ABD-İsrail ittifakının bölgeye nizam verme stratejisinde yeni adım: Kudüs hamlesi!

İhsan Çaralan

Binlerce yıldan beri, tek tanrılı dinlerin merkezi olan Kudüs, Mısır ve Roma İmparatorluğu döneminde de dinsel ve siyasal çekişmelerin önemli bir merkeziydi.

Ama Kudüs sorunu; Kudüs’ün Müslümanların eline geçmesinden sonra, kıtalar arası, “Hıristiyan-Yahudi medeniyeti ile İslam medeniyeti”, “doğu ve batı medeniyetleri sorunu” olarak büyüdü.

Bu yüzden Kudüs denince; Müslümanların aklına, “İslam’ın ilk Kıblesi” olan kutsal mekan, ve Mescidi Aksa’nın kenti gelirken, Hıristiyanların aklına da, İsa’nın çarmıha gerildiği, ama aynı zamanda Hıristiyanlığın ilk ortaya çıktığı kent gelir.

Yahudiler için ise, üç bin yıllık “vaat edilmiş topraklar”ın “ezeli ve ebedi başkenti”; “Yahudilik için kutsal olan her şey” akla gelir!

Hıristiyan-İslam çatışmasının en bilinen savaşları olan “Haçlı seferleri”nin ilan edilen amacı, “Kutsal Kudüs’ün Müslüman kafirlerden kurtarılması”ydı!

Ancak materyalist tarih yorumu bize gösteriyor ki, tarihte hiçbir savaş, “kutsallık”, “şan-şeref kazanmak”, “din-mezhep” gibi simgesel değerler uğruna yapılmamıştır. Tersine, simgeler, en öne çıktıklarında bile, çatışmaların, savaşların arkasındaki maddi gerçekleri saklamak için kullanılmıştır.

Nitekim 1095-1270 yılları arasına yayılan Haçlı seferlerinde de, Papa, Kardinaller, yerel papazlar ve öteki din adamları sahnenin önünde yer almış; yoksul, bu dünyada rahat yüzü görememiş, derebeylik düzenin toprak kölelerini, “cennette ebedi mutluluk için kutsal Kudüs’ü kurtarmak ya da bu uğurda şehit olmak için savaşa” çağırmışlardır. Ama gerçekte savaş, çözülen derebeylik sisteminin ağır bunalımı altında, toprak kölelerinin (serflerin) ayaklanmaları ile prenslerin, soyluların birbiriyle giriştikleri sonu gelmeyen savaşların kıskacındaki krallar (ve elbette soylular) için bu savaşlar, doğunun zenginliklerinin yağmalanması ve soyluluğun köylü kitleleri karşısında eski itibarlarını kazanmasının savaşları olmuştur.

Yani 175 yıla yayılan sekiz “sefer”de yoksul köyüler “kutsal Kudüs’ü kurtararak cennetin krallığını kurmak” ve Kudüs’e gidecek Hıristiyan hacıların gidiş yollarının güvenliği için ülkelerinden çok uzaklarda ölürken; krallar, ruhban sınıfı, soylular, birer yağma seferi olarak düzenledikleri bu seferleri, hazinelerini doldurmak, çöken feodal düzeni bir süre daha ayakta tutmak için kullanmışlardır.

Tarihte görülen, “en uzun süren din savaşları” olarak bilenen Haçlı Seferleri’nde nasıl ki, bu seferleri düzenleyen soylular ve ruhban sınıfının amacı, yağma ve doğunun zenginliklerini ele geçirilmesi ile “kutsal Kudüs” ve Kudüs’e gidecek hacıların geçeceği yolların güvenceye alınması olarak gösterilmişse, bugün de aynı şey yapılmaktadır. “Kutsal Kudüs uğruna verilen kavga”da, Hıristiyan ve İslam dünyasının halklarına gösterilen hedef, “Kudüs’ün Hıristiyan-Yahudi veya İslam’ın elinde olması kavgası” olmaktadır. Gerçekte ekonomik, diplomatik, askeri vb. her yolla sürdürülen kavganın amacı, Ortadoğu’daki petrol ve doğalgaz yataklarının emperyalistler tarafından yeniden paylaşılması ve enerjinin batıya nakil yollarının güvenceye alınmasıdır. Yani 12. ve 13. yüzyılda “doğunun zenginliklerinin batıya aktarılması” olarak süren din savaşlarının gerekçesi bugün sömürgeci amaçlara uygulanarak yenilenmiştir.

