Sahte antiemperyalizm ve ardına gizlenmiş şovenizm

Ali Yaşar

Önceleri İşçi Partisi (İP) idiler, sonra Vatan Partisi oldular. Genel Başkanları ise değişmedi. Doğu Perinçek her iki partinin de genel başkanı oldu. Politik çizgileri de hep aynı kaldı. Değişen sadece olayların gelişimi sonucu, sahip oldukları çizgiyi daha belirgin hale getirmeleri ve derinleştirmeleri oldu. Çizgileri ise “vatan savunusu” görünümü altında, ulusal bir politika izlediğini iddia ettikleri bir egemen sınıf kliğini –Erdoğancılar– desteklemek, dizginsiz bir Kürt Düşmanlığı ve ABD emperyalizmine karşı diğer emperyalist güçlerin –Rusya, Çin, Almanya vb.– gölgesine sığınmak oldu.

Aydınlık ve Perinçek geleneğini tanıyanlar açısından onların bugün geldiği yer elbette ki sürpriz değil ve şaşırtıcı bir yanı da bulunmuyor. Ancak daha genç kuşaklar için onların çarpıtılmış “anti-emperyalist” söylemleri, “vatan ve ulusallık” üzerine kopardıkları yaygara, Avrasyacılık savunusu ile birleşen “Batı Asya Birliği” demagojileri kafa karıştırıcı olabiliyor. Kuşkusuz bu geleneğin Kürt düşmanlığı üzerinden şekillenmiş şovenizme varan milliyetçilikleri “ülkenin geleceği” üzerine kafa yoran kesimler üzerinde de gerici bir etki yaratabiliyor.

Kürt düşmanlığı ve komşu ülkeler aleyhine yayılmacılık üzerinden yürüttükleri “vatan savunusu”nun gerçekte ne anlama geldiğinin ve onların literatüründeki antiemperyalizmin ne tür bir antiemperyalizm olduğunun iyi anlaşılması gerekiyor. Bu akımın “emperyalizm karşıtlığının” sahte ve içi boş olduğunun ortaya konulması önemli, çünkü bu açığa çıkarıldığı ölçüde, sürekli olarak salladıkları emperyalizm karşıtlığı bayrağının onlara bir prestij sağlayamayacağı, aksine farklı emperyalist kliklere kapıları açmak anlamına geleceği açığa çıkacaktır. Görülecektir ki, dertleri antiemperyalizm değil, “vatan savunusu” kisvesi altında yayılmacılık, şovenizm ve bu ülkenin halklarını birbirine kırdırma siyaseti, komşu halkları birbirine karşı düşmanlıkla doldurma politikalarıdır. Bu gerici siyasetin sonucudur ki, Erdoğan’ın AKP’sinin bir stepnesi MHP olurken, ikinci stepnesi de onların gerici politikalarını allayıp pullayan Vatan Partisi olmuştur.

Bunlar iyi anlaşılabildiği oranda, pervasız Kürt düşmanlıklarının gerçekte ne anlama geldiği daha iyi ortaya çıkacaktır. Yazının ilerleyen bölümlerinde göreceğiz ama, okuyucuya öncelikle bir fikir vermesi açısından şu sözlerin Perinçek’e ait olduğunu bilmekte yarar var: “Türkiye’de ABD emperyalizmine direnen esas güç, Türk milleti kimliğini benimsemiştir. Kürt yurttaşlarımızın önemli bir bölümü, ne yazık ki PKK’nın, AKP’nin ve dinci güçlerin denetimi altındadır. Kürdü kazanmanın yolu, öncelikle Türk milletiyim diyen büyük halk çoğunluğunu kazanmaktan geçiyor. Türkü kazanırsak Kürdü kazanırız. Önceliği ‘Kürdü kazanmaya verirsek kazandığımız Türkü de kaybederiz ve Kürdü hiç kazanamayız.[1] Evet, şovenizmin taşları böyle döşeniyor. “Türkü” nasıl lanetli bir yere kazanmak istediklerini göstermek gerekiyor.

Bu yazıda birbiri ile bağlantılı bu sorunları ana hatları ile irdelemeye çalışacağız.

BİR EMPERYALİSTE KARŞI DİĞERİ

Emperyalizmi sadece ABD’den ve onun belli politikalarından ibaret gören, anti-emperyalizm bayrağını sürekli olarak dalgalandırma iddiasında olan bu siyasi hareketin antiemperyalizmi nasıl bir anti-emperyalizmdir, bunu bir görelim.

