Uluslararası durum üzerine*

1- KAPİTALİST DÜNYA EKONOMİSİ VE GELİŞME EĞİLİMİ

CIPOML’nin uluslararası duruma ilişkin son materyallerinde, dünya kapitalist ekonomisinin büyüme hızındaki düşüşe, süreç olarak dalgalı, sektörler ve ülkeler arasındaki ilişki bakımından dengesiz gelişme sürecine, istikrarsızlığı derinleştiren etkenlere dikkat çekiliyordu. Üretimin kapitalist dünya pazarından daha hızlı büyümesi, dünya ölçeğinde yeni bir krize yol açacak düzeye çıkmamasına karşın, toplam üretimin artış hızında sert düşüşleri gündeme getirmiş ve dünya sanayi üretimi artış oranı 2014’te yüzde 3,3’e kadar gerilemişti. 2015 yılında ise bir önceki yıla göre yarıya yakın bir azalışla yüzde 1,7’ye düşmüştü. 2016 yılında ise birçok ülkede alınan -sorunları ortadan kaldırmayan sadece ağırlaştırarak sonraki yıllara erteleyen- önlemlere karşın, dünya sanayi üretimi (özellikle son çeyrekteki artışla) ancak yüzde 1,9 oranında büyüyebildi. Son veriler, geçen yılın sonlarında başlayan büyüme oranındaki artışın bu yılın ilk yarısında da dengesiz ve dalgalı bir biçimde devam ettiğini göstermektedir.[1]

Önceki yıllarda kapitalist dünya pazarı ve ticaret hacminin de büyüme hızı düşmüş, zaman zaman dünya sanayi üretim hızının altında dalgalı ve dengesiz bir gelişme göstermişti. Dünya ticaret hacmi, 2014’te dünya sanayi üretiminin altında (yüzde 2,7) sonraki yılda ise çok az bir farkla üstünde (yüzde 2,1) bir hızla büyümüştü. 2016 yılında ise son çeyrekteki artışa karşın, dünya ticaret hacmi, dünya sanayi üretimi büyüme hızının altında bir oranda büyümüş ve yüzde 1,4’e kadar gerilemişti. 2017 yılının 1. ve 2. çeyreklerinde dünya ticaret hacminin büyüme hızı, 2016 yılının son çeyreğinin altında seyretmekte ve gerileme eğilimi içine girmiş bulunmaktadır.[2]

Tarımda bir aşırı üretim bunalımı henüz ortaya çıkmamış olsa da, bir yanda açlık ve yoksulluk sürerken, diğer yanda da her yıl büyük miktarlarda gıda maddesi imha ediliyor ve bazı tarımsal ürünlerde de stoklar büyüyordu. İklimsel ve diğer doğal etkenlerin yol açtığı oynamaların ötesinde, tarımsal üretimde de inişli çıkışlı ve dengesiz bir süreç yaşanıyor. Pazarın üretimle uyumlu bir gelişme göstermemesi -bu kapitalist gelişme sürecinin en önemli özelliklerinden biri ve krizlerin temelidir-, daha doğru bir ifade tarzıyla üretimin pazarlardan hızlı büyümesi birçok sektörde stokların büyümesi ve tekellerin fiyatların düşmesini engelleme çabalarına karşın meta fiyatlarının (en çarpıcı örnek petrol) düşmesine ve aşırı dalgalanmasına yol açtı.

Ülkeler arasında eşit olmayan gelişme ve bunun sonuçlarından biri olan kapitalist ülkeler arasındaki güçler ilişkisinin değişmesi, öncesinde olduğu gibi son bir yılda da devam etti. Bu özellikle sanayi üretimi büyüme hızı incelendiğinde açıkça görülmektedir.

Dünyanın en büyük ekonomisi olan ABD’de sanayi üretimi 2014’te dünya sanayi üretimine yakın bir düzeyde, yüzde 3,1 büyümesine karşın, aynı yılın son aylarında sanayi üretimi artış hızı gerilemeye başladı. 2015 ve 2016 yıllarında, büyümek bir yana sırasıyla 0,7 ve 1,2 oranında küçüldü. Ancak, ABD sanayi üretimi 2016 toplamında gerilemesine karşın, son aylarında tekrar büyümeye başladı ve büyüme bu yılın ilk yarısında da sürmektedir.

2014 yılında 8,3 büyüyen Çin sanayi üretimi, alınan tüm önlemeler ve teşviklere karşın, sonraki yıllarda yüzde 6-7 aralığına kadar geriledi. 2017’nin ilk yarısında da Çin sanayi üretimi bu aralıkta büyümeye devam etti. Büyüme hızı öncesine göre düşmesine karşın, Çin hala eskinin gelişmiş kapitalist ülkelerinden daha istikrarlı ve yüksek bir büyüme gösteriyor ve dünyanın en hızlı büyüyen ülkeleri arasında yer alıyor.[3] Örneğin 2016 yılında Çin ilk defa sanayi üretimi bakımından ABD’yi geçti (Kuşkusuz bu, ABD’nin dünyanın en büyük ekonomisi olması gerçeğini henüz değiştirmiyor, ancak gelişmenin doğrultusu konusunda bir fikir veriyor.)

Dünyanın üçüncü büyük ekonomisi Japonya’da sanayi üretimi 2014 yılında 1,9 büyürken sonraki iki yılda sırasıyla 1,3 ve 0,4 küçüldü. Japonya açısından daha çarpıcı bir başka gerçek de sanayi üretiminin 2009 yılı ortalarında başlayan toparlanmayı sürdürememesi ve 2010 yılından sonra büyümenin yerini, sanayi üretiminde düşüş ve durgunluğun almasıdır. Japon sanayi üretimi 2008 Krizi öncesinin en yüksek düzeyine ulaşamadığı gibi hala 2010 yılının da altında seyretmektedir.

Çin’den sonra dış ticaret fazlası en yüksek ve dünyanın dördüncü büyük ekonomisi olan Almanya ise bu yıllarda düşük düzeyde de olsa büyümeye devam etti. Almanya’daki büyümenin de etkisiyle Euro bölgesi sanayi üretimi 2014’de yüzde 0,8 sonraki yıllarda ise yüzde 2,1 ve yüzde 1,5 büyüdü. Bu yıl da büyümeye devam etti. Ancak bu büyüme de Euro bölgesi ülkeleri bakımından son derece dengesiz ve dalgalı bir seyir izledi.

Eşit olmayan dengesiz gelişmenin diğer çarpıcı örnekleri de Brezilya ve Hindistan. Bir dönemin büyüme ve gelişme açısından örnek ülkesi olarak gösterilen Brezilya, sanayi bakımından geriler, daha çok hammadde üreticisi ve satıcısı bir ülke haline gelir ve krize girerken, Hindistan’ın büyüme hızı yabancı sermaye girişinin artmasına da bağlı olarak yükseldi. 2016’daki büyüme hızındaki düşüşe karşın, son yıllarda başta sanayi, ekonomisi en hızlı büyüyen ülkelerden biri oldu. Hindistan sanayi üretimi büyüme hızı bu yılın ilk yarısında da gerilemeye devam ediyor. Vietnam’ın yanı sıra sanayi üretimi 2010 yılından bu yana toplam dünya sanayi üretiminin üstünde bir hızla büyüyen başka bir ülke de Türkiye.

