Slattery ve Aron’un görüşleri üzerine – 1

 

Yusuf Akdağ

Kapitalizmin karanlıklarını aydınlatan

Kapital’in 150. yılı dolayımıyla

Marx’ın toplum ve tarih görüşünü, burjuvazinin sınıf çıkarları için tehlikeli sayan onlarca yazar ve ideolog tarafından, toplumsal analizin “Marksçı” yöntem ve anlayışına karşı yayımlanan ciltler dolusu kitap bulunuyor. Marx ve Engels’in iktisadi-sosyolojik ve felsefi görüşleriyle hâlâ aktüel ve “tartışmalara konu olmaları”, görüşleri bu makalede irdelenen iki yazarın da bir biçimde belirtiği üzere, tarihin en önemli ve büyük düşünce insanları olmalarıyla, görüşlerinin belirli bir sınıf (burjuvazi) için tehlikeli ve yine belirli bir diğer sınıf (proletarya) için aydınlatıcı, yol gösterici ve sömürüden kurtuluş amacıyla bağlı oluşlarındandır. Bundandır ki, bu her iki sınıf cephesinden, işçi sınıfının uluslararası karakter taşıyan hareketi ve mücadelesinin seyriyle de bağlı biçimde devam eden mücadele kapsamında Marx ve Engels’in kuramına başvuran ya da onu yeniden redde yönelen yeni kitaplar yazılıyor; yeni makaleler yayımlanıyor. Martin Slattery’nin “Sosyolojide Temel Fikirler” ve Raymond Aron’un “Sosyolojik Düşüncenin Evreleri” adını taşıyan kitapları, yakın dönem sayılacak bir süre önce, Türkçede yayımlanan bu “yeni”lere katıldılar. Bu iki kitapta, Marx’ın kuramına karşı ileri sürülmüş olan ve okurda bazı bakımlardan daha önce yayımlanmış makalelerle aynı konulara ilişkin olma düşüncesine yol açmaları muhtemel görüşlerini, aşağıda ayrıntılı olarak göreceğiz. Aynılık varsayımına ve birbirlerini ya da onları önceleyen liberal ideologların görüşlerini yineleme nedenli sorunlara rağmen, bu ideologların herbirinin Marksist kurama yönelik eleştirileri bazı “özgün”lüklere de sahiptir. Bu iki yazarın kitaplarında yer verdikleri diğer bazı ideologların eleştirileri ya da savunu adına değiştirerek kendilerince yeni bağlamlara çektikleri ve yine aynı şekilde “ilgi çekici argümanlar” içeren görüşleri ise, bir başka makalenin konusu olacaktır.

Sözkonusu iki ismin, sosyolojik-felsefi sorunlara ve Marx’ın kuramına yaklaşımlarında “bilim insanı yansızlığı”yla hareket etmeye çalıştıklarını; hatta Marx ve eserinden övgülü cümlelerle sözettiklerini, bu bakımdan kendilerinden önceki liberal eleştirmenlerin büyük çoğunluğundan ayrıştıklarını; buna karşın kuşku götürmez biçimde, liberal ideolojik platformdan Marksizme karşı mücadele edenlerin tarafında yer aldıklarını bir ön not olarak belirtmek gerekir. Marx’ın kuramına dair ileri sürdükleri görüşlerde verdikleri “mesajlar” ya da Marx ve Engels’in eserlerinden çıkardıkları “sonuçlar” genel olarak şu başlıklar altında toplanabilir: a-) kapitalizm çökmedi, kendi kendini ortadan kaldırmadı; b-) Sınıfsal kutuplaşma gerçekleşmedi, sınıf içi bölünme yaşandı, orta kesimler güç kazandılar, yoksullaşma olmadı; c-) Gelişmeyi üretici güçlerle-üretim ilişkileri arasındaki çelişki dolayımında açıklayan materyalist diyalektik görüş kanıtlanmamıştır. Kapitalist bakımdan yeterince gelişememiş toplumlardaki “ortak mülkiyet” örnekleriyle kapitalizmin ileri düzeyindeki hisse senetli şirketler, sosyalizm olmadan da üretim araçlarının ortaklaştırıldığını gösterir.Toplumsal gelişmenin tarihselliği görüşü ileri sürülemez ve üretim tarzlarıyla bağlı biçimde toplumların tarihsel bir sıralanmasından sözedilemez, çünkü devrim, kapitalizmin geliştiği ülkelerde değil, geri tarım ülkelerinde gerçekleşti; d-) Altyapı-üstyapı kategorilerinin Marx’taki açıklaması ve anlamı belirsizlikler içerir,e-) Siyaset ve yönetim sorunu tüm toplumlarda varolacağı için devletin ortadan kalkması mümkün değildir. Sosyalizm, Marksistlerce ileri sürüldüğü üzere işçi sınıfının yönetimi sistemi olmayıp parti olarak örgütlenmiş belirli bir azınlığın iktidarına dayanmıştır ve öyleyse yöneten-yönetilen ayrımı üzerinden politika ve çelişki varolmaya devam edecektir. f-) Bunlar böyleyse, Marx’ın toplum analizi, tarih görüşü ve sınıf mücadelesi teorisi doğrulanmamış demektir!

Makalemizin ilerleyen bölümlerinde, Marx’ın kuramının diyalektik bağlamından önemli oranda koparılmış bu tek yanlı, yüzeysel görüşleri ayrıntılarıyla göreceğiz. Ancak bundan önce, “karşı”dan yazılmış olmalarına rağmen bu iki eserin ‘yararlı’ bir farklılığından da söz etmek gerekir: Bu iki resmedici-eleştirel eserde başlıca düşünürlerin görüşleri gibi, Marx ve Engels’in görüşleri de, ilişkili oldukları konu bağlamında özetlenerek verilmeye çalışılmıştır. Dikkatli her okur bunun, Marx ve Engels’e saldırıyı esas alan ideologların büyük çoğunluğundan farkını hemen görecektir. Marksizme yakınlık duymayan okur açısından da bu durum, Marksizmin eksikli biçimiyle de olsa, dünya ve toplum üzerine görüşlerinin belirli bir kapsamı hakkında fikir verecektir. Slattery’nin kitabı açısından bu daha rahat söylenebilir. Denebilir ki, Türkçe’de yayımlanan pek az sayıda eser, Martin Slattery’nin “Sosyolojide Temel Fikirler”[1] adıyla çevrilen kitabında bir araya getirmeyi başardığı zengin materyali ve toplumsal tarihe farklı yaklaşımı içeren sosyo-politik analizi kapsama başarısı göstermiştir. Yine Türkiye’de örneğine az rastlanır şekilde, Adnan Menderes Üniversitesi, Sosyoloji Bölümünde çalışan beşi sosyolog, biri sosyal psikolog olan altı öğretim üyesinin tercüme ederek Türkiyeli okurun ulaşımına sunduğu bu eserde, çok sayıdaki diğer felsefi, sosyolojik ve iktisadi görüşle birlikte Marx ve Engels’in görüşleri de -önemli çeviri yanlışları ve Slattery’nin liberal görüşüyle bağlı yaklaşımından kaynaklanan rezervleri saklı olmak kaydıyla- yaklaşıklığı içinde verilmiştir. ‘Sentez Yayıncılık’tarafından yayımlanan ve altıncı baskısı yapılmış bulunan bu eserde, A. Comte, E. Durkheim, Max Weber, Marx ve Engels gibi toplumsal tarihte görüşleriyle iz bırakmış teorisyenlerin yanısıra toplum, modern toplumda birey, toplumsal değişmenin nedenleri ve sonuçlarını sorun edinen sosyolojik araştırmalar kapsamında eserleri yayımlanmış ideologlarla birlikte 1960-70ler ve sonrası dönemde özellikle Marksizm-Leninizme karşı eleştirileriyle gündeme gelen çok sayıdaki liberal, “yapısalcı”, postmodern sosyolog ve filozofun görüşleri de özgünlükleriyle yer alır. Giriş bölümünde “Sadece lisans ve hazırlık düzeyindeki öğrenciler için derslerden oluşan bir giriş çalışması” olduğu belirtilen sözkonusu kitapta görüşlerine yer verilen bu çeşitli bilim insanı, filozof ve teorisyenlerin düşüncelerinin daha kapsamlı bir irdelenmesi için, her bir bölümün sonuna başvurulacak eserlerin geniş bir listesi de sunulmuştur. Yayıma hazırlayanların söylemiyle kitapta, “zamanın sınavından geçmiş”, “alanın ve toplumun gelişimine” katkıda bulunmuş sosyolojik düşüncelere yer verilmiştir.[2] Kitap geniş kapsamı ve yine yayımcısının ifadesiyle sosyolojik alanda “ondokuzuncu, yirminci ve yirmibirinci yüzyılların temel fikirlerine genel bir bakış”ı içermekte; “klâsik kurucu babalar dönemi”ni; “yirminci yüzyılın II. Dünya Savaşı’ndan önceki ve sonraki zaman dilimini içeren modern dönem”i; “yirminci yüzyıl sonunu ve yirmibirinci yüzyıl başını kapsayan post-modern veya geç modern dönem”i irdeleyen ve farklı düzeylerde ve genişlikte etki yaratmış sosyolojik-felsefi görüşlere yer vermektedir.[3]

ÖNE ÇIKANLAR: MARX’A ÖVGÜLER VE FAKAT!

Slattery’nin bu kitabında, Durkheim, Weber ve Marx’ın sosyolojik irdelemelerine özel bir önem verdiği söylenebilir. Yazar, bunu, onların “bilimsel bir disiplin olarak sosyolojinin temellerini oluşturmaya” çalışmalarına vurguyla açıklar ve onların “basitçe bir akademisyen veya masa başı teorisyeni” olmadıklarını söyler.[4] Yazarın bakış açısıyla onlar, “en azından Marx örneğinde, sosyal analizin dünyayı değiştirebileceğine, bir toplum biliminin sadece felsefî bir girişimden ibaret olmayıp, aynı zamanda toplumu ilerletme potansiyeline sahip olduğuna” inanmışlardır.[5]

Onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllardaki insanlar için hayatın “bir altüst oluş içinde” olduğunu; toplumun “insanın kontrolü dışındaki güçlerin kıskacında” göründüğünü; “geleneksel hayat tarzı”nın, “temel ahlaki doku ve eski düzenin cemaat ruhu”nun büyük ölçüde yıkıldığını[6] ve geleceğin kaos ve anarşi sunar göründüğünü belirten yazar, Durkheim, Marx ve Weber’in teorilerinin “bu zeminde” anlaşılması ve ­değerlendirilmesini önerir.[7]Onlar hiçbir modern bilgisayara veya araştırma ekibine sahip değildi, sadece parlak bir beyne ve derin bir toplumsal kavrayış gücüne sahiplerdi” diyerek bugünlerden geriye doğru önemli ve büyük bir olanak farklılığıyla birlikte büyük teorisyenlerin rolüne de göndermede bulunan Slattery, “Onların gerçek mirası, yüzyıl sonra bile, üçünün de sosyolojideki temel düşünce okullarının ana kaynakları olması, halen yoğun tartışmalara ve ayrıntılı araştırmalara ilham kaynağı oluşturmalarıdır” şeklinde hak tesliminde bulunur.[8] Slattery, Marx’ın analizini “ondokuzuncu yüzyıl kapitalizmine yoğunlaştır”dığını; yoğun eşitsizlik, sömürü ve baskı içeren sınıf-temelli bir toplum olarak “kapitalizmin içkin çelişkilerinin ve yarattığı tahribatların ardında, sonunda patlak verecek ve toplumu devrimlerle sosyalizme ve nihayetinde komünizme götürecek bir sınıf mücadelesinin temelleri”nin yattığını düşündüğünü; ve “rolünün kapitalizmi analiz etmek ve devrimin öncüsü olan proletaryayı tarihi yapmaya, kendi tarihini yapabilmesi için gelecekteki rolüne hazırlamak olduğuna” inandığını yazar. “…Teori ve pratikteki yetersizlikleri her ne olursa olsun” diyor Slattery,“tarihsel materyalizm Marksist teorinin temelini oluşturmuş ve dünyanın her yerinde sosyal bilimcileri (ve devrimcileri) harekete geçiren bir güç haline gelmiştir. Hatta o yüzyıldan sonra bile tartışmalar ve araştırmaların esin kaynağını ve milyonlarca insanın daha özgür, daha rasyonel ve daha adil toplum özlemini oluşturmaktadır. Çok az sosyolojik düşünce böyle bir etkiye sahip olmuştur ve İngiliz biyografi yazarlarından Terrell Carver (1981) şu yargıya varır: ‘Materyalist tarih yorumu Engels’in bize bıraktığı entelektüel mirasın temel unsurudur.’ Ne yazık ki, günümüzde, “bu ünlü tarih anlayışına ait, tüm Marksistlerin üzerinde birleştiği tek bir yorum yoktur. Materyalist tarih yorumu daha ziyade paylaşılan fikir ayrılıklarını temsil etmektedir.’[9]

Yazarın ifadesiyle “Çağdaşları toplumsal değişmelerden korkarken, Marx bunları doğal karşılıyor”du. “Çağdaşları üniversite hayatının fildişi kulelerinde çalışırken, Marx hayatını Avrupa’daki otoritelerin yakalamak için peşinden koştukları sokaklarda sürdürdü ve Londra’daki son yıllarında bir sürgün hayatı yaşadı, bir sığınak bulmaya ve biraz olsun rahat bir hayat sürdürmeye çalıştı.”[10] Marx’ın “sosyolog değil, daha çok iktisatçı” olduğunu söyleyen yazar[11], onun düşüncelerinin “yirminci yüzyıl düşüncesi ve sosyolojik düşünce üzerindeki etkisi”nin oldukça büyük olduğunu belirterek “Avrupa, Asya ve Afrika’daki toplumlar ve hükümetler onun adına büyük dönüşümler gerçekleştirdiler, hatta onun düşünceleri Berlin Duvarının ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışından sonra bile post-modern sosyolojiyi ve sosyalist düşünceyi etkilemeyi sürdürdü” diye devam eder.[12]

Dünyanın insan için daha iyi yaşanacak bir yer olmasının, “Onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllarda Avrupa’yı etkisine alan Devrimler Çağında yaşayan genç bir radikal olarak Marx’ın özlemi” olduğunu; Batı’da “kırsal ve tarımcı toplumlardan kentsel ve sınaî güç kaynaklarına dönüştüren ekonomik devrimler”le birlikte Amerika, Fransa ve Avrupa’daki siyasal devrimlerin yanısıra “modern bilimin ve insan hakları ve toplumun doğası gibi devrimci Aydınlanmacı düşüncelerin gelişimine de yol açan bilimsel ve entelektüel devrim”in gerçekleştiği bir dönemde, “kapsamı ve derinliği çok büyük ve oldukça dehşet verici” olan toplumsal değişmenin “kontrol-dışı bir yardımsızlık, yerinden edilmişlik, kontrolü dışındaki güçler tarafından sürüklenmişlik, ait olduğu yerden ve köyden uzaklaşmışlık duygusu, yeni ve ürkütücü bir fabrika ve kent dünyasına girildiği duygusu”na yol açtığını belirten Martin Slattery, bütün bu değişimlerin açıklanması, dünyanın daha az yabancılaştırıcı, daha insani bir duruma dönüştürülmesinin mümkünlüğü düşüncesinin Marx’ı harekete geçirdiğini söyler ve şöyle devam eder: “Devrimler çağında dünyaya gelen Marx’ın fikirleri ondokuzuncu yüzyıl sonunda tüm Avrupa’yı etkiledi ve yirminci yüzyıl siyaset teorisine hâkim oldu. Bu fikirler Rusya ve Doğu Avrupa’daki, Çin ve Asya, Afrika ve Güney Amerika’daki komü­nist devrimlere ilham kaynağı oldu ve II. Dünya Savaşı’nın ardından başlayan Soğuk Savaş’ın komünist-kapitalist karşılaşmalarının temelini oluşturdu. Hiçbir yazar bu tür radikal değişimlere, bu tutku ve nefrete Karl Marx kadar ilham kaynağı olmadı, modern insanın tarihini onun kadar etkilemedi. Karl Marx’ın temel çalışması Kapital bir ekonomik sistem ve üretim tarzı olarak kapitalizm üzerine ‘bilimsel’ bir araştırmadır.”[13]