Aydınlık ve Perinçek çizgisinin, özellikle Kürt Ulusal mücadelesi karşısındaki tutumlarının ana eksenini Kürt Politik Hareketi’nin emperyalistlerin, özellikle de ABD emperyalizminin maşası, son zamanlardaki deyimleri ile “kara gücü” olduğu iddiası oluşturuyor. Onlar bu suçlamanın kapsamını Türkiye ile de sınırlamıyorlar ve bölgenin diğer komşu ülkelerini de içine alacak şekilde genişletiyorlar. Yani Irak, Suriye ve İran da “Kürt bölücülüğü”nün hedefindeki ülkeler oluyorlar. ABD Kürtleri kullanarak ülkeyi ve bu ülkeleri bölmeye çalışıyor vb.

Durumu böyle tespit eden Perinçek tayfası alternatifini de buradan çıkarıyor. Onlara göre, Türk, Irak, İran ve Suriye gericileri ittifak yapmalı, Suriye’ye daha fazla müdahale edilmeli ve ABD emperyalizminin ve İsrail Siyonizm’inin oyunlarını boşa çıkarmalıdırlar. Buna Batı Asya Birliği diyorlar. Tabii ki bu birlik ABD ve İsrail’e karşı gerektiği kadar kuvvetli olmadığından, Rusya’yı ve Avrasya’da saydıkları Almanya, Fransa ve Çin gibi diğer emperyalist güçleri de bunların yanına ekliyorlar. Onlara göre bütün bunların üzerinden verilen, artık “vatan savaşıdır”.

Yani 1980 öncesinin Aydınlık geleneğinde önceleri öne çıkan “ne Amerika ne Rusya” sloganı, daha sonra giderek “asıl saldırgan emperyalist” Rusya’ya daraltılmış, Rusya’ya karşı “ikinci dünya”nın emperyalist ülkeleri ile ittifak yapılması öngörülmüş, Pinochet gibi diktatörlerde mücadele potansiyeli keşfedilmişti.

Aslında durum bugün de çok farklı değildir. Örneğin şu tespitler Perinçek’e aittir: “Avrasya derken, Almanya buna dahildir. Bu yazıyı yazarken, Vatan Partisi Merkez Yürütme Kurulu Üyesi ve Yurtdışı Temsilcisi Beyhan Yıldırım Berlin’den aradı. Almanya’nın en etkili gazetesi Frankfurter Allgemeine Zeitung’ta 20 Kasım 2017 günü yayımlanan yazıyı özetledi. ‘Atlantik Sonrası Dünya’ (Postatlantische Welt) başlıklı yazıdaki gerçekler, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’taki çözüm açısından da tarihsel önemdedir. Almanya ve Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki doğal müttefikleri, Avrupa Birliği üyesi olan Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi değil Batı Asyalı ve Avrasyalı Türkiye’dir.[2]

Almanya dost ve müttefik olarak tespit ediliyor ve bir başka yazıda da “güçlü bir Almanya’nın Türkiye’nin çıkarına olduğu” savunuluyor. Şunları birlikte okuyalım: “Birincisi, Almanya Kürdistan’ın bağımsızlığı için yapılacak halk oylamasına karşı tavır aldı ve bölgemizde yeni sınırlar çizilmesine karşı çıktı. Irak, zaten kendi ülkesinin bölünmesine, gerekirse askerî güç kullanarak izin vermeyeceğini açıklamıştı. Almanya’dan sonra dün Rusya ve İran da Kürdistan için halkoylaması yapılmasına karşı ağırlıklarını koydular. Suriye ise ABD güdümlü PKK/YPG güçlerini Haseke’de vurdu, Kamışlı’da kuşattı. Böylece Irak, Türkiye, Suriye, İran, Almanya ve Rusya, Batı Asya’da aynı cephede buluştular. Bu cephenin diğer devletleri de yarın öbür gün tavırlarını açıklayacaklardır… Almanya ve Fransa’nın oluşturduğu çekirdek Avrupa’nın, Çin-Rusya-Hindistan-Türkiye-İran ekseninde oluşan Avrasya cephesinde saf tutacağı şimdiden gözükmektedir.[3]

Karşıda ise kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi ABD, İsrail, Barzani ve PKK/PYD-YPG var. ABD’ye ilişkin çizilen tablo ise aşağıdaki gibidir:

ABD’nin Suriye’de iç savaş tezgâhlamasıyla tehdit daha ciddî boyutlara uzandı. Türkiye sınırında İkinci İsrail Koridoru oluşturdular. Artık PKK/PYD/YPG doğrudan ABD Ordusu tarafından eğitiliyor, silahlandırılıyor ve yönetiliyordu. ABD subayları ve askerleri ile PKK/PYD/YPG teröristlerinin cephe fotoğrafları günlük basına düştü.”…

24 Temmuz 2015’te başlayan harekatla Türk Ordusu, Polisimiz ve Köy Korucularımız PKK’yı hendeklere gömen askerî harekâta başladı. Artık atakta bulunan taraf Türkiye idi.

15 Temmuz 2016 gecesi Ankara ve İstanbul’da resmen Türkiye-ABD Savaşı yaşandı. ABD darbesi bastırıldı.

24 Ağustos 2016 günü Fırat Kalkanı Harekâtıyla Türk Ordusu ABD-İsrail Koridoruna girdi.

Bu süreçte Türkiye müttefikleriyle buluştu. Barzani’nin referandum girişimi, Batı Asya ülkelerinin ortak girişimiyle geçen ay bozguna uğratıldı…

Türkiye, vatan savaşı veriyor.

Türkiye’nin geleceğini belirleyen savaş budur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan önceki gün ‘terör örgütüyle birlikte olan teröristtir’ dedi. Daha önemlisi, ABD’nin ‘kara gücü’ olan PKK teröristlerinin Sincar ve Kandil’de imha edileceğini açıkladı. ABD’ye o bölgelerden askerini çekmesini tavsiye etti. Şakası yok! Türkiye, ABD’ye dünya kamuoyunun gözleri önünde meydan okuyordu… Vatan Savaşına ‘Saray Savaşı’ çamurunu atanlar ihanetin eşiğine gelmişlerdir. Bu açıdan şu tarihî soru son uyarıyı dile getiriyor: Quo vadis? Türkçesi: Nereye gidiyorsunuz?[4]

Alıntılar uzun, ama meselenin anlaşılması açısından zorunlu idi. Perinçek tarafından çizilen tablo her halde yeterince anlaşılır ve açık: Büyük düşman açık ve nettir ve o düşman ABD’dir. Onun yanında İngiltere ve İsrail bulunmaktadır. Yerel dayanakları ise Kürtlerdir. Dostlar ve müttefikler ise, neredeyse geriye kalan belli başlı bütün emperyalist ülkeler ve bölge gericilikleridir. Bu tabloda dostlar ve düşmanlar bugünkü konjonktürel gelişmeler üzerinden tespit edilmiştir. Örneğin ülkede en fazla yatırımı bulunan emperyalist Almanya müttefik ve dost kabul edilmiş, kaynayan bir kazan haline gelmiş Suriye’de canını kurtarma derdine düşmüş Kürtler, bütünüyle imha olmaktan kurtulmak için ABD ile geçici anlaşmalar yapmak gibi, kendileri ve bölge için son derece riskli ve tehlikelere açık, ağır maliyeti olabilecek bir politikaya yönelmiş, bölge gericilikleri tarafından tepelenmesi gereken düşmanlar olarak ilan edilmişlerdir. Bölgede bu durumdaki Kürtler düşman cephede sayılırken ABD ile hegemonya mücadelesi yürüten Rusya ve Çin gibi ülkeler de müttefik ve dost cephesine alınmışlardır.

Kolayca fark edileceği gibi Perinçek tarafından dünya belli başlı iki emperyalist kampa bölünmüştür. Bir tarafta ABD ve onun birkaç müttefiki, diğer tarafta ise Avrupa’yı da içeren günümüzün diğer önemli emperyalistlerini kapsayan Avrasya birliği. Mücadele ve gelecekteki olası bir genel savaş bunlar arasındadır. Halklara düşen bu iki cepheden birinin peşine takılmaktır. Bu tablo içerisinde halklar ABD’nin peşine takılırlarsa emperyalizm işbirlikçisi, Avrasya güçlerinin peşine takılırlarsa anti-emperyalisttirler!

