlikçi tekelle tükettikleri bir paket sigara ya da traktörlerine koydukları 1 litre mazotta işçi ya da köylü veya esnaf Mehmet ya da Ali’den % kaç vergi kesildiğini karşılaştırmalıdırlar.

KALYON İNŞAAT

1974’de Gaziantep’te kurularak inşaat sektörüne Kalyon İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş. olarak giren grup, Kalen ve İngaz’ı satın alarak hızlı bir büyüme göstermiş ülkenin sanayiye de yatırım yapan en büyük inşaat tekellerinden biridir. Yatırımları yurt-içiyle sınırlı olmayan Grup’un, siyaset ve ekonomi “tarakları”nda “bezi” olan “yeni yetme” mali oligarkların yönelimlerini de yansıtmak üzere Rusya, Libya, Suudi Arabistan, Irak, BAE ve Katar’da projeleri var. Kalyon İnşaat, yurt-içinde ezici çoğunluğu devlet ve belediye ihaleleri olan üniversite, hastane, konut, okul, karayolu, köprü, tünel, arıtma tesisi, isale hatları, atık su tünelleri, endüstriyel tesis türünden projeler gerçekleştirmiştir.

İstanbul Üçüncü Havalimanı Projesi’nin ortaklarındandır. Erbil Su Arıtma Tesisinin genişletilmesi, Erbil’deki eski şebeke hatlarının değişimi ve Duhok İçme Suyu temin sisteminin mevcut kısımlarda yenilenmesi ve mevcut olmayan yerlerde yeniden yapılması işlerini yürütmüştür.

Grub’un üstlendiği önemli bir iş KKTC Askılı Sistem Deniz Geçişi’yle KKTC’ye içme ve sulama suyu sağlamak üzere boru hattı döşenmesidir.

Selimpaşa-Kumburgaz ve Çanta-Gürpınar bölgelerindeki atık suların toplanarak arıtma tesisine iletilmesi ve arıtılan atık suyun Marmara Denizi’ne deşarj edilmesini sağlayacak atık su tünel inşaatını gerçekleştiren Kalyon İnşaat, bir başka palazlandırıcı devlet destekli İstanbul Belediyesi ihalesi olan Mecidiyeköy-Mahmutbey Metro Hattı’nın yapımını da üstlenmiştir.

Grub’un yapımını üstlenip gerçekleştirdiği palazlandırıcı ihaleler arasında, Çanakkale-Ezine-Ayvacık Yolu, İstanbul D100 Karayolu Metrobüs Hattı, Melet Enerji Ordu Regülatörü ve Hidroelektrik Santrali, Terkos-İkitelli İçme Suyu İsale Hattı, Taksim Meydanı Projesi, Bakırköy Adalet Sarayı, Başakşehir Stadyumu, Finanskent Konutları, Yeşil Vadi Konakları bulunmaktadır.

Kalyon tarafından kurulan Kalen Enerji, Kalen-Coteco Konsorsiyumu ile Gürcistan’da bir mobil doğalgaz santrali kiralayarak, Türkmenistan’dan aldığı doğalgaz ile santralde ürettiği elektriği Hopa’da devlet kurumu olan TEAŞ’a teslim etmiştir.

Kalyon Grup tarafından 2003 yılında kurulan İNGAZ, 2004’te aldığı dağıtım lisansıyla “İnegöl ve Alanyurt Bölgesi Şehir İçi Doğalgaz Dağıtımı”nı üstlenerek, yandaş” tekellerin tümünün elektrik dağıtımında yararlandığı kamunun sırtından tatlı kârlar sağlama olanağından doğalgaz dağıtımında yararlanmaya başlamıştır.

CENGİZ HOLDİNG

Milliliği” “milletin anasına avradına…” sövmesiyle sabit olan M. Cengiz’in patronajındaki Cengiz Holding’in bitirdiği ve sürdürdüğü önemli işler arasında Karadeniz Sahil Yolu, 3. İstanbul Havalimanı, Ankara-İstanbul Yüksek Hızlı Tren Projesi sayılabilir. Baraj yapımı, elektrik ve doğalgaz üretim ve dağıtımı, madencilik ve metal üretim tesisleri inşası alanlarında yatırımları olan Grup, ayrıca karayolu, köprü, tünel, liman, demiryolu, metro, havalimanı, enerji santrali inşa edip boru hattı döşemektedir.