Sosyolojik analizler ve düşüncelerle uluslararası ve ulusal ölçekli gelişmelerin dönemsel özellikleri arasındaki bağa işaret eden Slattery, 20.yüzyıl sosyolojisinin etken ve gelişmelerini kendi bakış açısından şöyle özetler: “Ondokuzuncu yüzyıl Sanayi Devrimi çağıyken, yirminci yüzyıl temel ekonomik, siyasal ve toplumsal değişmeler, isyanlar ve krizler çağıydı -iki Dünya Savaşı, Rus Devrimi ve Komünizmin yayılması, Almanya, İtalya ve İspanya’da faşizmin yükselişi, Hitler, Stalin ve totaliter devletin gelişimi, Soğuk Savaş ve nükleer silâhlanma yarışı, 1930’lar ve 70’lerdeki iki büyük çöküntü ve ekonomik depresyonlar, büyük Avrupa imparatorluklarının çöküşü, milliyetçiliğin yayılması, siyaset ve ekonomi dünyasında Üçüncü Dünya ülkelerinin ortaya çıkışı. Bu tür sorunlar birçok sosyolojik teoriye ilham kaynağı oldu ve onları biçimlendirdi: sözgelimi, Gunder Frank’ın Birinci ve Üçüncü Dünya Ulusları arasındaki mevcut bağımlılık ilişkilerine ve C.W. Mills ve Pahl’ın modern devletin ‘birleşik’ gücüne ilgisi. Bu düşüncelerin temelinde modern kitle toplumunda bireyin durumuna ilgi, hatta belirli bir korku -bireyin bastırıldığı, yabancılaştırdığı ve güdümlendirildiği korkusu- yatar: bu korku Frankfurt Okulu’nun ‘Eleştirel Teori’sinde ve Chicago Okulu’nun kentli insanın kötü durumunu ayrıntılarıyla ortaya koymayı hedefleyen iç-kent araştırmalarında kolayca gözlenebilir.[14] Benzer şekilde, 1960’lardaki çoğu düşünce bu dönemde Britanya, Amerika ve Avrupa’daki öğrenci isyanlarından etkilenmiş ve devrimlere ilham kaynağı olmuştur -ve bu ayaklanmalar yurttaşlık haklarına, ‘azınlıklar ve bastırılan gruplar’ın hakları ve özgürlüklerine ilginin giderek artmasına yol açmıştır. Sosyolojik literatürde Siyahlar, kadınlar ve eşcinseller ya yeni ‘aşağı sınıflar’ olarak işçi sınıfının yerini almış, ya da aksine yeni radikal değişme veya sosyal reform teorileri, Ralf Dahrendorf un ‘çatışma teorisi’ ve feministlerin ‘ataerkillik teorisi’ gibi yaklaşımlar tarafından işçi sınıfının üyeleri olarak alınmışlardır.”[15]

Marx’ın yazılarının “onu eleştirenlerin varsaydıklarından daha olgun, daha gelişkin” olduğunu; “yabancılaşma üzerine erken dönem çalışması”nın, “bilinçli insan eylemine ve fikirlerin gücüne olan ilgisini yansıt”tığını; “diyalektik metodolojisi”nin doğası gereği “esasen determinist” olmadığını; Marx’ın her zaman “insanların kendi tarihlerini yaptıklarını, tarihin kişisel-olmayan güçlere göre değil, aksine insanın amaçlı etkinliğine göre açıklanabileceğini vurgulamıştır” diye özetlerken Slattery, Marx’ın, komünist geleceğin “ancak sadece uğruna mücadele edildiği sürece” gerçekleştirilebilir olduğunu söylediğini de doğru biçimde dile getirir. Ona göre, “Marx ve Engels, temel ve üstyapı arasındaki ilişkinin katı olmaktan ziyade daha kompleks olduğunu öne sürerek, bazı Marksistlerin benimseme eğiliminde olduğu bir ekonomik determinizm biçimi olan ‘kaba’ materyalizmden kendilerini uzak tutmuşlar; ancak Marx sonraki yazılarında gelişmenin nesnel yasalarına odaklanarak ve ‘hayat bilinç tarafından değil, aksine bilinç hayat tarafından belirlenir’ sözleriyle, daha bilimsel ve yapısal bir yakla­şımı benimsemiştir.

Yazar, tarihsel dönem özetlemeleriyle ilerlerken bazı “sonuçlar”a da yaklaşır. Durkheim, Weber ve özellikle de Marx’ın sosyoloji biliminin kuruluşundaki yerine ve görüşlerinin büyük etkisine işaret etmesine karşın, yazara göre; “Günümüz sosyolojisinde hiçbir egemen paradigma yoktur. O sadece bir revizyon ve devrim halindedir. Yine de, yirmi birinci yüzyıla, yeni binyıla girerken, sosyoloji şimdiye kadar olduğundan çok daha zengin ve çeşitlidir. Onun temel karakteristikleri çeşitliliğini sürdürmekte ve yüzeyin ardında bir ayrışma devam etmektedir. Bu ayrışma yakında geçmişin sosyolojik gelenekleri ve metodolojilerini sürdürmeye ve onları yeni sanayi-ötesi çağa uygulamaya çalışan modernistler ile dünya görüşleriyle sadece yeni bir sosyoloji yapmaktan ötesine geçmeyi hedefleyen postmodernistler arasında bir savaş olarak ortaya çıkacaktır… Kurucu babaların yirminci yüzyıla ilişkin anlayışımızı aydınlatmaları gibi, sosyolojinin de yirmi birinci yüzyılı aydınlatıp aydınlatamayacağı ileride görülecektir.”[16]

Durkheim, Weber ve özellikle Marx’ın düşüncelerinin yakın dönemde “yeniden sosyolojik düşünce ve tartışmanın merkezine taşındı”ğına dikkat çeken yazar, “Marksist düşüncelerin 1970’lerde ve 80’lerin başlarında kesinlikle artmış” olduğunu; Marksizm‘in “sosyolojik düşünceyle sınırlı kalma”yıp sosyal bilimler alanındaki düşünceleri etkilediğini “ve hatta edebiyat, sanat ve bilim gibi alanlara kadar” yayıldığını, ve fakat “tek bir ortodoksiye sahip olma”yıp yoğun ve çoğu kez keskin tartışmalar dolayımında farklı yorumlarının bulunduğunu belirterek şöyle devam eder:“Marx, kendi döneminde bile, bazı izleyicilerinin düşüncelerini yorumlama biçimlerine itiraz etmek için, ‘sanı­rım, bir Marksist değilim’ demek zorunda kalmıştır. Onun yazılarının tamamlanmamış ve çok kompleks doğası, Engels’in bu yazılara ilişkin popüler yorumları ve gerçek dünyanın sürekli değişen doğası nedeniyle, Marx’ın teorisinin geçerliliği konusundaki tartışmalar yüzyıl önce olduğu kadar günümüzde de büyük bir güçle devam etmektedir. Ondokuzuncu yüzyıl sosyolojisinin büyükçe bir bölümü ‘Marx’la tartışma’ olarak gelişmesine rağmen, Marx’ın ölümünden sonraki erken Marksist dönem onun adına bir tartışma, onun tezini, özellikle tarihin temelini oluşturan ekonomik yasalar ve devrimlerin gelişiminde bireyin rolü üzerine tezini geliştirmeyi amaçlayan bir tartış­maydı. Marx’ın yirminci yüzyıla mirası, sonraki yazılarındaki ekonomik determinizm ile bireye, insan bilincine ve onun değiştirme kapasitesine odaklandığı erken Hümanist dönem arasındaki temel ve açık çelişkidir. Engels’in yönlendirdiği ortodoks Marksistler kapitalizmin çöküşünün kaçınılmazlığını ilân ederken, Hegelci Marksistler bireyin kendi tarihini yapma potansiyelini öne çıkarmaya çalıştılar. Bu yirminci yüzyıl Marksizm geleneği -hümanizm- Georg Lukâcs’ın çalış­masına kadar götürülebilir ve onun çalışması -büyük ölçüde ortodoks Marksizm’in esneklikten uzak kibrine ve Rusya ve Doğu Avrupa’daki sosyalist devrimlerin yarattıkları yıkımlara tepki içindeki- eleştirel teori ve Frankfurt Okulu aracılığıyla bir patlama yaratmıştır: 1920’ler ve 30’larda etkili olan bu düşünce okulu Nazi Almanya’sından kaçmak zorunda kalan ve Batı kapitalizminin asıl merkezi Amerika Birleşik Devletleri’ne göç eden teorisyenlerden oluşmaktaydı. Frankfurt Okulu’nun, Antonio Gramsci, Louis Althusser, Harry Braverman ve Jurgen Habermas’ın düşüncelerini araştırırsanız, modern Marksizm’in bazı gelgitlerini, olayların akışının bu akımın yazarı ve otorite kişisi Karl Marx’ın özgün düşünceleriyle çeliştiğini ve bu düşüncelerin kimi durumları açıklamakta zorlandığını görebilirsiniz: bu gelişmelerden en dikkat çekici olanı, devrime kalkışmaktan ve kapitalist devleti yıkmaktan uzak olan modern işçi sınıfının artık sosyolojik sahneden tamamen kalkması veya kalkar görünmesidir.”[17]

SLATTERY MARX’I MI SAVUNUYOR?

Marx’ın ve düşüncelerinin, insanlık tarihindeki yeri ve işlevine dair bu açıklama ya da yorum okurda, yazarın, Marx’ın devrimci teorisine yakınlık gösterdiği izlenimi yaratmakla birlikte, yukarıdaki sözlerin, Marx ve eserinin toplum ve düşünce tarihinde yarattığı etkinin, Slattery tarafından da görülüp dile getirilmesi kapsamında görülmesi daha doğru olacaktır.Onun yaklaşımında doğrularla yanlışlar bir aradadır.

Bütün bunlara işaret ettiğinde ve günümüz sosyolojisinin “çoğu kişi için bir yol ayrımında” olduğunu ve yine çoğu kişinin Marksizm’in “ömrünün tükendiğini” düşündüğünü ve fakat daha başkalarının da onun günümüz toplumunu hala açıklayıcı-çözümleyici olduğunu dile getirdiğinde Slattery, bir tür “betimleyici” konumundadır. Buna karşın ama o, açıklamalarının hemen tümünde ideolojik, rengini tuvale yansıtmaktan da kaçınamaz. “Yapısalcı teori”nin çeşitli versiyonlarını, Nicos Poulantzas ve Althusser’in devlet, sınıf ve ideoloji kavramları etrafında geliştirdikleri görüşleri “modern Marksizm’i canlandırma ve gençleştirme, Sovyet sosyalizminin acımasız uygulamalarından sonra ahlâken çökmüş ve siyasal açıdan kabul edilemez görünen Marksizm’i teorik ve siyasal bir güç olarak yeniden kurma girişimler”i olarak gösterir ve Marksizme karşı ideolojik-politik başkaldırıları, “Sovyet sosyalizminin acımasız uygulamaları”ezberini veri alarak değerlendirir.

Slattery, Marx’ı, sosyal analizin “dünyayı değiştirebileceğine” inanan biri olarak gösterirken, örneğin onun materyalist tarihsel görüşünü, değişen dünyanın gerçekliğinden hareketle oluşturduğunu muğlaklaştırıp tersine çevirir. Değişimin bu türden kurgulanması, değiştirici maddi güçlerin rolünü perdeler. Toplumsal iktisadi “düzen” ya da “sistem”in bilimsel analizi kuşkusuz sadece felsefi bir girişim ve lafızdan ibaret olmayıp toplumsal ilerlemenin “mantığı”nı, iç diyalektiğini, güçlerini ve ilişkilerini, aralarındaki mücadeleyi ve bunun olası sonuçlarını işaret ederek aydınlatıcı işleviyle ilerletici bir rol oynar. Varolanın analizi, sorunlarının belirlenmesi ve çözümü için gereklilik gösterir. Mücadelenin dayanaklarını ve güçlerini işaretle amaca yönelişin araç, yol ve yöntemlerinin belirlenmesine yardım eder vb. Marx, dünyayı yorumlamakla yetinmemek gerektiğini söylerken, toplumsal değişimi zorunlu kılan maddi nesnel gerçekliklerin açığa çıkarılmasının ve değişimin kaçınılmazlığının pratik mücadele ile bağına işaret eder. Slattery’nin “Marksizmi teorik ve siyasal bir güç olarak yeniden kurma girişimleri” olarak işaret ettiği teorik girişimler ise, bağlandıkları hedef gözardı edilerek doğru şekilde irdenelemezler. Bu girişimlerin niteliğini belirleyecek olan, onların işçi sınıfı ve emekçilerin sömürüden kurtuluşu mücadelesiyle kurdukları ilişkinin karakteridir. Proletaryanın kapitalizmi tasfiye ederek aşma potansiyeli ve gücünü yitirdiğini vaaz eden girişimler, örneğin “teorik derinliği” ne olursa olsun, Marksizme karşıtlıklarıyla belirgindirler ve Marksizmi “yeniden kurma” çabasıyla ilişkilendirilemezler. Marksizmi “düzeltme”-“eksikliklerini tamamlama” iddialı teoriler, onun devrimci içeriğini aşındırarak burjuvazi için kabul edilebilir hale getirmeye yönelmiştir. Marx’ın tarih görüşünü ve sınıf teorisini muğlaklaştırıp belirsiz hale getiren bu teorilerin, “Marksizmi canlandırması” mümkün olamaz. “Sovyet Sosyalizminin acımasız uygulamaları” söylemi ise, Amerikan-İngiliz ve Alman burjuvazisi ve istihbarat örgütlerinin patentlediği ve oradan alarak “Batı Marksizmi” yaftası altında Marksizm-Leninizm’e karşı “eskimiş ve yetersiz Marksizm” etiketiyle ve ideolojik karmaşa yaratmak ya da ona katkıda bulunmak üzere yaygınlaştırılan bir kara propaganda argümanıdır.

Marx ve Engels’in tarihsel materyalist toplum ve doğa görüşü, diyalektik yöntemi ve sınıf mücadelesi teorisi üzerine Slattery’in yukarıdaki özet değerlendirmesi de, Marx’ın kuramına karşı tüm iddialı eleştirilerin ortak paydasında yer alır. Yukarıdaki özet bu bakımdan bir yineleme olarak da okunabilir. Marx’ın toplum ve tarih görüşü üzerine tartışmaların varlığı ve devamından söz ederken yazar, açıktır ki süregelen ve devam etmekte olan bir durumu işaret etmektedir. Burada başlıca iki yön önem gösterir: Marx ve kuramının etkisi ve onun kuramına yönelik eleştirilerin mantığı.

Marx’ın materyalist diyalektik dünya görüşünün sosyal bilimlerden bilim ve kültüre dek her alanda etkide bulunduğunu yazar da belirtir.[18] Ona yönelik eleştiri ve farklı yorumların olması ise bir kuramın doğruluğu ya da yanlışlığını belirleyemez. Önemli olan eleştirinin ne söylediği, neler önerip neleri reddettiği; hangi sınıftan yana ve hangisine karşı olduğu, tezlerinin toplumsal gerçeklik açısından isabetli ya da isabetsiz oluşudur. Yukarıdaki eleştirinin ne önerdiğini ilerleyen sayfalarda daha net olarak göreceğiz. Ancak bu eleştirinin yöntemsel mantık kurgusunda bulunan bir yanlıştan da sözetmemiz gerekir: İleride etraflıca göreceğiz ki, Marx’ın düşüncesinin “olayların akışınca doğrulanmadığı” iddiasının, gelişmelerin tek yanlı değerlendirilmesi dışında bir dayanağı yoktur. “Olayların akışının bu akımın yazarı ve otorite kişisi Karl Marx’ın özgün düşünceleriyle çeliştiğini ve bu düşüncelerin kimi durumları açıklamakta zorlandığını” ileri sürerken Slattery’nin, “Frankfurt Okulu’nun, Antonio Gramsci, Louis Althusser, Harry Braverman ve Jurgen Habermas’ın düşünceleri”ni dayanak olarak göstermesi, doğru olmayan bir yaklaşımı işaret eder. Olayların gelişiminin Marx’ın özgün düşünceleriyle “çatıştığı” ve Marx ile Engels’in düşüncelerinin “kimi olayları açıklamakta zorlandığı” iddiası yüzeysel paralellikler kurularak ileri sürülen bir iddiadan ibarettir. Bu iddiaya dayanak gösterilen olgusal değişiklikler, önemli oranda nesnel gerçekliklerin ya görmezden gelinmesine ya da tek yanlı değerlendirilmesine dayanırlar. Marx ve Engels’in materyalist tarih görüşüne ve sınıf mücadelesi teorisine karşı eleştirilerin “olayların akışıyla” doğrulanmaya çalışılması, mekanik yüzeysellikler bir yana bırakıldığında, içeriksel olarak doğrulanmayan bir uğraş olmuştur. Materyalist tarih ve sınıf mücadelesi teorisine karşı gösterilen gelişmeler, aksine artmış ve yoğunlaşmış kapitalist nesnellik (uluslararasılaşma-dünya kapitalizmi ya kimilerinin deyişiyle küreselleşme) bağlamında onun toplumsal sorunların çözüm yol ve yöntemleri üzerine söylediklerini, daha güçlü biçimde kanıtlamıştır. Bundandır ki, Marx-Engels’in teorisinin yanısıra Weberyan kurguların çok çeşitli versiyonları günümüzde yeniden akademik dünyada tartışmaya açılmıştır. Uzlaşıcı, güçlülerin ve seçkinlerin yönetimini öneren ya da sosyal Darwinist, feminist ve etnik kimlikçi çeşitli teorilerin ortaya çıkmasında da temel etken, bu teorileri esinleyen toplumsal sorunların çözümsüz olmaya devam etmesidir. Bir kuramın ya da tezin bilimsel irdelenmesinde oysa, yorumsal versiyonları değil, “asıl” olanı göz önünde tutmak gerekir.