Dünya ve bölge tablosuna sınıfsal bir perspektiften bakmak, çelişkilerden bu bakış açısıyla yararlanmak, olabilirse geçici dost ve müttefikleri aramak, emperyalist ülkelerle işbirliği içerisindeki kendi gericilerine karşı mücadele etmek gibi unsurlar aramak burada boşuna olacaktır. Rusya’nın, Almanya’nın, Fransa’nın ve Çin’in hem dünyaya, hem de bölgeye ilişkin kendi emperyalist stratejilerine dayanan politikaları yok sayılmaktadır. Ama Perinçek çizgisi bunlarla ilgilenmez, antiemperyalist olabilmek için ABD karşıtlığı yeterlidir. Eğer yarın yine konjonktürel nedenlerden dolayı ABD emperyalizmi bölgeye ilişkin mevcut gerici politikalarından çark eder, bölgede Türkiye gericiliği ile onu rahatsız etmeyecek bir çizgide işbirliği yapar, bölgenin yağmalanan zenginliklerinden önlerine bir kemik parçası atar ve pek çok kez yaptığı gibi “Kürtlere kazık atarsa” dost ve müttefik olarak kabul edileceğinden hiç kuşku duymamak gerekir.

Perinçek’e göre, Türkiye artık Danimarka olayından beri NATO’da (Atlantik Paktı’nda) değildir! Bunun ne zaman ve nasıl gerçekleştiği üzerine kafa yormanız gerekmez. Ona göre, olup bitenler ortadadır ve bunların başka bir açıklaması bulunmamaktadır. Neden ABD ile düşman, Almanya ve Rusya ile dost olunur? Perinçek’e göre bunun tek yanıtı vardır. Kürtler tarafından vatan bölünme tehlikesine uğratılmıştır ve ABD de onların destekçisidir! Peki ama Yugoslavya’nın dağılmasında olduğu gibi Alman emperyalizminin büyük bir iştahla bölgeye saldırmasını nereye koymalı? Perinçek, Almanya’nın “Hitler Almanyası olamayacağını” ileri sürmektedir. Ama Almanya öyle olmaya gerek duymadan ekonomik gücüyle daha şimdiden daha ileri hedeflere ulaşmış durumdadır. Şu sıralarda Avrupa ordusunun başkumandanlığına soyunmuş durumdadır. Bu ve benzeri sorulara Perinçek’te gerçekçi bir yanıt aramamak gerekir. Söyleyebileceği tek şey “Almanya’nın ABD’den uzaklaşmakta olduğu”dur. Başkanlık danışmanlarından Yiğit Bulut, ABD, Rusya ve Türkiye’nin aynı çizgide olmasını savunur, buna karşın Perinçek de yukarıdaki gibi savunur! Birisi öyle der, diğeri ise böyle. Çıkış noktaları nedir? Vatanın milletin çıkarları! Yani egemen sınıf kliklerinden birinin çıkarı ve karşılıklı mevzilenecek kutuplardan birine demir atmak! Onlara göre, işçi sınıfının görevi de “vatanı savunmak”tır.

Bu vatan kimin vatanı, neden egemen sömürücü sınıfların peşine takılmak zorundayız, birlikte yaşadığım, ortak sömürüldüğüm Kürt işçi kardeşime neden düşmanlık beslemeliyim, onlar ve biz emperyalizme neden mahkûm olalım, ülkenin gerçekten bağımsız olması, demokrasinin kazanılması, giderek sömürü düzeninin yıkılması için işçi sınıfı olarak biz ne yapabiliriz gibi sorular ve sorunlar bu tayfanın meselesi değildir. İşçi sınıfının önderliğinde Türklerin ve Kürtlerin kardeşçe yaşadığı, emperyalizmin egemenliğinden kurtulmuş, bağımsız yeni bir ülke kurulabilir, bunun için mücadele etmek gerekir dendiğinde, muhtemelen bunları söyleyenlere bu kesim uzaylı muamelesi yapılacaktır.