Brezilya’nın yanı sıra Latin Amerika’nın belli başlı ülkeleri arasında yer alan Meksika’da da sanayi üretimi 2016 yılında artmak bir yana, düştü. Negatif büyüme 2017 yılı ilk yarısında da devam etmektedir. Farklı düzeylerde de olsa Avrupa, Asya, Afrika ekonomileri büyürken Latin Amerika sanayi üretimi 2014 sonlarından itibaren gerilemeye başladı ve bir yıl içinde 2010 yılı sanayi üretiminin de altına düştü. Sanayi üretiminde negatif büyüme 2016 yılında da sürdü. 2017 Mart-Nisan aylarında da 2010 yılı altında seyrediyor. Buna karşılık Asya, dünyanın en hızlı büyüyen bölgesi ve dünya ekonomisi içindeki yeri her alanda güçleniyor.

Aşırı üretim ve dünya ekonomisinin büyüme hızındaki düşüş, birçok hammaddenin yanı sıra petrol fiyatlarının da düşmesine yol açtı. Petrol fiyatlarının düşmesi, Suudi Arabistan ve Venezuela başta olmak üzere, ekonomileri gaz ve petrol çıkarımı ve ihracatına bağlı diğer ülkelerin yanı sıra Rusya ve İran’ın da ekonomisini sarstı. ABD emperyalizminin yıkıcı faaliyetlerinin de etkisiyle Venezuela çok yönlü bir krize girer, Suudi Arabistan tasarruf önlemleri almak zorunda kalırken, Rusya’da ekonomik büyüme geriledi.[4]

Çin, ekonomik büyümeyi sürdürebilmek, önüne koyduğu hedefleri gerçekleştirebilmek için borçlanıyor. Çin’in toplam borcunun GSYİH’a oranı 2007 sonunda yüzde 148 iken, 2016’nın ilk çeyreğinde yüzde yüzde 237’ye yükseldi. Bugün ise bu oran yüzde 304’e ulaşmış durumda. Oran olarak, mali yapısı, ekonomik temeli ve kaynakları daha güçlü ABD ve Euro bölgesinin borçlanma düzeyine yaklaştı.[5] Daha fazla borçlanma sadece Çin’e özgü değil. 2008 Krizi öncesi benzeri balonlar, başta Çin olmak üzere birçok ülkede büyüyor. 2008 Krizinde derinden sarsılmış olan mali dengeler, kriz öncesi düzeyin gerisinde. Borçlar ve GSYİH’ya oranları özellikle son yıllarda yükselmeye devam ediyor.

Mali oligarşinin, devlet harcamalarını artırıp, kredi kullanma ve borçlanma olanaklarını genişleterek geçici bir süre için de olsa tüketimi canlandırarak pazarı genişletme, hiç değilse daralmasını engelleyerek ekonomik büyümeyi sürdürmeye yönelik önlemleri, mali dengelerin alt üst olmasına, mali istikrarı sağlamak için alınan önlemler ise pazarın daralması ve büyüme hızının düşmesine, çözülmeye çalışılan sorunların kısa bir süre sonra ağırlaşarak ve başka sorunları büyüterek gündeme gelmesine yol açmaktadır. Tekelci burjuvazinin, mali kurumların yanı sıra devlet aygıtını da en etkin bir biçimde kullanarak ekonomiye müdahale etmesi, kapitalist ekonominin yasalarını ortadan kaldırmamakta, onun gelişme seyrini ve yönünü temelde değiştirmemekte, kapitalizm gerek dünya gerek ülkeler ölçeğinde değişen sürelerle gündeme gelen kriz ve durgunluklardan kurtulamamaktadır.

Bu yılın sonu ya da gelecek yıl şiddetli bir mali krize girileceğini ileri sürenler de olmakla birlikte, kapitalist dünyanın yönetici çevreleri, dünya ekonomisindeki büyümenin yükselerek 2018 yılı ve sonrasında da devam edeceğini açıklıyorlar. Ancak, tüm veriler, 2016 yılının sonları ve bu yılın başlarındaki istikrarsız ve dengesiz büyümenin de uzun sürmeyeceğini göstermektedir. Başta belli başlı emperyalist devletler olmak üzere, ülkeler arasındaki güçler ilişkisinin her alanda değişiyor olması ve dünyayı paylaşım mücadelesinin şiddetlenmesi vb. bu istikrarsızlık ve dalgalanmaları derinleştirmektedir. Kapitalist toplumda ekonominin büyüme süreci aynı zamanda her alanda yeni bir krizin unsurlarının biriktiği bir süreçtir.

2- EMPERYALİSTLER ARASINDA ÇELİŞKİLER ŞİDDETLENİYOR

ABD, hegemonyası sarsılmasına ve zayıflama süreci devam etmesine karşın, o hala en yakın rakibinden her alanda açık farkla önde olan, dünyanın en büyük ekonomik, politik ve askeri gücü. Yüksek teknolojinin birçok dalında ABD tekeli zayıflamakla birlikte devam ediyor. Öte yandan, ABD ile ona en yakın güce sahip olan emperyalist devletler arasında, ekonomik güç ve savaş kapasitesi bakımından hala büyük farklar olduğu gibi, karşısında ekonomik, politik-askeri olarak birleşmiş bir odak da henüz oluşmuş değil. Ancak, eşit olmayan sıçramalı gelişme ve belli başlı emperyalist güçlerin rakiplerini zayıflatmak, işçi sınıfının ve halkların sömürüsünden, ülkelerin yeraltı ve yer üstü kaynaklarının yağmalanmasından en büyük parçayı kapabilmek için her aracı ve yöntemi kullanarak sürdürdükleri paylaşım mücadeleleri şiddetlenerek devam ediyor. Son yıllarda Ortadoğu, Uzak Asya, Ukrayna bu mücadelenin ve gerilimlerin yoğunlaştığı başlıca bölgeler oldu.

Ukrayna’daki gelişmelerden hareketle, Rusya sınırına daha çok NATO ve ABD silahlı güçleri kaydırılırken, karşılıklı askeri tatbikatlar, özellikle hava ve deniz kuvvetlerine bağlı askeri unsurlar arasında dalaşmalar arttı. Ortadoğu’nun yanı sıra dünyanın en gerilimli ve karşılıklı gövde gösterileri ve askeri tatbikatların yapıldığı, sık sık sıcak bir çatışmanın eşiğinden dönülen bölgelerden biri Uzak Asya’dır. Kore Yarımadası gerilimin yükseldiği bölgelerden biri. ABD’nin Kuzey Kore’ye yönelik saldırıları, Çin ve Rusya’ya karşı yürüttüğü etki ve nüfuz alanlarını genişletme mücadelesi ile bağlantılı bir biçimde ve onun bir parçası olarak yoğunlaşıyor. Çin ile ABD ve müttefikleri arasında etki ve nüfuz alanlarını genişletmek için süren mücadele şiddetleniyor. Çin-Hindistan, Hindistan-Pakistan sınırları ise askeri tatbikatların ötesinde, sıcak çatışmaların yaşandığı ve karşılıklı silahlanmanın hızlandığı Asya’daki bir diğer bölgedir.

