Ekim Devrimi’nin 100. yıldönümü*

Sevgili yoldaşlar, değerli dostlar,

Öncelikle, Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı –CİPOML– adına, konferansımızın kurucu üyelerinden Fransa İşçileri Komünist Partisi –PCOF’e–, Ekim Devrimi’nin 100. yıldönümü dolayısıyla düzenledikleri bu uluslararası etkinliğe daveti için teşekkür etmek isteriz. Bu vesileyle; PCOF MK’ni, tüm üye ve sempatizanlarını, büyük bir emek harcayarak özenle hazırlanmış olan bu zengin ve başarılı etkinlikleri dolayısıyla ayrıca kutlamak isteriz…

Sevgili yoldaşlar, dostlar,

PCOF’ten yoldaşlarımızın bu girişimi sayesinde, Büyük Ekim Devrimi’nin 100. yıldönümünü neredeyse günü gününe kutlamak üzere, burada, Paris Komünarları’nın “gök yüzünü fethedercesine” şanlı destanlarını yazdıkları tarihi bir semtte bir araya gelmiş bulunuyoruz. Evet, tarih, buluşturmaktadır! Sadece genel anlamıyla değil, buradaki özel anlamıyla da: Biliyoruz ki çünkü, Komünden Sovyetlere giden özel bir yol bulunmaktadır…

İkisi (Komün ve Sovyetler), işçi sınıfının kendi iktidarını kurması bakımından özdeş olmalarına karşın, Ekim Devrimi, bu kentin sokaklarında yere düşen o kızıl bayrağı kaldırıp koca bir yüzyılın bağrına saplaması itibarıyla, Komünden ayrışmıştır. Ekim Devrimi, hiç şüphesiz, Komünü içerir, aynı bugünün dünü içermesi gibi, fakat, onun dersleriyle de donanmış olarak, ondan ötesini, daha ilerisini temsil eder.

Kısaca hatırlayacak olursak: Bundan tam 100 yıl önce, 1917 Ekim’inde işçi ve köylü yığınlarının milyonlarcası, kendi kaderleriyle ilgili kararları kendileri vermek üzere, yeniden tarih sahnesine çıktılar. Milyonların mücadele ve ayaklanma organı durumundaki Sovyetler bütün iktidarı alarak iktidar organına dönüştü; ve Sovyet biçimi altında işçi sınıfının iktidarı ilan edildi.

Atılan bu devasa adımla yeni bir çağ; Ekim Devrimi’nin borusunu çaldığı emperyalizm ve proleter devrimleri çağı başladı. Sosyalist sistemle çürümüş kapitalist sistem, artık buradan başlayarak karşı karşıya gelmekteydi. Ulusal sorun artık farklı uluslardan burjuvalar arasındaki pazar kavgası olmaktan çıkıp ezilen halklar ve ulusların emperyalizmden kurtuluşu sorununa dönüşecekti.

Ekim Devrimi bir ulusal devrimden ibaret değildir; uluslararası proletarya devriminin ilk atılımıdır. Teorik, taktik ve örgütsel pratiğine dair genel ilkeleri evrenseldir. Bu nedenle Ekim Devrimi Rusya’ya yayılmakla kalmadı, başta Avrupa olmak üzere bütün dünyayı sarsıp yığınları uyandıran, işçi ve emekçilere yolundan yürüyebilecekleri bir örnek oluşturdu.

Hemen bütün ülkelerde komünist partiler ve işçi örgütleri güçlendi, birçoğunda yenileri kuruldu. Avrupa baştan aşağı devrim girişimleriyle çalkalandı; yenilgiye uğrasalar bile Torino-İtalya’ya varıncaya kadar Finlandiya, Macaristan, Almanya, Avusturya, Çekoslovakya… ve en son Bulgaristan’da birbirinin peşi sıra ayaklanmalar patlak verdi. Çin, Türkiye ve Afganistan’da burjuva ulusal kurtuluş hareketleri doğrudan Sovyet Rusya’ndan etkilendiler.

