Ekim devrimi üzerine bir tartışma

Kadir Yalçın

Eski Dev-Genç Başkanı ve yeni HDP milletvekili Ertuğrul Kürkçü, tam da emekli kahvelerinde rastlanacak “o eski günlerde mirim…”le başlayan türden “teorik” argümanlar kullanarak 100. yılı dolayısıyla yaptığı Ekim Devrimi’yle ilgili değerlendirmede[1] Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının bir zorunluluk olduğunu ileri sürdü. Ardı sıra, başlıca Trotsky’den derlenmiş “tez”lere dayalı bir söylemle iddia etti ki, “Sovyetler Birliği yıkılmasa Marx yanılmış olurdu”!

Buna da şükretmek gerektiği ileri sürülebilir; çünkü değerlendirmesinin, SSCB’nin ya da “reel sosyalizmin çöküşünü” başta devlet öğretisi olmak üzere “Marksizmin iflası” ve çöküşü sayan değerlendirmelerden farklı olduğu ve SSCB’nin çöküşü gibi bir olumsuzlukla bile olsa Kürkçü’nün Marx’la Marksizmin doğrulandığını ve geçerliliğini koruduğunu düşündüğü varsayılabilir. Öyle değildir!

Değerlendirmesinin başlığını da oluşturan iddiasından da anlaşılmaktadır ki, Kürkçü Marksizmin öğretide başka bir şey olduğunu, ama Sovyetler Birliği pratiğindeki uygulamasının öğretiden farklı olduğunu düşünmektedir. Ona göre Marksizm teoride farklıdır, Rusya pratiğine farklı uygulanmış ve bu uygulamaya teoride çerçevesi çizilmiş “sosyalizm”den farklı olarak “reel sosyalizm” denmiştir. Teori ile Rus pratiği arasında Kürkçü ve modern revizyonizmden etkilenmiş akımların varsaydığı bu makas açıklığı sonunda çöküşe götürmüştür. Öyle ki, götürmese ve SSCB çökmeseydi, Marx ve teorisi yanlışlanacaktı! Bunu sadece değerlendirmenin başlığından değil, ama Kürkçü’nün şu sözlerinden de anlıyoruz:

Ekim Devrimi evet, Çarlığı yendi ve dünyanın ilk büyük ve kalıcı etkileri olan sosyalist devrimini gerçekleştirdi ama bu devrimin yenilmesinden yirmi yıl sonra konuşuyoruz. Bundan kırk yıl önce başka türlü konuşuyorduk.

Yirmi yıl” dediğine ileride “28 yıl” diyor ve tabii ki SSCB’nin çöküşünü ve dağılışını kastediyor. Çöküşten bunca yıl sonra şimdi farklı konuşuyormuşuz. Ama bundan “kırk yıl önce” yani, Brejnev egemenliği altındaki “reel sosyalizm” günlerinde başka türlü konuşuyormuşuz. Yani o zaman “iyi-kötü” ama yine de “sosyalizm” koşullarındaymışız! Biz, kırk ya da yirmi yıl öncesinin SSCB’sini o yıllarda nasıl değerlendiriyorsak, bugün yine öyle değerlendiriyoruz: Marksist teoriyle uyumsuz bir sosyalist ülkede değil, ama proletarya diktatörlüğü altında kapitalizmden komünizme geçiş sürecindeki –şüphesiz sosyalistliği tartışılamayacak– bir ülkede, sosyalizmin, dışarıdan dünya burjuvazisinin kuşatması ve içeriden direnmesini sürdüren kapitalist unsurların huruç hareketiyle yenilmesiyle, geçiş süreci kesintiye uğratılmıştır. 20. Kongresi’nde SBKP’ye, devlete ve ülkeye egemen olan modern revizyonizm dayanaklarını tahkim etmek üzere kapitalizmin restorasyonuna girişmiş ve SSCB, bir süreç içinde, ama hızla, deforme edilmiş sosyalist biçimler altında devlet kapitalizmin uygulandığı bir ülkeye dönüştürülmüştür ki, “kırk yıl önce”sinin “reel sosyalizmi” olarak tanımlanan böyle bir ülkeden başkası değildir. “Çöküş”, bu deforme edilmiş biçimlerin sürdürülemez hale gelmesiyle Batı’da görülen biçimleriyle açıktan kapitalizme geçilmesi anlamına gelmiştir. Gerçek farklılaşmadığı gibi, bizim değerlendirmemiz de farklılaşmamıştır. 40 yıl önce farklı bugün farklı konuşan Kürkçü’dür!