Eşit olmayan gelişmenin güçler ilişkisini değiştirmesi -ki bu yeni ya da yakın zamanda başlamış bir olgu değil- ve egemenliğinin sarsılması, ABD’nin başında bulunduğu Japonya ve NATO askeri şemsiyesi altında birleşmiş olan emperyalist güçler arası çelişki ve mücadelelerin artmasına ve daha açık bir biçimde ortaya çıkmasına yol açıyor. Aralarındaki çelişkiler keskinleşiyor ve farklı eğilimler gelişerek kristalize oluyor. Ancak bu gelişmeler henüz tam bir kopuş ve karşı karşıya geliş düzeyine erişmiş değil. ABD bütün olanaklarını kullanarak bunu engellemeye çalışıyor. ABD egemenliği ve dayatmalarına karşı, Fransa’dan sonra Almanya da kendi çıkarları ve tercihleri doğrultusunda daha açık ve net politikalar izliyor ve tutum geliştiriyor. Aksi yönde güvenceler verilmesine karşın, NATO’ya alternatif, uluslararası müdahale kapasitesine de sahip güçlü bir AB ordusu oluşturma yönünde adımlar atılıyor. Tarihsel olarak ABD ile daha yakın ekonomik, askeri, politik ve kültürel ilişkiler içinde olan ve AB’de ABD’nin başlıca dayanağı ve bir tür truva atı rolü oynayan İngiltere AB’den ayrıldı.

ABD, başta Almanya olmak üzere tüm NATO üyelerinin silahlanma harcamalarını artırmaları için baskı yapıyor. Bu artıştan en büyük payı kapacak olan ABD ve tekelleri. Yanı sıra Almanya vb. ülkelerin ekonomik yayılma için seferber ettiği kaynaklar bir nebze de olsa sınırlanmış ve büyük ölçüde ABD silah tekelleri tarafından kullanılmış olacak. ABD, özellikle ekonomik olarak yayılmaya ve güç toplamaya çalışan Almanya’nın bu politikasını boşa çıkararak engellemeye yöneliyor.

Sermayenin ve metaların uluslararası dolaşımının önündeki tüm engellerin kaldırılmasını Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası kuruluşların eşliğinde ve koordinasyonunda diğer ülkelere dayatan belli başlı emperyalist devletler ikiye bölünmüş durumda. Çin, Almanya ve bugüne kadar hemen her her sorunda ABD ile uyumlu hareket etmeye özen gösteren ve bunu dış politikasının temel unsurlarından biri olarak uygulayan Japonya, sermaye ve emtia hareketlerini sınırlayan önlemlerin alınmasına karşı çıkarken, ABD ve İngiltere açıkça korumacı önlemleri savunmaktadırlar. ABD bugün 1990’lı yıllarda Japonya’ya boyun eğdirdiği gibi, dayatmalarını kabul ettiremiyor.

AB ile transatlantik görüşmeleri çıkmaza girer, bir ilerleme sağlanamazken, ABD ve Asya ülkeleri arasında serbest ticareti daha doğrusu ekonomik kısıtlamaları asgari düzeye çekmeyi öngören serbest ticaret görüşmeleri iptal edildi. Özellikle Almanya karşısında dış ticaret açığı artan ABD, bir yandan korumacı önlemlere daha çok başvururken, diğer yandan da Almanya’nın büyüyen ticaret fazlasına dikkat çekerek Almanya’nın ABD ile ticaretinde denge sağlayacak önlemler almasını yani Almanya’nın ve AB’nin pazarlarını ABD’ye daha çok açmasını dayatıyor. Bir tür 1990’lı yıllarda Japonya’ya dayattığı ve kabul ettirdiği önlemlerin alınması için baskı yapıyor.

Trump yönetimi ile birlikte ABD, daha saldırgan, bir o kadar da dengesiz ve kaba bir politika izliyor. Bu, ABD ile müttefikleri ve ABD yönetim çevreleri arasındaki ilişkileri ve çelişkileri daha da karmaşık ve gerilimli hale getiriyor. Trump’la birlikte dünya ölçeğinde izlenecek taktikler ve öncelikler sorununda, ABD sermaye çevreleri ve yönetim aygıtları ile müttefikleri arasındaki çelişkiler açığa çıkarken daha da artacak gibi görünüyor. Seçildiğinden bu yana, rakip gruplar Trump’ın görevden alınmasını gündemde tutuyor; onun en yakın çevresinden yetkili kişiler soruşturma konusu oluyor; görevden alınan ya da istifa etmek zorunda kalanların sayısı artıyor.

Dünyanın en büyük dış ticaret fazlasına sahip ve belli başlı emperyalist devletlerin en hızlı gelişeni olan Çin, bir yandan ekonomisinin teknik temelini yenileyerek diğer emperyalist ülkelerle arasındaki teknik açığı kapatmaya yönelirken, diğer yandan da meta ihracının yanı sıra sermaye ihracını da artırarak, etki ve nüfuz alanlarını genişletmeye çalışıyor. O, gelişmiş kapitalist ülkelerin yanı sıra sermaye birikimi bakımından geri, kârların yüksek, toprak ve işgücünün daha ucuz olduğu ülkelere doğru pazarları, başta enerji kaynakları ve ulaşım yolları ve hatları dahil hammadde ve sermaye yatırım alanlarını ele geçirmek için tüm olanaklarını kullanıyor. Çin, ABD ve diğer gelişmiş kapitalist ülkeler ve onların etki ve nüfuz alanlarının yanı sıra, Rusya ve diğer ülkelerin etki ve nüfuz alanlarında da yayılmakta, daha büyük ve tayin edici mücadelelere hazırlanmaktadır. O, bu dönemde bir yandan silahlı güçlerini ve savaş kapasitesini yeniler ve geliştirirken, diğer yandan da Almanya gibi ekonomik yayılmayı temel alıyor; askeri operasyonlara girişmekten mümkün olduğunca kaçınıyor; ancak gerektiğinde de güç gösterisinde bulunmaktan geri kalmıyor. Savaş sanayinin teknik temelini yenileyen Çin’in askeri harcamaları hızla büyüyor.