Diğer yandan sosyolojik analizin, sorunların çözümünde yararlı bir işlev görmesi, konu edindiği toplumsal sistemin karakteristik özelliklerini esas alması ve onların birbirleriyle ilişkilerini de gözeterek açığa çıkarmasıyla bağlıdır. Sınıflararası çatışmaya yol açan üretim ve paylaşım ilişkilerini ve bir sınıfın diğerlerine hakimiyetinin dayanaklarını açığa çıkarmayan sosyolojik analiz, toplumsal sorunların çözümüne hizmet etmez. Makalenin devamında göreceğimiz üzere, Durkheim’ın uzlaştırıcı konsensüsü, Weber’in analiziyle ulaştığı sonuçlar arasındaki çelişki, Parsonscı işlevselcilik ve Anglo-Amerikan sosyoloji okullarının piyasaya sürdükleri teoriler, Frankfurt Okulu teorisyenlerinin kültürel kodlu iyileştirme kurguları, kapitalizmin “yapısal sorunları”ndan sözetmelerine; çeşitli toplumsal kesimlerin durumunu konu edinmelerine karşın, var olan sistemi aşabilecek bir alternatif gösterememişlerdir. Marx’ın kuramını çatışmacı gören, ancak toplumdaki çatışma unsurlarını görmezden gelen düşünürlerher dönemde ve dönemin özgün özellikleriyle de bağlı olarak kendilerini yeniden ve yeniden üreterek görünür kılmalarına karşın, sorunların üstünü kapatma yolunu seçmişler; daha ileri gidenleri ise yukarıda Slattery’nin de işaret ettiği üzere, “işçi sınıfının yerini alan yeni özneler” keşfiyle proletaryanın mücadelesine karşı etkisizleştirici bariyerler örmeye soyunmuşlardır. Frankfurt Okulu teorisyenleriyle Althusser ve Habermas’ın -görüşleri arasında önemli farklılıklar olmasına karşın- getirdikleri yorumlar bu bakımdan Marksist analizle aykırılık gösterirler.

ARON’UN YAKLAŞIMI

Aron, Marx’ın görüşlerine ayırdığı bölüme, Kapital’in Almanca birinci baskısının önsözünden aldığını belirttiği bir paragrafla başlar: “Sanayi bakımından en gelişmiş ülke, kendisini sınai gelişme ba­kımından izleyen ülkelere kendilerinin gelişme görünümlerini verir… Bir toplum kendi gelişimine yön veren doğal yasanın izini bulma başarısını gösterse bile, (…) kendi doğal gelişiminin evrelerini ne bir sıçrama ile ne de çıkaracağı yasalarla aşabilir; ama gelişim süresini kısaltabilir ve oluşumun sancılarını azaltabilir.[19]

Sözkonusu önsözün Sol Yayınlarındaki çevirisine göre, Marx orada, aynı zamanda, “Aslına bakılırsa konu, kapitalist üretimin doğal yasalarının sonucu olan toplumsal uzlaşmaz karşıtlıkların şu ya da bu derecede gelişmiş olmaları değildir. Burada sözkonusu olan, bu yasaların kendileridir, kaçınılmaz sonuçlara doğru katı bir zorunlulukla işleyen bu eğilimlerdir” diye yazar.[20] Bunu bir yana bırakırsak, Aron’un, Marx’tan bu paragrafı alıntılamasının nedeni, makalesinin ilerleyen bölümlerinde göreceğimiz gibi, Marx’ın, tarihsel gelişmenin nesnel yasalarıyla proletarya devrimi arasında kurduğu diyalektik bağı bir “zorlama” unsuru olarak görmesindendir. Ona göre, sonraki zamanlarda gerçekleşen toplumsal gelişmeler, özellikle de devrimin gelişmiş Batı’da değil ama geri Doğu’da gerçekleşmesi, Marx’ın yukarıda alıntılanan belirlemesiyle uygunluk göstermemiştir! Bu eleştiri, kapitalist gelişmenin “tek düze” bir gelişmesi ve devrimin en ileri kapitalist ülke ye da ülkelerde gerçekleşmesinin salt iktisadi gelişme dolayımında değerlendiren ekonomist bir anlayışın ürünüdür. Marx, kapitalizmin o dönemde en ileriden geliştiği İngiltere başta olmak üzere Hollanda, İtalya, Fransa ve Almanya gibi ülkelerdeki gelişme doğrultusunu işaret ederken, sonraki gelişmelerin bu analizi doğruladığını, geri-sömürge ve bağımlı ülkelerdeki kapitalist gelişme kanıtlamış oldu. Devrim ise, sadece iktisadi gelişmenin dolaysız bir ürünü olmayıp bu gelişmenin zeminini oluşturduğu koşullardaki sınıf mücadelesinin ürünü olabilirdi, ve tarihte de devrimci değişimler, temel önemde rol oynadıkları her durumda böyle gelişmişlerdir.

Marx’ın kuramına benzer bir yaklaşım Aron’un Marx-Engels değerlendirmesinde de görülür: Kendisinin, “Seine nehri kıyısında yaşayan ve çocuklaşmadan Marksist olmak isteyen akıllı düşünürler” gibi, “Marx’ın derin ve son düşüncesinin her biri birbirinden daha akıllıca bir dizi yorumunu” tasarlama yerine, Marx’ın temel düşüncelerini “Marx’ın yayımladığı ve her zaman kendi düşüncesinin temel anlatımı olarak değerlendirdiği yazılar”a başvurarak analiz edeceğini belirten Aron, Marksizm’in “özünde bulunan içsel güçlükler”den de söz eder.[21] Ona göre bu güçlükler, Marx’ın verimli bir yazar olması; çok yazması, ve çok yazdığından dolayı da “her zaman aynı konu üzerinde aynı şeyi söylememiş” olmasıyla ilişkili oldukları gibi, içeriksel özellikler de taşırlar. Aron’a bakılırsa, “Biraz ustalık ve bilgiyle sorunların çoğunluğu üzerinde bağdaşmayan ya da en azından değişik yorumlara yol açan Marksist formüller bulunabilir.” İddiasına göre, Marx’ın ekonomik-sosyolojik kuram kitaplarındaki açık fikirler, tarihsel kitaplarında “üstü kapalı biçimde” kullanılan görüşlerle “çelişir gibi görünür”ler! Marx’ın “toplumsal kuramları”nın ve tarih görüşünün ne olduğunu, sosyoloji, tarih felsefesi ve siyaset arasında nasıl bir bağ kurduğunu ele aldığı makalesinde, O’nun “her şeyden önce kapitalist rejimin sosyoloğu ve iktisatçısı” olduğunu söyleyen Aron’a göre, Marx “bu rejimin insanları uğrattığı yazgının ve karşılaşacağı evrimin kuramını yapmış”; ancak “sosyalist rejimin ne olacağı konusunda kesin bir tasarıma sahip olmamış”; “insanın geleceğini önceden bilemeyeceğini yineleyip durmuş”tur! Marx’ın “bir yüzyıl önce yaşamanın şansına ya da şansızlığına sahip” olduğunu söyleyen Aron, o diyor, bizim “Bugün kendimize sorduğumuz sorulara yanıt vermemiştir.”

Kuramsal düşüncelerin zamana bağlı boyutundan sözettiğinde de o, olayların ve olguların değişimiyle birlikte düşüncelerin değişebilirliğinden hareket eder. Ancak, çıkardığı sonuçlar gayet basittir. Toplumsal üretim tarzı ve toplumsal sistemlerin temel karakteristik özelliklerini esas alan kuramsal düşüncelerin bu nesnel gerçeklikler var olduğunda, geçerliliğini sürdüreceğini düşünmez ya da düşünmek istemez. Mantık yürütmesi mekaniktir. Buna göre, bir insanın kendisi de düşünceleri de, yaşadığı dönemin koşullarından soyutlanamaz. Dolayısıyla da Marx’ın günümüz sorunlarına yanıt vermesini beklemek doğru olmaz! Aron’a göre, “Marx’ın bizim zamanımızla, gelece­ğimiz konusunda ne düşündüğü” bir yana diyerek kendi zamanı ve geleceği konusunda düşündükleri de çeşitli özel güçlüklerle içiçedir! Bunların bir bölümünün Marx’ın ölümünden sonra ortaya çıkan “dış güçlükler” olduğunu belirten yazar, kitabına konu olan dersleri verdiği dönem itibarıyla bir milyar insanın “haklı ya da haksızMarksist adı verilen bir öğreti ile yetişmekte”olduğunu; Çin, Rusya ve Doğu Avrupa’da Marx’ın öğretisinin farklı yorumlarının sözkonusu olduğunu belirtir. Bu durumun (yani bu denli çok ülkede bu denli çok sayıda insanın savunduğunu söylediği) Marx’ın teorisine yönelik belirli bir yorum yapmayı güçleştirdiğini söyleyen Aron, bu kuramı “resmi öğreti” olarak savunanların gözünde “burjuvazinin sözcüsü, kapitalizm ve emperyalizmin uşağı” olarak nitelenme olasılığından söz ederek durumdan yakınır.[22]

Marx, kapitalizmin temel özelliklerine, çelişkilerine, kazanımları ve açmazlarına, geliştirdiği karşıt sınıf güçleri arasındaki çelişkiler dolayımında yüzyüze olduğu sorunlara ve bu sorunlar dolayımıyla mahkum bulunduğu geleceğe ilişkin tespit ve belirlemeleri esas alınarak değil; ama günümüze ait olduğu ve daha önce sözkonusu olmadığı ileri sürülen bazı “yeni” gelişmeler veri alınarak ve mekanik bağlantılar da kurularak anlaşılmak istendiğinde, Aron’un beklediği yanıtları hazırda bulamamak mümkündür. Ne var ki, sözü edilen “güçlük” esas olarak kapitalizmin karakteristik özelliklerinin gözardı edilmesinin yanısıra, Marx’ın düşünceleri ve açıklamaları arasındaki diyalektik bağlamın gözardı edilmesinden kaynaklanır. Marx’ın günümüz sorunlarına dolaysızca yanıt vermeye çalışıp çalışmadığını sormak örneğin, kuramının günümüz sorunlarına da açıklayıcı karakteristikler taşıdığını görmezdengelen ideolojik-politik tutumu işaret eder. Marx’ın, sosyalist “rejimin ne olacağı” konusunda “kesin tasarıma sahip olmadığı”nı ileri sürmek için ise insanın, Aron gibi, yanlışların doğrularla karışımından oluşturulmuş ve her yöne çekilebilir bir bulamacı ölçü alması gerekir. Kesin tasarım mantığı çünkü, bütün ayrıntılarda mükemmel biçimiyle projelendirilmiş bir sonuç bekler. Bundan uzak olmak ise tarihsel koşulların ve toplumsal ilişkilerin belirli özgün biçimler kazanabileceğini hesaba katmak; değişecek olanın sadece toplumsal koşullar ve ilişkiler olmayıp bunların ifadesi olan düşüncelerin de olacağını varsaymak demektir. Marx ve Engels birçok kez, amaçlarının ideal bir toplum projesi çizmek olmadığını; toplumsal gelişmenin tarihselliğine ve bu tarihsel gelişme doğrultusunda zorunlu olarak ortaya çıkacak yeni biçimlerine işaret etmek, bunun neden ve nasıllığını en genel hatlarıyla göstermek olduğunu söylediler.[23] Aron da makalesinin ilerleyen bölümlerinde, onların, üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetine son verilmesi üzerinden sömürüsüz ve sınıfsız bir toplumu öngördüklerini -kendisi bu görüşe katılmasa da- yazar. “Marx’ın yazdıklarının özünde neden ikili anlama geldiğini göstermek” istediğini söyleyen Aron’a göre, Marx’ın görüşlerinin “Ortodoksça ululanması ve değiştirilmesi”, ikili anlama açık olmalarından kaynaklanır! Çünkü, “Siyasal bir hareketin ideolojisi ya da bir devletin resmi öğretisi haline gelmek isteyen her kuram, basitler için basitleştirilmeye, zeki ve akıllılar için ince hale getirilmeye uygun olmalıdır. Marx’ın düşüncesi teredütsüz en üstün derecede bu değerleri ortaya koyar. Herkes onda istediğini bulabilir.”[24]

Aron’un mantık yürütmesine göre, bir düşünce farklı şekilde yorumlanıyorsa farklı anlamlar içeriyor demektir! Ama bu mekanik bir düşünceye işaret eder. Çok sayıda ideoloğun Marx’ın kuramını farklı biçimlerde yorumladığı dikkate alındığında, herhangi bir yazar ya da ideoloğun onun eserinden kendine yarayışlı olanları bulup alması şaşırtıcı olmaz. Bunun nedeni, Marx’ın herkese mavi boncuk dağıtan bir “peygamber” olması değil bir bilgin ve evet teorisiyle pratiği arasında kopmaz bağları olan devrimci bir eylem insanı olmasıdır. Marx’ın toplum ve tarih kuramı anlaşılmaz olmadığı gibi, herkesin istediğini bulabileceği bir karmaşa ve ikili anlamlar toplamı da değildir.

Kapital’in Marx’ın baş yapıtı olduğunu ve farklı yorumlara konu edildiğini belirten Aron, kendisinin bu tür tartışmalara girmeksizin hangi yorumdan yana olduğunu belirteceğini söyleyerek, bunu gerekçelendirmeye girişir: “Bence –der Aron- Marx, kendisini zenginleştiren İngiliz iktisatçıları gibi bilimsel iktisatçı olduğuna inanır ve öyle olmak ister… Marx, değeri, değişimi, sömürüyü, artıdeğeri, kârı incelediğinde saf iktisatçı olmak ister, şu ya da bu öneriyi felsefi niyetle ileri sürerek bilimsel olarak yanlış ya da tartışmalı göstermek düşüncesinde değildir.Marx bilimi ciddiye alır.”[25]

Marx’ın bilimi ciddiye aldığı, kapitalist ekonomik-sosyal sistemi bilimsel irdelemeye giriştiği ve vardığı sonuçları sadece işçi okurların değil, bilim insanlarıyla değme burjuva iktisatçılarından sosyologlara ve tarihçilere dek, toplumbilim ve tarihsel gelişme ile ilgili olanların bilgisine sunduğu kesindir. Onun “klasik İngiliz iktisatçıları gibi” bir iktisatçı olmadığı ise, oldukça nettir. Yazar, Marx’ın analizine “sadık kaldığı”nda aktardığı Marksist metinlere belirli bir uygunluk gösterir. Örnek olarak, Marx’ın Kapital’de, kapitalizmin işleyişinin anlaşılmasını sağlamaya; “insanların özel mülkiyet rejiminde neden sömürüldüklerini” göstermeye ve “bu rejimin kendi çelişkileri ile neden onu yıkacak bir devrime doğru geliştiğini anlamaya” olanak verdiğini söyleyerek[26], devam eden paragraflarda şunları yazar: “Marx ekonomik yasaların tarihsel olduğuna inanır; her ekonomik rejim kendi özel yasalarına sahiptir. Sömürü kuramı bu tarihsel yasaların bir örneğidir, çünkü artıdeğer ve sömürü mekanizması toplumun sınıflara bölünmüşlüğünü varsayar. Girişimciler ya da üretim araçlarını elinde tutanlar sınıfı, işçilerin emek gücünü satın alır. Kapitalistlerle emekçiler arasındaki ekonomik ilişki, iki toplumsal kategori arasındaki toplumsal bir güç ilişkisine bağlıdır. Artıdeğer kuramının bilimsel ve ahlâki iki işlevi vardır. Bu iki öğenin birleşmesi Marksizm’e eşsiz bir yayılma gücü vermiştir.”[27]

Aron, Kapital’i“kapitalist rejimin işleyiş biçimini, toplumsal yapısını ve tarihini açıklamak için görkemli, sözcüğün tam anlamıyla da dahice bir girişim olarak niteler.[28]“Kapital bir ekonomi kitabıdır, ama aynı zamanda kapitalizmin sosyolojisi ve kendi çatışmaları içinde sıkıntılı insanlığın, tarih öncesi dönem kadar felsefi tarihidir”diye yazar. Ona göre, Marx’ın girişimi kuşku götürmez şekilde görkemlidir. Ancak bu girişim “sonuçlanmamıştır.” Aron şöyle yazar:

Günümüzün ekonomi ya da sosyoloji bilimi kapitalizmin işleyiş biçiminin geçerli kısmi incelemelerine, kapitalist bir rejimde insanların ya da sınıfların geleceğinin geçerli sosyolojik incelemelerine; kapitalist rejimin değişimini açıklayan bazı tarihsel incelemelere sahiptir; ama toplumsal yapıyı, işleyiş biçimini, rejim içinde insanlan yazgısını, rejimin evrimini zorunlu bir biçimde birbirine bağlayan bütünsel bir kuram yoktur. Bütünü kapsamayı başaran bir kuram olmaması, belki de bu bütün var olmadığı içindir; tarih bu ölçüde akılcı ve zorunlu değildir. Ne olursa olsun Kapital’i anlamak, Marx’ın hem rejimin işleyişi ve evrimini nasıl incelemek istediğini, hem de rejim içinde insanların geleceğini nasıl anlatmak istediğini anlamak demektir.”[29]

Kapital kuşku kabul etmez şekilde büyük bir bilimsel eserdir. Kapital’i anlamak da, kapitalist ekonomik-toplumsal sistemin işleyişini, evrimini, çelişkilerini, modern sınıf farklılaşmalarını yaratarak çatışmaların kaynağı ve nedeni olmasını ve yeni bir toplumun öncesine denk gelen, tarihsel olarak kendini yokedecek güçleri doğurmaya neden ve nasıl mahkum olduğunu anlamak olacaktır.