Bu çizgiyi savunan bir siyasi çizgi antiemperyalist olabilir mi, ülkenin gerçekten bağımsız bir ülke olması için mücadele yürütebilir mi? Yukarıda aktardıklarımızdan da açıkça görülmektedir ki bunlar kendi uşaklıklarını farklı emperyalistlere pazarlayanların stratejileridir. Bu nedenle bunların Kürtlere karşı savurdukları suçlamaların tam da mevziden yapıldığını görmek ve anlamak gerekir. Bölgede, bölge gericilikleri tarafından ezilen ve sürekli saldırı altında bulunan Kürtlerin kendilerine nefes aldıracak bölge dışı ittifaklar aramasının, geçici işbirliklerine yönelmesinin, çelişkilerden yararlanmak istemesinin, kendileri için adeta mayınlarla dolu bir arazide yürümenin tehlikeleri ve riskleri ortadadır. Onların yanlışlıkları eleştirilebilir, bu politikanın taşıdığı tehlikelere karşı uyarılabilirler. Görmeleri gerekir ki attıkları her yanlış adımın Kürt ulusal hareketine faturası oldukça ağır olacaktır. Ama Perinçek gibilerinin ülkeyi ABD dışındaki emperyalistlere peşkeş çekmesinin, bunun teorisyenliğine soyunmasının adını uşaklıktan başka bir tanım tarif edemez.

UKKTH’NIN İNKARI VE ŞOVENİZM

Vatan Partili Perinçek ve Aydınlık tayfasının nasıl bir antiemperyalizm anlayışına sahip olduğunu ana hatları ile kısaca göstermeye çalıştık. Şimdi Kürtler karşısındaki düşmanca pozisyonlarına da bir göz atmak gerekiyor.

Milletlerin Kendi Kaderini Tayin Hakkı, 1980’lere kadar emperyalizme karşı kurtuluş savaşlarının dayanağı iken, özellikle 1990 sonrasında ABD emperyalizminin yeni kurulan ülkeleri parçalama iddiasının dayanağı oldu. Sovyetler Birliği’nin dağılması üzerine ABD, dünyanın tek efendisi olmak için küreselleşme saldırısına girişti. Küreselleşmenin hedefi son 60 yılda kurulan millî devletlerin tasfiyesi idi. Devlet sahibi ülkelerin devletsizleştirilmesi gündeme geldi… ABD, Mazlumlar Dünyasındaki etnik toplulukları, dinsel azınlıkları vb kışkırtarak millî devletleri yıkıma uğratma saldırısına girişti. Eskiden mazlum milletlerin devlet kurmalarına hizmet eden Milletlerin Kendi Kaderini Tayin Hakkı tersine çevrildi, mazlumları bölme hakkına dönüştü.[5]

Gelelim diğer iddialara: Ekim Devrimi ezilen ulusların önüne güçlü bir örnek ortaya koymuş, ezilen uluslar da sosyalizmin şahsında güçlü bir dost bulmuşlardı. Ancak sosyalizmin yenilgisi ve sonrasında emperyalistleri karşılıklı dizginleyen iki kutuplu dünyanın yok olması, emperyalist dünyadaki tüm gerici eğilimleri daha serbest bıraktı. Özellikle iki kutuplu dünyanın dağılmasının ardından başta ABD olmak üzere emperyalist devletler Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar vb. bölgelerde eski tarihsel anlaşmazlıkları kışkırtma, dinleri ve mezhepleri birbirlerine karşı düşmanlaştırma, ulusal devletleri istikrarsızlaştırma politikaları izlediler. Balkanlardaki kanlı boğazlaşmaların kışkırtılması, Irak’ta olduğu gibi açık işgaller, Libya ve Suriye’de olduğu gibi emperyalist müdahaleler bu dönemde daha yoğun gündeme geldi.

Bütün bu gelişmeler bağımlı uluslar arasında, büyük emperyalist devletlerden birine yanaşılması durumunda bağımsızlığın kazanabileceği gibi bir yanılsamayı da besledi ve büyüttü. Ama bütün bunların yaşanması, artık Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkının geçmişte kaldığı, tarih olduğu tespitini haklı çıkarır mı? Bu açıkça bağımlı ve ezilen ulusların özgürlük ve kendi kaderlerini tayin hakkını inkar etmek, onların bu hakkını ayaklar altına almak anlamına gelmektedir.

Perinçek ve Aydınlık çizgisi ezilen uluslara bağımsızlığı, özgürlüğü yasaklamaktadır. Kürt ulusal hareketi örneğinde görüldüğü gibi, doğal olarak özgürlük peşinde koşan her ulus, oluşmuş egemen devlete karşı siyasi bağımsızlık için mücadele etmektedir. Irak Kürdistanı’ndaki referandumun ortaya koyduğu gibi bölgenin tüm gerici devletleri onların karşısındadır. Büyük emperyalist devletler de stratejik çıkarlarının gereği olan bir politika izlemekte, Kürtlerin hiç gelmeyecek bir “zamanın” ve asla oluşmayacak “koşulların” esiri olarak kalmalarına onay vermektedirler. Bölge ve bölge dışı devletler onlara temel ulusal haklarını verme, eşitlik içinde bir arada yaşama şansı tanımamaktadırlar.