ABD, korumacı önlemlerin yanı sıra, terörü destekleme, nükleer silah edinme, uluslararası anlaşmalara uymama, dünya barışı ve güvenliğini tehdit etme vb. gerekçelerle, dayatmalarına boyun eğmeyen, çizdiği sınırların dışına çıkan, başta İran, Rusya ve Kuzey Kore olmak üzere birçok ülkeye uyguladığı ambargo ve yaptırımları son bir yılda daha da genişletip sertleştirdi. Önceki yıllarda ABD’nin bu ambargolarına ve yaptırımlarına açıktan karşı çıkmayan, hatta uyan Almanya ve AB bu tutumunu değiştirmeye başladı. ABD ve eski müttefikleri arasındaki çatlaklar ve çelişkiler bu sorunda da artık gizlenememekte ve açıkça ifade edilmektedir. ABD’nin gündeme getirdiği ve uyguladığı ambargo ve yaptırımlar, bu ülkelerin yanı sıra, giderek bu ülkelerle üçüncü ülkelerin ekonomik ilişkilerinin gelişmesini engellemeyi, özellikle Çin, Almanya gibi yeterli enerji kaynaklarına sahip olmayan ülkelerin, bu sorunu ABD denetimi dışında çözme ve bunun üzerinden yeni ekonomik ilişkiler ve olası ittifak eğilimlerinin gelişmesini engellemeyi hedefliyor. Almanya bunların yanı sıra Suriye ve Katar örneklerinde de görüldüğü gibi farklı tutumlar geliştirmekten geri durmuyor.

Latin Amerika’nın yanı sıra uranyum, kobalt gibi stratejik bir önem taşıyan maden yataklarına ve diğer zengin yeraltı ve yer üstü kaynaklarına sahip olan, toprağın ve iş gücünün ucuz olduğu Afrika’nın önemi giderek artıyor. Nüfusu hızlı bir artış kaydeden ve bu bağlamda kapitalist tekeller için pazar olarak da ayrı bir önem kazanan Afrika, bugün başta ABD, Çin ve Fransa olmak üzere tüm emperyalist devletlerin yoğun kapışmalarına sahne olmaktadır. Vurgulanmalıdır ki bu kapışma tüm biçimleriyle, askeri darbeler, seçim hileleri, “etnik temizlik”, “din savaşları”, açık katliamlar, askeri-ekonomik ambargo ve şantajlar, çevre tahribatları vb. yoluyla sürdürülmektedir. Emperyalist devletlerin ve işbirlikçilerinin Afrika’daki dalaşı ve hegemonya kavgasının kıta boyunca pervasızca ve tüm biçimleriyle (askeri-ekonomik-sosyal-kültürel) sürdürülüyor olması, bu emperyalist yağma ve şiddete karşı halkların mücadelesini de kaçınılmaz kılıyor. Önümüzdeki süreçte kıtanın çeşitli ülkelerinde emperyalizme ve onların işbirlikçilerine karşı yeni halk ayaklanmalarının patlak vermesi şaşırtıcı olmayacaktır.

Emperyalistler arası paylaşım mücadelesinin şiddetlenmesinin kaçınılmaz sonuçlarından biri de silahlanma ve savaş harcamalarının artmasıdır. Çelişkilerin ve gerilimlerin dünya ölçeğinde artması, silahlanmanın da artmasına yol açıyor. Emperyalist ülkeler, dünyayı paylaşım mücadelesinde en büyük payı kapmak, rakiplerini yıldırmak, gerektiğinde ezmek için silahlanıyor ve müttefiklerini silahlandırıyorlar. Dünya ölçeğinde “silahlanmaya ayrılan miktar” 2011 yılından beri ilk kez 2016’da bir önceki yıla göre yüzde 0,4 oranında artarak 1 trilyon 686 milyar dolara yükseldi. Daha çarpıcı olan ise silahlanma harcamalarının ABD’de yüzde 1,7 artışla 611 milyar, Çin’de yüzde %5,4’lük artışla 215 milyar, Rusya’da ise yüzde 5,99’luk artışla 69,2 milyar dolara yükselmesidir. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya ve Almanya’nın silahlanmasına getirilen kısıtlamalar adım adım kaldırılıyor ve özellikle Japonya, Çin’in (ve müttefiklerinin) kuşatılması stratejisinin de bir parçası olarak ABD desteğinde hızla silahlanıyor.

Silah sanayi, belli başlı emperyalist devletlerin tekelinde ve onlar için önemli bir kâr kaynağı. Dünyanın en çok silah ihraç eden ülkeleri ise ABD, Rusya, Çin, Fransa ve Almanya. Silah ihracında bu beş ülkenin pay yüzde 74, ABD’nin ise tek başına yüzde 33.

3- ENERJİ KAYNAKLARI VE YOLLARININ ARTAN ÖNEMİ, ORTADOĞU’DA ŞİDDETLENEN PAYLAŞIM SAVAŞI

Modern sanayi geliştikçe, üretimin ve toplumsal yaşamın tüm alanlarında enerjiye olan ihtiyaç da artmaktadır. Üretimin kâr ve pazar için yapıldığı kapitalist toplumda, enerji üretimi ve nakli, sermayenin yatırım alanları ve ekonomi içindeki yeri sürekli büyüyen, yüksek kârların gerçekleştiği sektörlerden biri haline gelmektedir. Bu nedenle enerji kaynakları ve onların ulaşım yolları ve hatlarının denetim altına alınması giderek artan bir önem kazanmaktadır.

Nükleer reaksiyon, güneş, rüzgâr gibi kaynaklardan da enerji üretimi gelişmesine karşın, petrol ve doğal gaz (kaya gazı dahil) hala en önemli enerji kaynaklarından biri olmaya devam ediyor. Bunların hiçbiri, henüz, bir dönem petrolün kömürün yerini alması gibi, petrol ve doğal gazın yerini alma durumunda değil. Ayrıca petrol yan ürünleri, sanayi için önemli bir hammadde girdisi olma özelliği taşıyor. Bu nedenle de petrol ve doğal gaz kaynaklarının, ulaşım yolları ve hatlarının denetim altına alınması, kullanılabilir enerjiye dönüştürülmesi başta emperyalist devletler ve tekeller olmak üzere tüm ülkeler ve egemen sınıflar açısından büyük önem taşıyor. Petrol ve doğal gaz yataklarının önemli bir bölümü ise ABD, Venezuela, Norveç, Rusya vb. yanı sıra Ortadoğu ve hem coğrafi hem de tarihsel gelişim açısından onun doğal bir devamı olan Kuzey Afrika’da bulunuyor. Tüm bunların yanı sıra bu bölge, trilyon dolarla ifadesini bulan petrol ve doğal gaz gelirleri üzerinden birikmiş olan sermaye, genişleyen pazarları, jeopolitik konumu vb. bakımlardan da önem taşıyor. Bu nedenle, zengin petrol ve doğal gaz yataklarının bulunduğu diğer bölgeler gibi, Ortadoğu bugün de büyük emperyalist devletler ve uluslararası mali sermaye grupları arasındaki paylaşım ve egemenlik mücadelesinin yoğunlaştığı alanlardan biri olmaya devam ediyor. Enerji kaynakları ve ulaşım yolları ve hatlarının denetimi sadece bu sektördeki yüksek kârları ele geçirmek, enerji ihtiyacını karşılamak ve güvenceye almak vb. bakımlardan değil, rakiplerini sıkıştırmak, onların gelişmesini sınırlamak, denetim altına almak açısından da önem taşıyor.

