Slattery ve Aron’un görüşleri üzerine – 2

 

Yusuf Akdağ

Kapitalizmin karanlıklarını aydınlatan

Kapital’in 150. yılı dolayımıyla

YÜZEYSEL YAKLAŞIMLAR VE BELİRSİZLEŞTİRİLENLER!

a-)Ekonomi-siyaset; altyapı-üstyapı ilişkilerinde Aron

  1. Aron, “tarihin ekonomik yorumunun bütün temel düşün­celeri”nin Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın (EPEK) Önsöz’ünde verilibulunduğunu; sınıf kavramı ve sınıf mücadelesi anlayışının ise Önsöz’de açıkça yer almasa da bu genel anlayışın içine yerleştirilebilir olduğunu belirtiyor. Daha sonra bu tarih görüşünde devrimlerin tarihsel zorunluluk olarak ve ancak belirli koşullarda gerçekleştiğine vurgu yapıldığını ifade ederek şöyle sürdürüyor:“Kapitalist üretim ilişkileri belirli bir olgunluk derecesine ulaştığı anda ortaya çıkmıştır. Marx en azından bu metinde kapitalizmden sosyalizme geçişte benzer bir süreç öngörür. Üretim güçleri kapitalist toplum içinde gelişmelidir; sosyalist üretim ilişkileri varolan toplum içinde, tarih öncesinin sonunu belirleyecek devrim meydana gelmeden olgunlaşmalıdır.[1]

Aron, Marx’ın sosyolojisinden sözettiğinde onun “bir sosyolog olduğunu ve öyle kalmak istediğini” söyler.Felsefesinden sözettiğinde ise, “ekonomiye sosyolojiden geçerek felsefeden gelmiş” olduğunu ve yaşamının sonuna kadar da bir filozof olarak kaldığını belirtir.Ancak toplumların tarihsel gelişiminin eninde sonunda sömürü ve sınıfların olmadığı bir topluma doğru yol almasının kaçınılmazlıkları ve bunu mümkün kılan olgulara işaret eden Marx’ın analizini ve sosyolojik-felsefi bulgulamalarını “pek çok güç soru”nun kaynağı olarak gösterir. Marksizmin felsefi ve sosyolojik çeşitli “belirsizlikleri” olduğunu ileri sürerek “Marksist düşüncenin merkezi”ni oluşturanın “çelişkileriyle devrime ve çatışmasız bir rejime doğru gelişmeye mahkum kapitalist rejimin tarihsel ve sosyolojik bir yorumu” olduğunu belirten Aron, Kapitalizmin bu tarihsel sosyolojisi, neden bu kadar çeşitli yorum taşır? Neden bu derece anlaşılmazdır, iki anlama gelebilmektedir? sorularını soruyor. Aron’a göre, “bu iki anlamlılığın nedenleri” kuramın kendisindedir. Marx’ın toplum analizi sosyolojik olmakla birlikte “bir felsefeye bağlı” olduğundan, “felsefe ve sosyoloji arasındaki değişik biçimlerde anlaşılabilecek ilişkilerden” doğan yorum güçlükleri ve farklılıklar ortaya çıkmaktadır. “Öte yandan-diyor Aron– gerçek anlamıyla Marksist sosyoloji, üretim güçleri ya da üretim araçları gibi kavramların az çok dogmatik tanımına ve bütünün altyapı tarafından ‘belirlendiği ya da ‘koşullandırıldığının düşünülmesine göre çeşitli yorumlar taşır. Altya­pı üst yapı kavramları da açık değildir, sürekli yorumlara neden olur.[2] Aron’a göre, “Bu tarihsel yorumda Marx, yalnızca alt ve üstyapıyı ayırt etmez, toplumsal gerçeklik ve bilinci karşı karşıya getirir: Gerçeği belirleyen insanların bilinci değil, tersine insanların bilincini belirleyen toplumsal gerçektir.[3]

Aron, var olduğunu ya da içerdiğini ileri sürdüğü güçlüklerin ne olduğuna dair iddialarını gerekçelendirmek üzere makalesinin devamında da, altyapı-üstyapı kategorilerinin Marx’taki ‘hali’nin karışık olduğunu; bazı altyapı kategorilerinin üstyapı ya da politika-devlet alanına, bazı üstyapı kategorilerinin de altyapıya dahil olduğunu belirterek iddia eder. Ona göre, farklı yorumların nedeni kuramdaki “güçlükler”dir!

Bu birkaç paragrafta dile gelen görüşlerde,ifade bozukluğu bir yana bırakılırsa, ilkin, Marx’ın EPEK’ya yazdığı Önsöz’de söz konusu olmayan bir varsayımın bulunduğunu ileri sürerler. Üretici güçlerin kapitalizm koşullarındaki gelişmesiyle sosyalist üretim ilişkilerininvarolan toplum içinde” ve devrimden önce olgunlaşması varsayımı çünkü, biri kapitalizmin varlığı için şart olan; diğeri, onun ortadan kaldırılmasını içeren farklı iki olgunun birarada ve aynı zamanda var gösterilmesini içerir. Önsöz’de yer alan “daha üstün üretim ilişkileri de varlıklarının maddi koşulları eski toplumda oluşmadan hiçbir zaman ortaya çıkmaz”ifadesinden hareketle Aron, sosyalist üretim ilişkilerinin kapitalizm koşullarında, kapitalist toplum içinde olgunlaşabileceğinin ileri sürüldüğünü iddia eder ki, bu gerçeği ifade etmez.[4]

Kapitalizmde ve kapitalist üretim ilişkilerinin varlığı koşullarında, sosyalizmin maddi koşullarının ortaya çıkması demek, üretici güçlerin(işçi sınıfı, bilim ve teknoloji vb.) ve üretimin toplumsal örgütlenmesinin ileri düzeyde olgunlaşması; işçi sınıfının uluslararası bir güç olarak gelişmesi ve sınıf dayanışmasının maddi koşullarının olgunlaşması demektir. Daha ileri ve üstün üretim ilişkileri, ortaya çıkmalarının maddi koşulları oluşmadan sözkonusu olamazlar. Söylenen budur. Sosyalist üretim ilişkilerinden sözetmek için ise, herşeyden önce üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetine son verilmiş olması ve üretimin hedefinin bir toplumsal sınıfın diğerlerini sömürmesi olmaktan çıkmış olması gerekir. Bunu gerçekleştirecek olan ise, egemen sınıf konumuna gelmiş proletaryadır. O, devrimle burjuva iktidarına son vererek üretimin ve işin sosyalist yeniden örgütlenmesine girişir. Bu bir süreç işidir ve ilk adım sürecin tamamı değildir.

Aron’un ilişkilendirmesi, felsefi ve iktisadi bağlamlarıyla sorunludur: Onun altyapı-üstyapı; ekonomi-politika ilişkilerinin Marx’ın kuramında “belirsiz” olduğunu dile getirdiği görüşler mekanik bir tekyanlılıkla maluldür. Marx’ın kuramı üzerine bu kategorilerin ilişkileri ve işlevleri dolayımında getirilen yorum farklılıklarının sorumluluğunu Marksist kuramda aramak da, aynı biçimde bilimsel bir yaklaşım değildir.Yorum farklılıkları, Marx’ın yazdıklarının farklı yorumlanmasından kaynaklandığına göre, kuramın oluşturucusunu/oluşturucularını bundan sorumlu tutmak ancak subjektif bir spekülasyon olabilir. Bir düşüncenin farklı kişiler tarafından farklı şekilde yorumlanmasının söz konusu olabileceğini Aron da kuşkusuz bilir. Ayrıca, farklı yorumlara neden olmak da başlı başına görüşün yanlışlığını göstermez. Farklı yorumların neden yapıldığı sorusu buradan hareketle yanıtlanamaz. Yorumcunun tarafı, tutumu, öncelikleri ve görüşleri yorumda rol oynar. Yazarın yorumu da nihayetinde bir yorumdur ve ona göre, Marx’ın kuramı felsefi gerekircilik, zorunluluk ve belirleyicilik diyalektiğiyle bulaştırılmamış bir ekonomi sınırlarında kalsaydı, yorum kolaylaşır ve değişik yorumlar ortaya çıkmazdı. Bu akıl yürütme ya da varsayım sağlam dayanaklardan yoksundur. İlkin, “felsefi olmayan” bir ekonomik analiz de pekala farklı yorumlara yol açabilir. Değer, artı-değer, kâr, ücret, fiyat, rant, değişim değeri, kullanım değeri, örneğin ekonomik kategoriler çerçevesinde açıklanırlar. Buna rağmen artı-değer kuramı başta olmak üzere bu kavram ve kategoriler üzerinden “ikili anlamlar” icat edilip farklı yorumlar yapılmıştır. “Üstyapı kategorilerinin belirleyici işlevi“ni öne çıkararak Marx’tan farklılıklarını açıklayanların tutumu, Marx’tan farklı düşünmeleri ya da Marx’ı farklı yorumlamalarıyla ilişkilidir. Demek oluyor ki, farklı yorumların ve ikili anlamlandırmaların nedeni Marx ve kuramı değil, onu irdeleyenlerin toplumsal konumlanmaları, bakış açıları, görüşleri gibi etkenlerdir. Diğer yandan, Marx’ın kuramında, altyapı-üstyapı kategorileri ve bunlar arası ilişkilerin belirsizliğini ileri sürebilmek için, kişinin Kapital’i ve Marx’ın diğer eserlerini bırakalım detaylı ve dikkatli irdelemesini, doğru-dürüst okumamış olması gerekir.

Aron, “belirsiz” olarak nitelediği unsurları “Marksist sosyolojinin temel kavramları“nda, “özellikle altyapı ve üstyapı kavramlarının incelenmesi ve tartışmasında” bulur gibidir! “Gibidir”, çünkü tartışmayı üçüncü taraf konumundan sürdürür. Belirsiz oldukları varsayımıyla “Altyapıya ait toplumsal gerçekliğin öğeleri hangileridir? Üstyapıya bağlı öğeler hangileridir?” diye sorar ve “belirsizlik“iddiasını güçlendirmek için şöyle yazar: “Genelde altyapı adı verilmesi gereken ekonomi, özellikle üretim güçleri, yani bir toplumun teknik donanımının bütünü ile aynı zamanda işin örgütlenmesi gibi görünmektedir. Ama bir uygarlığın teknik donanımı bilimsel bilgisinden ayrılamaz. Oysa bilimsel bilgi düşünceya da bilgi alanına girer görünmektedir, onlar da görünürde enazından bilimsel bilginin birçok ülkede düşünme biçimlerine felsefeye yakından bağlı olduğu ölçüde üstyapıya aittir. Başka bir deyişle üretim gücü olarak tanımlanan altyapıya, üstyapıya ait olması gereken öğeler de girer. Olgunun kendisi alt ve üst yapıyı sırasıyla dikkate alarak bir toplumun incelenebileceğini içer­mez. Ama bu basit örnekler tanıma göre birine ya da ötekine ait olanları gerçekten ayırmanın güçlüğünü gösterir.”Aynı biçimde üretim güçleri teknik donanıma olduğu kadar ortak işin örgütlenmesine, o da mülkiyet yasalarına bağlıdır. Mülkiyet yasaları da yasal alan ile ilgilidir. Oysa en azından bazı metinlere göre hukuk, devlet gerçekliğinin bir parçasıdır, devlet de üstyapının alanına girer. Yeniden neyin üstyapı ve neyin altyapı olduğunu gerçekten ayırt etmenin güçlüğü görülür. Neyin ikisinden hangisine ait olduğu üzerine tartışma gerçekten sonsuzluğa kadar sürebilir.”[5]