  1. yüzyılın son çeyreğinde ABD emperyalizminin en önemli simalarından Brzezinski ve onun öğrencileri Fukuyama ve Huntington gibi neocon ideolog ve tarihçiler bunu açıkça ilan etmişlerdi. O zamandan beri emperyalizmin politikacıları bu gerçeği en üst düzeyde, bazen bugün Trump’ın yaptığı gibi açıkça, bazen de Clinton ve Obama gibi üstü örtülü biçimde ifade etmeye devam ettiler, ediyorlar.

Bu kısa özet de açıkça göstermektedir ki; 12-13. yüzyıldan günümüze Kudüs etrafında oluşturulan stratejilerin hedefleri bakımından aşırı benzerliği görmek için çok derin analizler yapamaya gerek yoktur!

Son olarak Kudüs’ün ABD Başkanı Donald Trump tarafından İsrail’in başkenti ilan edilip, ABD’nin İsrail Büyükelçiliği’nin önümüzdeki birkaç yıl içinde Tel Aviv’den Kudüs’e taşınacağını ilan edilmesinin ardından, Trump’ın Kudüs kararını savunan politikacıların, Türkiye ve İslam ülkelerinin liderlerinin gerekçeleri ve yaptıkları çağrılara bakarak, “Ortaçağ’daki Papalar, krallar, soylulardan daha fazla ve daha farklı ne söylendi?” dememek mümkün değil!

Yani “Kudüs” etrafındaki mücadele amaç itibariyle geçen 1000 yıl boyunca pek de değişmemiş gibi görünüyor.

KUDÜS KARARI TRUMP’IN ‘ÇILGIN KARARI’ MI?

Medya ve egemenlerin siyasetteki sözcüleri, Trump’ın, Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesini; “ABD’nin değil Trump’ın bir kararı”, “Trump seçimde vaat ettiği için bu kararı verdi”, “Dışişleri Bakanı Tillerson’un bile Trump’ın kararına karşı olduğu”, “Bu kararın Trump’ın çılgınlıklarından birisi olduğu” gibi “komplocu” bir çerçevede tartışıyorlar. Özellikle de AB ülkeleriyle diğer pek çok ülkenin bu kararı benimsenmemesinin bu görüşlerini doğruladığını öne sürüyorlar.

Oysa gerçek tamamen tersidir. Trump’ın bu kararı, ABD’nin Ortadoğu stratejisini yeni koşullarda yenilemek için yaptığı hamlelerden birisidir.

Nitekim, Trump tarafından Kudüs’ün İsrail’in başkenti ilan edilmesinin arkasından geçen süre içinde şunlar açıkça ortaya çıktı:

1-) Trump’ın kararı, ABD yönetiminin kararıdır. Bu kararı Ortadoğu’da sadece İsrail açıkça desteklemiş, Trump ve ABD’ye teşekkür etmiştir.

2-) Türkiye’nin girişimiyle toplanan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve üye ülkeler Trump’ın kararını tanımayıp Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti olarak tanıdıklarını ilan ettiler.

3-) ABD’nin ara buluculuğunda, Trump’ın damadı ve danışmanı Jared Kushner’in başında olduğu bir “Filistin-İsrail Barış Anlaşması” için hayli ilerlemiş bir çalışma olduğu, bu çalışmadan Suudi Arabistan ve Mısır’ın da haberdar olduğu ortaya çıktı.