Rusya, Ortadoğu’daki en önemli, hatta ülkeler düzeyinde tek dayanağı olan Suriye’deki rejimin zayıflaması ve yıkılması tehlikesi artınca 2015’de askeri yığınağını artırarak, süren savaşa doğrudan ve daha etkili bir askeri müdahalede bulunmak zorunda kalmıştı. Bu müdahale ile Rusya, Suriye’yi ve bütün Ortadoğu’yu Libya gibi ABD’nin başında bulunduğu emperyalist devletlere bırakmayacağını ve dişe diş bir mücadele yürütmekten kaçınmayacağını bir kez daha gösterdi. Rusya’nın müdahalesi, Suriye’nin yanı sıra tüm Ortadoğu’daki güçler ilişkisini ve gelişme seyrini etkiledi ve güçlerin yeniden mevzilenmesi ve kartların yeniden dağıtılmasına yol açtı. Rusya, bölge ülkeleri gerici egemen sınıf kliklerinin kendi aralarındaki ve diğer emperyalist güçlerle aralarındaki çelişkilerden yararlanarak etki ve nüfuz alanlarını genişletmeye yönelik girişimlerini yoğunlaştırdı. Libya’da çatışan klikler arasındaki çelişmelerden yararlanarak dayanaklar bulma ve müdahale olanaklarını genişletme doğrultusundaki girişimlerini yoğunlaştırırken, İran’ın yanı sıra bir Rus savaş uçağının düşürülmesiyle birlikte iki ülke arasında artan gerilimin ardından Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Katar gibi bölgede uzun yıllar ABD’nin başlıca dayanağı olan ülkelerle de ilişkilerini geliştirmeye yöneldi.

Hammadde ve enerji gereksinimi büyüyen, Rusya ve İran’la başta enerji ihtiyacını karşılamak ve güvenceye almak üzere yeni anlaşmalar imzalayan Çin, zengin petrol ve gaz yataklarına sahip tüm bölgelerde yayılma ve etki ve nüfuz alanlarını genişletmeye özel bir önem veriyor. Örneğin, Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) projesi kapsamında Pakistan’a yaklaşık 56 milyar dolarlık yatırım yaptı ve yapmaya devam ediyor. Çin, batıdaki Sincan bölgesi ile Pakistan’ın Belucistan bölgesi arasında bağlantı kurmak amacıyla Gawadar’da bir liman inşa ediyor. Orta ve güney Asya ile bu bağlantı yoluyla Çin, bölgedeki ticari ve siyasi etkisini artırmak istiyor. 3200 km’lik otoyol ve demiryolu ağlarıyla CPEC Gawadar ve Karaçi ile Batı Çin arasında bağlantı sağlamış olacak. Bugün en büyük petrol ithalatçısı olan Çin’in sadece doğuda Şanghay’da limanı var ve sınırlarının çoğu karayla çevrili. Çin’in bu yatırımları yapmadan önce, güvenlik konusunda Pakistan hükümetinden ve üst düzey askerlerden garanti aldığı anlaşılıyor; Pakistan’da hukuk ve düzen konusunda giderek gelişme kaydedildiği görülüyor. Bu durum, burjuvazinin kendi çıkarına olduğunda her şeyi nasıl kontrol altına aldığını gösteriyor.

Rusya’dan sonra başta ABD ve diğer emperyalist güçler de Rusya’nın girişim ve müdahalelerini etkisiz kılmak, güçler ilişkisinin daha fazla aleyhlerine değişmesini engellemek için, Ortadoğu’ya müdahale olanak ve araçlarını artırmaya yöneldiler. ABD, Suriye’de yeni askeri üsler kurdu. Suriye’nin yanı sıra başta Irak olmak üzere bölgeye ek birlikler gönderdi ve askeri gücünü artırdı. ABD ve müttefiklerinin bölgedeki silahlı güçlerinin müdahaleleri arttı. ABD ve Rusya doğrudan bir askeri çatışmaya girmekten kaçınıyor. Ancak denetimlerindeki ya da birlikte hareket ettikleri ve destekledikleri yerel güçlerle birlikte yürüttükleri savaş üzerinden, Suriye’yi neredeyse karış karış paylaşıyor, etki ve nüfuz alanlarını genişletiyorlar. Suriye, başta ABD ve Rusya olmak üzere emperyalist devletlerin yeni silah sistemlerini denedikleri, karşılıklı güç gösterisinde bulundukları bir alan haline geldi.

Belli başlı emperyalist güçler doğrudan müdahalenin yanı sıra, bölge gerici egemen sınıfları ve klikleri arasındaki çelişkilerden yararlanarak etki ve nüfuz alanlarını genişletmeye yönelirken, bölgedeki gerici sınıflar ve klikler de belli başlı emperyalist güçlerden birine dayanarak ve onların stratejik ve taktik tercih ve planlarıyla uyum temelinde bölgeye ilişkin gerici hedeflerini gerçekleştirmeye yöneliyorlar. Erdoğan ve AKP yönetimindeki Türkiye de bu ülkelerden biridir. Bir yandan Yeni Osmanlıcı söylemlerle bölgede etki ve nüfuz alanları edinmeye yönelirken, diğer yandan da Kürt sorununun hak eşitliği ve kendi kaderini tayin temelinde çözümünü engellemeyi merkezine alan gerici ve saldırgan bir politika izlemekte, ülkeyi bölgedeki paylaşım mücadelelerinin girdabına daha çok sürüklemektedir. Böylece Türkiye, Ortadoğu’da dalaşmakta olan emperyalist devletlerin plan ve hamleleri bakımından başlı başına bir istikrarsızlık faktörü teşkil etmeye başlaması nedeniyle, bu dalaşmaların yoğunlaşacağı merkezlerden birisi olmaya adaydır. 15 Temmuz darbesi ve onu izleyen karşı darbe bütün bu gelişmelerin bir sonucu olarak gündeme geldi ve sonraki süreçleri etkileyen sonuçlara yol açtı.

Öte yandan, bu satırlar kaleme alınırken, ABD’nin şemsiyesi altında esasta İsrail ve Suudi Arabistan’ın Lübnan’da yeni bir cephe açma girişimleri gündeme geldi. Görülmekte ki Avrupalı emperyalistler arasında özellikle Fransa bu hazırlıklarda özel bir mevzi tutmaya çalışmaktadır. Bu olası yeni cephenin yakın plandaki bir amacı İran’ın bölgedeki nüfuzunu geriletmeye çalışmak ise, diğeri İsrail’in özellikle Doğu Akdeniz’deki ekonomik çıkarlarını güvence altına almaktır. ABD açısından ise Rusya’nın Suriye’deki kazanımlarını göreceleştirecek koşulların doğmasını sağlamaktır. Bu olası cephenin ağır faturasının Lübnan ve Filistin halklarına ödetilmeye çalışılacağı ortadadır.