Aron hemen tüm önemli itirazlarını “görünür” ya da “gibi görünür“ifadeleri eşliğinde yapar. Altyapıya ait kategorilerin bir kısmının üstyapıya; üstyapıya ait olduğu söylenenlerin bir kısmının da altyapıya “girer gibi göründüğü“nü belirterek bu kategorilerin Marx’taki ayrımının belirsizliğini sözümona göstermeye çalışırken, ilkin, altyapı-üstyapı kategorileri arasındaki farklılıkların, birbirleriyle ilişkili oluşlarının engeli haline getirildiği izlenimi yaratır; ardından da, bu karşılıklı ilişkiden hareketle belirleyici bağıntıyı tümü açısından özdeş göstererek temel olan ile onun üstünde şekillenenin ayrımını muğlaklaştırır. Bu girişiminde yazar, “bir uygarlığın teknik donanımı“nın “bilimsel bilgisinden ayrılamaz; bilimsel bilginin de”düşünceya da bilgi alanına girer“olmasından hareketleyukarıdaki bağıntıları kurarak iddiasını güçlendirmeye çalışır. Bilimsel bilginin düşünce biçimleriyleve dolayımında da felsefeyle ilişkisi elbette kurulabilir. Sonuçta, insan yapacağı herşeyi düşünerek yapar. Düşünme varlığın etkinlik biçimlerinden biridir, varlığa ilişkindir, varlıkça belirlenir. Varlık-düşünceilişkisinde önde gelen varlığın varolmasıdır.Düşünce, insanın dış dünyaya ilişkin etkinliğinin bir biçimidir, dış dünyanın, maddi gerçekliğin, kendisi de maddi bir organ olan insan beynindeki görünümü, yansısı, yeniden kuruluşudur. Bilimsel bilgi, bilgi ve deneyimin, insan türünün pratik etkinliğinin genel bilgisiyle doğa, insan, toplum, evren ilişkileri üzerine düşünmenin belirli bir zaman ve durumla bağlı düzeyindeki gerçekliğin yaklaşık bilgisidir. Gelişmeye, ilerlemeye, daha bütünsel hale gelmeye/getirilmeye açıktır. Bilimsel bilgi kavramında içerilen teknik, donanıma dönüşmeden önce düşünmeyle bağlı ve onun fonksiyonel türevleriyle birleşen emek ürünüdür. Donanım ya da maddi-teknik araç ve mekanizma, bilgi ve düşünmeyle bağlı, ama aynı zamanda bilgi ve düşüncenin maddileşmesidir. Teknik donanım, makine bilimsel bir üründür, üretici güçtür ve üretim aracı olarak işlev görür. Bilimin kendisi üretici güçtür. Ancak düşünce düşünce olarak, düşünsel planda kurgulanırken maddi olmaktan uzaktır; maddi araç olmayıp maddi olmaktan uzak salt düşüncedir; düşünme biçimidir; bilgidir ve maddi dünyanın gerçeklikleriyle maddi gereksinmelerin karşılanması gibi yine somut durum ve hallerin bir yansısıdır. Bu iki durumu birbiriyle karıştırmak, aralarındaki diyalektik ilişkiyi gözardı etmektir. Yazar, teknik donanımın altyapı kategorileri arasında olmasından hareketle, madem teknik donanım bilimsel düşünceyle bağlıdır, o halde o aynı zamanda üstyapı kategorisine girer şeklinde mekanik mantık yürütür. İşlevsel ve ilişkisel kategorilerin durumunun bu birbiri yerine geçirilmesi ya da birbiriyle karıştırılmasının bir diğer nedeni, yazarın deyişiyle “işin ortak örgütlenmesi“yle”mülkiyet yasaları“arasındaki ilişkinin iki alana da “girer” görünümüdür!Altyapı-üstyapı kavramlarının”her kavram gibi haklı bir kullanıma sahip” ve itirazın “sadece bu iki terimden birinin ötekini belirleyeceği konusunda dogmatik yoruma yönelik” olduğunu ekleyen yazar, şöyle düşünür:”İşin örgütlenmesi mülkiyet yasaları“yla, dolayısıyla yasal alanla ve o da en azından hukukla bağlı olarak devletle ilişkili olup”üstyapının alanına girer.

Peki böyle bir ilişkilendirme yapılamaz mı? Kapitalist işbölümü ve işin kapitalist örgütlenmesinin bilimsel-teknik gelişmeyle bağlı yanı bir kenara bırakılarak söylenecek olursa, mülkiyet biçimleriyle onların meşru gösterilmesinin ifadesi olan mülkiyet yasaları başka bağlamları saklı tutulmak üzere işin örgütlenmesini zemin edinir; bu maddi ilişkiler zemininin yasal ifadeleri olarak şekillenirler. Bu bağıntıdan hareketle işin örgütlenmesinin üstyapısal bir kategoride yer alacağını düşünmek, düşünülerek yapılmış kimyasal bir deney sonucu elde edilmiş madde ya da bileşimi düşünceyle eşitlemeye benzer. Bu deneyde, düşünce maddede belirli biçimde içerilmiştir, ama o madde düşünce değildir. İşin teknik örgütlenmesi ekonomik ilişkiler alanındadır ve işlerliği sağlamakla ilgilidir. Bu ilişkiler biçimi ve sisteminin yasal güvenceye alınması, yasaların hukuk alanına; hukukun da devletin bir etkinlik unsuru olmasından hareketle kapitalist işletme ya da fabrikalar sisteminin işleyiş mekanizmalarıyla bağlı bir alanı politika katına çıkarmak, yüzeysel, mekanik ve çizgisel bir anlayışa işaret eder. Bir işletmenin devlet tekeli olması durumunda da, ekonomik yasalar işlevli olmayı sürdürürler. İşin örgütlenmesi ve üretim ve pazarlamanın devlet kurumları denetiminde ve onları işleten insanlar aracıyla gerçekleştirilmesi, bu işletmeyi üst yapı kategorisine dönüştürmez. Aron’a göre, “üretim güçleri ile ilişkileri arasındaki çelişkiyi belirtmek de kolay değildir. Marx ve Marksistlerin düşüncesi üzerinde büyük etkisi olan bu diyalektiğin en kolay açıklamalarından birine göre, üretim güçlerinin belirli bir gelişme derecesinde bireysel mülkiyet hakkı, üretim güçlerinin gelişmesine bir engel oluşturabilecektir. Bu durumda çelişki üretim tekniğinin gelişmesi ile bireysel mülkiyet hakkının korunması arasında olurdu.[6] Böylesi bir çelişkinin “bir gerçeklik payı” bulunduğunu, ancak dogmatik olarak yorumlanmaması gerektiğini belirten yazar bir şey söylemiş olmanın rahatlığıyla şöyle devam eder: “Eğer Fransa’daki çağdaş büyük işletmeler, Citroen, Renault, Pechiney, Birleşik Amerika’daki Dupont de Nemours ya da General Motors göz önüne alınırsa gerçekte üretim güçlerinin boyutlarının bireysel mülkiyet hakkının korunmasını olanaksız kıldığı söylenebilir. Renault fabrikaları devlete ait olduğundan kimsenin malı değildir (devlet hiç kimse olmadığından değil ama devlet mülkiyetinin soyut ve sanki düşsel olmasından). Hisse senetleri işçilere dağıtılmadan önce bile Pechineyde kimsenin malı değildi, çünkü Pechiney, binlerce hisse senedi sahibine aittir. Eğer bunlar terimin yasal anlamında mal sahibi iseler geleneksel ve bireyselmülkiyet hakkını kullanmazlar. Aynı biçimde Dupont de Nemours ya da General Motors, yasal hayali mülkiyetin sahibi, ama gerçek ayrıcalıklarını kullanmayan binlerce hisse senedi sahibine aittir.

Aron bunlara, Marx’ın Kapital’de “bireysel mülkiyetin ortadan kalkmakta olduğunu belirtmek ve tipik kapitalizmin yeni bir görünüm kazanıp sonucuna varmak için“hisse senetli büyük şirketlere gönderme yaptığını da ekler. Aron’a göre, “Marx’ın kapitalizm ve tarih anlayışı, üretim güçleri, üretim ilişkileri, sınıf kavgası, sınıf bilinci ya da altyapı ve üstyapı kavramlarının bileşimine bağlıdır. Bu kavramları her sosyolojik incelemede kullanmak olanaklıdır.” Bu kadarında problem yoktur; Aron da bir toplumu incelemek istese aynı yöntemi izleyecektir, öyle söylüyor. “Çağdaş bir toplumu, hatta belki de tarihsel herhangi bir toplu­mu anlamak ve açıklamak için bu kavramların eleştirel ve metodolojik kullanımı doğrudur.“”Toplumların özellikle çağdaş toplumların ekonomik örgütlenmelerinden hareket ederek anlaşılması tamamen yerindedir ve yöntem olarak belki de en iyisidir” diye de ekler. O, böylesi bir metodolojik açıklamaya giriştiğinde, diyalektik bir bağlam da kuracaktır.[7] Buna rağmen, “ama” diyor Aron, “Marksist sosyoloji, felsefi geri planı bir kenara bırakılsa bile gene bazı belirsizlikler içerir.” Bunu göstermek üzere şöyle devam eder: “Oysa Marksizm üretim güçlerinin gelişimi, üretim ilişkilerinin değişimi, sınıf kavgasının artması ve devrime doğru ilerleme arasında bir tür paralellik varsayar. Dogmatik yorumunda kesin etkenin üretim güçleri olmasını, üretim güçlerinin gelişiminin insanlık tari­hinin anlamını belirttiğini, üretim güçlerinin değişik gelişme durumlarının üretim ilişkilerinin ve sınıf kavgasının belirli durumlarına karşılık olduğunu içerir. Eğer sınıf kavgası kapitalizmde üre­tim güçlerinin gelişimi ile zayıflıyorsa ya da azgelişmiş bir ekono­mide ortak mülkiyet varsa tarihin dogmatik felsefesine zorunluolan hareketler arasındaki paralellik kırılmıştır.”[8]

Sosyolog ve felsefeci yazar, “eğer bu kavramların böyle kullanılmasıyla yetinilirse bir tarih felsefesine ulaşılmaz” demektedir. Nedenlerini şöyle sıralar: Farklı üretim ilişkileriyle üretim güçlerinin gelişiminin “aynı gelişme derecesine” uygun düşmesi olasıdır; “Özel mülkiyet üretim güçlerinin büyük ölçüde gelişmesini dışlamaz; buna karşılık üretim güçlerindeki en ufak bir gelişme ile ortak mülkiyet hemen varolabilir. Başka bir deyişle, Marksist kategorilerin eleştirel kullanımı tarihin akışının dogmatik yorumunu içermez.“”Doğmatik olmayan” bu ilişkilendirmesiyle Aron, yukarıda itiraz konusu yaptığı çelişki belirlenimini kabullenmiş gibidir! Üretim tekniğinin gelişmesi çünkü üretici güçlerin, bilim ve tekniğin gelişmesi anlamına gelir. Diğer yandan, üretici güçlerin gelişimi, toplumsal gelişme ve ilerlemenin belirleyici dayanağını oluşturur. Bunun başlıca nedeni, maddi yaşam için gereksinilen ürünlerin temininde üretici güçlerin gördüğü işlevdir. İnsan unsuruyla birlikte bilim ve teknik olmaksızın ve gelişmeksizin toplumsal ilerleme gerçekleşemez. Eğer hisse senetli şirketlerle tekellerin güç kazanması bireysel mülkiyet üzerinde baskı ve hegemonya kurma ve onu yok etme anlamına geliyorsa, bu ikisi arasında çelişki olması kaçınılmazlaşır. Bu demektir ki, Marx’ın üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişkiye işaret etmesi tümüyle isabetli ve toplumların gelişme tarihini açıklamada temel hareket noktalarından biridir. Marx, hisse senetli şirketlerin durumuyla ilişkin olarak bunun sermaye açısından üretimin ve girişimlerin boyutunun “büyük ölçüde gelişimi” anlamına geldiğini; yönetimsel girişimlerin de şirket özelliği kazandığını, sermayenin toplumsal üretim biçimi ve üretim araçlarıyla emek gücünün toplumsallaşması(burada araçların toplumsallaşması aynı zamanda şirket ortaklığı dolayımındadır) nedeniyle bireysel özel sermaye olmayıp “doğrudan ortak bireylerin sermayesi” ve böylece toplumsal sermaye biçimini aldığını söyler. Bu biçimiyle sermaye bireysel özel sermaye kimliğinden çıkarak anonimleşir, kapitalist üretim biçimi sınırları içindeki haliyle sermaye toplumsallaşmıştır. Bu ama “gerçekten etkin kapitalistin başkasının sermayesinin basit bir yöneticisi ve idarecisi, sermaye sahiplerinin sıradan bir sahibe, basit finans kapitalisti haline dönüşmesi”dir. Sermaye sahipliği ortadan kalkmaz, ancak ortaklık paylarına göre kimilerini sıradan bir sahip diğer kimi ya da kimilerini ise etkin kapitalist haline getirir. Sermayenin emekgücüyle ilişkisinin niteliği değil biçimi değişmiştir. Marx bu durumun kapitalist üretim biçiminin “kendi kendini ortadan kaldıran bir çelişkisi“; yeni bir üretim biçimine doğru “geçici basit bir evre” olarak niteler. Bu bir çelişki durumudur, tekellerin ortaya çıkışına ve devletle daha kompleks ilişkilerin şekillenmesine yol açar. Gelişmesi sürecinde “yeni bir finans aristokrasisi doğurur, sadece adı olan proje yapımcısı, kurucu, yönetici biçimi altında yeni bir asalak türü oluşturur; vakıf, hisse senedi çıkarma ve ticareti konusunda bir dolandırıcılık ve kaçakçılık sistemi oluşur.” Marx’a göre bu durum, “Özel mülkiyetin denetimi olmadan özel üretim” göstergesidir.[9]

Bütün bu açıklamalar Aron’un, Marx’ın kuramına altyapı-üstyapı kategorileri ve karşılıklı ilişkileri üzerine itirazlarını geçersiz kılar. Aynı şey, onun, üretici güçlerin toplumsal değişim için önemine ve üretim ilişkileriyle çelişkisinin toplumsal devrim için koşulların oluşumundaki yerine işaret edilerek bunun sınıf mücadelesi üzerindeki etkisinden sözedilmiş olmasını “dogmatik” olarak nitelemesi açısından da geçerlidir. Aron, ‘şaşırtıcı biçimde’, “Eğer sınıf kavgası kapitalizmde üre­tim güçlerinin gelişimi ile zayıflıyorsa ya da azgelişmiş bir ekono­mide ortak mülkiyet varsa tarihin dogmatik felsefesinde zorunlu olan hareketler arasındaki paralellik kırılmıştır” diye kestirip atar! Birkaç paragraf sonrasında ise, bu kez “sınıf kavgasını giderek acımasız kılan üretim güçlerinin gelişmesi”nden sözeder. Marx’ın analizinde “toplumsal bir rejimin“tanımlanmasının,”kesin olarak düşünülen az sayıdaki olgulardan hareket ederek“yapıldığını ileri süren Aron, “Marx’ın gözünde kesin ve birbirine bağlı olan bu değişik olgular”ın bugün tarih tarafından birbirinden ayrı kılındıklarını iddia eder. “Marx’ın tutarlı görüşü”nün, “kapitalizmin üretim ilişkilerinin sürdürülmesini ve bu rejimin mekanizmasının işleyişini giderek güçleştiren, sınıf kavgasını giderek acımasız kılan üretim güçlerinin gelişmesi görüşü[10]olduğunu söyleyen yazarın, birkaç paragraf önce söyledikleriyle bu denli açıkça çelişir sözler etmesi kuşkulu görünmesine karşın[11], üretim ilişkileri, üretici güçler, sınıf mücadelesi ve devrimin tarihsel ve diyalektik bağlamının tarih tarafından bozulduğu iddiasıyla, kapitalist sosyal-iktisadi olguları gözardı ettiğini gösterir. Gerekçesi, üretici güçlerin gelişmesinin “bazı durumlarda kamu mülkiyeti ile kendini göster”mesi ve devrimin “üretim güçlerinin en gelişmiş olduğu yerlerde” gerçekleşmemiş olmasıdır! Aron’a göre, “Marx’ın toplumsal ve tarihsel bütünlüğü bulduğu olgular“ın”tarih tarafından ayrılmış“olmasından, olası iki çözüm“çıkabilir. Bunlar nelerdir diye sorulursa, yazarın yanıtı şudur: “Sosyolojik ve tarihsel bir yorum yöntemini benimseyen, herkes tarafından kabul edilebilir yumuşak ve eleştirel yorum; Marx’ın bazı bakımlardan tamamen farklı bir koşulda tasarladığı tarihsel evrimin şemasını sürdüren dogmatik yorum. Bu ikinci yorum bugün Ortodoks olan yorumdur, çünkü kapitalist rejimin özündeki çelişki ve kendi kendini yıkma şemasına göre batı toplumunun sonunu duyurur. Ama bu dogmatik görüş Marx’ın sosyolojisi midir?”[12]