Ancak Kürkçü kabahati kendisinde değil, ama Lenin ve Bolşeviklerde, onların Rusya’nın geriliğini hesaba katmayan iradi zorlamalarında bulmaktadır:

…kapitalizmin bir dünya sistemi olduğu ve bir dünya sistemi olarak çökmedikçe yerine başka bir sosyo-ekonomik formasyonun geçemeyeceğine dair Marx’ın ilk buluşlarından birine geri dönmemiz lazım. Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren irade; Bolşevikler ve Lenin. Bu iki olgu bence Ekim Devrimi’nin geleceği bakımından tayin ediciydi. Onların yeni devrimci durum içinde varlıklarını ve kalıcılıklarını sürdüremeyişleri, geriye düşüşün biricik değilse de önemli nedenlerinden biridir. Fakat ne kadar ısrarlı olsalardı da aslında, onların iradesine rağmen sonucun değişmeyeceğini daha sonraki gelişmelerden görüyoruz.

Böylece Kürkçü, sadece Stalin’in değil, Lenin’in de üzerini çizerek, Marx’a ve “ilk buluşlarından birine geri dönmek” gerektiği sonucuna varmıştır. Açık konuşmaya cesaret edemese bile ima ettiği, Lenin’in “kapitalizmin bir dünya sistemi olduğu”nu ve proletarya devrimini, kapitalizmin “bir dünya sistemi olarak çökmesine” yönelik bir dünya devrimi olarak tasarlamayı önemsemediğidir. [Parantez içinde belirtelim ki, Kürkçü Lenin’i üstü örtülü olarak iradecilikle suçlamakla ve dolayısıyla Leninizmle zenginleştirilmesine gerek olmadığına gönderme yapmakla kalmayıp Marx’ın aşılması zorunluluğunu da araya sıkıştırmayı ihmal etmemiştir. Ona göre, kapitalizm, artık, Marx’ın temel buluşu olan artı-değere dayanarak açıkladığı gibi emek-sermaye çatışmasıyla karakterize değildir, ama daha ötesidir, niteliği değişmiştir; “mezar kazıcısı” artık işçi sınıfı değil, bütün insanlıktır: “Kapitalizmin hiç değilse bir dereceye kadar gelişmediği bir yerde proleter devriminden söz etmek Marx için elbette söz konusu olmazdı… Bugün artık kapitalizm sadece emek-sermaye çatışmasıyla kendini karakterize etmiyor. Kapitalizm, sermaye ile bütün insanlık ve hatta bütün doğa arasındaki bir çatışkı olarak kavranmadıkça, bugünkü devrimin imkanlarını nerede arayacağımızı bilemeyebiliriz. Marx’ın çağında bu ölçüde bir maddi genişlik yoktu.”]