1987’de kurulan Cengiz İnşaat’la altyapı projeleri yapımına giren Grup, enerji ve maden sektörlerindeki yatırımlarıyla yıllık cirosu 5 milyar Doları aşan, 35 şirket ve iştiraki barındıran büyük bir tekel durumundadır. 2000 itibariyle hidrolik ve termik enerji santrallarına yönelik enerji yatırımlarıyla büyümesini sürdürmektedir.

Benzerleri gibi, devletin sağladığı “kapitülasyon” benzeri olanaklardan olan palazlandırıcı özelleştirme kaymağından sebeplenen Cengiz Holding, madencilik sektörüne, özelleştirme kapsamında Eti Bakır A.Ş. ve Eti Alüminyum A.Ş.’yi yok pahasına satın alarak girdi. “Yağlı kuyruk” olarak 2004’te alınan ve katot bakır üreten tek işletme olan Eti Bakır A.Ş. Samsun İzabe Tesisi’ne, 2006’da, yine özelleştirmeden satın alınan Eti Bakır A.Ş. Murgul Tesisi eklenmiştir.

2005’te Eti Alüminyum A.Ş.’nin satın alınmasıyla Türkiye’deki tek birincil alüminyum üreticisi olan Grup, Bursa Volfram Madenleri, İzmir Antimuan Madenleri ve Mazıdağı Fosfat Madenleri’nin benzer biçimde satın alınmasıyla büyümüştür.

Gruba, aynı zamanda, bir diğer “yağlı kuyruk” olarak, Yap-İşlet-Devret modeliyle yapımına ortak olduğu devlet ihalelerinin hazine garantisiyle işletilmesi olanağı da sunulmaktadır. Ankara Hızlı Tren Garı bunlardandır ve grup, tesisin 19 yıl 7 aylık işletmesini üstlenmiştir. Cengiz İnşaat şimdiden İstanbul 3. Havalimanının 25 yıllık işletme hakkını da kazanmış bulunmaktadır.

Uygun siyasal ortamı bulduğu 2000’ler, Grubun atağa kalktığı yıllar olmuştur. 2002’de Giresun Limanı inşaatı başlamış, 2003’teyse Azerbaycan-Vahxir Barajı ve HES inşaatı başlarken Hopa-Sarp Yolu ile Alanya Yat Limanı tamamlanmıştır. 2004’te Ereğli Demir Çelik Limanı Projesi tamamlanmış, İkitelli İçme Suyu Ana Dağıtım Sistemi’nin yapımına başlanmıştır. 2005’teyse Erbil Uluslararası Havaalanı yapımı başlamıştır. 2006’da Sofya-Ljulin Otoyolu ile ilk uluslararası otoyol yapımına girişilmiş, 2007’deyse Ilısu Barajı ve HES yapımıyla Azerbaycan’da Takhtakopru-Ceyranbatan Sulama Kanalı inşaatına başlanmıştır. 2008, Ankara-İstanbul Hızlı Tren Projesi’nin başladığı tarih olduğu gibi, Barzani yakınlığıyla Kuzey Irak’ta Erbil-Altunkopri Yolu inşaatı ve Azerbaycan’da Semkircay Barajı ve HES inşaatının da başladığı tarihtir. 2009’da Menge Barajı ve HES inşaatıyla Ankara-Sivas Demiryolu Projesi başladı. 2010’da Samsun Doğalgaz Çevrim Santrali devreye girerken Kazakistan’da Aktobe-Martuk Yolu inşaatına başlandı. 2011’de Trabzon-Aşkale Yol ve Tünel inşaatı başlarken, 2012’de Grup Bosna Hersek’e girdi ve bu ülkede Tarcin-Suhodol-Lepenica-Vlakovo Otoyolu inşaatıyla ülke içinde Palu-Genç-Muş Demiryolu ve Ilgaz Tüneli inşaatı başladı.

Holding’in toplam tamamlanan proje tutarı 8.12, devam eden proje tutarıysa 14.5 Milyar Dolar, 2015 cirosuysa 1 Milyar Doları aşıyor.