Nitekim Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adel al-Jubeir, krallığın İsrail ile herhangi bir ilişkisi bulunmadığını, “İran’ın bölgede artan etkisinin iki ülkeyi de ilgilendiren ortak bir endişe olmasına rağmen Tel Aviv ile herhangi bir diplomatik bağ olmadığını” açıkça söyleyerek, Suudi Arabistan’la İsrail arasındaki gayri resmi görüşmeler ve ilişkileri itiraf etti.[1]

Bütün bunlar gösteriyor ki; Suudi Arabistan’la ABD arasında sadece “Katar olayı” ya da “Suudi Arabistan saray darbesi” değil Kudüs konusunda da bir işbirliği, en azından bir karşılıklı uzlaşma vardır. Bu nedendir ki, İstanbul’da toplanan İİT’nin aldığı kararların altı boştur, kararların arkasında bu kararı hayata geçirecek bir uygulama gücü yoktur.

Bütün bunlar gösteriyor ki, Trump’ın bu kararı, aynı zamanda ABD yönetimin de kararı olduğu gibi, bölgede Suudi Arabistan ve Mısır gibi ABD’nin yeni “bölge lideri” ilan ettiği ülkelerin de en azından rızası vardır.

KATAR KUŞATMASI, RİYAD DARBESİ VE KUDÜS

Bu gerçekler dikkate alındığında şu saptamaları yapabiliriz:

Öncelikle belirtelim ki, Trump’ın açıkladığı Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan eden kararı ne kendi başına bir “Kudüs kararı”dır ne de rastlantısaldır.

Tersine bu karar;

  • Mısır-Suudi Arabistan ekseninde oluşturulan “Körfez ülkeleri ittifakı”nın Katar’ı hedef alan ama aynı zamanda İran ve Rusya’nın bölgedeki ilerlemesini durdurma amaçlı “Katar kuşatılması”yla,
  • Suudi Arabistan’da gerçekleştirilen ve askeri, ekonomik, dini, bütün gücü Veliaht Prens Muhammed bin Salman’nın elinde toplanmasıyla sonuçlanan “saray darbesi”yle doğrudan bağlantılı bir hamledir.

Bu nedenlerle, ABD’nin Kudüs kararının Amerikan senatosundan geçirilmesinden 22 yıl sonra ilan edilmesi bir rastlantı değil ABD ve İsrail’in bölge stratejisini yenilemek için yaptığı hamlelerin yeni bir aşamasıdır. Bu yüzden de Trump’ın girişimiyle bölgenin karşı karşıya olduğu sorun, kronik “Filistin-İsrail çatışması”yla sınırlı değildir. Dahası Trump’ın şahsında girişilen ABD-İsrail ittifakının bu hamlesi, İran ve Rusya’nın bölgede kazandığı gücü ve edindiği otoriteyi kırmayı amaçlayan, ABD’nin bölgede önemli ölçüde zaafa uğrayan otoritesini restore ederek, bölgedeki mücadelenin koşullarını ABD’nin platformuna çekmeye yönelik bir hamledir. Böylece bölgenin en önemli sorunlarından birisi olan “Filistin sorunu”na da bu yenilenen güç ilişkileri çerçevesinde, bölgenin yeniden dizayn edilmesi planları dahilinde “çözüm getirileceği” iddiasıyla beslenerek, bu hamleyle, Arap-İslam kamuoyunun ABD’nin yeni bölge stratejisine kazanılması amaçlanmaktadır.

Kısacası ABD-İsrail ittifakı, Filistin sorununu, dünkü koşullarda değil, İsrail ve ABD’nin çıkarları doğrultusunda yenilenecek platformda çözmeyi amaçlayan bir girişimdir. Bu yüzden de Suudi Arabistan’ın İsrail’le illegal biçimde diyaloğa girmesinin, hatta “saray darbesi”yle eş zamanlı olarak Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’a ve artık “tek adam” olan Suudi Veliaht Prens’in “Ya (Amerika’nın aracı olduğu) Filistin-İsrail Barış Anlaşması’nı imzala ya da istifa et!” demesi boşuna değildir.