Aron, insanlar Marx’ın kuramını anlayıp Marksist olsunlar diye, Kapital’in anlaşılmasını istiyor değildir. Marx’ın, “tarihte en çok etkiyi yapan” bu görkemli eseri karşısındaki hayranlığını dile getirecek denli kendiyle barışık olduğu anlaşılan bu 20. yüzyıl Fransız sosyolog ve felsefe profesörü, örnek olsun Max Weber’e de, Tocqueville’e de hayrandır. Kapital’in birinci cildiyle Engels tarafından yayıma hazırlanan ikinci ve üçüncü ciltlerde yer alan görüşler arasında bazı bölümlerin “çelişkili görülebilir” olduğunu ileri sürüp bu çelişkinin ne olduğunu göstermeksizin, Marx’ın eseri hakkında kuşku uyandırıcı ifadeler de kullanarak sözü “Marksizmin sorunları”na getirenAron’a göre Marx, insan emeğinin değerini açıklarken onu bütün öteki metalar için geçerli olan değer yasası çerçevesinde ele almış; bu ilişki sanki apaçıkmış gibi, onu tarif etmiş; ve bu tarif etme ya da açıklama da “tartışmaya yol açmış”tır! “Bu önerinin güçlüğü değer-emek kuramının değer ilkesi olarak emeğin nicelendirilebilir niteliği üzerine kurulmasıdır. İkinci öneride işçinin ve ailesinin yaşamı için zorunlu mallar söz konusu olduğunda görünüşte nicelendirilebilirden çıkılır. Bu son durumda gerçekte Marx’ın da kabul ettiği, geleneklerin, ortak psikoloji durumunun belirlediği bir miktar söz konusudur[30]diye yazan Aron’un karmaşık formülasyonuna karşın, Marx’ta bu ilişki hiçbir belirsizlik göstermez.

Marx, kapitalist üretim sürecinde para sahibiyle emekgücü sahibinin karşı karşıya geldiğini; birinin emekgücünü, diğerinin sermayesini (üretim araçları ve para sermaye) ortaya koyarak bir değişim ilişkisine girdiklerini; ancak bu değişim sürecinin sonunda para sahibinin, daha önce sahip olduğundan daha fazlasına; artı sermaye ya da kâra sahip hale geldiğini bulgulayarak bu daha fazlanın kaynağının, işçinin, çalışma süresi için ücret olarak kendisine ödenenden daha fazla üretmesi (artı-emek ve artı-değer) olduğunu açığa çıkarır. Kapitalist üretim koşullarında bir metanın üretimi için gerekli olan süre hiçbir biçimde işçinin çalışma süresinin tamamıyla çakışmaz. Bu, üretim değeriyle değişim değerinin aynı olmaması demektir. Aksi olsaydı, kapitalistin “payı”na düşen bir artı olmaz, kâr elde edemez ve bu üretimde sermayenin çoğalması mümkün olmazdı.[31] Kapitalistlerin daha fazla artı-değer sağlamak için çeşitli yöntemlere başvurmaları, üretim verimliliğini geliştirmek üzere ileri teknoloji kullanımına ihtiyaç duymaları -bu üretici güçlerin de gelişmesi demektir- aynı nedenledir. Bundandır ki, ya çalışma süresi dolaysızca uzatılır, ki bu durumda artı-değer mutlak olarak büyür; ya da verimliliğin artışını sağlayan teknolojik uygulamalarla çalışma süresi değişmeksizin birim zamanda üretilen meta miktarı artırılır, ve bu durumda da artı-değer nispi olarak yine artar. Diğer yandan, emek verimliliğinin artışı demek, işçinin ücret olarak aldığı değer bölümünü üretme zamanının (gerekli emek zamanı) azalması, artı emek zamanının artması ve öyleyse artı-değerin artması demektir. Kapitalist kârın kaynağının ücretli emekgücü olduğu; işçinin işgününde ürettiği değerin bir kısmının kapitalistin cebine, para kasasına ya da sermaye tutarına eklenerek kâr şeklinde girdiği, böylece bu ilişki içinde açıklık kazanır. Marx’ın artı-değer kuramında kârın bu kaynağı tüm “canlılığı”yla somuttur. Bir metanın değeri, üretimi için gerekli toplumsal emek miktarı; değişim değeri öyleyse onun üretimi için gerekli olan toplumsal ortalama emek tarafından belirlenir. Emek türü farklılık gösterdiğinde, diyelim kalifiye-kalifiye olmayan, çırak-ustabaşı, mühendis gibi unsurların emeği, bu emeğin harcandığı süre aynı olsa bile farklılık gösterecektir. Tümü açısından ortak ölçüt, toplumsal bakımdan gerekli olan ortalama emektir. Öyleyse bir meta olarak emekgücünün değeri, işçi ve ailesinin yaşamı için gerekli olan ortalama toplumsal emek miktarına; yani işçi ve ailesinin yaşamını sürdürebilmesi için gereksinim duyulan metaların değerine eşittir. Bu miktar işçiye ücret olarak ödenir. İşçi, kendisine ödenen bu ücretle kendisi ve ailesinin yaşamı için gerekli ürünleri edinecektir. Ücretiyle gereksindiği metaların değeri arasındaki farklılık ise, yoksullaşmasını ve satınalma olanaklarının daralmasını nedenler. Aron’un “eleştirel görüş zenginliği”ni ve anlamını makalenin ilerleyen bölümlerinde daha ayrıntılı şekilde göreceğiz. Şimdi yeniden Slattery’nin yol gösterici “ışık” sorununa dönelim.

SLATTERY’DE ‘KURUCU BABALAR’ SÖYLEMİ: AYRIMIN VE AYIRMANIN ÖNEMİ  

Marx’ın “yabancılaşma” kavramına verdiği anlamı, “soyutlanmışlık ve kenara itilmişlik, güçsüzlük ve engellenmişlik duygusunu” öne çıkararak açıklayan Slattery, Durkheim’ın “pozitivist-işlevselci” toplum teorisinin merkezi kavramı olan “anomi”yide aynı soruna bir açıklama ihtiyacıyla bağlı gösterir! Weber’in toplum analizini “toplumsal değişme (ve düzen) açıklamasında düşüncelerin önemini öne çıkarması ve ekonomik determinizme dayalı sosyolojik teorilerin kültürel faktörleri bir kenara ittikleri bir dönemde ‘bireysel’ eylemin önemini yeniden vurgulaması” dolayımında önemli gösteren Slattery’ye göre, “günümüzde dinin gücünün modernleşme için temel bir engel teşkil eder göründüğü birçok toplum örneği” varken (sözgelimi İran, Hindistan gibi ülkeler), “Protestan ahlâkı tezi temel bir sanayileşme açıklaması olarak henüz tamamen çürütülmemiş, … belirli değerlerin, özellikle kapitalist ahlâkın sanayileşme açısından teknik faktörler kadar hayati önemde olduğu fikri birçok Batılı teoriyi ve gelişmekte olan ülkelerdeki modernleşme politikalarını önemli ölçüde etkilemiştir.”[32]

Sosyolojinin “bilimsel kuruluşu”nun üç en önemli kuramcısı olarak gördüğü Marx, Weber ve Durkheim’ın toplumsal sorunların analiziyle işaret ettiklerine benzer şekilde “ortak yeni kurucu” arayışındaki yazarın yaklaşımı “iyi niyetli” görülebilir olmakla birlikte, bir çözümsüzlüğü aşamaz. “İçinde bulunduğumuz toplumsal dünya”, diyor Slattery, “kaos ve anarşi, bölünme ve çatışma, ahlaki bir boşluk içinde anomi ve yabancılaşma, insanların maddi ihtiyaçları -ve istekleri- sürekli karşılanırken ruhsal ve ahlaki ihtiyaçlarının doyurulmadığı bir sanal gerçeklik dünyasıdır.”[33] Ve bu “riskler ve belirsizlikler” dünyası “yeni bir yol gösterici ışığa” ihtiyaç duymaktadır. Bu öylesine bir “ışık” olmalıdır ki, sadece sanayi-ötesi toplumun güçlerini anlamakla kalmayıp onun ilerlemesi ve ayakta kalabilmesini desteklemek için gerekli yeni bir ahlaki düzeni” ortaya koyabilmelidir. Bu ise ancak “yeni bir Kutsal Üçlü” olabilecektir!

Slattery’nin “yeni bir ışık” verecek yeni “Kutsal Üçlü”sünün gelip-gelmeyeceğini kimse garanti edemez. Ancak, yazarın çözümleyici olarak gösterdiği bu karma görüşler toplamının “yeni bir ışık” olması mümkün değildir. Sondan geriye doğru giderek söylersek, her şeyden önce “yeni kutsal üçlü” motivasyonunun kendisi sorunludur. “Kutsal” olmalarıyla ilgili spekülasyonu bir yana bırakırsak, “üçlü”nün görüşlerinin birbirleriyle temel önemde farklılıklar göstermesi, birliğin değil ayrışmanın resmini verir. Bu farklılıklar atlanarak “aydınlatıcı ışık” sorunu netleştirilemez. Slattery, sınıflı toplumda herkesin üzerinde fikir birliği sağlayacağı bir “ışık” ararken yanılır. Herkesi aydınlatan gün ışığı ve enerji dahi, artık insanları sınıfsal durumlarına göre etkiliyor. Kapitalist toplumsal gerçekliğin sanayisiz, sınıfsız ve sınıf mücadelesiz bir analizi olanaksız olduğundan, ışığın rengi ve etkisi farklı sınıflara göre farklı olacaktır. Tarihsel materyalist dünya görüşü, insan soyunun “daha özgür, daha rasyonel ve daha adil bir toplum özlemini” gerçekleştirmesinin maddi dayanaklarını işaret ederek bu özlemin gerçekleşebilir olduğunu göstermekle kalmaz, bu yöndeki mücadeleye de güç katar. Bu ise kapitalizmin ve burjuvazinin yıkımı demektir ve bunun olanaklarıyla güçlerini gösteren “ışık”, ancak sömürüsüz ve baskısız bir dünya özlemi duyanlar için aydınlatıcı işlev görecektir ki, bu da “Kutsal Üçlü”nün karma görüşler toplamı olamaz. Bu “ışık” çünkü, insanların maddi ihtiyaçları ve isteklerinin gerçek eşitlik ve özgürlük koşullarına işaret etmelidir. Marx ve Engels’in oluşturdukları teori böylesine bir aydınlatıcı işlev görerek diğerlerinden ayrıştı ve işlev görmeye de devam ediyor.

Martin Slattery’ye göre, “Durkheim’ın toplumsal dayanışma kavramı ve Marx ve Engels’in tarihsel materyalizmi, bir yandan toplumsal düzen ve değişmeyi açıklamaya çalışırken, öte yandan kendi kontrolleri dışındaki güçlerin ağına yakalanan bireylerin yaşadıkları anomi ve yabancılaşma duygusunu kavramaya çalışan analiz girişimleridir. Ayrıca Weber sanayileşmeyi ilerleme olarak görse bile, modern insanın çok geçmeden temel ekonomik güçlerin değil, aksine düşüncenin ve düzenin iç mantığının, kapitalist ruh olarak Protestan ahlakının ve gelişmiş toplumlarda temel bir organizasyon biçimi olarak bürokrasinin aşıladığı teknik -rasyonalitenin yarattığı- bir ‘çelik kafes’in tuzağına yakalanacağından korkar.[34]

Bu tek paragraflık özet dahi Durkheim ve Weber’in yaklaşımlarıyla Marx ve Engels’in toplumsal analiz yöntemi ve anlayışları arasındaki farklılıkların ipuçlarını verir. “Kurucu Babalar” söylemi toplumsal olgulara ve ilişkilerine yaklaşım farklılıklarının üstünü örter. Oysa A. Comte’un düşüncelerini temel alarak toplumsal analizi toplumsal uzlaşmanın “anahtarı” olarak kullanan Durkheim ya da kültürel-ahlaki ortak değerlerin bir “çelik kafes”te olan ya da olacak olan toplum için çıkar yol sağlayacağını ileri süren Weberci yaklaşım, özel olarak belirtilirse, sınıflı toplumların en gelişmişi olan kapitalizmin yol açtığı sonuçların ortadan kalkmasının gerçek bir çözümünü göstermezler.[35]

Durkheim, örneğin geleneksel feodal toplumun çatışmalarla çözüldüğü, yeni toplumun unsurlarının oluşmaya başladığı; eskinin yıkıldığı ve toplumsal çatışmaların arttığı bir dönemde, alternatif olarak reformcu bir “adaptasyon”u; yani farklılıklar – farklı çıkarlar ve farklı sınıflar arası uzlaşıyı çözüm sayarken, Weber kültürel-ahlaki yaklaşımı öne çıkarır, ideolojik kültürel ögelere diğerlerini doğrusal tarzda belirleyicilik atfeder. Marx’ın görüşünü, “ekonomik güçlerin ilerlemesinin kaçınılmaz sonucu” şeklinde darlaştırarak reddeden Weber’e gerekli olan “çağın ruhu”dur! Bu “ruh”u Protestanlığın özellikle Kalvinist türevinde ete-kemiğe bürünen “girişim” ve “birikim” eyleminde görür. Weber’e göre örneğin kapitalizm, “tarihin özel bir noktasında ‘seçici benzerlik’ içinde bir araya gelen bazı güçlerin uyuşması sonucunda ortaya çıkmıştır.” Kapitalizmin Hollanda, İngiltere ve Almanya’daki gelişmesini, “çileci Protestanlar”ın “dinsel kurtuluş amacıyla” ve “Tanrı’nın gözünden düş­memek için” tasarruf ve yatırıma yönelmeleriyle ilişkili görmesi, Weber’in idealizminin mantığını sergiler. O, “kapitalist ruh”u Protestanlık ve Kalvinizm ile bağı dolayımında “para kazanma biçimi değil, bir yaşam biçimi, kültürel ve ahlaki bir kurallar, görevler ve yükümlülükler bütü­nü” olarak görür. Ona göre Püritanizm ve özellikle Kalvinizm, kapitalizmin ihtiyaçlarıyla “kesin şekilde” bağdaşır; ve bu anlayıştaki “birikim ve kâr arayışı”, “Tanrı’nın inayetinin bir işareti”yle bağlı olmuştur![36]Tanrı için” birikim sağlayan Kalvinist Protestan bireylerin “girişimcilik ruhu”yla hareket etmelerinden hareketle kapitalizmin belirli ülkelerdeki gelişmesini Protestanlık ve Kalvincilik lehine ilişkilendiren Weber, toplumsal gelişmenin hareket ettirici temel dinamiklerin rolünü böylece geriye atmış olur. Kâr amaçlı üretim bireysel kazanç güdüsünü teşvik edip geliştirdiği için para biriktirmiş Kalvinci Protestanların   ticaret yapmaları ya da yatırıma girişmeleri, çünkü olsa olsa reformasyondan geçmiş bu “ahlak”ın bazı başka inanç sistemleriyle kıyaslandığında, kapitalist girişim için daha az engel oluşturduğunu gösterir. Bu ise, Weber’in ona atfettiği büyülü önemi doğrulamaz. Weber, Protestan Ahlakı kitabında kapitalizmin ruhunu bulurken, maddi-ekonomik kategorilerin tarihsel gelişmede itici işlev görmelerini azımsamış olur.[37] Slattery bu yaklaşımı “kuruculuk” bağlamı dolayımında Marx’ın analiziyle aynı paydada buluşturur ve “işlevsel analiz ve bilimsel sosyoloji”nin “temeli” olarak işaret ederken, kapitalizmi “düzeltme” ile onun sömürüye dayanan toplumsal gerçekliğinin tümüyle değişimini, tasfiyesini hedefleyen görüşleri karıştırmış olur. Mevcut düzen ve sistemin en uç en çarpık ve “göze batan” yönlerinin törpülenmesiyle gerçekleştirilebileceği varsayılan uyumlu işbirliğini çözüm sayan bu “çözüm” yaklaşımı oysa, gerçekte çözümsüzlük ilanı ve ısrarıdır.