Uluslararası ilişkileri ve işbirliklerine bakıldığında, Cengiz İnşaat’ın, Kalyon İnşaat’a benzer ve “yeni yetme” oligarkların eğilimlerini yansıtacak biçimde Azerbaycan, Kazakistan, Bulgaristan, Bosna Hersek ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi’nde oldukça fazla baraj ve HES, otoyol, havaalanı ve sulama kanalı türünden yatırımları var. Yanı sıra Holding’in resmi sitesinde, “Cengiz İnşaat’ın en önemli özelliklerinden biri”nin “kendi sektöründe yerli ve yabancı ortaklarla çalışma tecrübesinin fazla olması” olduğu belirtiliyor.

Bu kapsamda olmalı, Çalık Grubu’nun enerji alanındaki ortaklığının ardından Rusya’nın devlet şirketi Rosatom’un oluruyla Akkuyu Nükleer A.Ş.’ye, Yap-İşlet-Devret modeli kullanılmak üzere, Cengiz Holding, Kalyon İnşaat ve Kolin İnşaat’tan oluşan konsorsiyum da ortak oldu. Anlaşmaya göre, Türk ortakların katılım payı %49’u geçmeyecek. Yani “hisse” paylaşımı dolayısıyla bile “millilik” iddiasında bulunma imkanı yoktur!

Cengiz İnşaat, ayrıca, ikisi Azerbaycan’da olmak üzere çok sayıda baraj ve elektrik santrali inşaatını tamamlamış durumda, birçok santral inşaatıysa sürüyor. Holding’in, elektrik üretim ve dağıtımındaki fırsatları görerek 2000’de kurduğu Cengiz Enerji San. ve Tic. A.Ş., Elektrik Üretim A.Ş., kendi sahip olduğu santrallarda üretilen elektriği pazarlarken, aynı zamanda devlet kurumu olan Elektrik Üretim A.Ş. (EÜAŞ)’ın formülünü uydurup “yap-işlet-devret” modeliyle “yandaş palazlandırmak” üzere geliştirdiği “elektrik üretimi kiralama” ihalelerini değerlendirerek sektörün büyükleri arasına girdi. Holding, günümüzde, faaliyette olduğu 5 elektrik dağıtım bölgesinde ülke elektrik tüketimin %30’unu karşılamaktadır.

İstanbul Avrupa Yakası’nda yaklaşık 4.7 milyon aboneye elektrik dağıtımı yapan, Mayıs 2013 özelleştirmesinde Cengiz Enerji’nin satın aldığı sektörün en “yağlı kuyruğu” durumundaki BEDAŞ, % 13’lük pazar payıyla Türkiye’nin en büyük dağıtım şirketi olma özelliğini taşımaktadır. Aynı özelleştirme ihalesinde satın alınan Akdeniz Elektrik Dağıtım A.Ş. (Akdeniz EDAŞ) ise, “milliliği” bir yana, Antalya, Isparta ve Burdur’da yaklaşık 1,7 milyon aboneye elektrik dağıtımı yapıp milletin sırtından holdingin palazlanmasına hizmet etmektedir. Bu özelleştirme vurgunları, eğer benzetilecekse, ihaleye çıkaranlar gibi, ancak kapitülasyonlara ya da reji vb. idaresine el koyan Düyun-u Umumiye’ye benzetilebilirler, ama hiçbir milli çıkar ve yaklaşımla açıklanamazlar!

Aynı kolaylıklar, Holding’in doğalgaz dağıtımı yapmak üzere kurduğu Samgaz ve Selçukgaz’a da sağlanmıştır. Eti Bakır A.Ş. fabrikasıyla Doğalgaz Çevrimiçi Santrali’nin yer aldığı Samsun’da, Samgaz, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nca Tekkeköy, Canik, İlkadım ve Atakum bölgesinde doğalgaz dağıtımı yapmakla ödüllendirilirken; Selçukgaz da, aynı kurumca, Seydişehir, Çumra ve Beyşehir ilçelerinde doğalgaz dağıtımı yapmakla yetkilendirilmiştir.