Bugün ulusal kurtuluş mücadelesi yürüten halkların geçmişteki Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi yardım isteyebilecekleri sosyalist bir ülke bulunmamaktadır. Kendilerine güvenerek mücadeleye atılacaklar, emperyalistler arasındaki anlaşmazlıklardan, çelişkilerden yararlanma yoluna gidecekler, belki bazıları zafere ulaşacak, bazıları da yeni bağımlılık zincirlerine bağlanacaklardır. Perinçek’e göre, bu, emperyalizm işbirlikçiliğidir. Kurulmuş bulunan mevcut egemen devletin emperyalizm işbirlikçisi olup olmamasının onun için bir önemi bulunmamaktadır. Yeter ki “vatan bölünmesin”, uluslar ezilmeye devam etsinler.

İşte bu nedenledir ki, Perinçek’in Vatan Partisi, Kürt siyasi hareketinin tasfiyesini öncelikleri arasında birinci sıraya yerleştirmiştir.

ABD denetimi altında bizim için vatan bütünlüğü yok! ABD, Batı Asya’da birinci tercihinin ‘Kürdistan’ olduğunu sürekli belirtti ve siyasetlerini de bu hedefe göre oluşturdu. Böylece Türkiye’yi bölme planını da ilan etti ve yürürlüğe koydu. Bu durumda Türkiye, Atlantik kampına ancak bölünmeye razı olarak dönebilir ya da zorla bölündükten sonra teslim olur ve geri döner.[6]

Türkiye’nin önündeki programı ana çizgileriyle dört maddede özetliyoruz. Önem ve öncelik sırasıyla:

Vatan Bütünlüğü ve Huzur. PKK’yı içte ve sınırlarımızın ötesinde temizleyeceğiz. Ülkemize huzur ve barış getireceğiz. Vatan bütünlüğünü sağlayacağız.[7]

Perinçek tarafından sorun burada böyle konuluyor. Bu bakış açısıyla mevcut devlet gücüyle yürütülen fiziki imhaya destek verme pozisyonuna atlanmakta, mevcut iktidara asker olunmaktadır. Bu durum şöyle ifade edilmektedir: “Tayyip Erdoğan’a düşman olmak başka, rakip olmak başka. ABD’ye karşı Tayyip Erdoğan ile birlikteyiz. Ama Tayyip Erdoğan’a karşı ABD ile birlikte değiliz.[8] Perinçek’in politikasında Tayyip Erdoğan’a da ABD’ye de karşı olmak, her ulustan işçi ve emekçilerle birlikte, hem emperyalizme hem emperyalizme dayanaklık yapan egemen sınıflara karşı mücadele etmek yoktur. O ancak bir emperyaliste karşı diğerini destekler, devletin yanında durur ve egemen sermaye kliğinin peşine takılır.

Tam da burada, yazıya başlarken yaptığımız alıntının anlamı daha iyi anlaşılacaktır. Öncelik Türk’ü kazanmaktır. Dikkat çekmek gerekir ki Türk işçi ve emekçisini kazanmaktan değil büyük sermaye sınıfı ve işbirlikçilerle bütün Türkleri kazanmaktan söz etmektedir. Peki ama bu durumda Türkler nereye kazanılacaktır? Artık açık olmalıdır, Kürtlere karşı “vatan savaşı”na ve “milli hükümete” kazanılacaktır. Durum böyleyken Kürtleri kazanmaktan söz edilebilir mi? Perinçek lafızda sosyalistliği elden bırakmadığı için araya “Kürtleri kazanmayı” da sıkıştırmıştır. Yoksa bunu göz ardı edip, Kürtleri nasıl kazanacağı üzerine kafa yormak boşuna olacaktır. Mustafa Kemal ulusal kurtuluş savaşını örgütlemeye çalışırken sözünü tutmayıp iki yüzlü de davransa, Kürtlerle ittifakı savunmuştu. Öyle anlaşılıyor ne Perinçek’te ne de etrafına topladığı general eskilerinde Kemal’in stratejik anlayışının zerresi bulunmuyor.