Rusya geri bir ülkeydi, ama devrim orada patladı; çünkü emperyalist kapitalist sistemin bütün çelişmelerinin düğümlendiği noktadaydı. Zincirin en zayıf halkası durumundaydı. Proleter devrimin geri bir ülkede başlaması, onun, başta işçi sınıfı olmak üzere, dünyaya örnek olmasına engel olmadı.

Ekim Devrimi, her şeyden önce, devrimci teoriyle donanmış, doğru bir programa sahip, sömürülen yığınların içinde kök salmış ve onların bilinç ve örgüt yeteneklerinin ilerleticisi rolüyle, işçi sınıfının öncüsü olarak Marksist-Leninist partinin vazgeçilmezliğini ortaya koymuştur.

Ortaya koyduğu bir diğer şey, mücadele ve iktidar organı olarak Sovyet/Meclis tipi yığınsal örgütler olmadan işçi sınıfının egemen sınıf olarak örgütlenemeyeceği ve yığınların bir hedefe yöneltilmesinde kitlesel örgütlerin olmazsa olmaz olduğudur. Ve Ekim Devrimi bir temel yasanın altını yeniden çizmiştir: Her gerçek devrim kitlelerin eseridir!

Sevgili yoldaşlar, dostlar,

Kuşkusuz daha pek çok dersten söz edilebilir. Fakat izninizle, kardeş partimiz PCOF’in sağladığı bu konuşma olanağını, daha ziyade, Ekim Devrimi’nin uluslararası işçi sınıfının bugünkü mücadelesinde teşkil ettiği yere değinmek üzere kullanmak istiyoruz.

Acı da olsa, gerçek şu ki, Ekim Devrimi ile başlayan tarihi süreç, uluslararası işçi sınıfının, geçici de olsa, bir yenilgisiyle sonuçlanmıştır. İlk bakışta, sanki bu hususta da Paris Komünü ile Ekim Devrimi arasında ortak bir noktanın bulunduğu sanılabilir. Ama, yalnızca ilk bakışta! Zira iki yenilgi arasında, sadece çapı ve etkisi bakımından değil, nasıl gerçekleştiği bakımından da çok önemli farklılıklar mevcuttur. Paris Komünü’nden farklı olarak, Ekim Devrimi ile birlikte inşa edilen proletarya sosyalizmi, gelişmesinin belirli bir aşamasında, modern revizyonizmce yönetilen örtük ve sinsi bir deformasyon süreci sonucunda akamete uğramıştır. Kapitalizmin yeniden restorasyonuna varan bu sürecin ideolojik-politik platformu, SBKP’nin 1956 yılındaki 20. Kongresinde oluşmuştur. Ve bu tarihten itibaren, kendi mantığına uygun bir dinamik kazanarak, başta parti ve işçi sınıfı olmak üzere, Sovyet toplumunun geneline nüfuz etmeye başlamıştır.

Peki bu ayrımın, üstelik bugün, ne önemi vardır diye sorulabilir? Bu ayrım önemlidir, çünkü yüz yüze olduğumuz yenilginin tahribatlarının neden bu kadar olağanüstü olduğunu açıklamaktadır. Burjuva propagandası tarafından bu yenilgi, tam da belirtilen özelliklere sahip olması nedeniyle, sosyalizmin kendi yapısal kusurlarının bir sonucu olarak gösterilebilmiş ve bu sayede emperyalizm ve dünya gericiliğinin yıkıcı aktif rolü gizlenebilmiştir. Ve en önemlisi; uluslararası işçi sınıfının öncü ve diri güçlerinin bilinci ve mücadele azimleri, modern revizyonizminin yönettiği deformasyon süreci boyunca içten içe köreltildiğinden, yenilginin kendini açıktan belli ettiği koşullarda, bu güçlerin önemli bir kısmının olup bitenlere karşı koyma ve direnişe geçme mecali de büyük oranda tahrip olmuştu. Kısacası, Paris Kömünü’nden farklı olarak, bu yenilgi; işçi sınıfının özgüvenini derinden sarsmış, ufkunu daraltmış ve –geçici de olsa– yeni bir dünya kurma hayalini elinden almıştır!