Holding sigortacılık alanında da etkindir. Holding’e bağlı olarak kurulan Cengizler Sigorta Aracılık Hizmetleri Ltd. Şti. faaliyetlerine 1998’de başladı. Şirket; ağırlıklı olarak Holding bünyesinde yer alan firmalara yönelik sigortalama faaliyetlerinin yanı sıra, mühendislik, yangın, kasko, trafik, nakliyat, zorunlu deprem sigortası, seyahat sigortası, ferdi kaza sigortası, sorumluluk sigortaları, tekne ve havacılık sigortaları alanlarında faal. Cengizler Sigorta’nın Allianz Sigorta, Anadolu Sigorta, Axa SigortaDubai Star SigortaEureko Sigorta, Generali Sigorta, Güneş SigortaMapfre Sig​orta, Unico Sigorta, Sompo Sİgorta, HDI Sigorta, Halk Sigorta ve Zurich Sigorta’yla acentelik ilişkisi var.

KOLİN İNŞAAT!

Kolin Şirketler Grubu’nun en önemli şirketi durumundaki Kolin İnşaat’ın temelleri, Koloğlu Ailesince 1977 yılında Elazığ’da atıldı.

Kolin İnşaat, Türkiye’de birçok karayolu, demiryolu, metro, liman, konut, endüstriyel tesis, sulama ve baraj yapmıştır. Türkiye dışında Azerbaycan, içinde olmak üzere Ortadoğu ve Afrika’da yatırımları olan Kolin İnşaat’ın, Azerbaycan/Bakü, Libya/Tripoli, Uganda/Kampala, Cezayir/Cezayir, Suudi Arabistan/Al-Khobar ve Kuveyt/South Al Mutlaa’da ofisleri bulunuyor.

Kolin İnşaat, günümüze kadar T.C. Hazine Müsteşarlığı, Toplu Konut İdaresi, başta Milli Savunma Bakanlığı olmak üzere birçok bakanlık, DSİ ve Karayolları Genel Müdürlükleri, TCDD, DHM ve BOTAŞ Genel Müdürlükleri gibi kamu kuruluşlarıyla belediyelerden, yurt-dışından da ABD Savunma ve Dışişleri Bakanlıklarıyla, Hava ve Kara Kuvvetleri Komutanlıklarıyla Ürdün, Libya, Kuveyt, Azerbaycan, Uganda’nın çeşitli bakanlıkları ve kamu kurumlarından ihaleler almış ve gerçekleştirmiştir.

Tamamladığı işler içinde, Yeni ABD Büyükelçilik Kompleksi, Belgrad-Sırbistan, İncirlik Hava Üssü Phantom Aile Lojmanları Renovasyonu, Adana-Türkiye, A.N.A. Regional Hastanesi, Herat-Afganistan, Sığacık Yat Limanı, Çandarlı Limanı, İzmir-Türkiye, Etki Yüzen LNG Depolama ve Gazlaştırma Terminali, Aliağa-İzmir Türkiye, Yalnızardıç Barajı ve HES, Antalya-Alanya-Türkiye, Akköy II HES (Aladereçam Barajı, Gökçebel Barajı ve Yaşmaklı Barajı HES), Gümüşhane, Yaprak Regülatörü ve HES, Alanya-Antalya, Yukarı Harran Ovası Sulaması, Ana Kanal İnşaatı, Şanlıurfa, Al-Khadra Büyük Çiftlik Sulama Projesi, Bingazi Libya, İsmayilli Şehri İçme Suyu Temin ve Kanalizasyon Sistemi ve Atıksu Arıtma Tesisi İnşaatı, İsmayilli-Azerbaycan; devam eden işler içinde Soma Kolin Termik Santrali, Ankara İçmesuyu II. Merhale Projesi Gerede Sistemi İnşaatı, Gerede, Kuzey Marmara Otoyolu (3. Boğaz Köprüsü dahil) Projesi Kınalı-Odayeri (bağlantı yolları dahil kesimi), Gayrettepe-İstanbul Yeni Havalimanı Metro Hattı İnşaatı ile Elektromekanik Sistemlerinin Temin ve Montajı, Yusufeli Barajı ve HES İnşaatı, Masalli-Astara Otoyolu Kesim A, Azerbaycan, Mutla Yerleşkesi Ana Yol ve Altyapı İnşaatı, Kuveyt, Bingazi Ovası Su Dağıtım Sistemi Projesi, Libya vb. bulunmaktadır.