Yoğunlaşan paylaşım mücadelesi ve egemen sınıflar ve politik temsilcileri arasındaki parçalanma ve çelişkilerin derinleşmesi, ezilen ve sömürülen kitleleri büyük acılara ve yıkımlara sürüklemenin yanı sıra, bölge gericiliğini ve toplumsal dayanaklarını zayıflatmakta, ilerici ve demokratik güçlerin yararlanabileceği çatlakları derinleştirmektedir. Bu parçalanma ve çelişkilerin derinleşmesi ezilen ve sömürülen sınıfların yanı sıra, baskı altındaki ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin, dinlerin ve mezheplerin hak eşitliği için yürüttükleri mücadelenin olanaklarını genişletmektedir. İçinde bulunduğumuz dönemde ilerici ve demokratik güçlerin zayıflığı bu gerçeği ortadan kaldırmamaktadır.

4- İŞÇİ SINIFI VE HALKLARIN DURUMU

Son bir yılda da, uluslararası mali sermeye grupları ve belli başlı emperyalist devletler arasında dünyayı paylaşım mücadeleleri şiddetlenirken, bunun tüm yükleri işçilerin ve halkların sırtına yıkıldı. Sömürü ve baskı yoğunlaşır, ezilen ve sömürülen kitleler arsında geleceğe ilişkin güvensizlik derinleşir ve yaygınlaşırken, tekellerin kârları arttı. Siyasal gericilik ve bunun bir unsuru olan faşist, yarı-faşist akımlar gelişirken, demokratik hak ve özgürlükler daha da sınırlandı. Tarihin en büyük kitlesel göç dalgalarından biri sürerken, milyonlarca insan gerici savaşların girdabında ölüm, açlık ve yoksullukla karşı karşıya kaldı. İnsanlığı ve tüm doğayı, ağır yıkımlarla dolu bir sürece doğru sürükleyen etkenler gelişmeye devam etti.

Son konferansımızdan bu yana geçen bir yıl aynı zamanda, emperyalist-kapitalist sistemi zayıflatan, onu kaçınılmaz sonuna doğru sürükleyen başlıca karşıtlıkların ve etkenlerin geliştiği, mali oligarşinin yaydığı hayallerin, neoliberal propaganda ve demagojinin gerçek yüzünün daha çok açığa çıktığı, etkisinin zayıfladığı, ezilen ve sömürülen sınıf ve toplumsal tabakalar arasında yeni arayışların, hoşnutsuzluk, mücadele ve örgütlenme eğilimlerinin de geliştiği bir süreç oldu.

İşsizlik, dünya ölçeğinde artarak 2016 yılında 200 milyonu geçti ve bunun 71 milyonunu genç işsizler oluşturuyor. ILO verilerine göre, dünya ölçeğinde işsizlik oranı yüzde 5,8 iken gençlik içinde bu oran yaklaşık yüzde 13. İşsizlik yüksek öğrenim görmüş gençlik içinde de yaygınlaştı. Gençlik arasında işsizlik birçok ülkede yüzde 20’leri aştı. Bazı ülkelerde ise bu oran daha fazla ve yükselmeye devam ediyor. Gerçek ücretler bazı ülkelerde gerilerken diğer ülkelerde de emek üretkenliğindeki artışın gerisinde kaldı. Orta ve yüksek gelirli ülkelerde ücretlilerin toplam nüfus içindeki oranları artmasına karşın, ücretlerin GSYİH içindeki payı yaklaşık 40 yıldır düşüyor.

Açlık ve yoksulluk sınırında ve altında bir yaşam sürdüren, en asgari sağlık, beslenme ve eğitim olanaklarından yoksun insan sayısı artmaya devam etti. Mülk sahipleriyle mülksüzler arasındaki uçurum büyüdü. İsviçre bankası Bank Credit Suisse’in 2016 yılı “Küresel Zenginlik Raporu”na göre, dünya nüfusunun yüzde10’unu oluşturan en zengin kesim, dünya çapında varlıkların/zenginliğin yüzde 90’ına sahip. Dünya nüfusunun yüzde 1’inden daha azını (yüzde 0,7) oluşturan kesim ise dünya varlıklarının/zenginliklerinin yüzde 45,6’sına sahip.

Geri ve bağımlı, anti-demokratik rejimlerin hüküm sürdüğü ülkeler bir yana, burjuva demokrasisinin örnek ülkeleri olarak gösterilen İngiltere, Fransa gibi ülkelerde de demokratik hak ve özgürlükler daha da sınırlandı. Birçok ülkede toplantı, gösteri, yürüyüş ve grev hakkını geriye götüren yasal değişiklikler yapıldı. Polisin ve diğer militarist kurumların yetkileri artırıldı. Kişi ve konut dokunulmazlığı, haberleşme hakkı ayaklar altına alındı. İngiltere, polisin yetkilerini artıran, toplantı-gösteri ve grev hakkını kısıtlayan ülkelerden biri oldu. Son üç yılda doğrudan kitlesel katliamları hedefleyen IŞİD, El-Kaide gibi gerici örgütlerin terör eylemleri, gelişmiş kapitalist ülkelere doğru yayılarak arttı.

En gelişmiş kapitalist ülkeler arasında yer alan Fransa örneğinde de görüldüğü gibi iş yasaları, olağanüstü hal koşullarında parlamento devre dışı bırakılarak değiştirildi ve iş daha da güvencesiz hale geldi. Gelişme düzeyi bakımından ileri ve geri tüm ülkelerde iş yoğunluğu artarken, çalışma koşulları daha da ağırlaştı.

Özellikle geri ve bağımlı ülkelerde hızlanan kapitalist gelişme, kadınların büyüyen kitleler halinde ücretli emek saflarına katılmasına yol açar, kadınların tam hak eşitliği ve kurutuluşlarının toplumsal koşulları en geri ülkelerde de gelişirken, kadınların kazandıkları hakların sınırlanmasına yönelik saldırılar ve onlar üzerindeki çok yönlü baskı ve sömürü de arttı. Kadınların yasal olarak kazandıkları veya fiilen kullandıkları haklar hemen tüm ülkelerde geriledi. Kadına yönelik şiddet dünya ölçeğinde artmaya devam etti. Gerici savaşların, ekonomik kriz ve durgunlukların yıkıcı sonuçlarından en çok etkilenen kadınlar ve çocuklar oldu. En ileri ülkeler de dahil tüm ülkelerde kısa süreli, geçici, güvencesiz, en kötü işler kadınlar arasında yaygınlaştı.