Bildiğiniz gibi bu konuşma, CİPOML adına yapılmaktadır. Anımsatmak isteriz ki, CİPOML’i ayırt eden özelliklerden birisi, onun, zamanında modern revizyonizme karşı mücadele eden ve bu mücadeleden doğan parti ve örgütler tarafından yaratılmış olmasıdır. Bu nedenle şu bir rastlantı değildi: Sovyetler Birliği’nin açık çöküşünün gerçekleştiği ve “sosyalizmin tarihe karıştığı”na dair o kara karşı-devrimci propaganda tüm dünyayı sardığı ve tekelci burjuvazinin ve emperyalizmin uluslararası işçi sınıfına karşı büyük taarruzunu başlattığı 1989/91 yıllarının hemen ardından, kardeş partimiz PCOF de içinde olmak üzere, bizler, bir adım daha ileri atarak CİPOML’i kurduk!

Bu tarihi gerçeği burada belirtmekteki amacımız, uluslararası işçi sınıfının devrimci mihrakının varlığına dikkat çekmenin ötesindedir. Altını çizmek istediğimiz, işçi sınıfının tarihi yenilgisinin şekliyle nedenlerinin birbirinden ayırt edilmesidir. Aslında bu vurgu, tüm işçi ve sendika önderlerine, kişilikli aydınlara, mücadeleci kadın ve gençlere bir çağrıdır: Evet, bu vurgu; içinde yaşadığımız kapitalist toplumun güncel sorunlarına; işsizlik, yoksulluk, geçim derdine, konut, sağlık ve eğitim problemlerine, ırkçılık, milliyetçilik, silahlanma ve savaşlara, kadın sorununa, çevre felaketlerine, dünyadaki eşitsizliğe ve güvencesizliğe… bütün bu sorunlara, aktüalitenin sınırlarına hapsolmayarak, tarihi bir perspektiften bakma çağrısıdır! Hiç şüphesiz, bütün bu sorunlar, kapitalizmin kronik sorunlarıdır ve bu nedenle, onları üreten sistemin bizzat kendisi, onun üretim ilişkileri, ortadan kaldırılmadan çıkmayacaklardır hayatımızdan! Evet, yenilgi tartışmasız bir olgudur; bununla birlikte, bu yenilginin, yenilenlerin varlığını ve insani-toplumsal özlemlerini anlamsız kıldığı iddia edilebilir mi? İşçi ve emekçilerin maddi yaşamı üretenler olmaktan çıktıkları ileri sürülebilir mi? Sömürünün olmadığı, insanın insana kul kılınmadığı, sınıfsal ayrım ve eşitsizliklerin, gelecek korkusunun kalmadığı dayanışmacı ve insani toplumsal koşullar, yani ezilen sınıfların bu ezeli özlemleri, kaydedilen yenilgiyle anlamlarını yitirdiği söylenebilir mi? Bu mümkün olamaz, çünkü bizlerde bu özlemleri yeniden ve yeniden kışkırtan kapitalist toplumun maddi ilişkileri ile çelişkileri varlıklarını sürdürmektedirler; üstelik yenilgi öncesine göre daha vahim, daha çekilmez boyutlara ulaşmış olarak!

Böylelikle, olayların akışı, inat etmişçesine, buluşturuyor bizleri tarihle yeniden: Ekim Devrimi’nin ardından 100 yıl geçti; koca bir çağ. Ama günümüz kapitalist dünyası, bu büyük devrim hiç olmamış gibi, adeta 1917 öncesinin kapitalist dünyasını çağrıştıran bir tabloyu yaratmakla meşgul! Toplumsal çelişkiler büyüyor, demokratik kazanımlar budanıyor, ırkçılık yayılıyor, milliyetçi ve faşizan eğilimler güçleniyor, silahlanma astronomik boyutlar kazanıyor, savaşlar ve kitlesel göçler boyutlanıyor, emperyalist devletler arası rekabet ve hegemonya kavgası kızışıyor, dünya savaşı kaygıları yeniden artıyor.