Sonra fazla ileri gittiğini fark edip bir miktar frene basmış, Lenin’in Rus Devrimi’ni dünya proleter devriminin bir parçası olarak öngördüğünü kabul etmiş; ancak, sosyalizmin, –kuşkusuz Stalin tarafından ileri sürülmemiş, ama savunulup uygulanmış– kapitalizmin eşitsiz ve sıçramalı gelişmesinin ürünü olarak çelişmelerinin yoğunlaşıp düğümleneceği ve dolayısıyla devrimin öncelikle olgunlaşarak “emperyalist zincirin kırılacağı” bir ya da birkaç ülkede gündeme geleceğini kabul eder görünmüş, ancak bu tezin doğal sonucunu reddetmiştir. “Zincir” kırılacak, devrim gerçekleştirilip proletarya egemen sınıf olarak örgütlenecek ve orada durulacak mıdır? Ya da, proletarya devrimi, tek bir ülkeyle sınırlı olmayan bir dünya devrimi olduğu için, sadece ve yalnızca “sürekli” kılınma tutumuyla, devrimin başka (özellikle gelişmiş) ülkelere yayılmasına çalışılmak üzere, Rusya’ya, yalnızca bir “yol açıcı” ve “devrimci üs” işlevi mi yüklenecektir, yoksa bunun yanı sıra ve “dünya devriminin üssü” işlevini de layıkıyla görebilmesi için, devrim ve dayanakları tahkim edilmek üzere sosyalizmin inşasına girişilecek midir? Tek ya da birkaç ülkede sosyalizmin yıkılması kaçınılmaz ve inşası olmaz bir dua mıdır, yoksa tersine, işçi sınıfının iktidardaki sınıf olarak örgütlendiği bir ülkede sosyalizmi inşa etmeye girişmek olmazsa olmaz proleter devrimci bir görev mi? Tabii ki Alman ve Macar Devrimleri Rus Devrimini takip etse ve ardından Fransız ve Amerikan Devrimleri patlak verse müthiş olurdu. Ve tabii ki, kapitalizmi oldukça geri olan Rusya’da proleter devrimin ilerleyişi, devrimin tek ülkeyle sınırlı kalmasının üzerine binen ilave olağanüstü zorluklarla yüz yüze kalınmasına neden olmuştur. Ancak sorun ve yanıtı nettir; proletarya devrimi tek ülkeyle sınırlı kalıp başka ülkelere yayılmadığında, aktif biçimde yeni devrim dalgaları beklenirken, tek ülkede sosyalizm inşa edilerek direnilecek ve devrimin dayanaklarının sağlamlaştırılmasına çalışılacaktır. Trotsky’nin platformunda duran Kürkçü’nün de yanıtı açık ve nettir; o, “Ekim Devrimi’nin başarısının sürmesi”nin “onun başka devrimlerle tamamlanmasıyla” koşullanmış olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre, arkasından başka devrimler gelmeyecekse ve gerçekte gelmediğinde, Ekim Devrimi’nin başarısı sürmemiştir. Süremezdi ve “Sovyetler Birliği yıkılmasa Marx yanılmış olurdu”!

İşçi sınıfı, şüphesiz ki, emperyalist kapitalizmin –savaşa da götürerek– yoğunlaşan çelişkilerinin yol açtığı objektif koşulların olanaklı kıldığı “zincirin kırılması” karşısında kayıtsız kalamaz ve iktidarını kurmazlık edemez. Ve bir kez iktidardaki sınıf olarak örgütlenmeye giriştiğinde de, devrimin uluslararası niteliğini ileri sürerek, yeni devrimler patlak vermese bile devrimin başka ülkelere yayılması beklentisiyle kollarını kavuşturup oturacak ya da tabii ki devrim ihraç etmeye girişecek değildir; şüphe yok ki, sosyalizmi kurmak üzere ülkesinde kapitalizmin tasfiyesine yönelecektir. Sosyalizm, SSCB örneğinde görüldüğü gibi, tek ya da birkaç ülkede kuşkusuz başarıyla inşa edilebilir. Tek ya da birkaç ülkeyle sınırlı olarak gerçekleşemeyecek olan ve devrimin en azından geri kalan kapitalist ülkelerin kuşatma altına alınmasına kadar yayılmasını gerektiren şey, tek tek ülkelerde proletarya devriminin tamamlanması ve sosyalizmin nihai ve kesin zaferinin sağlanmasıdır. Yoksa örneğin SSCB’de ve sosyalizmin başarıyla inşa edilerek devrimin sürmesi, yanılmak bir yana, Marx’ın haklılığının kanıtlanması olurdu.

Lenin… sağlığının elverdiği bütün dönemlerde mealen şunu söyledi: ‘Biz dünya sosyalist devriminin öncüsü olabiliriz ama devrim Almanya’da, Fransa’da, ABD’de tamamlanmadıkça biz hala bir geri model olmaya devam edeceğiz. O nedenle bizim devrimimizin yol açıcılığı bir şey ama sosyalist dünya devriminin gerçekleşmesi başka bir şey. Bunun için elimizden geleni yapmalıyız.’ Lenin ve Bolşevikler için Ekim Devrimi’nin başarısının sürmesi onun başka devrimlerle tamamlanmasıyla, taçlanmasıyla ilgiliydi... Rusya’ya Batı Avrupa devrimleri eşlik etmedi… gericilik ve faşizm çağı Ekim Devrimi’ni olduğu yerde duraksattı.” Kürkçü, ne sanayinin %300’e varan büyüme hızıyla sosyalist sanayileşmeyi ne tarımın kolektifleştirilmesini devrimin ve sosyalizmin ilerleyişi sayıyor. Olduğu yerde duraksamış Ekim Devrimi!