Slattery, maddi ihtiyaçlarla “ruhsal-ahlaki” olanların ilişkisini de idealist bir yaklaşımla tersten kurar. Günümüz dünyasının kaos ve anarşi, bölünme ve çatışma unsurlarına işaret edilmesi, sosyal siyasal ve iktisadi gerçekliklerin açıklanması bakımından bir önem gösterir, ancak bu durumdan gerçek anlamda nasıl kurtulunacağı ya da çıkılacağını işaret etmeyen bir tablo sunuşu kendi başına ilerletici işlev görmez. Yazarın sözünü ettiği olgular, sorunlar ve çelişkiler, giderek ağırlaşan “dünya yükü”nün atılması için magmayı kızıştırıcı rol oynar. Bu anarşi, bölünme, kaos ve çatışma dünyasının “insanların maddî ihtiyaçları ve istekleri”ni sürekli karşıladığı, Slattery’nin de ileri sürdüğü gibi iddia edilebilir, ama bu iddia doğrulanamaz ve ancak gerçek durumu karartma işlevi görür. Toplumsal dünya, zengin-yoksul farklılığı dolayımıyla derin uçurumlara sahiptir. Nitekim yazarın kendisi de çatışmalardan, anarşiden, kaostan sözetmektedir. Bu durumda, karşılanmayanın sadece “ruhsal ve ahlâkî ihtiyaçlar” olduğunu söylemek, maddi toplumsal sorunları yok saymak olur. İnsanların maddî ihtiyaçları -ve isteklerinin “sürekli karşılandığı” ve fakat “ruhsal ve ahlaki ihtiyaçlarının doyurulmadığı” bir sanal dünyada yaşamıyoruz. Zenginliğin dağılımı ve yoksul-zengin, burjuva-proleter ilişkileri yönünden değil sadece, maddi gereksinmelerle “ruhsal ve ahlâki ihtiyaçlar” arasındaki ilişkiler bakımından da bu tespit sorunludur. “Ruhsal ve ahlâki ihtiyaçlar”, maddi gereksinmelerle birebir belirlenir olmamakla birlikte büyük ölçüde onlardan kaynaklanırlar. İçinde yaşanılan koşullardan, maddi ilişkilerden, üretilenin nasıl üretildiği ve nasıl paylaşıldığı sorunundan, işçi-patron, birey-devlet ilişkilerinden soyutlanmış bir “ruhsal ve ahlâki” hal belki kurgulanabilir ama gerçekte böylesi bir durum sözkonusu olmaz.

Weberyan analiz ve anlayışın Marx ve Engels’in tarihsel materyalist görüşüyle “kurucu babalar” paydasına alınması, uzlaşıcılıkla devrimciliğin; idealizm ile materyalizmin karıştırılması demektir. Marx ve Engels çünkü, toplumsal gelişmenin maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminin tarzıyla bağlı tarihselliğine işaret ederek toplumun maddi üretici güçlerinin, gelişmelerinin belirli bir aşamasında, gelişmelerine engel haline gelen üretim ilişkileriyle çatışmaya -bu çatışmanın en aktif unsurunu işçi sınıfı oluşturur- girmeleriyle bir toplumsal devrimin gündeme gelmesini, yeni üretici güçlerin insanal öğesini oluşturan sömürülen sınıfın sömüren sınıfa karşı mücadelesiyle toplumsal devrimin gerçekleşmesini; ilkel komünal dönemi dışındaki tüm toplumlar tarihinin sınıf mücadelesi tarihi olarak geliştiği ve gerçekleştiğini örnekleyerek, kapitalizmin gerçek alternatifine işaret ederler. Üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetine son verilerek kolektifleştirilmeleri ve sömürü ilişkilerinin tasfiyesi için işçi sınıfı öncülüğünde bir toplumsal girişkenliğin seferber edilmesiyle burjuvazinin tüm kalıntılarıyla birlikte tarih sahnesinden silinmesi! Uzlaşı değil, mücadele; analizden çıkan budur. Weber için bu kabul edilebilir olmamıştır. Dolayısıyla da “kutsal” ve “kurucu babalar” üçlemesinin karıştırılmış ve birleştirilmiş ve hep birlikte bir “ışık” işlevi görebilecek analiz varsayımı, varsayımsal olarak dahi ussal ve gerçekçi olamaz.

BİR SAPTIRMA ARACI OLARAK GENÇ VE OLGUN MARX AYRIMI

Marx’ın yirminci yüzyıla mirası, sonraki yazılarındaki ekonomik determinizm ile bireye, insan bilincine ve onun değiştirme kapasitesine odaklandığı erken Hümanist dönem arasındaki temel ve açık çelişkidir”diye yazan Slattery, Marx’ın görüşlerini süreç içinde daha da derinleştirip güçlü hale getirmesini, teorik temellerini oluşturmasının ilk dönemiyle kıyaslayarak bir yandan dayanaksız bir “kopuş” keşfinde bulunur, diğer yandan Marx’ın kuramının baştan sona bütünlüğü içinde, insan türü için ve sömürüden kurtuluş hedefiyle bağlı olması gerçekliğini muğlaklaştırır. Yakın dönem Fransız sosyolog ve tarihçilerinin başını çektiği yazarların ileri sürdükleri aynı iddiayı benimseyen Raymond Aron da, Marx’ın 1841 ile 1847-1848 arasındaki yazılarını “gençlik dönemi”ne; sonrakileri de “olgunluk dönemi”ne ait göstererek ayırır. Ona göre Marx’ın gençlik dönemi eserlerinin çoğu, “farelerin kemirmesine” terk edilebilecek türdendirler! Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi ile Alman İdeolojisi’ni de bunlara ekler. Aron’un deyişiyle “Bu gençlik dönemi Felsefenin Sefaletive özellikle Komünist Manifesto adlı Marx’ın temel düşüncelerinin açık ve çarpıcı bir biçimde ilk kez açıklandığı, sosyolojik propaganda yazınının başyapıtı olan küçük bir eserle sona erer. Ama Alman ideolojisi, 1845’te önceki dönemle kopmanın belirtisidir.”[38]

Aron, Marx’ın “1848’den başlayarak, yaşamının sonuna kadar bir filozof olmayı görünürde bıraktı”ğını ve bir sosyolog; özellikle de bir iktisatçı olmak istediğini ve olduğunu ileri sürer. Günümüz Marksistlerinin çoğunluğunun ekonomi politik “cahili olmaları”yla Marx’ın derin ekonomi politik bilgisi arasındaki uçuruma işaretle Aron, Marx’ın “döneminin ekonomik düşüncesini pek az insanın bilebileceği kadar” bildiğini; “sözcüğün kesin ve bilimsel anlamında iktisatçı” olup en önemli eserlerini yaşamının ikinci döneminde (olgunluk dönemi) verdiğini söyler. Bunlar, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı ile birlikte “elbette Marx’ın başyapıtı, düşüncesinin merkezi olan eser, yani Kapital’dir.” “Marx” diyor Aron, “her şeyden önce Kapital’in yazarı”dır ve devamla “açıklamamız gerekenleri”, “Marksist konulardan hareketle Komünist Manifestosunda buluruz: Genel toplum kuramı, yani yaygın deyişiyle tarihsel maddecilik -Marx’ın Kapital’de bulunan biçimiyle temel ekonomik düşünceleri”dir diye yazar.[39] Marx ve eserine övgüyle de dolu bu yaklaşımda, Aron’un vurgusu, “genç Marx ile olgun Marx”ın eserlerindeki “düşünce farklılıkları” iddiasına inandırıcılık katma yönündedir. Marx’ın kuramının, görüşleri ve eserlerinin iki ana dönem ayrımına tabi tutulması, Marx eleştirmeni ya da ‘savunucusu’ çeşitli yazarların üzerinde birleştikleri ortak noktalardan biri olagelmiştir.[40]

Bu yaklaşımda Marx’ın -ve Engels’in- kapitalizm eleştirisinin diyalektik örgüsü bozulur; kapitalizmin iktisadi-sosyal eleştirisinin insan soyunu içine düşürdüğü durumun eleştirisi dolayımıyla felsefi-ahlaki eleştiriyi kaçınılmazlıkla içerdiği ve toplumsal sorunların Marx’ın kuramında bütünselliği içinde irdelendiği gözardı edilir.Aron, Marx’ın olgunluk çağı düşüncesinden hareket edeceğini ve Marx’ın tarihi-sosyolojik düşüncesini “Komünist Manifesto, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı ve Kapital’de arayacağı”nı söyler ve “Marksizm’in odağına genç bir adamın Hegel’i kapitalizmden kuşkusuz daha iyi bildiği bir dönemde Hegel ve kapitalizm üzerine düşünürken karaladığı belirsiz, vasat ya da dahice Manuscrut Economico Philosophique’i değil, Kapital’i koyarak başlamak gerekir” diye yazar.

Kapital, evet, kuşku götürmez biçimde Marx’ın başyapıtıdır. Marx Kapital’de kapitalist üretim ve dolaşımın bilimsel analizini yapar. Üretim tarzı ve üretim ilişkilerinin ve onlar dolayımında toplumsal ilişkilerin gelişimini tarihsel olarak irdeler. Gelişmenin basitten karmaşığa olduğunu; her toplumsal biçimi diğerlerinden ayıran farklı yasalarının bulunduğunu ortaya koyar. Toplumsal gelişmenin üretim araçlarının özel kapitalist mülkiyetinin olmadığı/olmayacağı yeni bir aşamaya doğru ilerlemesinin maddi dayanaklarını, koşullarını ve güçlerini yine kapitalizmin tahlilinden hareketle açıklar. Aron’un Marx yorumu ise, onun “iktisatçılığı” üzerinden ve “felsefesi”ni önemsiz gösteren; görüşlerinin bütünlüğünü böylece bozan bir yorumdur. Ama Kapital, çok açıktır ki salt bir iktisat kitabı değildir. Marx’ın analizinin salt ekonomik kategorilerin bir açıklanmasını esas aldığı ya da diyelim artı-değer teorisini, kârın kaynağını, kâr oranının düşme eğilimi yasasını, ücretlerle kâr ve fiyat ilişkisinin açıklanmasını içermekle sınırlı kaldığı söylenemez. Bu analizin en önemli özelliklerinden biri tarihsel materyalist ve diyalektik bağlamıyla politik ekonomi kuramına temel oluşturmasıdır. Marx’ın analizinde, iktisadi kategorilerin kapitalizmin çelişkili “yapısı”yla bağı ayrıntılı şekilde açıklık kazanır. Başka türlü olsaydı, toplumsal gelişmenin sosyal güç ve kategorilerinin birbirleriyle de ilişkili olan işlevleri böylesine güçlü bir biçimde netleştirilemezdi. Marx, toplumsal gelişmenin tarihsel evrimini irdeler ve gösterirken, olgu ve kategorilerin iç bağlamını materyalist temelde kurarak sınıf çelişkileri ve mücadelesinin tarihsel akışına açıklık getirir. Öyleyse felsefi materyalizm ve ilişki-çelişki diyalektiği (karşıtların birliği ve mücadelesi) Kapital’de baştan sona vardır. Bu, Aron’un da kuşkulu biçimde sözünü ettiği türden bir “olasılık” değil, diyalektik materyalizmi doğa ve toplumun tarihsel gelişmesinin olgular-kategoriler ve gelişmeler arası ilişkiler dolayımında açıklayan “iç bağlamların bilimi” olarak alanlar açısından somuttur.

Marx’ın görüşleri arasına konmak istenen “kopuş” gerekçeleri, onun düşünsel üretimindeki derinleşme ve kapsam genişlemesinin bir tür yorumundan kaynaklanır. Marx, Althusser, Aron ya da Slattery tarafından ileri sürüldüğü gibi gençliğinde salt felsefi, olgunluğunda salt iktisadi teoriyle ömür tüketmiş değildir. Engels, Kapital’in üçüncü cildine yazdığı önsözde, Marx’ın yapıtlarında “değişmeyen, hazırlop, her zaman için geçerli tanımlar” aramanın doğru bir tutum olmayacağına işaret eder ve “Şeyler ile bunların birbirleriyle ilişkileri sabit değil değişken olarak kabul edilip kavrandığında, bunların zihinsel imgeleri, fikirlerin de aynı şekilde değişim ve dönüşüme bağlı bulunacağı; ve bunların katı tanımlar içerisinde hapsedilmiş olmayıp, tarihsel ya da mantıksal oluşum süreçleri içerisinde geliştikleri açıktır” diye yazar.[41]

Marx gibi dehalar da dahil olmak üzere, herhangi bir düşünürün görüşlerinin süreç içinde daha da derinleşip gelişmesi ya da belirli farklılıklar göstermesi, genel olarak düşünüldüğünde, kuşkusuz mümkündür. Marx’ın düşünsel yaratısında, gençlik dönemi-olgunluk dönemi eserlerinde dile getirilenler arasında sözü edilmeye değer bir ya da birçok farklılığın olup olmadığı, gerçekte ancak onun tüm eserlerinin baştan sona bir irdelenmesini gerektirir. Onun eserlerini Slattery, Althusser ya da Aron’un yaptığı türden bir ön kabulle birbirinden “kopuş” ilişkisinde göstermek ise ancak yüzeysel mantık ürünü olabilir. Bu açıdan bakıldığında, Marx’ın gençlik ve olgunluk dönemi eserleri arasında “kopuş”tan söz edenlerin inandırıcı bir kanıt göstermedikleri rahatlıkla söylenebilir. Althusser ve Slattery gibi bazıları onun gençlik dönemini hümanizmi ve felsefi yaklaşımıyla, olgunluk dönemini bilimsel tarihçiliği ve ekonomik analiziyle ayrışır göstermelerine karşın, bunu somutlayacak bir veri sunamazlar. Çünkü, ileri sürüldüğü türden bir ayrışım ya da kopuş sözkonusu değildir. Gerçekte olan, eserlerinin ve görüşlerinin bütünlüğü içinde, düşüncelerin derinleştirilip geliştirilmesidir. Marx’ın ve kuşkusuz Engels’in de felsefesini ekonomipolitiğinden ayırmak ya da teorisiyle pratiği arasına sınırlar koymak mümkün değildir. Alman İdeolojisi’nin felsefi ağırlığını Kapital’in ekonomik analiz ağırlığından ayrı göstermek; ikincisinin ilkiyle ilişkisiz ve materyalist diyalektik örgüden yoksun olduğunu ileri sürebilmek için bu iki önemli eserin içeriğinden habersiz olmak gerekir. Komünist Manifesto’nun sınıf savaşımı kuramı kapitalist gelişmeye dışsal sayılamayacağı gibi, Manifesto’daki sınıf mücadelesi anlayışıyla Fransa’da Sınıf Savaşımları’ndaki sınıf çatışmaları görüşü arasında da aykırılık ilişkisi kurulamaz.

Marx, insanın maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimiyle kendi tarihinin öznesi rolünü yerine getirdiğini; maddi yaşamın bu üretiminin toplumsal bazda tarihsel gelişim ve değişimin temelini oluşturduğunu; bu üretim ve değişim ilişkileri içinde şekillenen koşullardaki insan eylemi/etkinliği olmaksızın ne insanal tarihten ne toplumsal değişim ve ilerlemeden sözedilemeyeceğini daha ilk eserlerinden başlayarak ortaya koyar. Sınıfların ortaya çıkışı ve sınıf mücadelesini tarihselliğiyle ele alır ve tarihin belirli bir aşamasında ortadan kalkmasının kaçınılmazlığını yine toplumsal hareketin yasalarıyla açıklığa kavuşturur. Sömürü ilişkileri ve artı-değer sömürüsünün, insanı emeğine; emekgücünü ürününe ve bağlı olarak kendisine ve başkalarına yabancılaştırdığını; bu durum ve ilişki biçimlerinin yadsınmasının kaçınılmazlığını, değişim ve çelişki diyalektiği bütünlüğü içinde gösterir. Bu görüş ilk eserlerinde de, Alman İdeolojisi ve Grundrisse gibi sonraki eserlerinde de yer alır. Bu başlıcave temel önemdeki görüşleri özsel içerikleriyle baştan sona tutarlılık gösterir. Bundandır ki onun gençlik ve olgunluk dönemi eserleri arasında fikri gelişim ve ayrıntılandırarak derinleştirme dışında, Althusser ya da Slattery’nin ileri sürdüğü türden bir “kopuş” sözkonusu değildir. Marx’ın gençliğini hümanizmiyle, olgunluk dönemini katı maddeciliğiyle ilişkilendirip birbirinin karşısına çıkaranların hümanizm anlayışında maddi gerçeklikler ya yavan şekilde geçiştirilmiş ya da liberal demokrasi anlayışına endekslenmiştir.