Bir an için varsayalım ki, her şey burjuva propagandasında iddia edildiği gibi olsun, Ekim Devrimi “tarihten bir sapma”, “trajik bir kaza”, “hayalperest devrimcilerin nafile çabalarının bir eseri” olsun! Peki, kapitalist dünyanın, 1917 öncesini anımsatan bugünkü tablosu nasıl açıklanabilir? Bu bünyenin kronik hastalıklarından Ekim’siz; yani işçi ve emekçiler kendi öz kitle örgütlerini yaratıp güçlendirmeden, bağımsız politikalarını geliştirmeden ve mücadelelerini kendi devrimci partileri üzerinden birleştirip koordine etmeden, kısacası bağımsız politik bir güç olarak tarih sahnesine çıkıp kaderlerini kendi ellerine almadan kurtulabilinir mi? Dünyanın gidişatı ortadadır; peki bu gidişat karşısında işçiler, emekçiler, gençler ne yapacaklar? Burjuvaziye kanıp birbirlerini mi yeniden boğazlayacaklar? Başka halkların boyunduruk altına alınmasına mı asker olacaklar? Ve daha önemlisi; bu gidişatın nereye varacağını hisseden mücadeleci işçi ve sendikacılar, toplumla bağlarını koparmamış aydınlar, ileri genç ve kadınlar, onlar ne yapacaklar? Burjuva propagandasının yenilginin üzerine bina ettiği ideolojik bariyerleri yıkıp, gelecek kuşaklara olan sorumluluklarını tarihsel bilinçle harmanlayarak, daha büyük bir özgüvenle, daha büyük bir enerjiyle ileriye atılacaklar mı? Yoksa, bir yerde bu ideolojik bariyerleri de yeniden üreten, “21. yüzyıl sosyalizmi”nden “radikal demokrasi”ye kadar uzanan ve ortak özellikleri “devrimsiz sosyalizm” olan, yani kapitalizmin çıplak sınıf gerçekliğindeki uzlaşmaz karşıtlıklarının inkarına dayanan ütopik projelerin peşinde mi gidecekler?

Bizler “Ekim Devrimi günceldir” derken, bu saptamayı, kendimizi tatmin etmek veya aldatmak üzere yapmıyoruz. Aksine; Ekim Devrimi’nin güncelliğinden söz ederken, bugünün kapitalist dünyasının somut ve uzlaşmaz çelişkilerinin hem doğasının, hem de toplumsal çözümünün buyurduğu tarihi bir yol ve yöntemin adeta kendini dayatmasından bahsediyoruz. Olayların gidişatı ve günümüz kapitalist dünyasının gerçekliliğidir az önceki soruları bize sorduran! Ve işte bu soruların doğru yanıtlarının anahtarı Ekim Devrimi’nde, onun zengin deneyimlerinde, zaferinde ve başarısızlıklarında saklıdır.

 Sevgili yoldaşlar, dostlar,

Ekim Devrimi’ni mümkün kılan, pek çok faktörün biraraya gelmesiydi. Fakat vurgulamak gerekir ki; işçilerin mücadele ve ayaklanma, daha sonrasında iktidar organlarına dönüşen Sovyetler ve işçi sınıfı içinde kök salmış Bolşevik parti olmaksızın, bu devrim mümkün olmazdı. Bu iki temel faktör açısından baktığımızda, kat etmemiz gereken yolun daha başında olduğumuz kendiliğinden anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, sıfırdan başlamıyoruz! Her şey bir yana, işçi ve komünist hareketin, yaslanabileceğimiz büyük tarihsel tecrübesi elimizin altındadır. Ve açıktır ki, bu tarihi tecrübeyi özümsenebilir kılmanın yolu, onu, bugünün sınıf mücadelelerinin sorun ve deneyimleriyle birleştirmekten geçmektedir.