Nitekim 18 Aralık 2017 günü ilan edilen ABD’nin “Ulusal Güvenlik stratejisi”nde de, ABD’nin, çıkarlarını ekonomik ve askeri güç kullanarak savunacağı açıkça ilan edilmiştir. Ki, bu ABD’nin bölgedeki sorunları ekonomik ve askeri gücünü kullanarak “çözme kararlılığı”nın da ifadesidir. Yani bölge sorunlarının “çözüm” tartışmalarının son aylarda ülkelerin “kuşatılması”, “ambargo uygulanması”, “darbeler”, “balistik füze saldırıları”, “yüzlerce milyar dolarlık silah alışverişleriyle” bir arada yürümesi bir rastlantı değildir.

‘BEŞ BENZEMEZ’ GÜCÜNDE BİR İİT!

ABD ve İsrail’in “Kudüs hamlesi”nden sonra, Türkiye’nin girişimleriyle biraz da “zoraki” olarak İstanbul’da toplanan Olağanüstü İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) Zirvesi’ne teşkilatın 57 üyesinden 56’sı katıldı. Ama böyle kritik bir dönemde ve Kudüs gibi hassas bir konuda zirveye hükümet ve devlet başkanı düzeyinde sadece 16 ülke katılırken, katılımcılar arasında dört de kral ve emir vardı. Özellikle Suudi Arabistan ve Mısır’ın düşük profilli bir katılım göstermesi de ayrıca dikkat çekiciydi.

Katılım “beklenen” den yüksek olmasına karşın, alınan kararlar önceden beklendiği gibiydi: Sade suya tirit!

Başta Erdoğan olmak üzere; Kudüs-Filistin sorununun, İslam’la Hıristiyan-Yahudi medeniyeti çatışması ekseninde bir İslami sorun olarak ortaya konması, cihadist bir yaklaşımla toplantının domine edilmesi, alınacak kararların da bu perspektifte olacağı, dolayısıyla sahada uygulama gücü bulamayacağı anlaşılmıştı. Çünkü sorun İslam’la Yahudi-Hıristiyan medeniyeti arasındaki bir medeniyetler savaşı ekseninde ele alınınca, “Filistin davası” da son yarım yüz yılda olduğu gibi, İsrail’le Filistinliler arasında bir soruna indirgenmektedir. Böylece laik demokratik bir Filistin talebiyle Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme içerikli mücadelesi dünya demokratik kamuoyundan tecrit edilerek dünya ölçüsündeki kazanımları da ayaklar altına alınmaktadır. İstanbul’da toplanan İİT zirvesinde, bölgenin gerici güçleri tarafından, Filistinlilerin değil de gericiliğin ve efendileri emperyalistlerin çıkarları dikkate alınarak belirlenen bu çizginin temsilcileri de, İstanbul’da Filistin-Kudüs davasını bir kez ayaklar altına aldılar!

Zirve sonrasında alınan kararlar 9 maddelik bir “deklarasyon”la Erdoğan tarafından dünya kamuoyuna açıklandı. “Deklarasyon”un tüm maddeleri bu yazı içinde bilgi olsun diye veriliyor. Ancak deklarasyonun en önemli ilk iki maddesi şöyle:

1. ABD yönetiminin Kudüs’ün statüsüne ilişkin hukuk dışı açıklamasını reddediyor ve kınıyoruz.

  1. İsrail’in Kudüs’ü ilhak kararı, bu çerçevede yaptığı tüm işlemler ve uygulamalar nasıl hiçbir zaman kabul görmemişse, bu açıklamanın da aynı şekilde gerek vicdan, gerek hukuk, gerek tarih önünde hükümsüz olduğunu ilan ediyoruz.