SLATTERY VE MARX’I ‘REVİZE ETMEK’!

Martin Slattery, kitabının girişinde, sosyolojik düşüncelerin gelişimi üzerine yaptığı tarihsel özet bölümünde Marx ve Engels’in materyalist tarih görüşünü belirli yorum farklılıklarıyla, ve fakat yaklaşıklığı içinde yansıtmaya özen gösterir. Tarihsel materyalizmi “sosyal bilimler ve dünya tarihindeki en büyük ve en etkili fikirlerden biri”[42] olarak tanımlar ve bu tarih görüşünün ortaya çıkmasıyla maddi-toplumsal gerçeklik arasındaki ilişkilere işaret eder. Marx ve Engels’in, ondokuzuncu yüzyılda “insanlık tarihinde yaşanan en büyük devrimci karışıklık dönemlerinden birinde bu değişimleri” yaşadıklarını ve değişim mücadelesi verdiklerini belirten Slattery, “Devrim her yerdeydi” diye yazar ve Marx-Engels‘in “yeni bir tarih yorumu, yeni bir toplum anlayışı, yeni bir ütopya -komünizm- kuramı” geliştirmelerini dönemin özellikleriyle ilişkilendirir. Tarihsel materyalizm teriminin “Marx’ın tarih anlayışının temel tezini, yani tarihsel değişimlerin ardındaki itici gücün siyasal liderler değil, aksine ekonomik güçler olduğu düşüncesini” yansıttığını ve toplumsal hayatı ve insanın gelişimini belirleyenin “siyasal üstyapı değil, toplumun ekonomik veya maddi temeli” olduğunu bildirdiğini söylerken de, yorum farklılıklarına karşın, materyalist-Marksist tarih ve toplum görüşünü özetlemeye çalışır.

Marx ve Engels’in yaşadıkları ve kuramlarını oluşturdukları tarihsel dönemin siyasal devrimlerin yanısıra “Tarım ve Sanayi Devrimlerinin yol açtığı ekonomik dönüşümler ve Bilimsel Devrimin yarattığı entelektüel atılımlar dö­nemi” olduğuna dikkat çeken Slattery, Marx ve Engels’in tarih teorisi üzerine şöyle yazar: “Marksistler için temel dinamik daha ziyade ekonomik gelişmedir. Engels’in (Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm’de) kısaca özetledi­ği gibi, tarihsel materyalizm, toplumun ekonomik gelişiminde, üretim ve mübadele biçimlerinin değişiminde, bunun neticesinde toplumun sınıflara bölünmesinde ve sınıfların birbirleriyle mücadelelerinde rol oynayan en temel nedeni ve tüm önemli tarihsel olayları harekete geçiren gücü araştıran, tarihin yönü hakkında bir görüştür. Bu yüzden, tarihsel materyalizm siyasal veya toplumsal faktörlerden ziyade ekonomik veya maddi güçleri esas alan bir tarihsel gelişme teorisidir. Materyalizm dış dünyayı kendine ait neden-sonuç yasaları tarafından yönetilen ve insan bilincinden bağımsızbirgerçeklik olarak gören felsefi bir anlayışı ifade eder. Bu perspektif, dış dünyanın -gerek doğal gerek toplumsal hayatın- nihayetinde insanların ona ilişkin düşünce ve bilinçleri tarafından belirlendiğini düşünen idealizmin tam karşısında yer alır. Bu iki görüş arasındaki felsefi tartışma, ondokuzuncu yüzyıl ortalarındaki Almanya’ya, fikirlerin tarihte egemen güç olduklarını, tarihin basitçe aklın ilerleyici açılımı olduğunu öne süren büyük düşünür Hegel’e kadar uzanır. Marx, tarihsel geliş­menin fikirler tarafından değil, aksine -en azından insanların üretim, barınma ve susuzluk gibi temel ihtiyaçları tarafından olmasa bile- somut ekonomik olgular tarafından belirlendiğini öne sürerek, ‘Hegel’i ayakları üstüne oturtur.’ Basit gerçek, insanların, siyaset, bilim, sanat, din ve benzeri konularla ilgilenmeden önce, öncelikle beslenmek, susuzluklarını gidermek, giyinmek ve barınmak zorunda olduklarıdır. Bu gerçek, en dolaysız maddi geçim araçlarının ve neticede belirli bir toplumun veya çağın ekonomik gelişme derecesinin devlet kurumları, hukuk anlayışları ve sanatın, hatta dinsel kurumların üzerine inşa edildiği temeli oluşturması anlamına gelir.[43]

Bu özetlemesinden sonra Slattery, Marx ve Engels’in diyalektik materyalist tarih görüşünde “dogmatizm” tespitine girişir. Marx’ın söze “insanlar kendi tarihlerini yaparlar” diye başlayıp, “ancak bunu kendi seçmedikleri koşullarda gerçekleştirirler” şeklinde bitirdiğini; bunun da kuramsal iç çelişki ve “dogmatizm”i gösterdiğini ileri süren Slattery, şöyle devam eder: “Bununla beraber, Marx ve Engels kendi tarihsel materyalist teorilerindeki ekonomik determinizmi birlikte reddetmişlerdir. Engels onun sadece bir ‘araştırma ilkesi’ olduğunu öne sürdü ve hatta kendi zamanında geliştirilen bu ham yorumlara karşı saldırıya geçti.[44]

Slattery’nin yaklaşımı ve yorumunda ilk bakışta dikkat çeken birkaç unsur var: a-) Yukarıdaki özetlemesiyle yazar, materyalist tarih ve toplum görüşünden neyi anladığını ortaya koyar. Yorumunda “toplumsal faktörler”in tarihsel gelişmedeki işleviyle “ekonomik veya maddi güçler” gibi anlamı yeterince açık olmayan ifade biçimlerine başvurmasına rağmen, materyalist toplum ve tarih anlayışını yaklaşıklığı içinde yansıtmaya çalışır. Tarihsel materyalizm biliyoruz ki, toplumsal gelişmenin tarihselliği temelinde ve materyalist açıdan bir açıklanmasıdır.[45] Buna göre, maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi tüm toplum yaşamının oluşum, gelişim ve değişiminin temelinde yer alır ve onu belirler. Her üretim tarzı ve toplumsal ilişkiler sistemi tarihseldir. Demek oluyor ki, maddi gereksinmelerin üretimi ve dağılımı tüm diğer insan etkinliklerinin temelini oluşturur. Siyasi yapılar, devlet, hukuk ve ideolojinin tüm biçimleri bu üretimin tarzı ve onun üzerinde şekillenen üretim ilişkilerine göre belirlenir. Ekonomik ilişkiler altyapıyı; tüm diğerlerinin üzerinde yükseldikleri maddi temeli oluştururlar. Altyapı-üstyapı kategorileri arasındaki ilişkide son tahlilde -en son noktada- belirleyici olan bu bakımdan ekonomik altyapıdır. Bu, ama belirli bazı durumlarda üstyapı kurumlarının, devlet ve politik yapıların ekonomi üzerinde etkili olmadığı, hatta bazı özgün durumlarda belirleyici rol oynamadığı anlamına gelmez.[46]

b-) Ham yorumlar üzerinden “indirgemecilik” kavramını dillerine pelesenk etmiş liberal ideologlarla Türkiye’deki temsilcilerinin Marx ve Engels’in kuramında buldukları “ekonomik indirgemecilik”, bir yakıştırmadan; hatta, Slattery’nin de işaret ettiği (ancak farklı bir çeviriden aktardığı ya da çevirmenlerinin farklı biçimde ve yanlış anlamalara açık olarak çevirdikleri) Engels’in Joseph Bloch’a 21 Eylül 1890 tarihli mektubunda ve Conrad Schmid’e mektuplarındaki açıklamalarından sonra, giderek bir saptırma ve yalana dönüşen bir iddiadan ibarettir. Ve buradaki tartışma açısından söylenirse, tarihimizi kendimiz yaparız deyip bu tarihin hangi koşullarda ve ne türden ilişkilerden hareketle yapılabilir olduğunu da sözkonusu etmek, yazarın (Slattery) ileri sürdüğünün aksine, herhangi belirsizlik göstermez. Tarih insan tarihidir ve insanlar, sınıflar onu içinde bulundukları, öncellerinden devraldıkları ve kendilerinin de değiştirici rol oynadıkları koşullarda ve ilişkiler içinde kendileri yaparlar. Ve yine bu demektir ki, bütün diğer insan etkinliklerinin temelini oluşturan yaşam gereksinmelerinin üretimi ve yeniden üretimi ile düşünsel-kültürel süreçler arasındaki ilişkiyi tek yanlı olarak ve “kuşbakışı” kabaca ele alan ve Marx’ın kuramını “ekonomik indirgemecilik”le suçlayan ideologların, varlık-düşünme; varlığın düşünceyle ilişkisi ve ekonomi-politika ve kültür kategorilerini irdeleme yöntemleri indirgemeci, bakış açıları yüzeysel ve mekaniktir.

c-) Maddi yaşamın üretimi ve onun tarzıyla bağlı iktisadi-toplumsal ilişkilerin kültürel, siyasi-hukuksal ve diğer toplumsal kategorilere temel oluşturduğunu kategorik olarak reddedemeyen çok sayıdaki ideoloğun en ileriden yapmayı başardığı şey, üst yapısal kategorileri maddi-iktisadi temelinden kopuk bir “özerk” düzeye çıkarmak olmuştur.“Ekonomik indirgemecilik” suçlaması, Marx’ın siyasal sınıf mücadelesini konu edinen eserlerini değil sadece,Kapital gibi devasa eserinin ana konusunu oluşturan ve meta, sermaye, ücret, kâr, artı-değer kavramları etrafında geliştirilen düşüncelerin, insanın gerçek özgürlüğü için koşulların, ancak üretim araçlarının kolektif mülkiyetinin sağlandığı ve sömürünün ortadan kaldırıldığı bir toplumsal aşamada mümkün olacağına işaret ettiğine göz kapatırlar.

d-) Engels’in, kendilerinin tarih görüşünün “sadece bir ‘araştırma ilkesi’ olduğunu öne sürdü”ğü[47] yönündeki iddia doğru değildir: Conrad Schmidt’e 5 Ağustos 1890 tarihli mektubunda, materyalist sözcüğünün bir tür etiket gibi kullanılmasına ve bunun da kendileriyle ilişkilendirilmek istenmesine karşı, Engels, “Oysa bizim tarih anlayışımız her şeyden önce bir araştırma rehberidir; Hegelcilerin tarzında yorum üretmeye (construction) yarayan bir kaldıraç değildir” diyordu.Çok açıktır ki; “herşeyden önce” ile “sadece” sözcükleri, -en azından Türkçe anlamlarında- çakışır olmadıkları gibi özdeş de değillerdir. “Herşeyden önce”yi “sadece”ye çeviren yorum, saptırmadan daha fazla bir şeydir. Teorik analiz ve tartışmalarda, “yermek” ya da savunmak için olsun muhatabın söylediklerini oldukları gibi almak, yararlı bir sonuç açısından şarttır ve bilimsel dürüstlük gereğidir. Buna karşın, reddedilen fikrin eleştirisine ayrılmış bir makalede değiştirilmiş şekliyle alıntı bolluğuyla karşılaşılıyorsa, orada “niyet”ten öte bir tutum var demektir. Engels’in Joseph Bloch’a mektubundaki sözlerinden hareketle örneğin onun, “tarihte belirleyici etken son kertede gerçek yaşamın üretimi ve yeniden-üretimidir” düşüncesinden vazgeçtiği; ekonomik durumun temel olmaktan çıktığı düşüncesine vardığını ileri sürmek için, ya materyalist tarih görüşünü bütünlüğü içinde anlamamak ya da Engels’in sözlerini, onun kullandığı anlamın dışına çıkararak saptırmak gerekir.[48]

e-) Slattery, “Tarihsel materyalizm doğru ve sosyalizm kaçınılmazsa, siyasal faktörler ekonomik gelişmeleri ikincil konuma itebiliyorsa, o halde niçin devrimci eyleme katılalım?” diye sorar ve ardından da Engels‘in, “bilimsel terminoloji ve kavramları daha fazla kullanarak ve diyalektik materyalizmin ‘doğa, insan, toplum ve düşüncenin genel hareket ve yasalarının bilimi’ olduğunu iddia ederek bu determinist izlenime katkıda bulunmuş” olduğunu iddia eder.[49]

Bu yorumu ve bağlı olan iddiasıyla o, tarihsel materyalist dünya ve toplum görüşünü dar kalıplar içine alarak olduğundan farklı göstermiş olur. Her şeyin birbiriyle dolaysız ya da dolaylı ilişki içinde olduğu bir dünya ve toplumda; ekonominin, üretimin, toplumsal tarihin insan türü ve eylemi olmaksızın olamazlığı bir yana, anlam da bulamayacağı açık iken, “madem sosyalizm kaçınılmazsa… niçin devrimci eyleme katılalım?” diye sormak, sorunu basitleştirmek, ilişkinliği görmemek, yüzeysel ve mekanik akıl yürütmeyle dağın-taşın, rüzgar, ısı ve yağmurun etkisiyle aşınıp değişmesine tıpatıp uyan bir değişimi insan toplumuna uyarlama yönünde söz oyunlarına başvurmaktır. Bu yüzeysel yoruma göre, ekonomik alan ve durum bir gezegende, siyasal, hukuki, ideolojik kurum ve kategoriler bir başka gezegende dururlar. Gerçek dünyada ise işler başkadır. İnsan etkinliği olmaksızın ekonomik ya da siyasal olsun toplumsal herhangi oluşum ve değişimin mümkün olmadığı insanal tarihte, herhangi bir üretim tarzı ve ilişkisinin kendi kendine varolup işlerlik göstermeyeceği ve kendi kendine yok olup gitmeyeceği kendiliğinden anlaşılır. İrrasyonel-akıl dışı yaratıcılık mitolojisine aldanmamış okuryazar biri, bir bilim insanı olmaksızın da doğa, insan, toplum ve düşünce arasında belirli ilişkilerin olduğunu ya da olması gerektiğini tasavvur edebilir. Bu ilişkinin, görünür olanın ötesinde bütün bu varlık ve kategorilerin oluşumu, hareketi ve değişiminin iç bağlamlarının da açığa çıkarılmasının; bunlara yön veren ve şekillendiren hareket yasalarının bilimidir materyalist diyalektik. Kimya, fizik, biyoloji, astronomi, antropoloji gibi doğa bilimlerinin birbirleriyle keşişen ya da ayrı özgünlükler gösteren yasalarının bağlamını da ancak diyalektik ve materyalist bir dünya görüşü, gerçekliğine yaklaşıklığı içinde kurabilir.

f-) Slattery, yüzeysel bir yaklaşımla bu ilişkileri ‘ya-ya da’ şartlı bağlamına çeker ve Marx-Engels diyalektiğinin Hegel ‘bağı’nı da farklı ve bize göre yanlış şekilde kurarak şöyle yazar: “Ondokuzuncu yüzyıl sonunda Alman düşüncesinde hâkim güç olan G.W.F. Hegel’in felsefi fikirlerinden ve metodolojisinden -diyalektik yöntemden- yararlanan Marx, kendi deyimiyle ‘Hegel’i ayakları üzerine oturtarak’, bir yandan tarihi açıklamaya çalışan ve öte yandan toplumsal yapıyı dönüştürerek insan ruhunu özgürleştirecek bir plan sunan bilimsel bir tarihsel materyalist teori geliştirmeye çalıştı. Marx (…) entellektüel analizi bağımsız ve farklı bir etkinlik olarak değil, eyleme bir hazırlık olarak görür:‘Filozoflar dünyayı yorumlamakla yetindiler… artık onu değiştirmenin zamanı gelmiştir.’”[50]

Slattery’nin bağlantılandırması, Marx’ın diyalektiği ile Hegel diyalektiğinin ilişkisini doğru biçimde yansıtmaz. Bu ilişkilendirme başlıca iki açıdan sorunludur: İlkin, Marx’ta “Hegel’i ayakları üzerine oturtmak” şeklinde bir ifade ya da cümle yoktur. Değiştirilerek “aktarılan” söz, Marx’ın kendi diyalektiğiyle Hegel diyalektiği arasındaki ilişkinlik ve farklılıkları içeren ve birbirini izleyen paragraflarından alınmıştır. Orada Marx’ın söylediği şudur: “Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşam süreci, yani düşünme süreci -Hegel bunu, Fikir (İdea) adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür- gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, yalnızca‚ Fikir’in dışsal ve görüngüsel (phenomenal) biçimidir. Benim için ise tersine fikir, maddi dünyanın insan zihninde yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir” diye belirterek görüşlerinin Hegel diyalektiğiyle ilişkisi ve karşıtlığına açıklık getirir. Bu paragrafı izleyen diğer paragrafın sonuna doğru, Marx, “Hegel’de diyalektik baş aşağı duruyor. Mistik kabuk içerisindeki ussal çekirdeği bulmak istiyorsanız, onun yeniden ayakları üzerine oturtulması gerekir” diye yazar.[51]