Aron’un üretici güçler kuramına getirdiği yorum sorunludur: Üretici güçler-üretim ilişkisi üzerine Marx’ın açıklamalarını burada yeniden “açıklamak” gerekmiyor. Marx, üretici güçlerin tarihsel gelişme açısından oynadığını devrimci rolü yeterince açıklığıyla gösterir. Aron da toplumların ekonomik örgütlenmesinden hareketle anlaşılması ya da anlaşılmaya çalışılmasını analiz sınırlarında kaldığı sürece, “tamamen yerinde” görür. Buna rağmen o, liberal siyasal düşünceye uygun bir tutumla, kapitalizmin “sonunu duyuran” bir analiz ve açıklamayı dogmatik sayar. İstediği, “herkes tarafından kabul edilebilir yumuşak ve eleştirel bir yorum“dur. Kapitalist “rejim”in “özündeki çelişki”leri açığa çıkararak onun mahkum olduğu‘son’ açıkça ifade edilmemelidir!

Aron bu yaklaşımıyla üretici güçleri teknolojiyle özdeşleştirip bilim ve teknolojideki gelişmenin sınıf mücadelesini tarih sahnesinden kaldırmakta olduğunu hatta kaldırdığını ileri süren teknolojist-bilişimci ekonomistlerin görüşüne yaklaşır. Bu ise, Marx’ın toplumsal analiziyle bağdaştırılamaz. Üretici güçlerin gelişmesinin sınıf mücadelesini zayıflatması için üretim araçlarının özel mülkiyet olmaktan çıkması, üretimin herkesin gereksinmelerinin karşılanmasını amaç haline getirecek şekilde yeniden örgütlenmesi, işçinin iş dışındaki zamanında zihni ve bedeni yetilerini geliştirme olanaklarına sahip olması gerekir, ki kapitalizm koşullarında bunların hiçbirisi sözkonusu değildir. Üretici güçlerin gelişmesi sınıf mücadelesinin toplumsal temelleri ve dayanaklarının güçlenmesi demektir. “Ortak mülkiyet”in biçimlerinden çok işleviyle bağlı niteliğinin önem gösterdiği ve göstereceği saklı tutulmak üzere bu türden mülkiyet biçimlerinin “azgelişmiş ekonomi“lerde olması ise, bir kural oluşturmaz. Ancak bu türden “köy toplulukları” mülkiyeti ya da hisse senetli ve anonim şirketlerdeki kapitalist ortak mülkiyetin varlığı, toplumsal gelişme aşamalarının atlanabileceği görüşünün genel bir belirleme haline getirilmesini doğrulamaz. “Azgelişmiş bir ekonomide ortak mülkiyet” varolsa bile, bu süreklilik göstermez, aksine dağılma eğilimindedir. Tarihsel gelişme buna işaret eder.[13] Hisse senetli ‘ortaklıklar’ ise, yukarıda değinildiği üzere kapitalist ortaklıklardır. Bu tür işletmeler kapitalist üretim ilişkileri çerçevesinde faaliyet yürütürler. Sözkonusu “ortaklık”, üretim araçlarının kolektif mülkiyetiyle gerçekleştirilecek ortaklıklardan, niteliksel olarak farklıdır. Marx, bu gibi işletmelerin “ortak mülkiyeti”nden sözettiğinde, hem onların anonim kapitalist özelliğine hem de üretim araçlarının ortak-kolektif mülkiyetinin mümkünlüğünü kapitalizm koşullarındaki bu biçimler üzerinden göstermek ister. Bunlar kapitalist işletmeler olup kapitalist ekonomik yasalara göre işlerler. Anonim şirketler-hisse senetli şirketler örneğinde de büyük sermaye küçük yüzdeli paylara el koyma olanağına sahiptir. Dolayısıyla da ne devrimi gündeme getirecek etken ve koşullar ne de devrimin gerekliliği ortadan kalkmayacaktır. Üretim araçlarının kapitalist devletin mülkiyetinde olması da, ilişkilerin niteliğini değiştirmez. Mülkiyetin bu kapitalist karakteri, sermaye bileşimi dolayımıyla varlığını sürdürür. Hatta devlet kapitalizmi, kapitalizmin en iyi örgütlenmiş biçimini oluşturur. Üretim araçları bu biçim altında belirli bir sınıfın(burjuvazinin) hakimiyet ve mülkiyet gücü işlevini görmeyi sürdürür.

Bu durumda, üretici güçlerin gelişmesinin sınıf kavgasını zayıflattığı iddiasının tek dayanağı kalır ve bu da, işçi hareketi ve mücadelesinin günümüz koşullarındaki nispeten geri düzeyidir. Ne var ki, bu durum genelleştirilebilir bir belirleme haline getirilemez. Kapitalizmden sosyalizme tarihsel gelişme belirli bir anın, dönemin değişebilir ve geçicilik gösteren olgularıyla; mesela sınıf mücadelesinin barışçıl ya da daha keskin ve sert yöntemlerle sürmesiyle değil, sınıfları birbirleriyle zıt kutuplarda ve mücadele içinde olmaya zorunlu kılan daha temeldeki nesnel etkenler üzerinden şekillenir. Mücadelenin düzeyi ve biçimi kuşku yok ki gelişmenin etkenidir ama bu biçim ve düzey, çelişkiye yol açan nedenin varlığını ortadan kaldırmaz. Bu demektir ki,”Marx’ın toplumsal ve tarihsel bütünlüğü bulduğu olgular“ın tarih tarafından nasıl birbirinden ayrı hale getirildiklerine dair herhangi açıklaması olmayan yazar, “ayırma” olgusunu peşinen kabullenmiştir ve onun için artık önemli olan bu “ayırma”nın sonuçlarıdır. Bu iddianın doğru olması için oysa, yazarın, Marx sonrası toplumsal gelişmenin, üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin özel kapitalist niteliği arasındaki çelişkiyi ve ücretli emeğin sermaye ile ilişkisinin karakterini değiştirdiğini; dolayısıyla da burjuvazi-proletarya karşıtlığının bir devrimi gündeme getirmesinin olanaksızlaştığını göstermesi gerekirdi. Bu türden bir girişimin beyhude olacağını yazar bilmektedir. Çünkü, ne tekellerin ortaya çıkışı ve ekonomiye hakim hale gelmeleri, ne en gelişkin örneklerine iletişim ve ulaşım alanında rastlanan devlet tekeli durumundaki işletmelerin çoğalması ve ne de hisse senetli holding sistemlerinin yaygınlığı ve kartellerin oluşumu, sermayenin emekgücüyle ilişkisinin özsel niteliğinde bir değişime yol açmış değildir.

Bu demektir ki, Aron’un kuşkusunu haklı çıkarır türden bir ilişkilendirmeye, Marx’ta yer yoktur.Yazarın deyişiyle söylenirse, “üretim güçlerinin belirli bir gelişme derecesinde bireysel mülkiyet hakkı“nın, “üretim güçlerinin gelişmesine bir engel oluşturabilece“ğinden sözedildiğinde de “üretim tekniğinin gelişmesi ile bireysel mülkiyet hakkının korunması arasında” çelişki olması gerçekliği reddedilmiş olmuyor.

Bir sıralama yapılarak ilerlenirse, yazar ilkin, üretim ilişkileriyle üretici güçler arasındaki çelişkiyi, “üretim güçleri“nin “bireysel özel mülkiyet hakkı” ile çelişkisine çevirir, ardından da üretici güçlerin belirli bir gelişme aşamasında üretim ilişkilerinin ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkileriyle -onların özel kapitalist niteliğiyle- çelişkiye düşmesini, “bireysel mülkiyet hakkı“yla çatışmaya indirger. Bu ikisi oysa, ilişkinin niteliği yönünden farklılık gösterirler. Bireysel mülkiyet hakkı sadece kapitalist gelişmeye bağlı olarak bireysel üretim araçlarına sahip olanların bunları kaybetmesiyle ve mülksüzleştirilen emekçilerin proletaryanın saflarına doğru itilmesine yol açmakla ortadan kalkmaz; üretimin ve sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi küçük mülk sahipliğini giderek artan şekilde tehlikeye düşürerek büyüklerce yutulmasına doğru gelişir. Tekellerin ve kartellerin ortaya çıkması ve uluslararası tekellerin doğuşu bu süreci hızlandırdığı gibi daha da acımasız kılar. Bu ama tekelci kapitalizm koşullarında küçük ve orta boy kapitalist işletmelerin hemen ve tümüyle ortadan kalkması anlamına da gelmez. Gelişme doğrultusuyla gelişmenin ivmesi bu bakımdan farklılık gösterir. Küçük üretim ve küçük işletmelerle büyükler arasındaki ilişkide, büyüğün küçüğü yutması, piyasadan silmesi, giderek yok etmesi, kapitalist iktisadi hareketin genel eğilimidir. Üretici güçlerin, gelişmelerinin belirli bir aşamasında üretim ilişkileriyle ya da onların ifadesi olan mülkiyet ilişkileriyle-ki bunlar kapitalizm koşullarında özel kapitalist nitelik gösterir ve bu tekil bireylerin ya da ailelerin mülkü olup olmamalarından bağımsızdır-çatışmaya girmeleri, tekellerin hakimiyeti koşullarında çok daha belirginleşir. Mali sermayenin “ağlarını, dünyanın bütün ülkelerine” yaydığını ve tekeller çağını yarattığını; tekellerin de her yere kendi ilkelerini götürdüklerini; büyük işletmelerin, özellikle de bankaların, küçük işletmeleri yutmakla kalmayıp onların sermayelerine ‘katılarak’, hisse senetlerini satın alarak veya değiştirerek ya da kredi sisteminden yararlanarak onları kendilerine bağlayıp yedeklerine aldıklarını belirterek Lenin, “bütün ülkeyi kaplayan sık bir mali kanallar şebekesinin bütün sermayeleri ve gelirleri merkezileştirerek, binlerce işletmeyi tek bir ulusal kapitalist örgüte ya da tek bir dünya kapitalist örgütüne dönüştürerek hızla yayıldığı”nı söylüyordu.[14] Yani, ayrı ayrı kapitalistlerin birleşerek “bir tek kolektif kapitalist meydana getirmeleri” yoluyla daha büyük sermayeyi çekip çevirmeleri mümkün ve pratikte de birçok örneğinde görülür biçimde gerçekleşmektedir. Mali sermaye egemenliği ve tekellerin oluşumu ise, hem küçük işletmeler üzerindeki baskının artmasına ve onların piyasadan silinmesi koşullarının oluşmasına hem de rekabetin koşullarının sertleşmesine yol açar. İleri teknolojinin güçlü sermaye grupları tarafından patentlenip tekele alınması gerçeği bir yana, hisse senetli şirketlerde büyük pay sahipliğinin küçük payları kontrol-denetim ve giderek paysız bırakacak yöndeki gelişimi yazarın endişesini gidermeye yeter de artar. Ne var ki Aron “kolay” ikna olacak biri değildir. Büyük şirketlerin kapitalizmin özü oldukları düşünülürse diye yazıyor, “üretim güçlerinin gelişiminin hiçbir aşamada mülkiyet hakkını ortadan kaldırmadığı ve üretim güçleri ve ilişkileri arasında çelişkinin olmadığı aynı kolaylıkla gösterilir. Üretim güçlerinin gelişimi, yeni üretim ilişkileri biçimlerinin ortaya çıkmasını gerektirir, ama bu yeni biçimler geleneksel mülkiyet hakkı ile çelişkili olmayabilir.” Fransız ve Amerikan tekellerinden gösterdiği örneklerle(bunları yukarıda gördük), bunların hem “kimsenin mülkiyeti olmadığı”nı, hem de büyük kapitalist tekeller olduklarını söyler.