Bizler, CİPOML’i oluşturan parti ve örgütler olarak, işçi sınıfı içerisinde kök salmadan, onun kendi hareketini ve mücadelesini geliştirmesine fiilen öncülük etmeden, uluslararası işçi sınıfının tarihi tecrübesini işçi ve emekçilerin günlük mücadelelerinde edindikleri özdeneyimlerle buluşturmadan hiçbir görevimizi layıkıyla yerine getiremeyeceğimizin farkındayız. Bu nedenle ve özellikle bugünkü durumumuzda; komünistlerin ve sınıf bilinçli işçilerin, işçi sınıfının geniş kesimleriyle birleşmeleri, onların bilinçlenmelerinde ve örgütlenmelerinde fiilen ileri bir rol oynamaları; parti ve örgütlerimizin tabandan ve yerellerden başlayarak, geniş işçi-emekçi kesimlerini birleştirmeye hizmet eden ittifak ve birliklerin oluşmasında inisiyatifler kapmaları yakıcı görevlerimizin başında gelmektedir.

İşte aynı zamanda bütün bu görevlerimizin bir gereği olarak; CİPOML olarak yıllık genel ve yerel konferanslarımızı düzenliyor, özel sayılarının yanı sıra yılda iki kere Birlik ve Mücadele dergimizi çeşitli dillerde yayınlıyor, güncel gelişmelerle ilgili tutumuzu uluslararası işçi sınıfının çıkarları temelinde açıklıyor, işçi ve sendikal alandan kadın hareketine, gençlik kamplarından savaş karşıtı mücadeleye kadar, bir dizi inisiyatifleri örgütlüyor ya da var olanlar içinde yer alıyoruz. Ve işte Ekim Devrimi’nin 100. yıldönümünü bulunduğumuz tüm kıtalarda anmayı, temsil edildiğimiz her ülkede bütün bir yıl boyunca Ekim Devrimi üzerine özel toplantı ve konferanslar düzenlemeyi, basılı ve görsel materyaller üzerinden onun tarihsel anlamını ve ifade ettiği deneyimi işçi ve emekçilerle paylaşmayı bu bağlamda, güncel görevlerimizin bir gereği olarak anlıyor ve gerçekleştiriyoruz – aynı burada, büyük altüst oluşlara tanıklık etmiş bu yaşlı kıtanın göbeğinde, Paris’te, Komünarcıların hemen yanı başında, kardeş partimiz PCOF’in inisiyatifiyle düzenlenen bu etkinlikte olduğu üzere.

Dünyanın daha çetin mücadelelere doğru yol aldığı bir dönemde, enternasyonal bir ruhla sürdürdüğümüz uluslararası faaliyetlerin önemi hızla artıyor; işçi sınıfı ve partilerinin arasındaki dayanışma ve onun özgün bir biçimi olarak deneyim paylaşımında bulunma daha yakıcı hale geliyor. Gerçekçiyiz ve görüyoruz: Dünya işçi sınıfının, onun partilerinin ve devrimci güçlerinin önünde büyük badireler bulunuyor; yetenek, kapasite ve imkanları büyütmek bakımından aşılması gereken büyük zorluklar, üstesinden gelinmesi gereken ağır mücadele koşulları duruyor.

Ne var ki, komünistler, tarihe karşı özel bir sorumluluk duygusu ve bilinciyle donanmışlardır. Ne geçici yenilgiler, ne zorluklar, ne de yetersizlikler onları yıldırabilir. Aksine; bunları aşmak için kendilerini gözden geçirir, gerektiğinde özeleştiride bulunur ve çıkarttıkları sonuçlarla tarihi sorumluluklarına daha büyük bir enerjiyle yeniden sarılırlar! Bu açıdan da iyimserdirler!

Yaşasın Büyük Ekim Devrimi!

Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi!

Yaşasın PCOF!

* 11 Kasım 2017’de Paris’te düzenlenen Ekim Devrimi’nin 100. Yıl etkinliğinde CIPOML adına Emek Partisi tarafından yapılan konuşmanın metnidir.