Fark belirgin ve açıktır. Ayakları üzerine oturtulan Hegel değil felsefi diyalektiğidir. Aynı şey, “Filozoflar dünyayı yorumlamakla yetindiler… artık onu değiştirmenin zamanı gelmiştir” cümlesi açısından da geçerlidir: Çeviri özensizliği ya da yanlışlığından kaynaklanmıyorsa, bu alıntı, buradaki biçimiyle eksik ve yanlıştır; ve bu eksiklik ve yanlışlık biçimsel olmaktan öte, anlamsal farklılık gösterir.[52]11. Tez, Alman İdeolojisi’nde[53] ve Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu’ndaki doğru ve orijinal biçimiyle[54], “Filozoflar dünyayı değişik biçimde yorumladılar, oysa sorun onu değiştirmektir” şeklindedir ve‘oysa’ sözcüğü Engels tarafından eklenmiştir. Filozoflardan istenen dünyayı değiştirmeleri değil, dünyanın değiştirilebilir olduğunun ve bunun da ancak insanın tarihsel eylemiyle mümkün olacağı gerçeğinin karartılmamasıdır. Marx, maddi-gerçek dünya ve insan toplumunun gelişmesini tarihselliği içinde ortaya koyan materyalist diyalektik açıklamasıyla değişimin kaçınılmazlığını gösterirken, değişim karşıtı statik ve skolastik tasavvurlarla insanların aldatılmasına karşı çıkar ve değiştirici pratiğin rolünü işaret eder. Dünyanın felsefi yorumuyla yetinilemeyeceğini, önemli olanın onun insan soyunun daha iyi yaşamı için ve bu yönde değiştirilmesi olduğunu söyler. Bunu söylerken, filozoflardan dünyayı değiştirmeleri beklentisinde değildir. Değişimin maddi koşulları, güçleri ve olanakları toplumun kendi bünyesindedir. Maddi yaşamlarının üretimi ve yeniden üretimiyle insanlar, zorunluluk gösteren karşılıklı ilişkileri içinde, ne iseler o olarak kendi koşullarını değiştirmeye ve yeniden oluşturmaya, üretken güçlerini geliştirmeye ve kendi tarihlerini yapmaya yönelirler. Karşı çıkılan, bu gerçekliğin skolostik-idealist felsefe-ve filozoflar tarafından karartılmasıdır.

g-) Bir başka “revize etme” girişiminde Slattery, “Bu teorinin kaba yorumlarına göre” diyor, “Ekonomik altyapı diğer her şeyi belirler, siyasal, toplumsal ve ideolojik faktörler tamamen ekonomik faktörlere bağlıdır ve tarihte hiçbir bağımsız nedensel etki yoktur. Tüm toplumsal çatışmalar, kurumlar ve davranışlar ilgili ekonomik gelişme evresine göre açıklanabilir. Üretim tarzları ekonomik gelişme evrelerini açıkça belirler ve her toplum sosyalizme giden aynı yolu izlemek zorundadır.”

Marx’ın tarih görüşünün “kaba yorumlar”a tabi tutulduğunun çok çeşitli örnekleri gösterilebilir ve yazar bu açıdan haklıdır. Marx’ın kuramının kaba materyalist ve tek yanlı yorumlarının yaygın bir anlayış haline getirildiği; altyapı-üstyapı; ekonomi-politika ilişkilerinin, ikisinden birinin işlevini göz ardı edecek şekilde indirgendiği ve diyalektik bağlamlarının gözardı edildiği, doğrudur. Örneğin, ekonomik altyapının “diğer her şeyi” her durumda ve kesin biçimde belirlemesi ile, ilişkinin karakteri açısından “sonal olarak belirlemesi” ya da “son kertede belirlemesi” arasında sadece sözcük değil anlamsal farklılık vardır. İlki kaba ve düz bir bakış açısını; ikincisi ise bağlantılı oluşun özsel karakterini açıklar ya da niteler. “Siyasal ve toplumsal güçlerin toplumsal değişme üzerinde ekonomik güçler kadar etkide bulunabileceğini” söyleyerek Marx’ın materyalist tarih görüşünü indirgemecilikle suçlayanların gözden kaçırdıkları ya da görmezden geldikleri siyasal üstyapı kategorilerinin tarihsel sahneye çıkışının ekonomik üretim tarzı ve iktisadi ilişkilerden bağımsız olmayıp o temel üzerinde yükseldikleridir.[55] Devlet, hukuk, din, siyaset ve onun kurumları maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretiminden önce ve onu da belirler şekilde ortaya çıkmayıp tersine, insanların yaşamlarını sürdürmek için üretme zorunluluklarıyla bağlı etkinliklerinin belirli bir safhasında, üretme ve mal edinme temelinde aralarında kurdukları ilişkinin devamında ve bu ilişkilerin bir ürünü olarak doğmuş ve süreç içinde giderek gelişip, -devlet özgülünde örneğin “toplum üstü özerk bir konum”da görünürlük kazanıp-ürünü oldukları koşullarla ilişkilerin etkeni durumuna gelmişlerdir. Siyasal üstyapı kurumu olarak devletin ekonomiye ve yığınların ideolojik yönlendirilmesi ve baskılanması aracıyla sınıf ilişkilerine müdahalesinin kapsamı, devletin merkezi-oligarşik biçimlenmesi güç kazandıkça daha da artmıştır.

h-) Slattery, “Rusya ve Çin gibi günümüz toplumlarının sınai gelişme biçimi…” diyor, toplumsal tarihin antik, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist üretim tarzı şeklinde “beş üretim tarzına ayrılması” görüşünü yanlışlamıştır![56] Neden ve niçin sorusuna yazarın iddiasında bir karşılık yoktur. Rusya ve Çin gibi “farklı biçimler”in kapitalizm olmayıp hatta kapitalizm dışı biçimler olduğunu gösterir bir kanıt sözkonusu olmayıp, iddianın başlıca dayanağı, varsayımsal kabulle, Rusya ve Çin gibi ülkelerde kapitalist gelişmenin kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde değil ama tekelci aşamasına geçtiği dönemde gerçekleşmesidir. Bu gecikmişliğin ülkelerin tarihinde yol açtığı çeşitli sonuçlar olmakla birlikte gelişenin kapitalist niteliğini ortadan kaldırıcı bir işlev göremeyeceği, görmediği tarihin kanıtıdır. Nüfuslarının büyük çoğunluğu kır emekçileri ve köylülükten oluşan bu toplumlar, kapitalizmin gelişmesine sahne oldular ve Rusya’da örneğin, işçi sınıfının başında olduğu devrimci girişkenlik ve ayaklanmalarla gericiliğin iktidarının parçalanması bu gelişmenin sonucu olarak gerçekleşti. Rusya 1861 toprak reformuyla birlikte sanayi üretiminin gelişmeye başladığı, 1890’lara gelindiğinde aralarında o günün koşularında büyükçe bir işletme sayılacak Putilov fabrikası (12 bin işçi çalışıyordu) başta olmak üzere çok sayıda sanayi işletmesinin kurulduğu, demir-çelik gibi ağır sanayi dallarında üretim yapılan işçilerin 1870-80’li yıllardan başlayarak otuz yıl gibi kısa sayılmayacak sürede mücadelenin çok çeşitli biçimlerinden geçtikleri ve bu mücadele içinde çarlık ve ardından da burjuva iktidarını yıkma zorunluluğu bilinciyle ayağa kalktıkları bir ülkeydi.[57] Rus işçi sınıfı, sayısal olarak Avrupa ülkeleriyle kıyas kabul etmez azlığına karşın, otuz/kırk yıllık süreçteki mücadele pratiği ve sınıf bilinciyle hareket etmesi sonucu ülkenin devrim için olgunlaşan koşullarında devrimin başına geçerek çarlığın ve burjuvazinin yıkılması mücadelesine öncülük edebildi. Rusya’da sanayi gelişme biçiminin Batı’dakinden farklı olduğunu ima eden yukarıdaki itiraz, bu türden bir “küçükburjuvalar ülkesi”ndeki gelişmeleri tek yanlı ve genel olarak geriliğini öne çıkaracak şekilde değerlendirir. Rusya, Çin, Türkiye gibi ülkelerin çoğunluğunda kapitalizmin esas olarak tekellerin hakimiyeti koşullarında gelişmesinden hareketle, bu ülkelerde gelişen kapitalizmin farklı bir kapitalizm olduğunu ileri sürerek görüşünü haklı çıkarmaya çalışır. Sorunun özünden kaçan bu yaklaşımda, gelişenin kapitalizm olup olmadığı değil onun geç ya da erken, serbest rekabete dayalı ya da tekellerin egemenliğinde ve sermaye ihracının da önemli bir rol oynamasıyla mı geliştiği, ya da devlet tekelci kapitalizmi özelliğinde olup olmadığı öne çıkarılır. Toplumsal gelişmenin tarihselliği görüşüne bu itiraz, biçim ve görünüme sığınarak özün, en hafif deyişle gözden kaçırılmasına dayanır. Her toplumun “sosyalizme aynı yolu izleyerek gitme” zorunda olduğuna dair yapılan yorum, bağlamı zorlanarak olumsuzlanması için gerekçe haline getirilmiş bir saptırmadır. Tarihsel gelişme antik toplumdan köleciliğe, oradan feodalizme ve oradan da kapitalizme doğru gerçekleşmiştir. Kapitalizm ise, uzlaşmaz karşıtlıkları dolayımıyla yıkıma mahkumdur. O, sosyalizmin maddi güçlerini, maddi toplumsal temel ve dayanaklarını yaratmaktan kaçınamaz. Üretimin toplumsal niteliğiyle üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyeti arasındaki çelişki dolayımında, proletaryanın devrimci girişkenliği ve anti-kapitalist mücadelesiyle ortadan kaldırılacaktır. Ancak, bu “kaçınılmaz” sonun her toplum açısından aynı yol izlenerek gerçekleşmesi bir kural değildir. Marx’ın kuramında da “her toplum sosyalizme giden aynı yolu izlemek zorundadır” yönünde bir belirleme yoktur. Marx’ın “eleştirmen”leri, sosyalizmin maddi toplumsal koşullarının kapitalizm tarafından ve burjuvazinin iradesine karşın yaratılmış olmasından kuramda sözedilmiş olmasını, bu yönlü yoruma tabi tutmuşlar, Rusya ve Çin gibi ülkelerde “sınai gelişme biçimi”nin İngiltere gibi ülkelerden “farklı bir seyir izlemesi”ni, “tarihin beş üretim tarzına ayrılmasının oldukça basitleştirici bir girişim olduğu”nun kanıtı saymışlar; Rusya’da proletarya devriminin maddi toplumsal koşullarının yeterince oluşmadığını işaret ederek Ekim Devrimi’nin Lenin önderliğindeki Bolşevikler’in “zorlama bir devrim”i, hatta darbe yoluyla iktidarın ele geçirilmesi görüşüne dayanak edinmişlerdir. Bu eleştirinin hiç bir dayanağı yoktur.

Devam edecek…

[1] Ümit Tatlıcan ve Gülhan Demiriz’in yayıma hazırladığı; Özlem Balkız, Gülhan Demiriz, Hacer Harlak, Cevdet Özdemir, Şebnem Özkan ve Ümit Tatlıcan’ın ayrı bölümlerin çevirisini yaptıkları kitabın girişinde, 1991’deki ilk baskının “ondokuzuncu ve yirminci yüzyılların büyük sosyolojik düşüncelerine bir giriş çalışması olarak yayınlandı”ğı belirtiliyor. Kitap, ‘New Society dergisinde “Temel Fikirler“ başlığıyla yayımlanan dizi yazıların yeniden düzenlenmesinden oluşturulmuştur. Hedef kitlesinin “sosyoloji ve ilişkili sosyal bilim derslerine devam eden lisans ve hazırlık sınıfı öğrencileri“ olduğu belirtilen kitap, ikinci baskısı yapılırken, “yirminci yüzyılı geride bırakıp yirmi birinci yüzyıla girerken hâlihazırda toplumsal düşüncede yaşanan mevcut gelişmeleri aktarabilmek ve topluca değerlendirebilmek için, yeniden yazılmış ve yapılandırılmıştır.

[2]Görüşlerine yer verilen ideologların görüşleriyle birlikte “zamanın sınavından” geçtikleri doğrudur. Ancak, toplumların gelişimine katkıda bulunup bulunmadıkları, ileri sürdükleri görüşlerinin toplumsal gerçeklikle ve onun değişimi ve gelişimiyle ne ölçüde bağlı bulunduğundan soyutlanarak söylenemez.

[3] Ümit Tatlıcan ve Gülhan Demiriz, Ocak 2006 tarihli Türkçe basıma notlarında, Slattery’inin kitabının tercih konusu olmasının nedenini, “sosyolojide ve genelde sosyal bilimlerde hüküm süren kavram kargaşasının giderilmesine bir ölçüde katkıda bulunmak, bir başka nedeni lisans ve daha ileri düzeydeki sosyoloji öğrencilerinin yanı sıra, sosyolojiye ilgi duyanların diğer sosyolojik kitaplar ve yazıları daha kolay anlamalarında yardımcı olmak” şeklinde açıklarlar.

[4] Sosyolojik düşünce tarihinin kısa bir geçmişe sahip olduğunu belirten Slattery’ye göre, “Bir ilgi alanı olarak sosyoloji”, Emile Durkheim, Max Weber ve Karl Marx’tan oluşan “üç kurucu babanın fikirlerinden doğmuş”; “bu ‘kutsal üçlü’nün büyük boy teorileri o zamandan beri sosyolojik düşünce ve araştırmanın temelini oluşturmuştur.” “Onlar büyük ölçüde toplumun iç işleyişini ortaya çıkarmaya”; “toplumu oluşturan şeyi, toplum ve birey arasındaki ilişkiyi ve toplumsal ve tarihsel değişim üzerindeki etkili güçleri açıklamaya” çalışmışlar; toplumu “başlı başına bir varlık olarak” görmüşler; “ekonomik, siyasal ve ideolojik faktörleri toplumsal dü­zen ve değişme için temel önemde unsurlar” saymışlardır. Onların en önemli ve temel düşünsel farklılıklarıysa, “hangi faktörün veya faktörlerin en önemli olduğu” üzerinedir. “Üçü de sorunlardan en kompleksini, yani insan ve toplum arasındaki ilişkiyi ortaya koymaya çalışmıştır. Toplum kendi üyelerinin toplamından daha fazla bir şey midir? Toplum kendi başına bağımsız bir gerçekliğe ve kendi yapısı içinde yer alanların yaşantıları ve kaderlerini kontrol yeteneğine sahip bir şey midir? Aksine insan, toplumu ve kendi geleceğini kontrol ve belirleme yeteneğine sahip özgür bir fail midir?”

[5]Vurgular bize ait.

[6]Şimdilerde yeni “zuhur” bazı ilkel toplum heveslileri, tarihsel gelişmenin yol açtığı ve birey insanın aklı ve istemiyle bağlı olmayan nesnel olgu ve ilişkilerin “temel ahlâkî doku ve eski düzenin cemaat ruhu”nu bozmasını, tarihsel materyalist dünya görüşünün suçu ilan ederek klan ve aşiret savaşlarını, çoğalan nüfus nedeniyle parçalanan topraklar uğruna girişilen vahşet ve paylaşım kavgalarını iktisadi-toplumsal gelişme değil de bu düşünceler ve onları savunanlar geride bırakmışlar gibi göstererek, eldeğirmeniyle tahıl öğütme dönemine geri dönüşe güzellemeler yazmakla meşguller.

[7] Max Weber’i “Alman sosyolojik düşüncesinde hâkim bir figür” olarak tarif eden Slattery, Weber’in çalışmasının büyük bölümünün, “Marx’la gıyabında bir tartışma” olduğunuve Marx’ın teorisini açıkça reddetmek yerine, bazı açılardan itiraz ederek Marx’ın görüşlerini “gözden geçirdiğini”; liberal görüşleri nedeniyle de akademik kuruluşlar ve Alman otoriteler tarafından daha fazla kabul gördüğünü belirtir. Martin Slattery’nin deyişiyle “Marx Komünist Birliği kurarken, Weber -arkadaşı Georg Simmel’le beraber- Alman Sosyo­loji Derneği’ni kurmuş (1910) ve Avrupa, İngiliz ve hatta Amerikan sosyolojisini o günden beri biçimlendiren zengin orta boy teoriler ve düşünceler üretmiştir.” (Slattery, age, s.16)

[8]Slattery, age, s.14

[9]Slattery, age, s.111

[10]Slattery, age, s.15

[11]Görüşlerini bu makalenin ilerleyen bölümlerinde irdeleyeceğimiz Raymond Aron, Marx’ın daha çok iktisatçı ve fakat aynı zamanda sosyolog olduğunu, olmak istediğini yazar.