Büyük kapitalist şirketlerin varlığı, ve yazarın deyimiyle “kapitalizmin özü” olmaları dolayımıyla “üretici güçlerin gelişiminin mülkiyet hakkını hiçbir aşamada ortadan kaldırmadığı” iddiası, bireysel mülkiyetin ortadan kalkması ya da kaldırılmasını üretim ilişkileriyle bağlanmayan üretici güçlerin gelişimine havale eden yanlış bir anlayışın ürünüdür. Bilimsel-teknik buluşları ilk ve en verimli tarzda üretime uygulama olanağına sahip büyük sermaye, ürettiği metaları pazara sürerken, bireysel üretim yapan küçük sermaye ya da bireysel üreticinin ilkel biçimlerle ürettiği malları karşısında önemli avantajlara da sahip olur. Rekabete dayanan kapitalist pazar ilişkilerinde daha ucuza daha hızlı üretim olanağını teknik avantajlarla elinde tutan büyük sermayenin diğerlerini mülkiyetten yoksun bırakmasının maddi zemini güçlenir. Bu demek oluyor ki, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi ve bağlı olarak tekellerin ortaya çıkışı, mülkiyetin belirli ellerde birikmesi yönündeki gelişmeye hız ve güç katar; bu da onlar yararına diğerlerinin pazardan silinmesi olanaklarının genişlemesi demektir. Peki, küçüklerin silinmesi, onların “mülkiyet hakkı“nın ortadan kaldırılması değilse nedir? Aron, makalesinin sonuna doğru, Marx’ın kuramına karşı belirlemelerini daha da netleştirir: Ona göre, Marx’ın”ekonominin işleyişi kuramını kapitalist ekonominin evrimi kuramı ile birleştirmeye“çalışması,”Kuramla tarihin bu sentezi“ne başvurması,”başlangıcında ve sonunda olmak üzere ikili bir güçlüğe sahiptir.” Marx’ın anlattığı biçimiyle diyor Profesör Aron, kapitalizmin işlemesi için sermayeye sahip bir grup insanın varolması ve emek gücünden başka bir şeyesahip olmayan insanların emek gücünü satın alması gerekir. Bu açıklamanın bu insan grubunun, “Tarihsel olarak nasıl oluştuğu?” sorusuna yanıt vermediğini ileri süren yazar iddiasını şöyle sürdürür: “Sermayenin işleyebilmesi için zorunlu ilk birikimin oluşum süreci nedir? Şiddet, güç, hile, hırsızlık ve siyasal tarihte klasik öteki yöntemin kapitalist bir grubun oluşumunu kolaylıkla açıklar. Ama bu grubun oluşumunu ekonomi ile açıklamak daha zordur. Kapitalizmin işleyişinin incelenmesi başlangıçta rejimin içinde işleyebilmesi koşullarını yaratabilmek için ekonomi dışı olgular gerektirir.” Ona göre, “Aynı türden bir güçlük sonuçta da ortaya çıkar. Kapital’de ne kapitalizmin işleyişinin sona ereceği an, ne de belirli bir anda işleyişinin sona ermesi gerektiği konusunda inandırıcı bir kanıt vardır. Kapitalizmin kendi kendini ortadan kaldırmasının ekonomik bakımdan kanıtlanması için iktisatçının şöyle diyebilmesi gerekirdi: Kapitalizm belirli bir yüzdenin altında kâr oranı ile işleyemez ya da: Gelir dağılımı belirli bir andan itibaren o düzeydedir ki, rejimin kendi üretimini emme olanağı yoktur. Ama gerçekten bu iki kanıttan hiç biri Kapital’de bulunmaz. Marx kapitalist rejimin giderek daha kötü işleyeceğine inanmak için bazı nedenler vermiştir, ama kapitalizmin iç çelişkileri ile yıkımını ekonomik bakımdan kanıtlamamıştır. Öyleyse hareket noktasında olduğu gibi, sürecin sonunda da siyasal nitelikli ve kapitalist ekonominin dışında bir etken katmak zorunludur.Kapitalizmin saf ekonomik kuramı sömürü ekonomisi olarak da temel bir güçlüğe sahiptir. Bu kuram artıdeğer kavramı üzerine kurulmuştur, o da ücret kuramından ayrılamaz. Oysa çağdaş her ekonomi yıllık üretiminin bir bölümünü üretim güçlerini geliştirmek amacıyla biriktirmek zorunda olduğu anlamda ilerleyicidir. Bu andan itibaren eğer kapitalist ekonomi bir sömürü ekonomisi olarak alınırsa kapitalist tasarruf ve yatırım mekanizmasının bir başka tipte çağdaş ekonomide varolan ya da varolabilecek biriktirme mekanizmasından hangi ölçüde ve hangi anlamda farklı olduğunu göstermek gerekir.”[15]

Yazarın, Marx’ın kapitalizm analizinden çıkardığı sonuçların yukarıdaki türden olması için Kapital’i kendisinin açıkladığı üzere yıllarca irdelemesi değil, ama ona şöyle bir bakıp geçmesi gerekirdi. İleri sürdüğü iddialar, ancak böylesine yüzeysel bir okumanın ürünü olabilir. Sermayenin basit ya da ilk birikiminin şiddet, hırsızlık, hilenin yanısıra “klasik öteki yöntemin“ürünü olabileceğini;ancak kapitalist bir grubun oluşumunun ekonomi ile açıklanamayacağını söyleyen yazar, bu öteki yöntemin ne olduğunu açıklamış olmamakla birlikte,kapitalist ilişkilerin başlangıçta “rejimin içinde işleyebilmesi koşullarını yaratabilmek için ekonomi dışı olgular gerektirir” diyerek ekonomi dışı zor unsurlarına atıfta bulunur. Söz konusu olan belirli bir sermaye sahibi olmak olduğunda, hırsızlık ve hilenin tümüyle ekonomi dışı sayılamayacağı ve bunların, sömürüye dayanan ekonomilerde bir çeşit türev olarak ortaya çıktıkları kendiliğinden anlaşılır. Siyasal zor ise, farklılaşmayı yaratan üretim ve maledinme temeli üzerinden zor uygulama araçlarının üretimini ve mülkiyetini gerektirir. Bu da sonuçta ekonomik olana bağlanır. Diğer yandan, ilkel birikim bir çalıştırma fazlalığına veya ticari mal değişiminden edilen yararada dayanabilir. Toprak sahipliği, serfin el konan emeğinden yararlanılarak ilk sermayenin ortaya çıkmasında rol oynayan diğer etken ve olanaktır. Sermaye sahipliğiyle üretim araçlarından yoksun ve emekgücünü satma dışında yaşam gereksinmelerini karşılama olanağı bulamayan emekçinin varlığı kuşkusuz belirli bir tarihsel gelişme sürecini gereksinir ya da onun ürünü olarak ortaya çıkar.

Kapitalizmin kendi kendini ortadan kaldırmasının ekonomik bakımdan kanıtlanması için“iktisatçının”Kapitalizm belirli bir yüzdenin altında kâr oranı ile işleyemez, ya da: Gelir dağılımı belirli bir andan itibaren o düzeydedir ki, rejimin kendi üretimini emme olanağı yoktur“demesi gerektiğini; ancak bu kanıtlardan hiçbirinin Kapital’de bulunmadığını ileri süren yazar, aynı şekilde, mutlak belirleyici “son nokta“, “son an” arayışındadır. Kapital’de kapitalizmin “sona ereceği anve belirli bir anda işleyişinin sona ermesi gerektiği konusunda inandırıcı bir kanıt“bulamayan yazarın tasavvuru, liberal burjuva düşünce birikimi bakımından dahi oldukça sığdır. Bu yorum ve anlayış, önceki bölümlerde belirtildiği üzere sosyal formasyonlardan arındırılmış bir ekonomi tasavvurundan kaynaklanır. Ancak, sermaye, ücret, artı-değer, değer, kâr, birikim, dolaşım gibi dolaysızca ekonomik kavramların ekonomik ilişkiler alanını açıklamasından hareketle sosyal formasyonların devrede olmadığı bir ekonomi tasavvur edilemez. “Kendi kendini ortadan kaldırmasının ekonomik bakımdan kanıtlanması” ifadesinin bu durumu muğlaklaştırıcı yanını bir tarafa bırakırsak, kapitalist üretim ilişkilerinin -onlar sermaye-emek ilişkisi olmaksızın burjuva anlamını yitirirler- üretici güçlerin gelişmesiyle çatışmaya girmesinin yıkım nedeni olduğu açıklamasını ekonomidışı saymak için bu ilişkilerle güçleri ekonomiden arındırmak gerekir. Ancak, bu mümkün değildir. Aron, “ekonomik bakımdan kanıtlama“yı, ekonomiyi düşünsel bir kategoriye indirgeyerek düşünmektedir. Böyle düşünülmesi mümkündür ama bu düşünmeye göre üretim üretim olarak, ücret ücret olarak, çelişki çelişki olarak kendi kendine varlık gösteren salt kavramsal kategorilere dönüşürler.Oysa, insan ve toplumundan soyutlanmış bir ekonomi olmadığı gibi, kapitalizmin son bulacağı “an” ve “durum“un belirlenmesi düşüncesi de, spekülasyondan öteye anlam ifade etmez.

Kapitalizmin ortadan kalkmasının ekonomik bakımdan doğrulanabilmesi için kâr oranının kapitalizmi artık işleyemez kılacağı sınırın ve üretimin sürdürülemeyeceği gelir dağılımı düzeyinin belirlenmesi gerektiği düşüncesi de aynı şekilde mekanik ve yüzeyseldir. Kâr oranının farklı işletmelerde ve farklı ülkelerde farklılıklar göstermesine karşın belirli bir toplumda ortalamaya doğru gelişeceğini; bazı sektörlerde diyelim yüzde 2-3 iken bazı diğerlerinde yüzde 20-30 olması durumunda yüksek olan alana kaçış sonucu diğer alanlara yatırım yapılmayacağını, bundan dolayı da ortalama bir kâr oranının oluşmasının sistem açısından önem gösterdiğini, bunun da rekabet dolayımında gerçekleşeceğini Marx’tan hareketle yazarın kendisi de sözkonusu eder. Onun, Marx’ın kuramında bulamadığı, kapitalizmin artık işleyemez olduğu “yüzde” sınırının belirtilmesidir! Böylesi bir “yüzde” oranı belirlenebilir mi? Bu yöndeki çaba, sistemi donmuş durumda varsaymaksızın anlamlı olamaz. Bu varsayım ise en küçük bir mantık belirtisi içermeyecektir. Kâr oranının şu ya da bu sektör ve işletmede değil sistemin tümü için geçerli olmak ve geçici de olmamak üzere varsayımsal olarak sıfıra veya altına düştüğünü kabul edersek, bu durumda-ki öyle olmaya devam ettiği sürece-kâr için üretim vasfının ortadan kalktığını, kapitalizmin de kapitalist üretim olarak sözkonusu olamayacağını kabul etmemiz gerekir. Peki böylesi bir durum mümkün müdür? Aron’un yürüttüğü mantık esas alınırsa, sistemin işleyemez olması için bu oranın teorik olarak açıklanması, kuramın doğruluğunun koşulu olacaktı. Yine ona göre, kapitalizmin “kendi kendini ortadan kaldırması“için, emekçilerin payına toplumsal üretimden hiçbir şey düşmemesi gerekirdi. Bu bakış açısı, kapitalizmin ortadan kaldırılabilirliğini ve ortadan kalkmasının tarihsel olarak kaçınılmaz olduğunu reddeder. Ya da öyle bir an ve nokta tasavvur eder ki, orada emekçiler tümüyle gelirden yoksun, kâr oranları da tüm kapitalist dünyada süreklilik gösterecek şekilde eksilerde; nüfusun %80-90’nı da kesintisiz şekilde yoksul olması gerekir.

Marx’ın kapitalizm kuramının “artıdeğer kavramı üzerine“kurulduğunu; onun da”ücret kuramından ayrılamaz“olduğunu belirten Aron’un, yıllık üretimin bir bölümünün”üretim güçlerini geliştirmek amacıyla“biriktirilmesi zorunluluğundan hareketle, bu türdenzorunlu pay ayırmayı kapitalizmin “bir sömürü ekonomisi olarak“alınmasına karşı bir olgu olarak göstermesive aksi durumda, “kapitalist tasarruf ve yatırım mekanizmasının bir başka tipte çağdaş ekonomide varolan ya da varolabilecek biriktirme me­kanizmasından hangi ölçüde ve hangi anlamda farklı olduğunu göstermek gerekir[16] diye koşul belirtmesi, ekonomi üzerine akademik derinlik istemeyen bir irdeleme açısından dahi oldukça yüzeysel bir bakış açısına işaret eder. Toplam toplumsal artı-değerden ya da tekil kapitalist işletmeler bazında teknoloji vb. araç ve güçlerin gelişimi için veya “AR-GE” harcamaları için ayrılan artı payın kaynağını değil ama kendisini ölçü alarak, bunun sömürü ilişkisini içermeyen hayali üretimini öngören bu yaklaşım, gerçekten trajiktir. Yazarın, kapitalizmde ve “başka tipte çağdaş ekonomi“olarak tanımladığıbunu sosyalizm olarak da okumak mümkünbir ekonomideki birikim ve bilim-teknoloji-toplumsal hizmetler için ayrılan pay arasındaki farkın, Marx’ın kuramında açık olmadığını ya da gösterilmediğini ileri sürebilmesi için ise, Marx’ın Kapital başta olmak üzere Grundrisse, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı ve Gotha Program Eleştirisigibi eserlerini yok saymak ya da şöyle bir yüzeysel okumayla geçiştirmiş olmak gerekir. Marx’ın kuramında çünkü, üretimde ve üretici güçlerde geliştirici olmaksızın burjuvazinin varlığını sürdüremeyeceği olanca açıklığıyla ortaya konur. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi bilimsel-teknik gelişmelerin üretimde kullanılması olanağını artırır. İleri teknik her sermaye grubu tarafından diğerlerine karşı rekabette öne geçmek üzere kullanılır. Büyük işletmeler, bu bakımdan avantajı elde tutarlar ve sözkonusu ihtiyacın karşılanması için belirli bir pay ayrılır. Yıllık üretimin bir bölümünün bu türden gereksinmeler için ayrılması bu bakımdan, bu ilişkilerin ve üretim biçiminin sömürüye dayanmadığını kanıtlamaz. Sorun bu kaynağın nasıl sağlandığı ya da ne olduğudur. Artı-değer kuramı buna yanıt verir. Marx ve Engels’in geliştirdikleri kuramda, kapitalist sömürü, sermaye ile canlı emekgücü arasındaki ilişkinin bir “çıktısı” olarak artı-değer üretimiyle belirir ve bu artı-değer sanayi kârı, ticari kâr, toprak rantı olarak paylaşılır. Sermaye sahibi sanayi kârının bir bölümünü genişleyen yeniden üretim için kullanırken bir bölümünü de kişisel harcamalarına ayırır. Bu kuramda, kapitalizmin salt bireysel sermayelerin matematiksel toplamı olarak alınamayacağı; bir toplumsal ilişkiler şekillenmesi üzerinden ve sağlanan toplam toplumsal artı-değerin bir bölümünün devlet gelirleri şeklinde(vergiler, kredi faizleri vb.) “kamusal hizmetler” için ayrılarak sistemin sürdürüldüğünü; herbirini aralarındaki ilişkileri de işaret ederek yüzlerce sayfa boyunca irdeleyip açıkladığını görmemek için fazlasıyla kasıt gerekir.