Ama zaten “Türkleri kazanmayı” amaçlayan bu tür bir gerici, şoven politikayı Perinçek’e ihtiyaç duymadan Erdoğan iktidarı ve destekçisi Bahçeli uyguluyorlar. Onların Kürtleri kazanmakta olduğunu iddia eden aklı başında tek kişi var mı acaba? Ama Perinçek’in bu tür sorularla çelişkiye düşürülebileceğini sanmamak gerek. Onun bu tür sorulara yanıtı hazırdır: “Bu Saray savaşı değil vatan savaşıdır”, “Erdoğan karşıtlığının burada yeri yoktur.” Vatan Partisi ve onun lideri için sorun bu kadar açık ve nettir.

Ama bir Türk sosyalisti sorunu ancak şöyle koyabilir: eğer ezilen Kürt halkını, Kürt işçi ve emekçisini demokrasi ve bağımsızlık mücadelemize kazanmak istiyorsak, eşit ve özgür bir birliktelik kurmak istiyorsak, onun ezilen bir ulus olmaktan kaynaklanan taleplerini eksiksiz savunmalı, özü ayrı devlet kurma hakkı olan, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını kararlı bir biçimde ileri sürmeli, Kürtler üzerinde uygulanan baskı ve zorbalığa karşı ön saflarda mücadele etmeliyiz. Böylece onları hem gericiliklerin baskı ve teröründen, hem de emperyalist devletlerin iki yüzlü politikalarının etkilerinden uzak tutabiliriz. İçlerinde tersini söyleyen farklı akımlar bulunsa da, Kürtlerin ezici çoğunluğu emperyalist büyük devletlerin oyunlarından, bölge gericiliklerinin baskı ve zulmünden zarar görmektedirler.

Perinçek çizgisi ile yukarıda açıklanmaya çalışılan çizginin yer ve gök kadar birbirine uzak olduğunu söylemek herhalde gerekmiyor. Ama vurgulamak gerekiyor ki, bu ayrım enternasyonalist bir sosyalistle, bir Türk şovenisti arasındaki ayrımdır ve Türk işçi ve emekçisi, Kürt sorununda eşitliğe ve kardeşliğe dayanan bir tutum alamazsa, ortak bir vatandan söz etmek de olanaklı olmayacaktır. Kürtlere yönelik suçlamaların bol keseden savurulması, ama onlara ilişkin yerine getirilmesi gereken görevlerden kaçınılması, bunun sözünün bile edilmemesi, ancak şovenizme varmış bir milliyetçilikle açıklanabilir. Bu şoven çizginin sadece ülke içinde mevcut iktidarı destekleme ile sınırlı olmadığını, bölgenin diğer halklarını da kendi gericiliklerini desteklemeye çağırdığı, bölge halklarını birbirine karşı kışkırttığı ortadadır. Perinçek ve Aydınlık okulunu bir şovenizm ocağı olarak adlandırmak, bu nedenlerden dolayı tümüyle haklı bir adlandırmadır ve onların tek bir işçi ve emekçiyi kandırmasına bile göz yummamak gerekir. Bu tür akımlara karşı mücadele edilmeden ne ülkede, ne de bölge halkları arasında emperyalizme ve bölge gericiliklerine karşı mücadelede dayanışmadan söz edilemeyeceği de ortadadır.

[1] Doğu Perinçek, Tuncelime dokunmayın! Tuncelime dokunamazsınız!, Aydınlık, 20.11.17

[2] Doğu Perinçek, Almanya’nın Doğu Akdeniz’deki Doğal Müttefiki, Doğu Akdenizde Batı Asya çözümü, Aydınlık, 22.11.2017

[3] Doğu Perinçek, Almanya Batı Asya ve Avrasya cephesinde, Aydınlık Gazetesi, 11.6.2017

[4] Doğu Perinçek, Tayyip Erdoğan Niçin ABD’nin Hedefi?, Aydınlık Gazetesi, 5.11.2017

[5] Doğu Perinçek, Milletlerin Kendi Kaderini Tayin Hakkı Bugün Geçerli mi?, Aydınlık Gazetesi, 13.9.2017

[6] Doğu Perinçek, Yeni dönemin strateji ve siyasetleri-6, Aydınlık, 6.9.2017

[7] Doğu Perinçek, Yeni dönemin strateji ve siyasetleri-7, Aydınlık

[8] Doğu Perinçek, Yeni dönemin strateji ve siyasetleri-7, Aydınlık