[12]Vurgular bize ait.

[13]Slattery, age, s.125

[14] Slattery, Frankfurt Okulu teorisyenlerinin Nazi Almanya’sından kaçarak ABD’ye sığınmalarından hareketle, “İronik olan-diyor-, Marksist teorinin temel güç kaynağının, Doğu komünizminin diktatörlüklerinden kaçmak için Batı kapitaliz­minin ana merkezine taşınmak zorunda kalmasıdır. Eleştirel teorinin hümanizmi, Max Weber’den devraldığı liberalizmi ve sosyal bilimler metodolojisinin kullanıldığı oldukça akademik bir yaklaşımı benimsemesi, Frankfurt teorisyenlerini Amerikan kuruluşu için daha kabul edilebilir kıldı; hatta bu okul McCharthizm ve bu dönemin komünist avı yıllarında bile daha az bir radikal tehdit olarak algılandı.”

Yazarın Marksizme karşı olgusal bir kanıt gibi sunduğu “Frankfurt Okulu” teorisyenlerinin ABD’ye sığınmaları, belirli bazı olay ya da gerçeklerin saptırılmış biçimde nasıl araçsallaştırıldığının örneğini veriyor: Slattery, bu kaçışın Doğu’ya değil ama Batı’nın “kalesi” ABD’ye doğru olmasından Marksizm ve komünizm karşıtlığı çıkarır ve bunu yaparken de, Frakfurt Okulu’nu “Marksist teorinin temel güç kaynağı”göstererek durumun vehametini vurgulamaya çalışır. Frankfurt Okulu teorisyenlerinin “Marksist teorinin temel güç kaynağı”nı oluşturdukları iddiası ve kabulü, ayrı bir tartışma konusudur. Bu bir yana bırakılırsa, “Marksist teorinin temel güç kaynağının, Doğu komünizminin diktatörlüklerinden kaçmak için Batı kapitaliz­minin ana merkezine taşınmak zorunda kalması”nın, kaçma nedenleriyle değil de gidilen yön ve ülke üzerinden tartışılması, özgürlüksüzlük-özgürlük ilişkisini ABD liberalizmi yararına kurma ve yanıtlama çabasına işaret eder. Bu, “Okul” teorisyenlerinin “göç yolu” seçiminde, devrimden umut kesme yönündeki düşünsel evrimlerinin oynadığı rolü geçiştiren bir tutumun ifadesidir. Frankfurt Okulu teorisyenleri, faşizmin “büyük başarısı”karşısında devrime ve işçi sınıfına güven ve inançlarını yitirmişler; Doğu’daki “komünist diktatörlükleri”Marksizm ile ilişkili görmeleri nedeniyle Amerikan “özgürlük ortamı”nı tercih etmişlerdir. Böyle olmasaydı, rotalarının diyelim Sovyetler Birliği olması normal bir davranış olurdu. Marksist sınıf mücadelesi teorisini terk ederek -buna Horkheimer’ın deyişiyle proletaryanın iktidar mücadelesinden uzaklaşması gerekçe gösterildi- liberal kültür siyasetini teorileştirmeleri, ABD tarafından “kabullenmeleri”nin ve McCartizm’e rağmen ciddi saldırılarla karşılaşmamalarının başlıca nedeniydi. Ancak insan hakları savunusunun kapitalist üretim ilişkileri ve toplum sisteminin karakteristik özelliklerine karşı olmayı gerektirmesi, onların Amerikan “demokrasisi”yle “uyumlu politik tutum”unun açmazına da işaret ediyordu. “Okul” teorisyenlerini Marksist kabul eden biri için, onların bu yolculuklarını “Marksist teorinin temel güç kaynağının”ABD’ye taşınması olarak görülmesi, tutarlılık göstergesi olabilir, ancak bu düşüncesini ve vardığı sonucu doğrulamaz (Bu konudaki bir değerlendirme için bkz. Hans Heinz Holz, “Frankfurt Okulu Eleştirisi”, Evrensel Basım Yayın, 2012).

[15]Slattery, age, s.18-19

[16]Slattery, age, s.26

[17]M. Slattery, Sosyolojide Temel Fikirler, s.20-21

[18] Marx ve Marksist-Leninist düşüncelerin çeşitli toplumların sahne olduğu sınıf mücadelesinin seyri üzerinde etkide bulunduğu ve Marksizme karşı olanları dahil bilim insanlarıyla sosyolojik-felsefi ve politik düşünceleri etkilediği tartışmasız olarak doğrudur. Marx’a karşı eleştiriler kapsamında dile getirilmiş görüşlerin hiçbirinde, onun kuramının bilimsel-tarihsel içeriği ve yöntemi aşılamamıştır. Marx’ın görüşleri kapitalizmin azçok geliştiği yerlerde işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde yarattığı etki ve yol göstericiliğiyle toplumsal değişimde rol oynamış devrimci sosyal güçlerin eylemiyle birleşmesi sonucu birçok ülkede halk yararına değişimlerin gerçekleşmesine hizmet etmiştir. Sovyetler Birliği dışındaki bazı diğer ülkelerde de hükümetler gelişen mücadele sonucu işçi sınıfı ve emekçilerin talepleri doğrultusunda uygulamalara mecbur kalmışlar; Doğu Avrupa’da ve Çin gibi büyük bir ülkedeki değişimler bu gelişmelere eklenmiştir.

[19] Aktaran Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Kırmızı Yayınları, s.135

[20]Kapital, Birinci Cilt, Sol Yayınları, çev: A. Bilgi, s.17

[21] Raymond Aron, age, s.136

[22] Kişinin Marx’ın kuramına karşı çıkması durumunda kapitalizmin ve emperyalizmin uşağı olarak ilan edilmesine gelince, böylesi bir yüzeyselliğin Marksistleri işaret etmesi için neden yoktur. Kişi -isterse yazar, sosyolog ya da tarihçi olsun- Marksist olmamakla böylesi bir adlandırılmayı otomatikman hak etmez. Kapitalizmin ve emperyalizmin bilinçli bir savunusunuyaptığında ise, başkalarının nitelemesine ihtiyaç olmaksızın, ideolojik konumunu kendisi ortaya koymuş olur.

[23]Komünizm, bizce, oluşturulması gereken bir durum, gerçekliğin kendisini uydurmak sorunda olduğu bir ideal değildir. Günümüzdeki durumu ortadan kaldıran gerçek hareketi komünizm olarak adlandırıyoruz. Bu hareketin koşulları, bugün mevcut olan öncüllerden doğmaktadır. Bu arada yalnızca işçi olanların kitlesi-sermayeden ya da herhanği bir basit doyuma ulaşmaktan uzak bulunan yığınla işçi gücü- dünya pazarını şart koşar ve bu nedenle, rekabet dolayısıyla güvenceli bir geçim kaynağı olarak bu işin kendisinin artık geçici olmayan kaybı da dünya pazarını şart koşar. Demek ki proletarya yalnızca evrensel-tarihsel olarak varolabilir, tıpkı onun eyleminin, komünizmin, yalnızca evrensel-tarihsel bir varlık olarak mevcut olabileceği gibi.” (Marx ve Engels, Alman İdeolojisi, Evrensel Basım Yayın, s.43)

[24] R. Aron, Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Kırmızı Yayınları, s.139

[25] Age, s.148

[26] Age, s.148

[27] Age, s.154

[28]Vurgu bize ait.

[29] Age, s.149

[30] Age, s.152

[31] Oysa işçi çalışma süresinin kendi ücreti için gerekli olan kısmının ötesinde patronu için de üretir. Bu fazlanın üretildiği zaman artı emek zamanıdır. Artı-emek zamanında üretilen değer ise artı-değerdir. Bu değer, işçinin karşılığında ücret olarak aldığı ve kendisi açısından zorunluluk gösteren çalışma süresi (gerekli emek zamanı) dışındaki sürede yarattığı değerdir.

[32]Age, s.82

[33]Vurgu bize ait.

[34]Age, s.15

[35]Durkheim ve Weber’in sosyolojik görüşleri sonraki bir makalenin konusu olacaktır. Burada onların görüşünden yalnızca konuyla dolaysız ilişkisi kapsamında söz ediliyor.

[36]Max Weber, Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu,s.38-39, 63 ve devamý

[37] Max Weber’in maddi gerçeklikleri dikkate almadığı ya da ekonomik etkenlere analizinde yer vermediği söylenemez. Analizinde kapitalizmin çelişkilerinden ve sınıf farklılıklarından sözeder. Ancak bunu, bu farklılık ve çelişkilerin yol açtığı mücadelenin “ruhu”yla uygun şekilde sonucuna dek götürmez.

[38] Raymond Aron, Sosyolojik düşüncenin Evreleri, s.137

[39] Age, s.143

[40] Althusser gibi kimi yazarlar, Marx’ın eleştirisinin iktisadi-sosyal içeriğiyle felsefi bağlamı arasında zaman ve anlam ağırlığı ayrımı yaparak fikri gelişimin diyalektiğini gözardı ederek onun gençlik döneminde sorunu felsefi-ahlaki; olgunluk dönemindeyse felsefeden uzaklaşarak ve onu aşarak tamamen ekonomik-sosyal analizle ilgili olduğunu ileri sürdüler.

[41] Kapital 3. Cilt, Sol Yayınları, çev: Alaattin Bilgi, ikinci baskı, s.20

[42]Age, s.103

[43] Martin Slattery, Sosyolojide Temel Fikirler, Sentez Yayıncılık, s.104

[44]M. Slattery, Sosyolojide Temel Fikirler, Sentez Yayıncılık, s.108

[45] Teori ve Eylem’in son birkaç sayısında yayımlanan makalelerde ve özellikle de, bir belge olarak yeniden yayımlanan Engels’in Joseph Bloch’a Mektubu’nda bu tarih ve toplum görüşü özlü bir bir biçimde yansıtıldığı için burada bu konu yeniden ve detaylı biçimde ele alınmayacaktır. Ancak bu tarih görüşünün 1840’lı yıllardan başlayan kuramsal inşanın temelinde olduğunu belirtmekte yine de yarar var. Marx ve Engels, idealist yaklaşımları eleştirirlerken önemsedikleri öncelikleri belirtmek üzere, içeriği Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın 1859 tarihli Önsöz’ünde Marx tarafından en net ve çarpıcı şekilde özetlenmiş olan tarihin materyalist açıklamasını getirdiler. Onlar, 1845’te kaleme aldıkları Alman İdeolojisi’nde skolostik felsefi görüşe karşı tutumlarını etraflı bir şekilde ortaya koydular. 1845-1850 döneminde tarihsel materyalist kuramın temelleri atılmış, 1847’de Komünistler Birliği’nin istemi ve görevlendirmesiyle, liberal muhalifleri tarafından bile tüm tarihin en net ve kesin bildirgesi, sosyalist propaganda basınının baş yapıtı (Aron, age, 137) olarak nitelenen Komünist Manifesto yazılmıştı. 1848 Avrupası, Slattery’nin de belirttiği gibi devrimlerle çalkalanıyordu. Manifesto, Avrupa’da “dolaşan komünizm hayaleti”nden söz ederken tam da sosyal-iktisadi ve politik koşulların açığa çıkardığı çelişkilerin keskinleşmekte olduğu bir duruma işaret ediyordu.

Marx ve Engels, Hegel’in idealist felsefesiyle hesaplaşmalarını Feuerbach’ın felsefi görüşlerinin eleştirisiyle tamamladılar. Engels’in kaleme aldığı ve Marx’ın bilgisi dahilinde olan Anti Dühring’de (1878) tarihsel materyalist dünya ve toplum görüşü etraflıca ortaya kondu. Kaba materyalizm reddedilerek yüzeyselliği sergilendi. Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu (1886) ve Bilimsel ve Ütopik Sosyalizm (1892) adlı eserlerinde Engels, tarihsel materyalist görüşü daha da geliştirdi. Hegel’in diyalektiği, düşüncenin diyalektiğini temel alıyordu. Marx ve Engels, Engels’in ifadesiyle varlık-düşünce ilişkisinde temel ve öncel olanın hangisi olduğu sorusuna verilen yanıt temelinde bölünen felsefi görüşlerin başlıca olarak idealizm ve materyalizm şeklinde ayrıştıklarını belirterek maddi gerçek dünya ve varlığın düşünceye öncel olduğunu gösterdiler. Düşünme ve düşünsel görüşler nesnel dünyanın, varlığın, nesnenin insan beynindeki yansılarıydı; yaşamı belirleyen bilinç ya da düşünce değil tersine düşünceyi belirleyen maddi varlıktı. Hegel diyalektiği böylece, mistik kabuğu içindeki devrimci içeriği açığa çıkarılarak “ayakları üzerine” dikildi ya da kaldırıldı. Bilimsel ve akli olmayan irrasyonalist görüşlere karşı, fizik, kimya, biyoloji ve genetik bilimlerinin büyük keşiflerinin insan soyu için anlamını kavramaktan uzak olan ideologların ileri sürdükleri idealist, kaba materyalist görüşler Engels tarafından çürütüldü. Engels Ailenin,Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde toplumların gelişiminin maddi temelleri ve tarihsel sürecini; Doğanın Diyalektiği’nde dünya ve evrenin bilimsel kavrayışını ortaya koydu ve sosyalizmin ütopyadan bilime gelişiminin diyalektiğini ayrıntılandırarak en net şekilde açıkladı.

[46] Sadece sosyalizm koşullarında değil burjuva sınıf egemenliği koşullarında da sınıf mücadelesinin ve ekonomik gelişmenin “ihtiyaçları” tarafından belirlenen devlet müdahaleleri örneklerden biridir. Anayasal yaptırımlar, vergi yasaları, çalışma süresinin resmi sınırı, belirli bir ekonomik temel üzerinde, ama onun işleyişini de etkileyecek üstyapısal işlevlerdir.

[47] Marx ve Engels’in tarihsel materyalist teorisinin ekonomist olarak nitelenmesini haklı gösterecek bir dayanak bulunmadığını yukarıda söyledik. Bu bir yana, “Marx ve Engels kendi tarihsel materyalist teorilerindeki ekonomik determinizmi birlikte reddetmişlerdir” diyen bir yazarın, bir saptırmaya dayanan suçlama malzemesini buna rağmen bugüne taşıması, bilimsel dürüstlükle de bağdaşmaz.

[48]Fikir mi, maddi yaşamın üretimi mi, siyaset mi ekonomik ilişkiler alanı mı önde gelir?” ikilemini yaratarak tartışanlara yanıtında, alt ve üstyapı kategorileri arasındaki diyalektik ilişki dersi veren Engels, ekonomik durumun temel olduğunu, ancak siyasetin, ideolojinin, dinin, hukukun, anayasal belirlemelerin vb. de bazı durum ve koşullarda belirleyici işlev görebileceğini söyler. Slattery’nin bundan çıkardığı ise, Engels’in “sonraki yazılarında tarihte fikirlerin etkisine daha fazla destek verdiği”dir!

[49]Martin Slattery, “Sosyolojide Temel Fikirler“, Sentez Yayıncılık, s. 109

[50]Age, Özet Bir Tarih bölümü, s.8

[51]Marx, Kapital I. Cilt, Almanca İkinci Baskıya Sonsöz, Londra, 24 Ocak 1873, Sol Yayınları.

[52] Aron, Feuerbach Üzerine Tezler’in onbirincisini “Filozoflar yalnızca dünyayı değişik biçimlerde yorumladılar, ama bundan böyle onu değiştirme söz konusudur” şeklinde aktarır (age, s.162).

[53]Alman İdeolojisi, Evrensel Basım Yayın, Mart 2013, Tonguç Ok-Olcay Geridönmez çevirisi, s.17

[54] Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu, sol Yayınları, Üçüncü Baskı, Sevim belli çevirisi, s.64

[55] Marksizm-Leninizm, örneğin onun kimi eleştirmenlerinin ileri sürdüklerinin aksine, kültürel-ideolojik kategorilerin toplumsal değişim ve sınıf mücadelesinin seyri üzerindeki etkisini ve rolünü reddetmez, aksine dini ideolojinin, geleneklerin, alışkanlık ve önyargıların ve bunların egemen biçimlerinin değişimin ivmesini etkilediğini öngörerek sınıf mücadelesinin “üç cephesi”nden (ekonomik, politik ve ideolojik) söz eder. Ama bu üstyapısal kategori ve etkenleri ne maddi temellerinden koparır ne de bu temelin yerine ikame eder. Marx’ın kuramının politika ve kültürü toplumsal değişim açısından işlevsiz gösterdiği iddiaları bundandır ki, dayanaksızdır.

[56]Age, s.108

[57] SBKP(Bolşevik) Tarihi, İnter Yayınları, 1990, s.17-21