Sorun, söz konusu harcamaların kaynağı olarak belirdiğinde de, belirleyici olan, sömürü ilişkilerinin varlığı-yokluğudur. Sosyalist toplumsal sistemde de, toplumsal üretimin bir artısı olacak ve bu ‘artı’, toplumsal ortak yaşamın gereksindiği hizmetlerin karşılanması için kullanılacaktır. Bu ‘artı’ sömürüyle sağlanmaz. İşin, emekçiyi esir alması son bulmuş; gönüllü ve zevkle yapılan bir edim haline gelmiştir. Gereksinmelerinin karşılandığı, kullandığı üretim araçlarının hiçkimsenin olmayıpaynı anlama gelmek üzere herkesin olduğu ilişkiler içinde, o artık toplumsal ‘bütün’ün gönüllü üyesi durumundadır. Aron, sömürünün olup olmamasını değil, üretim artısının olmasından hareket ederken, ilişkilendirmeyi tersinden kurar ve özsel olanın yerine türevlerinden birini geçirir. Böyle olunca da, Marx’ın kuramını ve kuramın ücret, artı-değer, bireysel ve toplumsal “tasarruf” ya da birikim kavram ve kategorilerini “kendi başlarına tam olarak doyurucu” görmesi zorlaşır! Bir analiz yapıp çözüm gösterme iddiasında olmadığını ima etmesine; açıklamalarının “hiçbir üstünlük savı” taşımadığını, böyle bir şeyin “gülünç” olacağını söylemesine karşın, Marx’ın analizinin “kapitalist rejimin başlangıcı” gibi nesnel koşullardaki farklılıklar dolayımıyla düşünülebilecek bir gerekçe üzerinden “herhangi bir sanayi ekonomisinin özü olan şeyi” ayırdetmede “yetersiz kaldığını” ileri sürer. Ona göre, ekonominin sosyolojik bir incelemesinin bugünkü görevi, “bütün çağdaş ekonomilere bağlı nitelikler, çağdaş ekonominin özel bir rejimine bağlı nitelikler ve son olarak ekonominin bir büyüme evresine bağlı nitelikler“in incelenmesi olmalıdır! Bu belirlemenin, kapitalizmin özsel özelliklerinin açıklanmasını değil, ama çeşitli “çağdaş ekonomiler“in-kastedilen ayrı ayrı ülkelerin durumu olmalı-ve gelişme düzeyiyle bağlı özelliklerin irdelenmesini öne çıkardığı açıktır. En az bunun kadar açık olan diğeri ise, bu ikincilerin de gerekliliğini reddetmeksizin sistemin belirli karakteristik özelliklerinin açıklık kazanmasıdır. Marx’ın kuramı buna verdiği yanıtla, getirdiği açıklamayla, irdelemesinin yöntemi ve diyalektik bağlam bütünlüğü açısından oluşturduğu ulaşılması güç düzey ve kapsamla yol ve yön göstermeye devam ediyor. Aron, herhangi bir sanayi ekonomisinin “özü olan şey“in ne olduğunu açıklamaksızın, Marx’ın analizinin bu “özü” ortaya koymadığını gerekçe göstererek “yetersiz“likle niteler. Bir kanıtı yoktur, iddia eder ve geçer! İddiası kategorik olarak içeriksiz ve dayanaksızdır.

Marx hiç kuşku yok ki bugünkünden farklı koşullarda yaşadı. Yaşadığı ve eserlerini verdiği dönemde, kapitalizm bugünkü düzeyinde gelişmiş değildi. Tekeller yeni yeni ortaya çıkmaya başlamış, dünyanın önemlice bölümünde kapitalizm henüz yeterince ya da bazı ülkelerde hiç gelişmemişti. Buna karşın Engels ile birlikte, ortaya çıkanları dahiyane yetenek ve kavrayışla ve büyük bir öngörüyle analiz ederek, gelişmenin doğrultusunu, temel güçlerini, uluslararasılaşmayı, toplumsal sınıfların üretimdeki yeri ve rollerini, sermayenin bileşimi ve hareketinin karakteristik temel özelliklerini ortaya koydular. Ve Lenin, Marx ve Engels tarafından daha ilk belirtileri üzerinden işaret edilen bu gelişmelerin çok daha belirgin biçimler aldıkları 1900’lü yılların başında kaleme aldığı “Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması“nda bütün bunları daha da açarak tekellerin, anonim şirketlerinin, sermayenin hisse senetli holdingler biçimindeki faaliyetlerini ve kapitalist niteliğini daha ayrıntılı şekilde irdeleyerek açıkladı. 150 yıl sonra hala tartışılan Marx’ın eseri ne büyük bir hazinedir ki, burjuva düzeninin “daha esnek eleştirilerle” devamı için çaba gösteren sosyologlar, tarihçiler, felsefeciler ve politikacılar, onun eserini ve düşüncelerini etkisizleştirme arayışı ve çabalarını sürdürme ihtiyacı duyarlar. Aron’un devrime götürmeyecek esnek -düzeltici eleştiri önerisiyle “kapitalist rejimin özündeki çelişki“lerinbatı toplumunun sonunutarif etmeyecek sistem içi liberal yorumuna dayalı sosyoloji ve iktisat anlayışı bu kapsama girmektedir.

b-) İşçi Hareketinin Aktüel Durumunun Nesnel Gerçekliğine Karşı Kullanılması

Marx’ın “sınıflar arası kutuplaşma” ve sınıf mücadelesi vurgularına karşı Slattery şöyle der: “Marx’ın analizinin merkezini, belirli bir üretim tarzının yarattığı toplumsal ilişkilerin -kapitalizmdeki sermaye ve emek, burjuvazi ve proletarya arasındaki ilişkinin ve mülk sahipliği ve özel mülkiyet üzerindeki temel sınıf çatışmasının- betimlenmesi oluşturur. Marx’ın kapitalist toplum üzerine ilk sınıf analizi nispeten basit, iki boyutlu bir analiz olsa da, o daha sonraki yazılarında küçük üreticiler, küçük burjuvazi, idareciler ve hatta ideolojik veya entellektüel sınıfları da içeren çok daha kompleks bir yapının varlığını belirler. O aynı şekilde burjuvâ toplumunun yönetiminde önemli görevler üstlenecek orta sınıfların gelişimini önceden görür: işçiler ile kapitalistler ve toprak sahipleri arasında kalan, esasen ve doğrudan ücretle [geçimini sağlayan] sayıları sürekli artan orta sınıflar… üst sınıfın sosyal güvenliği ve gücünü genişleterek, emekçi sınıf üzerinde ağır bir yük oluşturmaktadır.”

Slattery’e göre, “Gelişmiş kapitalist toplumların iki ana sınıf temelinde kendi içlerinde kutuplaşacakları öngörüsü açıkçası gerçekleşmemiştir. Daha ziyade aksi olmuş, orta sınıflar gelişmiş, işçi sınıfı küçülmüş ve tüm sınıfsal yapı yaş, cinsiyet ve ırk gibi ekonomik-olmayan tabakalaşma biçimlerinin etkisiyle kendi içinde parçalanmaya uğramış ve ufalmıştır. Bunun yanı sıra, işçi sınıfı birlik bilinci ve devrimci bilinç geliştirmekten uzak olarak, büyük ölçüde muhafazakâr bir yapı sergilemiştir. Yirminci yüzyılın ‘komünist’ devrimleri zengin sanayileşmiş Batıda değil, aksine Doğunun ve Üçüncü Dünya ülkelerinin tarımcı toplumlarında, çoğunlukla ekonomik devrimlerin değil siyasal gücün etkisiyle ortaya çıkmıştır. Üretim tarzları ve bir tarihsel gelişme analizi olarak üretim tarzı fikrini gerçek toplumlara düşünüldüğü şekliyle uygulamak kolay değildir. Bu şemaya çok az toplum tamamıyla uyar. Çok azı kelimenin gerçek anlamında kapitalist veya sosyalist olarak nitelendirilebilir. Bu problemi Marx bile kabul etmiş ve karma ekonomilerden ve hatta bazı toplumların ‘büyük bir adım atarak sosyalizme giden ara evreyi atlamaları’ ihtimalinden söz etmiştir. Yirminci yüzyılın Komünist toplumlarının ne sınıfsız ne de özgürleştirici oldukları, aksine her zaman görülen acımasız ve otoriter bazı rejimlere yol açtıkları görülmüştür. 1980’lerde Doğu Avrupa’da sosyalizmin çöküşü Marksist ideolojinin yetersizliğini ve Batı kapitalizminin üstünlüğünü gösterir gibi görünmüştür.”[17]

Marx’ın sınıf kuramının bir “basitleştirmeye doğru” yönelişi; kapitalist gelişme sürecinde, farklı toplumsal grupların bir kısmının burjuvazinin, diğer bir kısmının proletarya etrafında biraraya geleceğini öngördüğünü belirten Aron ise, çok verimli-çok yazan Marx’ın, “bazen aynı konuda farklı şeyler” söyleyerek çeşitli güçlüklerin doğmasına neden olduğunu ileri sürerek Slattery’in yaklaşımından bazı yönleriyle farklılaşan bir yaklaşım gösterir.Engels tarafından KapitalinIII. Cildi’nde yayımlanan “Sınıflar” başlıklı bölüme işaretle, sözkonusu bölümden “gelir kaynakları“yla sınıf ayrımı arasındaki ilişkiyi ortaya koyan paragrafı aktarır[18] ve sınıf ayrımının gelirin ekonomik kaynağıyla ilişkisinin(yani sermaye-kâr, toprak-toprak rantı, emek-ücret bağlamları) önemine değinir. Slattery’in aksine Aron, Marx’ın Fransa’da Sınıf Savaşımları ve Louis Bonaparte 18. Brumaire gibi somut tarihsel gelişmeler dolayımında kaleme alınmış eserlerindeki “sınıflar sıralaması“nın “Kapital in son bölümünde ana çizgileri belirtilen sınıf kuramına karşı” olmadığını belirtir. Bu daha ayrıntılı “sınıflama“nın(mali burjuvazi, sanayi burjuvazisi, tüccar burjuvazi, küçük burjuvazi, köylüler, işçi sınıfı ve lümpenproletarya) Kapital’de ortaya konan sınıf ayrımından farklılığının ele alınan konunun farklılığından kaynaklandığını; Marx’ın “Birinci durumda kapitalist bir ekonominin belirgin nitelikleri olan büyük gruplaşmaları belirlemeye çalışır“ken; ikincisinde “özel tarihsel koşullarda siyasal olaylar üzerinde etkide bulunan toplumsal grupların hangileri olduğunu” irdelediğini söyler. Aron, kapitalist toplumsal gelişmenin iki büyük sınıfa doğru yol almasının, “tarihin iki büyük oyuncusunun biri ya da öteki tarafından henüz emilmemiş olan grupların varlığını ortadan kaldırmadığı gibi, sınıfların her birinin içinde alt grupların varlığını da ortadan kaldırma“dığını, ancak “bu diğer grupların; tüccarlar, küçük burjuvalar toplumun eski yapısının artakalanları“nın “tarihsel evrim geliştikçe emekçilerin ya da kapitalistlerin tarafına katılmak zorunda kalacak“ları görüşünü de reddetmez.[19]