BM, AB ve uluslararası toplumun tüm üyelerini, Kudüs’ün statüsüne ve buna ilişkin tüm BM kararlarına sahip çıkmaya davet ediyoruz.”

Alınan kararların bu iki maddesi uygulansa, elbette Trump ve Netanyahu’nun, daha doğrusu ABD-İsrail ittifakının girişimi boşa çıkarılabilirdi. Ama sadece ABD ve İsrail değil, İİT’nin zirvesinde bir araya gelenlerin her biri; zirvede alınacak kararların uygulanmayacağını herkesten iyi biliyorlardı. Çünkü; bu zirvedekiler, zirveye katılan 56 ülkenin gücü, pokerdeki “beş benzemez” denilen (pokerde en kötü el) elden daha güçlü değildi.

Her ne kadar basında “Erdoğan olmasa bu zirve toplanamazdı”; “Erdoğan olmasa bu kararlar çıkmazdı” türünden her zaman olduğu gibi Erdoğan yüksek perdeden övülse de, alınacak karar Erdoğanca da uygulanamayacaktı. Çünkü bu zirve, İsrail ve ABD karşısında etkin olarak uygulanabilir kararlar alamazdı. Çünkü, bulundukları “dinler arası savaş”, “medeniyetler savaşı” çizgisinin “sahada”, İsrail ve ABD’ye geri adım attıracak kararlar üretecek bir potansiyeli yoktu. Çünkü zirveye katılanların en önemli bölümü perde arkasında İsrail ve ABD ile iş çevirenlerdendir!

Gerçekte zirvenin en sert konuşanı (bu “sertlik” hala pirim yapıyor görünüyor) olan Erdoğan ve zirvenin ekonomik ve askeri olarak en güçlü ülkesi olan Türkiye’nin bile Kudüs’te büyükelçilik açacak bir gücü yoktur. Kudüs sorunu etrafında yere göğe sığdırılamayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, CHP’den gelen “Doğu Kudüs’te Türkiye Büyükelçiliği açalım” teklifine tepki göstererek, “Orada bir başkonsolosluğumuz var. Doğu Kudüs işgal altında oluğu için orada Büyükelçilik açamayız. Ama inşallah o zaman da gelecek” diyerek, CHP’yi olup biteni anlamamakla suçlaması da göstermektedir ki, Erdoğan da alınan kararın “sahada” bir karşılığı olmadığını görmektedir.

RUSYA’NIN GÖLGESİNDE ‘ANTİ-EMPERYALİZM’

Arap-İslam dünyasının “önde gelen liderleri”nin oluşturduğu İİT’nin kararları için “sade suya tirit” dedik de; Türkiye’nin bu konuda o ülkelerin liderlerini aşan daha etkili bir tutumundan söz edilebilir miyiz?

Her şeyden önce, Filistin ve Kudüs davasının bayraktarı olduğu iddiasıyla kendisini ortaya atan Erdoğan ve Hükümeti, Trump’ın bu kararını haftalardır bildikleri halde, ancak Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesinden sadece bir gün önce, bu kararın doğru olmadığını söylemeye başlamıştır. Sonra İsrail’e eleştirilerinin dozunu artırarak; “İsrail terör devletidir. İşgal devletidir” diyerek, ABD’den çok İsrail’i hedefe koymuştur.

Ve tabii ki; “Peki öyleyse, biz 70 yıldan beri bir terör ve işgal devletiyle mi diplomatik, askeri, ekonomik, kültürel ilişki içindeyiz” soruları duymazdan gelinmiştir.

Trump’ın “Kudüs kararı”ndan bir hafta sonra Türkiye’ye gelen Putin’le yapılan görüşme sonrası ise Erdoğan, “Kudüs konusunda benzer yaklaşımlar içinde olduğumuzu gördük. Temasları sürdürme konusunda mutabık kaldık” diyerek, bütün bu “sert” açıklamaların tamamen iç politikaya yönelik olduğunu da gösterdi.