Başta neoliberaller, mali oligarşinin tüm sözcüleri, sermaye ve meta hareketlerinin önündeki tüm engellerin kaldırılması, devlet müdahalelerinin en asgariye indirilmesi, her şeyin piyasa tarafından belirlenmesi vb. durumunda, savaşların ortadan kalkacağı, evrensel bir uyum, özgürlük ve refah sürecine girileceğini açıklamış ve bunu merkezine alan bir kampanya yürütmüşlerdi. Neoliberal söylem ve politikalar, sadece burjuvazinin liberal, muhafazakâr partileri ve akımları tarafından değil, sosyal-demokrat, demokratik-sosyalist parti ve akımların yanı sıra iflas eden ve dağılma sürecine giren revizyonist parti ve akımların da bir kesimi tarafından kutsanmış ve desteklenmişti. Neoliberal söylem, program ve politikaların egemenliği, liberal, muhafazakâr, sosyal-demokrat burjuva partileri arasındaki öze ilişkin olmayan farklılıkların, tamamen ortadan kalkmasa da giderek silikleşmesine yol açtı. Birçok ülkede bu partiler kitlelerin nezdinde birbirlerinin seçenekleri olmaktan çıkmaya başladılar. Neoliberalizmi ve onu savunan akım ve partileri, tüm bunların bir unsuru olduğu politik üstyapıları açmazlara ve giderek bir krize doğru sürükleyen etkenler son bir yılda da gelişmeye devam etti.

Ancak, açıklanan ve ilan edilenin aksine, askeri müdahalelerin, savaşların arttığı, özgürlüklerin sınırlandığı, ezilen ve sömürülen sınıfların yaşam ve çalışma koşullarının kötüleştiği bir süreç gelişti. Bu süreç ilerledikçe, ezilen ve sömürülen kitlelerin genişleyen kesimleri neoliberal söylem ve uygulamaların sonuçlarını kendi öz deneyimleriyle görmeye ve neoliberal söylemlerin etkisinden çıkmaya ve yeni arayışlara yönelmeye başladı. Bu yöneliş ve arayışlar içinde bulunduğumuz süreçte farklı yönde gelişmelere yol açtı.

Bu gelişmelerin başlıcalarından biri başta Venezuela, Bolivya, Ekvador, Yunanistan olmak üzere birçok ülkede neoliberal politika ve saldırılara ve yol açtığı sonuçlara faklı düzey ve biçimlerde karşı çıkan, kendini sol, halkçı, ilerici, sosyalist olarak niteleyen ancak mali oligarşinin egemenliğini ve kapitalizmi yıkmaya yönelmeyen akımların güç toplaması, geleneksel burjuva partilerin alternatifleri haline gelmeleri, bazı ülkelerde hükümetleri kurmaları oldu. Aralarında önemli farklılıklar olmakla birlikte bu akımlar, hükümeti kurdukları tüm ülkelerde, halkın acil taleplerini elde etmek için gerekli önlemleri almak ve kitleleri talepleri için mücadeleye seferber etmek yerine, Ekvador ve Yunanistan örneklerinde görüldüğü gibi bu saldırı ve neoliberal politikaların uygulayıcıları haline geldiler. Ya da Venezuela’da olduğu gibi emperyalizmin ve başta oligarşi olmak üzere yerli dayanaklarının egemenliğine ve bu egemenliğin üzerinde yükseldiği ekonomik temelin tasfiyesi bir yana, oligarşiyi zayıflatacak halkın en acil taleplerinin gerçekleşmesini sağlayacak önlemleri almadıkları için başarısızlıklara ve kitleler nezdinde hayal kırıklıklarına yol açtılar. Her durumda emperyalizm ve oligarşiler bu durumu egemenliklerini sağlamlaştırmak, gericiliği ve faşizmi örgütlemek için kullanıyorlar.

Muhafazakâr, liberal, sosyal-demokrat partilerin saflarında neoliberal politika ve uygulamalara karşı çıkan ancak farklı yönelişler içinde olan eğilimler ve kanatlar gelişti. İngiltere İşçi Partisi örneğinde görüldüğü gibi yönetim değişikliğine, Fransa Sosyalist Partisi’nde de çözülme ve zayıflama sürecinin yeni bir ivme kazanacak kadar ilerlemesine yol açtı.

Başta Avrupa’daki olmak üzere, genel olarak sosyal demokrasi ve liberal solcu akım, derin bir krizin içine sürüklenmiş durumdadır. Bu akımın yakın geçmişindeki pratiğinden edindikleri deneyimler, geniş emekçi kitlelerinin, bu akımın temsilcilerinin büyüyen yoksulluk ve güvencesizlik karşısında önerdiği muhtelif projelere büyük oranda kayıtsız kalmasına neden olmaktadır. Öte yandan, birçok ülkede, burjuvazinin geleneksel partileri daha gerici platformlara doğru kayar, kitle destekleri zayıflarken, neo-Nazi akımların yanı sıra, şoven-milliyetçi, göçmen ve İslam düşmanı, faşizmin bazı karakteristik özelliklerini taşıyan akım ve partiler de birçok ülkede güçlendi ve kitleler arasındaki etkisini artırdı. Bu partiler Polonya ve Macaristan’da ülkeyi yöneten, Fransa, Avusturya ve Hollanda gibi ülkelerde ise geleneksel burjuva partilerinin alternatifi iktidar adayı partiler haline geldi. ABD emperyalizminin en gerici, en saldırgan çevrelerinin temsilcileri arasında yer alan ve küçümsenen, hafife alınan, dengesiz Trump başkan seçildi. Fransa’da ülkeyi yöneten mali oligarşi geleneksel partilerinin dışında son anda yeni bir seçenek ortaya çıkarmak zorunda kaldı. Liberalizmin, burjuva parlamentarizmi ve demokrasisinin beşiği olarak ele alınan ülkelerde, açılan kampanyalara karşın seçimlere katılma oranları düştü.

Dünya ölçeğinde emperyalist güçler arasındaki paylaşım mücadeleleri şiddetlenir, baskı ve sömürü artar, ezilen ulus ve halklar üzerindeki boyunduruk yoğunlaşırken, işçi sınıfı ve halklar arasında hoşnutsuzluk ve mücadele eğilimleri de gelişiyor. Birçok ülkede bu eğilimler kitlesel birleşik mücadelelere doğru ilerledi. Fransa’da iş yasasında yapılacak değişikliğe karşı, başta işçi sınıfı ve gençlik olmak üzere ezilen, sömürülen sınıf ve tabakaların katılımıyla aylarca süren kitlesel yürüyüş, gösteri ve grevler yapıldı. Hükümetin yeni iş yasasını işçi sınıfı ve gençliğin tepki ve itirazlarını hiçbir şekilde dikkate almaksızın pervasızca yasalaştırması, bu sınıf ve tabakanın saflarında sadece var olan öfkeyi daha da artırmış bulunmamakta, aynı zamanda özellikle gençlik içinde alttan alta radikalleşme eğilimlerinin güçlenmesine neden olmaktadır.