Kendi sitesinde, sahip olduğu uluslararası ilişkileri şöyle verilmektedir: Dünya Bankası, Avrupa Yatırım Bankası (EIB), Alman Teknik Yardım Kuruluşu (GTZ), İspanyol FAD (Fondo de Agnida al Desarrollo) ve OECD Export, İslam Kalkınma Bankası, Suudi Arabistan Hükumeti Ekonomik ve Sosyal Kalkınma Arap Fonu (AFSED), Abu Dhabi Kalkınma Fonu, Japon Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA), Asya Kalkınma Bankası.

“YERLİ VE MİLLİ” PROJELER!..

Kaderini kendileriyle birleştirmiş Bahçeli ve MHP’nin bu konuda da tam desteğindeki Erdoğan-AKP yönetimi ağızlarından “yerli ve milli” ölçütünü düşürmemelerine ve adım başı yinelemelerine rağmen, ileri sürdükleri bu ölçüt, örnek olarak verdiğimiz bir bölümü ve ilişkilerinde gördüğümüz gibi, sadece içli-dışlı oldukları ve destekleyip desteklendikleri dayanakları “yeni yetme” tekelci kesimin açık işbirlikçi niteliği dolayısıyla boşa düşmekte değildir. Erdoğan-AKP yönetiminin öğündüğü büyük projelerin de “millilik”le ilişkisi ileri sürülemez. Hemen istisnasız tümü, tasarım ve mühendislik işlemleri dahil, uluslararası tekellerce, işbirlikçi tekellerin onlarla kurdukları ortaklıklar tarafından yapılmıştır. Bu topraklarda bulundukları için ve örneğin Boğaz’a köprü ya da yeraltı geçişi nitelikleriyle sadece “yerli”dirler. Görelim.[10]

*

Marmaray’ın BC1 Sözleşmesi adı verilen demiryolu boğaz tüp geçiş inşaatı ve istasyonlar Gama, Nurol ve Japon Taisei ortaklığı tarafından yapıldı.

CR3 Sözleşmesi adı verilen Gebze-Halkalı banliyö hatlarının iyileştirilmesi, inşaat, elektrik ve mekanik sistemleri ise İspanyol Obrascon Huarte Lain (OHL) SA ve Dimetronic SA ortaklığı ile yapıldı.

CR2 Sözleşmesi denilen demiryolu araçları temini TCDD İşletmesi Genel Müdürlüğü ve Güney Koreli Hyundai Rotem tarafından kurulan ortak şirket Hyundai EUROTEM tarafından gerçekleştirildi.

Mühendislik ve müşavirlik hizmetlerini ise Oriental Consultants, Yüksek Proje Uluslararası A.Ş. ve Japon JARTS ortaklığı verdi.

İstanbul Boğazı Karayolu Tüp Geçişi (Avrasya Tüneli); Yapı Merkezi, SK Engineering&Construction, Samwhan Corporation, Hanshin Engineering&Construction ortaklığıyla yapıldı.

Kuzey Marmara Otoyolu Projesi Odayeri-Paşaköy Kesimi ve 3. Boğaz Köprüsü, zaten görmüştük; IC İçtaş İnşaat Sanayi Ticaret A.Ş., İtalyan Astaldi konsorsiyumu ICA tarafından yapılmıştı. İlginç olan, 3. Köprünün tasarımının da Fransız mühendis ve köprü uzmanı Michel Virlogeux‘ya ait olmasıdır.

Osman Gazi Köprüsü adı verilen İzmit Körfez Geçişi Köprüsü; IHI ve Japon ITOCHU ortaklığı tarafından yapıldı. Otoyol ve Bağlantı Yolları ise; Nurol, Özaltın, Makyol, Yüksel, Göçay’ın İtalyan kökenli Astaldi tekeliyle kurdukları ortaklıkla inşa edildi.

Ankara-İstanbul Yüksek Hızlı Tren Projesi’nin Eskişehir İnönü ve Kocaeli Köseköy kesimi Çin Demiryolu İnşaat Şirketi CRCC (China Railway Construction Corporation), Çin Ulusal Makine İthalat ve İhracat Şirketi CMC (China National Machinary Import&Export Corporation, Cengiz İnşaat ve IC İçtaş İnşaat ortaklığıyla yapıldı.

Projenin müşavirlik ve kontrollük işleri Uluslararası Birleşmiş Müşavirler Müşavirlik Hizmetleri A.Ş. ve İspanyol Ineco yürütüldü.