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, Kudüs konusunda “Putin’le anlaştık” derken, üzerinde anlaşılanın ne olduğunu Putin açıkladı: “Barış süreci BM nezdinde alınan bütün kararlar çerçevesinde yürütülmelidir. Kudüs’ün statüsü İsrail ile Filistin arasında doğrudan temaslarla ele alınmalıdır.” Erdoğan’ın “İşgalci terör devleti İsrail”den Putin’in ifade ettiği, “İsrail ve Filistinliler oturup anlaşsın”a (ABD ve İsrail bu öneriye sıcak bakacak, belki Rusya da aracı olacaktır) gelindiğine bakarak; Putin’in Erdoğan’ı ikna ettiğini söyleyebiliriz.

Ancak, Suriye’de Kürt güçlerinin kazanımları ve taleplerini “kırmızı çizgi”, “ulusal güvenlik sorunu” ilan eden Türkiye’nin ABD ile Rusya arasında manevra alanının iyice daralmasından beri, ABD ile Rusya arasındaki savrulmalar üstüne kurulan politika da çıkmaza girince, tek çıkar yol olarak, Rusya-İran stratejisine yanaşmak kalmıştı. Bu yüzden de Erdoğan-AKP Hükümeti’nin hızla bölgede Rusya ne derse ona “ikna” olmaktan başka bir seçeneği kalmadığı, köşeye sıkışmaya doğru ilerlediği söylenebilir. Bu yüzden de Hükümet; Rusya’nın stratejisine yanaşmayı ve bunun gereği olarak girdiği ABD karşıtlığını anti-emperyalizm olarak gösteren propagandaya ağırlık vermektedir. Böylece ABD ile Rusya arasında oynama ve Amerikan emperyalizminin   müttefikliğinden Rusya emperyalizminin saflarına yanaşmayı anti-emperyalist bir çizgiye eğilim gösterme gibi pazarlayan AKP propagandası, Rusya ile ABD arasındaki savrulmaya ve Rusya çizgisinde yanaşmaya kamuoyunda meşruiyet sağlamayı amaçlamaktadır.

Peki Erdoğan’ın Putin’in çizgisine gelmesi karşısında, İsrail’e yönelik Erdoğan ve AKP propagandasının yumuşayacağı söylenebilir mi?

Putin’le görüşmeden sonraki AKP propagandasının temposunun da gösterdiği gibi bu sorunun yanıtı “hayır”dır! Hatta İsrail ve ABD’ye yönelik söylem daha da sertleşirken, Mısır, Suudi Arabistan, BAE gibi ülkeler de bu “çok sert tepki”den nasibini almaya başlamıştır. Örneğin “Medine savunması” sırasında Türklerin “Kutsal Emanetleri çalıp İstanbul’a götürdükleri”   tartışmasının da Kudüs tartışmasının bir boyutu olarak da devreye sokulması, bunun işaretidir.

Çünkü içeride milliyetçilik ve İslam odaklı propaganda hâlâ prim yapmaya devam ediyor; böyle bir rant sağladığı sürece de Hükümet bunu kullanmaya devam edecek görünmektedir.

Ne var ki; onca atıp tutmaya ve anti-emperyalizm iddialarına karşın, “O zaman İncirlik ve Kürecik üslerini kapat” çağrısına AKP’nin kulakları kapalı. Ki, bunca gürültülü İsrail karşıtlığına karşın Erdoğan ve Hükümeti, bırakalım Amerikan üslerini kapatmayı, İsrail’le ekonomik ve kültürel ilişkileri bile sınırlayamaz durumdadır.

ÇERÇEVE İÇİNDE SONDA VERİLECEK BÖLÜM

İİT’nin Kudüs deklarasyonu

13 Aralık 2017 tarihinde İstanbul’da düzenlenen olağanüstü İslam Zirvesi’nde sonra yayımlanan deklarasyonu 9 maddeden oluştu.