Hindistan’da iş yasasında yapılan değişikliğe karşı, çalışma ve yaşam koşularının iyileştirilmesi talepleriyle milyonlarca işçinin katılımıyla genel grevler gerçekleşti. Belçika’da genel grev, İngiltere’de farklı sektörlerdeki grevler, Güney Afrika ve Şili’de maden işçilerinin grevleri dikkat çeken işçi mücadeleleri içinde yer aldı. Tekellerin yoğunlaşan baskısı altında Yunanistan, Fransa gibi birçok ülkede kitlesel köylü mücadeleleri gelişti. Yukarı Volta, Tunus ve Fas’ın yanı sıra Brezilya kazanılmış hakların gasbına ve daha gerici bir politik rejimin inşasına yönelik girişimlere karşı gelişen kitlesel mücadelelere sahne oldu. Başta Dominik Cumhuriyeti olmak üzere birçok ülkede yolsuzluk ve saldırılara karşı kitlesel mücadeleler gelişti. Polonya, İtalya, Tunus, Türkiye ve birçok ülkede kazanılmış haklarının kısıtlanmasına yönelik saldırılar kadınların kitlesel direniş ve mücadeleleriyle engellendi. Kadın hareketi uluslararası karakteri gelişerek ilerledi.

Ancak bu mücadeleler kendiliğinden hareketin sınırlarını aşamamış bir özellik taşıyor. İşçi hareketi, tam ve kesin kurtuluşunu nihai hedef olarak alan, sınıf mücadelesinin karmaşık koşullarında yolunu şaşırmayan bilimsel bir program, stratejik ve taktik kavrayışa sahip bir yönetimden yoksun. Bilinç ve örgütlenme düzeyi bakımından da geri. İstisnalar bir yana bırakılacak olursa ülkeler ve dünya ölçeğinde saldırıları püskürtecek, zincirlerinden boşanmış bir kudurganlıkla saldıran mali oligarşiyi dizginleyecek bir düzeye de erişmiş değil. Sendikalı işçi oranı, ülkeler arsında farklılıklar olmakla birlikte geri bir düzeyde. Birçok ülkede işçiler arasında sendikalaşma eğilimi ve girişimleri gelişmesine karşın, dünya ölçeğinde sendikalı işçiler işçi sınıfının küçük bir azınlığını oluşturuyor ve var olan sendikalar da büyük ölçüde sınıf işbirlikçisi, gerici akımların denetimi altında.

İşçi ve halk hareketlerinin yukarıda belirtilen zaaflarına karşın, başta işçi sınıfı olmak üzere ezilen ve sömürülen kitleler arasında devrimci bir çalışma yürütmenin, kitleleri başta iktidardaki tekelci burjuvazi olmak üzere her türden gericiliğe karşı örgütleme ve seferber etmenin koşulları ve olanakları da gelişiyor. Ancak ülkeleri yöneten gerici egemen sınıf (veya sınıflar ittifakı) ve tüm egemenlik aygıtları bu gelişmeler karşısında kayıtsız kalmıyorlar. Onlar da kitleler arasında gelişen tepkileri ve yeni arayışları koşullara bağlı olarak değişen çıkar ve tercihlerine uygun bir biçimde yedekleyebilmek için tüm olanakları ve araçları kullanıyorlar. Emperyalist devletlerin ve müttefiklerinin doğrudan sorumlusu ve yaratıcısı oldukları göç dalgaları, artan gerici terör eylemleri, ekonomik kriz ve durgunlukların, tekellerin en yüksek kârı elde etmek için üretimin belli bölümlerini işgücünün ve toprağın ucuz, kâr oranlarının yüksek olduğu bölgelere doğru kaydırmalarının vb. sonuçları üzerinden gericiliği ve faşizmi örgütlemek, kitleler arasında yaygınlaştırmak için demagojik bir kampanya yürütüyorlar. Görmemiz gerekiyor ki sosyalizmin yenilgisinin etkilerinin devam ettiği, uluslararası işçi hareketinin ve partilerinin hala zayıf olduğu bugünkü koşullarda, artan toplumsal eşitsizlik ve çelişkilerin ırkçı ve milliyetçi bir temelde sözüm ona çözümü olarak kendini lanse eden bu gerici eğilim yol almakta, işçi sınıfı ile emekçi kitlelerinin giderek artan bir kesimini etkisi altına almaktadır.

Reformist, uzlaşmacı akımların yanı sıra, burjuvazinin, özellikle onun egemen ve yönetici kesimi olan tekelci burjuvazi ve gericiliğin bu vb. girişimleri, ancak kitlelerin kendi öz deneyimleriyle öğrenmelerine yardımcı olacak bilimsel bir program ve doğru bir stratejik ve taktik kavrayış temelinde kesintisiz bir biçimde sürdürülecek devrimci bir çalışmayla etkisiz kılınabilir. Kitlelerin acil talepleri için mücadele ve bu talepleri temel alan platformların ve en geniş birliklerin oluşturulması bu çalışmanın vazgeçilmez unsurlarından biridir. Biriken hoşnutsuzluk ve öfke ancak böyle bir çalışmanın yürütülmesiyle insanlığı ve tüm doğayı büyük acılara ve yıkımlara doğru sürükleyen emperyalizmin ve tüm dayanaklarının egemenliğinin yıkılmasına, sınıfsız, sömürüsüz, baskısız bir özgürlükler dünyasının kurulmasına doğru ilerletilebilir. Bu görevi ancak bilimsel sosyalizmin teorisiyle donanmış ve buna uygun bir pratik ve mücadele içinde olan işçi sınıfının devrimci partileri yerine getirebilir.

* Belge, 2017 Kasım Konferansı’nda CIPOML tarafından karar altına alınmış metindir.

[1] 2016 son çeyreğinde yüzde 1,2, 2017’nin birinci ve ikinci çeyreklerinde sırasıyla yüzde 0,6 ve yüzde 1,2.

[2] Dünya ticaret hacmi 2016 son çeyreğinde yüzde 1,8 ve 2017 yılının 1. ve 2. çeyreklerinde ise düşerek sırasıyla yüzde 1,4 ve yüzde 0,4 oranında büyüdü.

[3] Kriz öncesi aylarda yüzde 15-20 aralığında seyreden, ancak krizle birlikte düşen ve 2008 sonunda yüzde 5,4’e kadar gerileyen Çin sanayi üretimi artış oranı, dünya ekonomisinin toparlanmasına da bağlı olarak tekrar yükseldi. Sanayi üretimi artış hızı 2009 sonunda yüzde 20’ye yaklaşmasına karşın Çin de bunu sürdüremedi.

[4] 2015’de yüzde 0.6 ile yüzde 5.5 aralığında kesintisiz bir biçimde daralan ve 2014 yılına göre yüzde 3,4 oranında küçülen Rusya sanayi üretimi; 2016’da dalgalı bir seyirde ve çok düşük bir düzeyde büyüdü. Bu büyüme 2017 yılında da beklentilerin üstünde bir oranla sürüyor.

[5] Bu oran ABD için yüzde 248 ve Euro Bölgesi için de yüzde 270.