Kocaeli Köseköy ve Gebze kesiminin inşaatını ise, Kolin İnşaat’ın katılımıyla İtalyan Salini Costruttori S.p.A., İtalyan G.C.F. Generale Costruzioni Ferroviarie S.p.A. ortaklığı yaptı.

Projenin müşavirlik ve kontrollük işleri ILF Mühendislik ve Teknik Danışmanlık Taahhüt ve Ticaret Ltd. Şti., ILF Beratende Ingenieure ZT GmbH, Obermeyer Planen Beraten GmbH, Optim Obermeyer Proje Teknik Bilgi İşlem Merkezi A.Ş. ve Neti Danışmanlık İnşaat Ltd. Şti. ortaklığı yürüttü.

Ankara-Sivas Yüksek Hızlı Tren Projesinin Yerköy (Yozgat)-Sivas Kesimi’ni, Cengiz İnşaat, Mapa İnşaat, Limak İnşaat, Kolin İnşaat, Çinli China Major Road Bridge Engineering tekeliyle ortak yapıyor.

Projelerde Kullanılacak Lokomotif Üretimini ise, TÜLOMSAŞ A.Ş. Genel Müdürlüğü, Amerikan kökenli uluslararası tekel General Electric ile ortak yapıyor.

Boğazköprü, Ulukışla, Yenice, Mersin, Yenice, Adana Toprakkale Sinyalizasyon Ve Telekomünikasyon Tesisleri Yapımı ve Altyapının İyileştirilmesi İşini bile İtalyan Ansaldo tekeli yapıyor.

Palu Genç Muş Arası 114 Km Demiryolu Deplasmanı yapımı Cengiz İnşaat’la Özaltın İnşaat’ın Güney Koreli Samsung C&T Corporation tekeliyle kurduğu ortaklık tarafından üstlenildi.

Kızılay Çayyolu (M2) Ve Batıkent Sincan (M3) Metro’sunu Açılım İnşaat ve İspanyol Comsa ortaklığı yapıyor. Ankara Metrosu Elektro Mekanik İşlerini ise, Alsim Alarko ve İtalyan Ansaldo STS ortaklığı tarafından yapılıyor. Üstelik Ankara metrosunda kullanılacak 324 yeni araç Çinli CSR Electric Locomotive Co. Ltd. tarafından sağlanıyor.

Sadece lokomotif ve araçlar yabancı tekeller tarafından sağlanmakla kalmıyor, raylı ulaşım sistemlerin bakımı da uluslararası tekellere teslim edilmiş durumda. Örneğin Ankara-Konya Ve Ankara-Eskişehir Hatlarında Çalışan 12 Adet Yüksek Hızlı Tren Setinin 2 Yıllık Bakım Hizmeti (trenlerin günlük iç ve dış temizliği, günlük kontrolleri, önleyici ve düzeltici bakım işleri, ağır bakım görevleri, işletme sırasındaki potansiyel hasarların onarımı) Fransız Alstom tekeli tarafından yapılıyor. Bakımın yanı sıra Eskişehir-Alayunt-Kütahya-Balıkesir Hat Kesimi Sinyalizasyon Ve Telekomünikasyon Projesi’nin yapımı da Fransız Alstom Transport, Alstom Power ve Alstom Ferrovia ortaklığı tarafından üstlenildi. Bandırma-Balıkesir (Hariç)-Menemen Hat Kesimi Sinyalizasyon Ve Telekomünikasyon Projesi’nin yapımınıysa İspanyol Invensys Rail Dimetronic ve Fermak ortaklığı üstlendi. Şanlıurfa-Mürşitpınar Demiryolu Projesi Etüt-Proje, Mühendislik Ve Danışmanlık Hizmetleri’ni İtalyan SWS Engineering SpA verecek.

BİTİRİRKEN…

İşbirlikçilerin de bir ucundan tutarak sebeplendikleri, bunca uluslararası tekelle kotarılan “yerli ve milli”liğin hikayesi böyledir!