Buna karşın ama, profesör Aron, Marx’ın sınıf analizindeyine de”iki noktanın anlaşılmaz ve tartışmalı” olduğunu ileri sürerek şöyle devam eder: “Marx incelemenin başlangıç noktasında burjuvazinin yükselişi ve emekçi sınıfının yükselişini bir tutar. İlk yazılarından başlayarak dördüncü bir durumun ortaya çıkışını üçüncünün yükselişi ile benzer olarak anlatır. Burjuvazi üretim güçlerini feodal toplumun içinde geliştirmiştir. Aynı emekçi sınıfı üretim güçlerini kapitalist toplumun içinde geliştirmektedir. Bu benzetme bana yanlış görünür.“Ona göre, tüccar ya da sanayici olsun, “burjuvazi feodal toplum içinde üretim güçleri yarattığında eski toplumun içinde oluşturulmuş gerçekten yeni bir toplumsal sınıftı. Ama tüccar ya da sanayici olsun burjuvazi toplumsal bakımdan zorunlu işlevleri yerine getiren ayrıcalıklı bir azınlıktı.“Oysa kapitalist toplumda emekçi sınıfı “ayrıcalıklı bir azınlık değil, tersine ayrıcalıklı olmayan işçilerin büyük kitlesidir. Kapitalist toplum içinde yeni üretim güçleri ya da ilişkileri yaratmaz; iş­çiler kapitalistler ya da teknisyenler tarafından yönetilen bir üretim sisteminin uygulama görevlileridir. Bu andan başlayarak emekçi sınıfının yükselişini burjuvazinin yükselişine benzetmek sosyolojik olarak yanlıştır.[20]

Bu demek oluyor ki, burjuvazi, feodalizmin bağrında “üretim güçleri” yaratarak toplumsal bakımdan “zorunlu işlevleri yerine getiren ayrıcalıklı bir azınlık” iken; işçi sınıfı kapitalizm koşullarında ayrıcalıklı azınlık olmadığı için, “yeni üretim güçleri ya da ilişkileri” yaratamaz. İşçiler ancak “kapitalistler ya da teknisyenler tarafından yönetilen” bir üretim sisteminin “uygulama görevlileri” olabilirler. Bu bakımdan diyor yazar, “Burjuvazinin yükselişi ile emekçi sınıfının yükselişi arasında denklik” kurulamaz. Ona göre, Marksistler bu benzemezliği siyasal parti yönetimini emekçi sınıfın “kendisiyle” özdeşleştirip “partiyi yöneten ve emekçi sınıfından olduğunu iddia eden azınlığı” emekçi göstererek, çözmeye çalışmışlardır! Oysa diyor Aron, burjuvazinin durumunda, “ayrıcalıklı olan burjuvalardır; ticaret ve sanayi onlar yönetir, onlar egemendir. Emekçi sınıfı devrimini yaptığında emekçi sınıfından olduğunu ilan eden insanlar ticari ve sınai işletmeleri yönetirler ve iktidarı kullanırlar. Burjuvazi toplumsal olarak egemen durumdan siyasal gücün kullanımına geçen ayrıcalıklı bir azınlıktır; emekçi sınıfı ayrıcalığı olmayan büyük kitledir, bu niteliği ile ayrıcalıklı ve egemen azınlık haline gelemez.” Aron bu durumu, “sonuçları çok büyük olan tarihin bütün Marksist görüşünün temel yanılgısı” sayar. Ve yine ona göre, “Marx ekonomik, toplumsal ve siyasal bir rejimi tek anlamlı biçimde iktidarı kullanan sınıfla tanımlamak istemiştir. Oysa bu rejim tanımı yetersizdir, çünkü görünüşte siyasetin ekonomiye ya da devletin toplumsal gruplar arasındaki ilişkiye indirgenmesini içerir.”[21]

Yukarıdaki yorumları mümkün olduğu kadarıyla ayrıştırarak ilerlemeye çalışalım: Slattery, Marx’ın toplum analizi ve sınıf teorisinde belirleyici işleve sahip olan üretim tarzı, üretici güçler ve üretim ilişkileri diyalektiğini, farklı toplumsal kesimlerin belirli bir toplumda belirli koşullarda ve belirli tarihsel olaylar bağlamında aldıkları tutumla ölçeğe vurarak, birbiriyle uyumsuz oldukları sonucuna varır, ve bunu da, Marx’ın sınıf belirlemelerinin   “doğrulanmadığı” yönünde yorumlar. Yazarı bu sonuçlara götüren ise işçi hareketinin aktüel “gerçekliği”nin tekyanlı yorumudur. Bir kuramın doğrulanmasının pratikteki gerçekleşmesiyle bağlı oluşundan hareket eden bu yaklaşım, belirli anlamda “akılcı” ve “realist”tir! İşçi hareketiyle mücadelesinin verili durumu ve düzeyi bu yaklaşımı destekler görünmektedir. Yazar bunlardan hareketle, modern işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü üzere “devrime kalkışmaktan ve kapitalist devleti yıkmaktan uzak” olduğu ya da durduğunu, Marx’ın kuramına karşı gelişmeler kapsamında”en dikkat çekici olanı” diyerek öne çıkarır. Bu iddiaya göre-ki çeşitli versiyonları vardır- modern işçi sınıfı “artık sosyolojik sahneden tamamen kalk(mış)” veya “kalkar” görünmektedir. “Görünen”e dayanan bu iddia, kapitalizmin nesnel olgularıyla çelişkileri gözönünde tutulmadığında ve sadece mücadelenin bugünkü düzeyi, kapsamı ve niteliğine dayandırıldığında, “kanıtlanmış” sayılır! İşçi sınıfının günümüzde, Paris Komünü ya da Ekim Devrimi dönemlerinde olduğu türden iktidar hedefli kalkışmalardan henüz uzak olduğu somut bir veridir. Hareketi dağınık, örgütlü mücadelesi geriye düşmüştür. Sadece işbölümü, ücret farklılıkları gibi nedenlerle değil –bu yeni bir durum ya da salt yeni bir gelişme de değildir- sadece burjuva saldırılar nedeniyle de değil, ama etkisi daha da genişleyen ve sınıf içinde burjuva ajanlığı faaliyetiyle işçi aristokrasisi ve sendikal bürokrasi tarafından da bölünerek güçten düşürülmüştür. Burjuvazinin pasifikasyon ve yedekleme politikası ciddi bir etkiye sahiptir. Yeni işçi kuşakları, kapitalizm ve burjuva dünyasının “yaşanabilir tek toplum biçimi olduğu” ve “ondan yararlanma dışında yol olmadığı” propagandasının egemen olduğu bir ortamda yetişmektedirler. Bütün bunlar doğrudur! Ancak bu doğrulardan hareketle Marx’ın kuramına yönelik olarak ileri sürülen iddialar doğrulanamazlar. Gelişmelerin bütün bağlamını gözönünde tutmayan, gelişme doğrultusunu gözetmeyen yukarıdaki iddiaların başlıca özelliği; toplumsal gelişmenin dinamiklerini, doğrultusu ve güçlerinin durumu ve ilişkilerini tekyanlı ve yüzeysel bir görüş açısından değerlendiren bir bakış açısının ürünü olmalarıdır. İleri sürülen iddialar, konjonktürel “kanıtlar”ına karşın, toplumsal yaşam ve sınıf ilişkilerinin dinamik-değişken olmaları gerçekliğince geçersizleştirilirler. Bunları birkaç maddede ele alacağız:

ı) İşçi sınıfının “yaş, cinsiyet ve ırk gibi ekonomik olmayan tabakalaşma biçimlerinin etkisiyle kendi içinde parçalanmaya uğraması”nı, kapitalizmin yeni bir olgusal gerçekliği olarak gösteren “bölünme” teorisi, bu bölünme etkenlerinin tümünün değilse de önemli bir bölümünün, kapitalizmin rekabete ve sömürüye dayanan karakteristik özellikleriyle bağlı olarak başından beri ve eğer toplumsal gelişme tarihi dikkate alınarak söylenirse, emekçiler açısından hatta ondan da önce toplumsal gerçekliğin unsurları olarak var oldukları gerçeğini görmezden gelir. Bölünme ya da “parçalanmaya uğrama” ayrıca, yalnızca işçi sınıfı için değil, toplumsal tüm kesimler açısından da geçerlilik gösterir. Kaldı ki, sınıf çıkarları dolayımıyla kapitalistler rekabet içinde birbirleriyle mücadele eder ve büyükler küçükleri piyasadan silmek üzere her tür aracı kullanırlarken, işçilerin üretim içindeki durumları, onları birleşmeye ve bir sınıf olarak davranmaya doğru zorlar. Sınıf içi bölünmeler kapitalistler açısından daha fazla kâr için pazar payını büyütme ve rakipleri pazardan dışlama ve silme-rekabet yasasının kaçınılmaz kıldığı çatışmalarla birlikte yıkıcı işlev görürken; işçi sınıfı açısından geçicilik gösterir. İşçilerin işbölümü, etnik-ulusal köken farklılığı, ücret farklılığı, çalışıyor ya da işsiz olmaları, farklı sendika ve partilerde örgütlü olma ya da onları destekleme gibi nedenlerle parçalılık gösteren hareketi değişmeye ve yerini sınıf olarak birleşmelerine bırakmaya açıktır. Kapitalizm işçileri binlerle büyük fabrika ve işyerlerinde bir araya getirir; burjuvazinin sınıf çıkarlarına karşıtlık göstermesine karşın iradesinden bağımsız olarak böylece işçilerin örgütlü birliğinin maddi zeminini güçlendirir. Emekgüçlerini belirli bir ücret karşılığı kapitalistlere satan insanlar olmaları, işçileri giderek artan şekilde birbirlerine benzer tutum ve davranışlara iter, birlikte hareket etme ihtiyaçlarını artırır; ücretlerini artırma, çalışma ve yaşam koşullarını düzeltme, işgünü süresini düşürme vb. gibi talepler etrafında birleşmeleri, dayanışmaları olmaksızın daha fazla baskı görecekleri ve daha yoğun sömürüye uğrayacaklarını deneyimleriyle görüp öğrenirler. Bu mücadele içinde, kapitalistlerden farklı ve onlara karşıt bir sınıf olduklarını deneyleyerek “kendileri için sınıf” haline gelme yönünde örgütlü çabaya girişirler. Bunu, hareketin en geri durumunda dahi ortaya çıkan irili-ufaklı tekil direnişlerde gözlemlemek mümkündür. İşbölümü ve diğer etkenlerle bağlı dağınıklıklarına karşın, işçilerin, üretimin toplumsal karakteri dolayımındaki biraradalıkları, pratik deneyimleriyle birlikte birleşik mücadelelerini olanaklı hale getirir. İşçi sınıfı mücadelesinin sınıfsal karakteriyle işçilerin üretim sürecinde üstlendikleri ya da gördükleri işlev çünkü, dolaysızca birbirine bağlıdır. Bütün zayıflığına karşın, işçi örgütlerinin “halâ” var olmaları, göstergelerden yalnızca biridir. İşçiler, birleşmeye ve bir sınıf oluşturmaya en yatkın olan toplumsal formasyonu oluştururlar. Her pratik işçi direnişi, grevi ya da başkaldırısında bu görülür. İşçilerin “birlik bilinci” bu maddi zemin üzerinde gelişip ilerler.[22]

ıı) Orta burjuva kesimlerin “üst sınıfın sosyal güvenliğini ve gücünü” genişletici rol oynadıkları, üst sınıflarla işbirbiği içinde işçi sınıfı ve emekçilere karşı tutum içinde olacakları, emekçiler üzerinde ağır yük oluşturdukları doğrudur. Buna, bu kesimden olmayıp ideolojik-pratik tutumlarıyla üst sınıflara yedeklenen çeşitli kesimlerden tekil bireyler de eklenebilir. Ancak, Slattery’in yorumunda toplumsal sınıf ve kesimlerin “büyümesi” ya da “küçülmesi”, siyasal pratikleriyle birlikte statikleştirilir. Toplumsal dinamizm oysa toplumun en önemli hareket ettirici gücüdür. Toplumsal gerçeklikte, tüm kesimlerin saflarında değişim ve “dalgalanma”lar kaçınılmazdır. Emek-sermaye ilişkileri dolayımıyla ister tekil isterse sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasına bağlı olarak, ve toplumun öteki çeşitli kesimlerden hızı ve büyüklüğü değişmekle birlikte işçilerin saflarına katılmalarla işçi sınıfı büyümeye devam ediyor.

İşçi sınıfının sadece dağınık ve parçalı olmakla kalmayıp “küçüldüğü” iddiasını “tamamlayıcı” bir yönü de olmak üzere ileri sürülen “orta sınıf”ın büyümesi ve halk üzerinde baskı oluşturan devlet yönetiminin unsuruna dönüşmesi iddiası da aynı şekilde, toplumsal değişimi tek yönlü gören bir bakış açısına işaret eder. Bu iddiayı ileri sürenlerin, tekelci hakimiyet koşullarında iflasa sürüklenen, bireysel üretim araçlarını kaybederek yoksulluğa ve işsizliğe itilen, rekabet “kurbanı” yığınca küçük üretici ve küçük işletmecinin durumuna ilişkin, bu kesimlerin “akıbeti”ne dair bir açıklaması yoktur. Bu iddia, devlet bürokrasisinin alt kademelerinde görev yapan çeşitli mesleklerden insanlarla birlikte doktor, avukat, mühendis gibi yaptıkları iş ve sermaye ile ilişkilerinin karakteri dikkate alınmaksızın topluca “orta sınıf” kategorisinde gösterilen ücretli ya da maaşlı insanların büyük çoğunluğunun devlet yönetimiyle ilişkisinin olmaması nedeniyle de dayanaktan yoksundur. Kaldıki, bu çeşitli mesleklerden olanların önemli bir kesimi de emekçi konumunda bulunurlar.