Deklarasyonun tam metni şöyle:

ABD yönetiminin Kudüs’ün statüsüne ilişkin hukuk dışını açıklamasını reddediyor ve kınıyoruz.

  1. İsrail’in Kudüs’ü ilhak kararı, bu çerçevede yaptığı tüm işlemler ve uygulamalar nasıl hiçbir zaman kabul görmemişse, bu açıklamanın da aynı şekilde gerek vicdan, gerek hukuk, gerek tarih önünde hükümsüz olduğunu ilan ediyoruz.

BM, AB ve uluslararası toplumun tüm üyelerini, Kudüs’ün statüsüne ve buna ilişkin tüm BM kararlarına sahip çıkmaya davet ediyoruz.

  1. Bölgedeki huzur ve güvenliğin şartı olarak gördüğümüz 1967 sınırlarında, başkenti Doğu Kudüs olan, egemen ve bağımsız Filistin Devleti talebinden vazgeçilebilmesinin asla mümkün olmadığını vurguluyoruz.
  2. Başta BM olmak üzere uluslararası platformlarda Filistin davasına ve Kudüs’e sahip çıkmak üzere işbirliği ve eş güdüm içerisinde hareket edeceğimizi beyan ediyoruz. 
  3. Filistin Devleti’nin ve kurumlarının her sahada güçlendirilmesi için tüm insanlık adına seferber olacağımızı bildiriyoruz.
  4. 1988 yılında ilan edilen ve Filistin halkının hür yaşama iradesinin eseri olan Filistin Devleti’ni henüz tanımamış tüm ülkelere, vuku bulan gelişmeler ışığında artık bölgede aklıselimi ve adaleti ayakta tutacak bir dengenin sağlanabilmesi bakımında zaruri hale gelen bu önemli adımı atmaları ve derhal Filistin Devleti’ni tanımaları çağrısında bulunuyoruz.

Başkenti Doğu Kudüs olan Filistin Devleti’ni tanıdığımızı teyit ediyor, tüm dünyayı Doğu Kudüs’ü Filistin Devleti’nin işgal altındaki başkenti olarak tanımaya davet ediyoruz.

  1. Filistinliler arası uzlaşının mevcut şartlar altında daha fazla geciktirilmeden karşılıklı saygı, güven ve özveri dahilinde tam bir milli birlik şuuru içinde hızla hayata geçirilmesinin Filistin Davası’nın geleceği bakımından zaruri olduğunu hatırlatıyor ve bu çerçevede desteğimizi yineliyoruz.
  2. Trump yönetimini bölgede kaosu tetikleyecek bu hukuk dışı kararı gözden geçirmeye ve attığı hatalı adımı geri almaya davet ediyoruz.
  3. İslam İşbirliği Teşkilatı olarak, başkenti Kudüs olan bağımsız ve egemen Filistin mücadelesinde başta Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas olmak üzere tüm Filistinli kardeşlerimize tam desteğimizi teyit ediyoruz.

 [1] Dahası Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adel al-Jubeir’in, Riyad’ın İsrail ile tam diplomatik bağ kurmak için bir “yol haritalarının” olduğu ve “Trump hükümetinin İsrail ve Araplar arasında barışı sağlamak konusunda ciddi olduğuna inanıyoruz” ifadelerinin de yer aldığı bir mektubunun Lübnan basınında yayınlandığı da biliniyor. İsrail Genelkurmay Başkanı General Gadi Eizenkot da bir röportajında Suudi Arabistan ile İran’a karşı mücadele konusunda istihbarat paylaşmaya hazır olduklarını söylemişti. Kasım ayı ortalarında Lübnan’da günlük bir gazetede al Jubeir’in Veliaht Prensi Muhammed bin Salman’a “İsrail ile ilişkilerin normalleşmesini planlandığı”nı içeren tarihsiz bir mektubu yayınlanmıştı.