Sayfa sorununu dikkate alıp, AKP-Erdoğan yönetimince devlet olanaklarıyla palazlandırılıp karşılık olarak her yönüyle destek beklenerek dayanak edinilen yeni yetme işbirlikçi tekeller arasından seçilmiş örnekler üzerinde durduk. Örnekler bir fikir vermektedir, ancak verilenler şüphesiz fotoğrafın tümünü oluşturmuyor. Örnekse, Ethem Sancak ve BMC’sine, MNG-MAPA’ya, dayanaklıkta yol alan Yüksel, Nurol vb.’ye yer vermedik.

Herhalde anlaşılmış olmalıdır ki, emperyalist ve işbirlikçi tekellerin etle tırnak olduğu uluslararası tekeller ve “millilik”le ilgisiz çıkarları bir yanadır… milletin çıkarları, milli çıkarlar bir yana. Milli değer ve çıkarların, üstelik hazine garantisine de bağlanarak, yapımından işletmeciliğine milletin cebinden alınıp emperyalisti ve işbirlikçisiyle uluslararası tekellerin hesaplarına aktarılmasıyla ilgisiz olduğu tartışmasızdır. “Yerli ve milli” karakteri uluslararası tekellerin banka hesaplarında arayıp bulduklarını iddia edenlerin millilikleriyse hiçbir şekilde ileri sürülemez!

 

[1] Yazı yayına girerken Afrin saldırısı başlatılmıştı.

[2] Bu dayanakların AKP döneminde alınıp verilen kamu ihaleleri ve karşılığında kurulan “havuzlar”la neler/kimler olduklarını göreceğiz.

[3] Önce Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu Alman Dışişleri Bakanı’nı Antalya’da konuk edip Alman tutuklu Peter Steudtner’in serbest bırakılmasıyla bağırıp çağırmalı ilişkinin yenilenmesi için Türkiye üstüne düşeni yerine getirip ardından kendisi Almanya’da S. Gabriel’in evine konuk olmuş, sonraysa Cumhurbaşkanı Erdoğan kendisini Fransa’ya davet ettirip Macron’la görüşmüştü. “Manevra”nın amacı, hem iktisadi hem siyasi durumun zorlaşması ve Ortadoğu ve Arap ülkeleriyle öngörülen özellikle iktisaden “iyi ilişkiler”in gerçekleşmeyişinin de katkısıyla, bu iki ülke ve onların “motor gücü” olduğu AB ile ilişkilerin düzeltilmesi zorunluluğuydu.

 

[4] Görece özel koşullarıyla farklı devletler ve pazarlarda merkezileşmiş oluşları, sermaye gruplarının “milli”liğini tanımlamaz, ama “yerli”liğinin koşullayıcısıdır.

[5] Hürriyet, 14 Ocak 2018

[6] Star, 14 Ocak 2018

[7] Gazete Manifesto, 18 Mayıs 2017

[8] Merkezi ve yerel yönetimler, ihale açanlar olarak bakanlıklar, genel müdürlükler vb. olarak devlet kurumları ve belediyeler, belirli aralıklarla yapılan işlerin karşılıklarını “hak edişler” olarak öderler. Bu ödemeler, hemen istisnasız olarak kağıt üzerinde genellikle sosyal amaçlı belirli vakıf vb. kuruluşlara kesintilerle yapılır.

[9] Örneğin Avrasya Tüneli, Yavuz Sultan Selim ve Osman Gazi Köprülerinden yeterli geçiş olmadığı için hazinenin sözü edilen tekellere sağladığı “hava paraları” milyarları buluyor. YSS Köprüsü’nde günlük 135 bin araç geçişi ve 3 dolar üzerinden hesap yapılarak, yıllık 148 milyon dolar gelir garanti edildi. Bakan 100 bine yaklaştı diyor, ama günde 40-50 bin araç bile geçmiyor. Avrasya Tüneli’nden günde 68 bin araç geçeceği garanti edildi. Bakana göre bile 47 bin araç geçiyor. OG Köprüsü’nde 40 bin araç geçişi garanti edildi; 14 bin araç geçiyor. Geçiş 100TL’den fazla. 26 bin araç için yılda ödenecek hazine garantisini varın hesap edin. (Bkz. Hürriyet, D. Zeyrek, “İşte Köprü Gerçekleri”, son güncelleme 03.07.2017)

[10] Aşağıdaki alt başlık altında verilen bilgiler için bkz. http://www.paralimani.com/en-buyuk-projeleri-kimler-yapiyor-yerli-ve-yabanci-sirketler-haberi-59567/