ııı)Marx ve Engels kapitalist gelişmenin tarihsel doğrultusunu işaret ettiler. Kuramlarını oluşturduklarında, henüz ancak Avrupa’nın İngiltere, Hollanda, İtalya, Fransa-daha sonra Almanya ve ABD- gibi ülkelerde gelişmekte olan kapitalizm, onların sadece Komünist Manifesto’da değil başka eserlerinde de işaret ettikleri gibi burjuvazinin ayakları altındaki toprağın sarsılmasına, ulusal sınırların aşılmasına yol açtı. Bu gelişme diğer yandan kaçınılmaz şekilde uluslararasılaşmaya yol açtı ve yaşamlarını ve ‘soy’larını sürdürmek için emekgüçlerini satmak zorunda olan işçilerin sayısı milyarlara ulaştı.[23] Tekelleşmeyle birlikte küçük işletme ve küçük üretimin artan şekilde yok olduğu; kendi üretim aracıyla bireysel üretim yapanların bunu sürdüremez hale geldikeri, tarımda kapitalistleşmeyle birlikte bireysel üretim araçlarını kaybederek kentlerin kenar mahallelerine göçen işsiz yığınlarının ortaya çıktığı reddedilebilir bir durum değildir. Bunlara göz kapayarak Marx’ın işaret ettiği gelişme doğrultusunu ve toplumun öteki kesimlerinden işçilerin saflarına katılımı, ara kesimlerin, küçük üretici ve işletmecinin, devlet daireleri ve işletmelerinde çalışanların varlığı gerekçesiyle yok saymak, toplumsal yaşam ve gelişmeyi dinamizminden soyutlayarak dondurmak; toplumun giderek belirginleşen şekilde iki büyük sınıf(proletarya ve burjuvazi) halinde bölündüğü gerçeğini gözardı etmek olur. Kapitalist gelişmenin tarihsel doğrultusu oysa, “üretim araçlarını gitgide emekten ayırarak dağınık üretim araçlarını büyük kitleler halinde bir araya topla“mave böylece “emeği ücretli emeğe, üretim araçlarını sermayeye dönüştür”me yönündedir. Toprak mülkiyetinin sermaye ve emekten ayrışması ya da kapitalist üretim tarzına uygun düşen toprak sahipliğine dönüşmesi bu gelişme eğilimiyle uygundur. Bu da gelişmenin toplumun başlıca iki büyük sınıf halinde şekillenmesine yol alması demektir. İşçilerin bir sınıf meydana getirmesini sağlayan maddi zemin emekgücünün, genişleyen yeniden üretimin koşulu olması; yaşam biçimleriyle çıkarlarını toplumun öteki sınıflarınkinden ayıran ve farklılaştıran ekonomik-sosyal koşullarda yaşıyor olmaları; burjuva sınıfına karşı birlik ve ortak mücadele gereksinimi duymaları ve bu yöndeki hareketleridir.

ıv)Marx, kapitalizmde sınıf sorununu, sermaye, emekgücü ve toprak sahipliği kategorileriyle ilişkisi dolayımında ve emek gücünün yarattığı değerin ücret, kâr(sanayi kârı ve faiz) ve toprak rantı şeklinde bölüşülmesini de veri alarak irdeler. Bu irdelemede “ara kesimler” yok sayılmazlar. Proletarya ile burjuvazi şeklinde iki büyük sınıf halinde bölünen toplumsal karşıtlıkta, tarihsel olarak bu iki büyük sınıfa katılmaya doğru sürüklenen ya da başka türlü söylenirse, çözülüp-dağılmaları bizzat kapitalist gelişme dolayımında gerçekleşen ve bu iki temel sınıfa katılmaya doğru itilen değişik ara grupların(küçük burjuvalar, tüccarlar, küçük üreticiler) varlığı yadsınmadığı gibi, kapitalist rekabet ve kâr için üretim dolayımıyla tarihsel olarak çözülüp dağılmakta olan bu kesimlerin hemen ve tümüyle ortadan kalkacakları da ileri sürülmez. Buradan şu çıkar ki, kapitalist toplumda emek-sermaye ilişkileri temelinde ayrışan iki büyük sınıf gerçekliği, somut ve verili bir toplumda, belirli bir gelişme dolayımıyla çeşitli toplumsal kesimlerin somut durumu ve tutumuyla karşıt olarak gösterilemez.[24]Fransada Sınıf Savaşları ve 18. Brumeriegibi eserlerde açıklığa kavuşturulan, belirli bir toplumun gelişmesinin belirli bir döneminde yaşanan olaylar dolayımında irdelenmesidir. Bu analizlerde, gelişen olaylar karşısında alınan tutumlar üzerinden çeşitli sınıf ve kesimlerin durumu ayrıntılı şekilde ortaya konmuştur ve bunun temelinde de burjuvaziyle-proletarya arasındaki çelişki yatmaktadır.

  1. v) Slattery’in Marx’ın kuramına yönelik itirazları geçerli göstermek üzere işaret ettiği “içerden gelen eleştiriler”in içeriği, bu eleştirilerin “dıştan gelen”lerle birleşen unsurlarının bir hayli olduğunu göstermektedir. Marx’ın toplum ve sınıf teorisine ya da altyapı-üstyapı kategorilerine dair belirlemelerine yönelik eleştirilerin çoğunun “daha ziyade taraftarlarından ve onun yolunu izleyen Marksist okullardan, onun sonraki çalışmasının yapısal ve ekonomik determinizminden yararlananlardan (Althusser) ve savaş-sonrası kapitalizmi üstyapı ve kültürel alanın ideolojik kontrolü temelinde açıklamaya çalışanlardan (Frankfurt Okulu)” geldiğini söylerken, yazar kuşkusuz belirli bir gerçeğe işaret etmektedir. Marx’ın kuramına yönelik dolaysızca burjuva cepheden yöneltilen eleştirilerin yavanlığı ve Max Weber -Antoni Giddens gibi liberal sosyolog ve iktisatçıların ileri sürdükleriyle kıyaslandığında, kendilerini Marksist olarak adlandıran Adorno, Althussergibi ideologların ya da Marksizm ile ilişkilerinin nostaljidışında kalmadığını ilan ederek tam karşıya geçen Laclau-Mouffe’ın, veya M. Boockhin gibi anarşist teorisyenlerin ileri sürdükleri görüşlerin, özellikle de proletarya hareketi ve sosyalizmin burjuvazi ve emperyalizm tarafından çokyönlü karşı saldırıyla püskürtüldüğü koşullarda daha çok ilgi çektiği doğrudur.[25]

Ancak, bir eleştirinin geçerliliği, “içeriden” ya da “dışarıdan” yöneltilmiş olmasında değil, isabetli olup-olmamasına bağlıdır. Daha önce Marksist olan ya da olduğunu söyleyen çeşitli yazar ve ideologların, sonraki süreçte yaşanan gelişmeler karşısında içine girdikleri eğilime bağlı olarak, Marx’ın kuramına karşı çeşitli eleştirilerle ortaya çıkmaları ve ileri sürdükleri düşüncelerin geniş çevrelerde ilgi görmesi, yanısıra bu durumun hemen her zaman olduğu üzere burjuvazi tarafından Marksizm-Leninizm’e karşı ideolojik saldırının malzemesi olarak kullanılması, Marx ve kuramını yanlışlama kriteri olarak görülemez. Burjuvazinin aklıbaşında temsilcileriyle kapitalistlerin, işçi sınıfı ve eyleminde gördükleri potansiyel tehdidin farkında olarak sürdürdükleri sınıfsal politikalar bile tek başına bu gerekçelendirmeleri boşa çıkarır. Toplumsal pratik, hemen tüm kapitalist ülkelerde, işçilerin kapitalistlere ve hükümetlerine karşı yaşam koşullarını iyileştirme mücadelesinin, kapitalist üretim ilişkilerinde temel karakteristik özellik oluşturan emek-sermaye ilişkileri zemininde geliştiğini ve devam ettiğini gösteriyor. Bu demektir ki, Marx’ın sınıf teorisine eleştirinin bu biçimi, mücadelenin güncel düzeyi dışında bir veriye sahip değildir. Bu da, bu eleştirinin, hareketin diyalektiği tarafından boşa çıkarılmaya mahkum olduğunu gösterir.

vı) Sınıfın “birlik bilinci” çok sayıda etkene bağlı olarak gelişir ve değişir. Bu etkenleri gözönünde tutmayan bir “birlik bilinci” belirlemesi ve tartışması açmaza düşer. Ancak bu sorun açısından belirleyici asıl etkenin sınıf çıkarlarıyla bağlı çelişki ve mücadele olduğu kesindir. İşçilerin sömürülen bir toplumsal kesimi oluşturmaları gerçekliği, bir sınıf oluşturarak burjuvazinin karşısına dikilmeleri gerekliliğini herbir somut durumda bir ihtiyaç olarak dayatır ve bu yöndeki tarihsel örneklerden öğrenme anlayışıyla birlikte bu eğilim tüm zikzaklara rağmen giderek güç kazanır. Kapitalistin kâr için canlı emekgücüne ihtiyaç duyması, sayısal olarak da artan işçilerin ve onların işsizliğe itilen ve böylece daha kötü koşullarda yaşamaya mahkum bırakılan kesimlerinin sınıf birliği ve bilinciyle hareketini kışkırtır. Mücadele içinde güçlerini birleştiren, yaşam ve mücadele deneyimlerinden sonuçlar çıkaran, eylemleri içinde ve diğer sınıflar ve devletle ilişkileri üzerine düşünmek durumunda olan, tartışmalar aracıyla bilgi düzeylerini ilerleten ve fakat kendiliğinden bir sınıf olmaktan çıkarak “kendisi için sınıf” haline gelmesi hareketin kendiliğinden iktisadi biçimleri içinde mümkün olmayan işçilerin, bu hareket içinde ancak “tohum halinde“-“nüve olarak” ve sezgi düzeyinde bulunabilen sınıf bilincinin politik iktidarın alınması hedefli siyasal sınıf bilinci haline gelmesi ise, bu mücadelenin bir diğer cephesindeki çabayla bağlıdır. İşçilerin kapitalistlerle ve devletle ilişkilerinde gördükleri zor, baskı, yasak ve engelleme nedenli “uyanış” ibareleri ve ücret-çalışma koşulları dolayımlı mücadeledeki deneyimleri, sosyalist sınıf bilinci edinmelerinde kolaylaştırıcı işlev görmesine karşın, bu bilincin hareket içinde ve kendiliğinden edinilmesini sağlamaz. Bu bilinç işçilere “dışarıdan” ve fakat işçi hareketinin içinde olarak, örgütlü mücadelelerini geliştirme ve yayma çabalarına katılarak götürülecektir. Devrimin ve sosyalizmin başarısı için, “komünist bilincin kitlesel ölçekte oluşturulması” gerekir. Bunun için, insanların “kitlesel ölçekte değişime uğraması zorunludur.” “Bu değişim, ancak pratik hareket içinde, bir devrimle gerçekleşebilir. Dolayısıyla devrim, yalnızca egemen sınıfın başka herhangi bir yolla yıkılmasının imkansız olması nedeniyle değil, aynı zamanda, yıkan sınıfın da ancak devrim yoluyla kendini eskinin tüm pisliğinden kurtarabilecek ve toplumu yeni baştan kurabilecek duruma gelebilmesi nedeniyle de zorunludur.[26]İşçiler sadece kendileriyle ilgili sorunlar için değil, hangi kesimi hedefliyor olursa olsun baskının her türüne karşı, özgürlük ve demokrasi için mücadeleye atıldıkları, çeşitli sınıfların devletle ilişkilerinin karakterini kavradıkları ve sömürülmelerinin nedenini birey kapitalistin “kötü muamelesi“nde değil ama artı-değer üretimine dayanan, başlıca amacı kâr olan ve üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetine dayanan mevcut üretim tarzı ve ilişkilerinde görerek ona karşı ve onu yok etmek için mücadelelerini birleştirdikleri oranda, kapitalizm içerdiği çelişkilerinin onu yıkıma götüren tarihsel hareketin akışı karşısında tutunamaz ve tarihsel bir uğrak olarak ömrünün sonuna gelir.[27]

vıı)İşçi sınıfı ve halk devrimlerin kapitalizmin en ileri düzeyde geliştiği ülkelerde değil de, “Doğunun ve Üçüncü Dünya ülkelerinin tarımcı toplumlarında” gerçekleşmesini Marx’ın kuramına karşı bir gelişme olarak gösteren düşünce, kapitalizmin dengesiz ve sıçramalı gelişmesiyle birlikte uluslararasılaşma olgusunu gözetmeyen bir bakış açısının ürünüdür. Kapitalist emperyalizmin, çelişkilerinin en keskin ve zincirin en zayıf olduğu halkası ya da halkalarında kırılması ne “sıra dışı”dır ne de ekonomik analizi yanlışlayan bir “siyasal güç darbesi”dir. Gerçekleşen sosyalist ve demokratik-halkçı devrimleri, “çoğunlukla ekonomik devrimlerin değil, siyasal gücün etkisiyle” gerçekleştirilmiş görerek, bunun da toplumsal gelişmenin tarihselliği görüşünü zora soktuğunu iddia eden görüş, “ekonomik devrim” ile “siyasal gücün etkisi” arasındaki ilişkiyi atlar ya da hatta bunları birbirine karşıt göstererek devrimlerin salt iktisadi hareketin düzeyi dolayımında ve kendiliğinden gerçekleşebileceğini ima eder.Kapitalist gelişmeyi tekil ülkelerin sınırlarında değerlendirir ve çok az sayıdaki ülkenin “gerçek anlamda kapitalist” olduğunu ileri sürerek bu devrimlerin gerçekleştiği emperyalist kapitalizm koşullarının uluslararası gerçekliğini muğlaklaştırır. “Yirminci yüzyılın komünist toplumları”nın sınıfsız ve herkes için özgürlükçü olmadıklarını belirterek bu durumun, “komünizmin sınıfsızlığı ve gerçek özgürlüğü sağlayamayacağı” görüşüne dayanak göstermek için ise, kişinin, proletaryanın iktidarı alır almaz sınıfsızlığı sağlayabileceğini mümkün görmesi gerekir. Marx ve Engels’in, böylesine bir varsayımla ilişkilendirilmesi, ancak onların tarihsel materyalist bakış açısını ve sınıfve devlet görüşünü bozuşturup onların öngörmedikleri ve ileri de sürmedikleri iddiaları onlara maletme pahasına olur ve bu da Marksist kuramın çarpıtılmasına işaret eder.

vııı)Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur ki, Marx’ın sınıf teorisi, işçi hareketinin tarihin herhangi bir dönemindeki somut yükseliş ya da düşüş eğilimi ve mücadelesinin kapsam darlığıyla ölçüye vurulamaz. İşçi sınıfı hareketinin yükseliş halinde olup burjuvaziye karşı iktidar kavgasına tutuştuğu dönemler ve ülkeler olduğu gibi, içinde bulunduğumuz dönem gibi geriye düştüğü zamanlar da oldu ve olacaktır. Bu ama, emek-sermaye;proletarya-burjuvazi ilişkilerinin maddi zeminini ortadan kaldıracak bir etken olmayıp aksine o zemin üzerinde gelişen hareketin çok çeşitli toplumsal etkenlerle bağlı somut koşullardaki durumuyla ilişkilidir. Dolayısıyla da işçi sınıfının burjuvaziden iktidarı almak için ayağa kalkmadığı herhangi tarihsel bir dönemi veri alarak sınıf mücadelesinin kapitalist temelinin ortadan kalktığını ileri sürmek, kapitalizmin kapitalizm olmaktan çıktığını varsaymak olur ki böylesi bir gerekçelendirmenin hiçbir dayanağı yoktur. Mücadele düzeyinin geçici bir durumundan hareketle işçi sınıfının devrimci potansiyelini sorgulayan ve işçi sınıfının sosyolojik alandan çekildiği veya yok olmakta olduğunu ileri süren ideologlar bu görüşleriyle, kapitalizm ve burjuva sınıf iktidarına “yıkılamazlık ve aşılamazlık”la kutsayan burjuva propagandasına güç vermiş olurlar.[28]

Devam edecek…

[1]Aron, R. (2006) Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, çev.Korkmaz Alemdar, İstanbul: Kırmızı Yayınları, s.146

[2] Age, s.161

[3] Bir kez daha belirtmek gerekir ki, bu kitapta Marx ve Engels’ten alıntılanan parçaların ve kavramların çevirisi, aynı konuda yapılmış örneğin Sol Yayınları’ndaki çevirilerden farklı olup farklı anlamlara çekilebilir türdendir. Konu çevirmenlerin alanına giriyor. Ancak, okur gözüyle de aradaki farklılık görülebiliyor.

[4]Marx, hisse senetli şirketleri ve işçi fabrikalarını (o dönemde İngiltere’de ortaya çıkmıştı) irdelediği (Kapital Üçüncü Cilt, 27. Bölüm), bu türden işletmelerin ortaya çıkmasından hareketle, bu türden oluşumların sosyalist kolektif işletmelerin ve sosyalist ekonominin mümkün olduğunu, ön göstergeler olarak işaret ettiklerini belirtir. Nitekim Lenin’de kapitalizm koşullarında sermayenin ve üretimin merkezileşmesinin en ileri örnekleri arasında gördüğü demiryolları ve posta örgütlenmesine işaretle, kapitalizmden arındırıldığında ekonomik gelişmenin sosyalizm için maddi koşulları nasıl olgunlaştırdığının bu büyük ve merkezi işletmeler tarafından ortaya konduğunu söyler. Ancak bu her iki örnek de, sosyalist üretim ilişkilerinin kapitalizm içinde ortaya çıktığını savunmak için gösterilmiş değildir.

[5] Age, s.175

[6] Age, s.176

[7] Aron’un bir diğer itirazı, nedensellik ve belirleme gibi kavramların kullanılmasına ilişkindir: Bu itirazını üçüncü kişiler üzerinden ileri sürerken, yorumcuların “üretim güçleri ya da ilişkileri ile toplumsal bilim durumu arasındaki ilişkileri açıklamak için belirleme (determination) gibi çok açık terimleri kullanmanın gerçekten güç olduğunu” düşündüklerini; nedensellik ya da belirleme gibi terimleri “çok katı ya da okul terimleriyle mekanik ve diyalektik sayılmadığından, belirleme yerinekoşullandırma (’conditionnement)” kavramını koyduklarını belirterekbu ikinci formülün daha iyi, ancak “çok belirsiz” olduğunu söyler. Ona göre, Belirleme çok katıdır; koşullandırma çok esnek ve öylesine apaçıktır ki, formülün önemi kuşkulu hale gelir.“Bu durumda yapılması gereken bir ara formül bulmaktır! Altyapının belirleyici olduğu yönündeki görüşü “çürütülebilir öneri” olarak gören Aron, “altyapı ile belirlenmesi pek büyük bir anlamı olmayan koşullandırma arasında ara bir formül bulmak istenebilir. Her zaman olduğu gibi, böyle bir durumda şaşırtıcı çözüm diyalektik çözümdür. Koşullandırmaya diyalektik olarak bakılır ve kesin bir adımın atıldığı düşünülür” diye yazar. “Ara formül” önerir ama bir formülü yoktur; tutumu netlikten uzaktır.

[8] Age, s.173

[9]Marx, Kapital: Üçüncü Cilt, Sol Yayınları, s.387-388

[10] Age, s.174-175

[11]Çevirinin sorunlu olma olasılığı da vardır.

[12] Age, s.175

[13]Mülkiyet başlangıçta ortaklaşalık biçimine sahipken (kabilelerde ortak meralar, tarlalar, ormanlar vb.gibi), gelişiminin ileri aşamalarında giderek özel mülkiyet biçimine dönüşür. İş bölümü aletlerin, malzemelerin bölünmesine yol açar, birikmiş sermaye böylece farklı parçalara bölünür. Üretici güçler ancak bireylerin üretim ilişkileri içinde “gerçek güçler olabilirler”. Marx, Engels; Alman İdeolojisi, Evrensel BasımYayın, s.69)

[14] Ancak bu durum, emperyalistler arası pazar kavgalarının ortadan kalktığı; Kautsky’in ileri sürdüğü üzere ultra-emperyalist safhasında bütün kapitalistlerin, uluslararası ölçekte birleşmiş halde mali sermaye hakimiyetinde sömürüyü ortaklaşa gerçekleştirme olanağına kavuştukları bir saçmalığı doğrulamaz. Tekellerin oluşumu, mali sermaye egemenliği aksine çelişkileri daha da keskinleştirir ve kapitalizmin eşitsiz gelişmesi ve kapitalist rekabet,ve bunların dolayladığı tüm gelişmeler varlığını sürdürür. Lenin, sermaye ve üretimde görülen uluslararası yoğunlaşmanın ulaştığı süper düzeyi işaret ederek ve General Elektrik’in yayılmasını ve gücünü örnek göstererek, “Fiilen ve dünya çapında bir nitelik gösteren,milyonlarca sermayeyi çekip çeviren, dünyanın her köşesinde ‘şubeleri’, temsilcilikleri, ajansları, ilişkileri bulunan bu tröste karşı rekabet etme zorluğu apaçık ortadadır” diye yazdıktan sonra, bu durumun gelişmenin eşitsizliği, savaşlar, iflaslar gibi nedenlerle güçler arasındaki dengenin bozulması durumunda “yeni paylaşımları” gündeme getireceğini belirtir. Ne var ki, tekeller kendisinden doğdukları rekabeti yok etmezler, “onun üstünde ve yanında” varolurlar. Kapitalist gelişme, hammaddelerin ele geçirilmesi üzerinden süren rekabetin koşullarını sertleştirir. Mali sermaye, ekonomik ve uluslararası ölçekteki gücünü kullanarak siyasal bağımsızlığa sahip ülkeleri de boyunduruk altına alabilmektedir. (Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, Sol Yayınları, s.38, 75 ve 95)

[15] Age, s.182-183

[16] Age, s.182-183

[17]Age,s.110

[18] Aron’un aktardığı paragrafın‚Kırmızı Yayınları’ndaki çevirisi, Sol Yayınları’ndaki çeviriden farklıdır. Biz Sol Yayınları’nı esas alarak aktarıyoruz. Orada Marx, “Gelir kaynakları sırasıyla ücret, kâr ve toprak rantı olan, sırf emek gücü sahipleri, sermaye sahipleri ve toprak sahipleri; başka bir deyişle ücretli emekçiler, kapitalistler ve toprak sahipleri, kapitalist üretim tarzına dayanan modern toplumun üç büyük sınıfını oluştururlar”diye yazar.Kapital: Üçüncü Cilt, 52. Bölüm, Sol Yayınları, s. 775 -776

[19]Age, s. 177-178

[20] Age, s.180

[21] Age, s.181

[22] Sınıfsal talepleri için işçilerin birliği ve “kendisi için sınıf” tutumuyla sermaye ve burjuvaziye karşı mücadeleyi yükseltmesi bugün başlıca gerekliliğidir. Sömürülen ve burjuva baskısı altındaki emekçi kitlelerinin, özellikle de işçi sınıfının, üretim araçları mülkiyetini elinde tutan burjuvazinin devlet makinesinden yararlanarak, polisiye-militarist güce yaslanarak korumaya aldığı hakim konumdan sürdürdüğü ideolojik-politik kuşatmayı ve etkililiği aşması için çok büyük çabaya ve kesintisiz devrimci çalışmaya ihtiyaç vardır.

[23] Marx’ın kuramına karşı çeşitli iddiaları ileri süren ideologlardan hiçbiri, kapitalizmin emekgücü sömürüsüne dayanan bir üretim tarzı ve toplumsal sistem olduğuna dair Marksist belirlemeyi ya da hatta burjuva ekonomipolitiği dendiğinde akla ilk gelen kişi olarak Adam Smith’in bu yöndeki görüşünü yanlışlayabilecek ve sanayi işçilerinin üretimdeki işlevinin sona erdiğini gösterecek bilimsel bir kanıt gösterememiştir. Kapitalizmi ve burjuvaziyi var kabul edip “işçisiz üretim“in toplumsal üretim haline geldiğini kanıtlamaları için çünkü düşünsel hokkabazlık dahi yetmez. Kapitalizm uluslararası üretim-dolaşım ve değişim sistemi olarak bir dünya sistemi haline gelmişken, eski köylü ülkeleri sadece kapitalistleşmekle kalmayıp aralarında Çin ve Rusya gibi, emperyalizmin en önemli güçlerinden olma özelliği gösteren örnekler varken ve emekgücü sömürüsü olmaksızın bunun gerçekleşemeyeceği açık iken, işçi sınıfının “küçüldüğü” iddiası, salt bir iddia olarak kalır.

[24] Marx ve Engels’in kuramına kaba ve yüzeysel bir yaklaşım, kurucularının bütün vurgularına karşın, diyalektik bütünlüğü gözardı edilerek tekil ve tek yanlı dogmalara indirgenmesidir. Bu sadece Marksizmi savunma çabası içinde olanların saflarında, kuramın kaba materyalist ve ekonomist indirgenmesi veya iradeci-anarşizan çarpıtılması şeklinde görülmez. Marksizme karşı burjuva cephesinden ve liberal burjuva ideologlarca yürütülen saldırılar kapsamında da diyalektik bağlamından soyutlanmış formüllere indirgenerek girişilen istismar üzerinden yapılır.

[25] Weber, Wallerstein, Althusser, Foucault, Negri ve Hardt, Bockhin, Laclau ve Mouffe başta olmak üzere bu yazar ve ideologların Marksist-Leninist kurama karşı ya da onun bilimsel devrimci içeriğini ve diyalektik bütünlüğünü bozuşturup yadsıyan görüşleri, yayın organlarımızda eleştirel irdelemeye tabi tutulmuş; ileri sürdükleri iddiaların dayanaksızlığı gösterilmiştir. Bunun için daha ayrıntılı bilgiye, Özgürlük Dünyası ve Teori ve Eylem’in bu teorisyenlerin görüşlerini irdeleyen makalelerinden ulaşılabilir.

[26]Marx ve Engels, Alman İdeolojisi, s.72

[27] Üretimin toplumsal karakteriyle maledinmenin özel kapitalist niteliği arasındaki çelişkinin-ürün üreten tarafından değil üretim araçlarına sahip olanlar tarafından sahiplenilir ve onu üretenler, gereksinim duyduklarını ancak pazarda bir ödeme yaparak edinebilirler, ortadan kalkmasının ilk koşulu, üretim araçlarının özel mülkiyetine son verilerek bu araçların kolektif mülkiyet haline getirilmesidir. Komünizme gidişte atılan ilk adım, siyasal iktidarın proletarya tarafından alınmasıyla birlikte tam da budur.

[28]İşçi sınıfının sınıf olmaktan çıktığı, sınıf atladığı ve küçük burjuvalaştığı vb. üzerine liberal burjuva vaazların çeşitli versiyonları yayın organlarımızda irdelenmiş, dayanaksızlıkları gösterilmiştir. İşçi sınıfını mücadelesinin düzeyi ve ücret “geliri” üzerinden kapitalistlerle aynı cephede ve “toplumun sömürücüsü” olarak ilan eden ilkel-feodal anlayışlar ise, toplumsal gelişmenin nesnel yasalarınca mahkum edilen görüş açılarıyla dikkate alınmayı bile haketmezler.