Peki, ne olmuş, ne tür bir politika izlenmiş Sovyetler Birliği’nde?

Lenin’den sonra Bolşevik Partisi’nin öncü kadrolarının da iç çatışmalar dolayısıyla tasfiyesinin ardından devrimci öncü dünyaya, bu olup-biteni meşrulaştırıcı yeni bir gözle bakmaya başla”mış… “Sadece Stalin değil… geleceklerini Ekim Devrimi sonrası ortaya çıkan yeni düzenin üst kademelerine doğru yürümeye borçlu bu kuşak açısından sosyalizm ve hatta komünizm bir dünya devrimine ihtiyaç duymaksızın tek ülkede gerçekleştirilebilir gibi görün”müş… Stalin ve SBKP şöyle düşünmüş ve davranmışlar: “‘Başka devrimler olmadan yaşayabilirsiniz, devriminizi yaşatmak için kapitalizmle dünya çapında uzlaşabilirsiniz.’ Oysa SB statükosu açısından mesele bütün dünya devrimci hareketini kendi devrimini savunmaya zorlamaktı.” Bu değerlendirmeler Halk Cephesi Hükümetleri ve İspanya İç Savaşı ve uluslararası tugaylar gibi tarihsel gerçekleri çarpıtmaktır. Ancak Kürkçü bunları söylerken hiç değilse Sovyet devrimcileri ve devrimci proletaryasının “Rus” Devrimini “yaşatmak için kapitalizmle dünya çapında uzlaşma”sının tek bir olumsuz örneğini herhalde vermeliydi!

Kürkçü, sanki söz konusu olan Trotsky imiş gibi fikir yürüterek, “Lenin açısından mesele, devrimi bütün dünyaya taşımak, daha doğrusu bu, devrimin yaşar kalmasının ve tamamlanmasının maddi ön koşuluydu” demektedir. Bu Lenin’in değil, Trotsky’nin hülyasıydı ve örneğin Brest-Litovsk’ta Lenin’le Trotsky’nin tam da ayrıldıkları kritik noktayı oluşturmaktaydı. Trotsky orada, “devrimi bütün dünyaya taşımak içinbarış anlaşmasını imzalamamayı savunurken, Lenin, “nefeslenmek üzere haydutlarla anlaşma” görüşündeydi. Eğer “devrimi yaşatmak için kapitalizmle –dünya çapında ya da değil– uzlaşma”ysa, evet, Brest-Litovsk bir uzlaşmaydı ve Lenin, evet, devrimin yaşamasını/yaşatılmasını savunmuş, Trotsky’nin maceracılığından uzak durmuştu.

Ardından Kürkçü’den “Lenin’in son mektupları”, “Stalin-Troçki çatışmasına atfen ortaya koyduğu öngörüler” vb. üzerine emekli muhabbetleri sökün ediyor… Sonra sıra proletarya diktatörlüğü makinesine geliyor. “Devlet ve İhtilal”i yazmamış, “artık kelimenin gerçek anlamıyla bir devlet olmayan” yeni devlet makinesini bizzat kendisi kurmaya girişmemiş ve yine bizzat kendisi “Modern devlette daimi ordu, polis ve bürokrasinin esas olarak ‘ezici’ aygıtı dışında, banka ve kapitalist birliklerle özellikle sıkı bağlar içinde olan, deyim yerindeyse, büyük bir denetim ve kayıt çalışması yapan bir aygıt daha vardır. Bu aygıt parçalanamaz ve parçalanmamalıdır. Onu kapitalistlerin emrinden koparıp almak, kapitalistlerin ve etkilerinin bütün iplerini kesip atmak, koparmak, onu proleter Sovyetlere tabi kılmak ve daha geniş, kapsamlı ve genel şekillendirmek gerekir” dememiş gibi, “Çarlık’tan makine alma” “suçu” yıkılan Stalin, Lenin’in ağzından bürokrasiyle itham ediliyor:

Rusya gibi bir geri-köylü ülkesinde sosyalizmi kurma mecburiyetleri ve günübirlik pragmatist çözümler, tarihselci çözümlerin önüne geçti. Yani ‘ordumuzu kuvvetlendirelim, sanayimizi güçlendirelim, idareyi teşkilatlandıralım. Bunun için de eski Çarlık rejiminden kalma işe yarar ne varsa alalım.’ Bunlar Lenin’e ölümünden bir süre önce şunu söyletmişti: ‘Biz aslında eski Çarlık makinasını olduğu gibi devraldık. Sovyet idaresi bunu yağlamaktan başka bir şey yapmıyor.’ Eski devletin zor aygıtlarını yıkıyorsunuz ama onun idari mekanizmasının müktesebatını devralmadan yeni bir idare kuramıyorsunuz. Elde var bürokrasi…

Halbuki, bu makalenin hemen ardından gelen Lenin’den yayınladığımız belgede görüleceği gibi, “Eski devletin zor aygıtlarını yık”arak, şüphesiz tümünü değil, ama proletarya diktatörlüğü altında yararlanmak için “onun idari mekanizmasının müktesebatını”n belirli parçalarını devralarak yeni bir idare kur”ma fikri de, bu fikrin pratiğe uygulanmaya başlanması da Lenin’indir ve üstelik Kürkçü’nün bürokrasiye yol açtığı iddiası bir yana, Lenin bunu, bürokrasiyle mücadelenin bir dayanağı olarak öngörmüştür. Ve Lenin, proleter devlet aygıtının esası olarak işyeri, fabrika ve yerleşim birimlerindeki sovyetlerin üretim ve siyasal süreçlerin denetimini üstlenmesi ve yönetime katılmasını göstermiştir. Böylece kapitalist sistem içerisindeki yapısal eşitsizliklerden dolayı hiçbir burjuva demokrasisinin yaklaşamayacağı bir demokrasi, ezilen ve sömürülen yığınların demokrasisi kurulmuştur.

*

Kürkçü’ye göre, dünya devrimini düşünmeyi ve bu perspektifle davranmayı çoktan bırakıp yalnızca SSCB’yi ve onu yaşatmayı düşünen ve her şeyi, başka ülkelerdeki işçi ve komünist hareketi de sadece SSCB’nin esenliğine bağlayarak düşünüp davranmaya yönelten Stalin ve Bolşevik Parti ve tek ülkede sosyalizmi inşa edip savunma yaklaşımı dünyadaki bütün kötülüklerin kaynağı olmuştur. Örneğin Kürkçü, kanıt da göstermeden, “Sovyetlerin özellikle 1935’ten sonra Almanya’ya karşı tarafsızlaştırmayı ya da ittifak kurmayı umduğu ülkelerin desteğini sağlayabilmek için komünist partilerin bu ülkelerdeki muhalefetini ve etkinliğini minimize etme taktiği TKP’nin de geleceğini çok kuvvetle belirledi. Komünistlerin rejimi desteklemesi çağrısında bulunuyor Komintern. Yeraltındaki partiyi kapatın, dağıtın ve CHP’nin kitle örgütleri içinde eriyin diyor!” Söyleşiyi yapan soruyor: “Türkiye solundaki Kemalist damarın kökeni buraya mı dayanıyor?” Yanıt: “Tabii.” diyor ve ekliyor: “…aynı biçimler ve aynı araçlarla ve aynı adlar altında olmasa da Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da, İngiltere’de de oldu bu.

Hemen ardından, sanki, Nazi Almanya’sına karşı ittifak kurmayı ya da tarafsızlaştırmayı umduğu ülkelerin KP’lerini bu ülke burjuvazisiyle ittifaka yönelttiği ileri sürülmemiş gibi, bu sefer tersi iddia ediliyor; Stalin ve SSCB’nin Nazi Almanya’sıyla Saldırmazlık Paktı imzalaması suçlanıyor:

Sovyet dış siyasetinin, Nazizmin gelişmesi karşısında takındığı ikircikli, doğru bir analize dayanmayan, devletler arası ilişkiler üzerinden yürüyen, Avrupa ve dünya devrimi perspektifini tamamen inkar etmiş olan yaklaşımı, Nazi Almanya’sıyla kurulan saldırmazlık paktı, Nazi saldırıları altındaki ülkelerde komünist hareket içinde çok büyük karışıklıklara neden oldu… Komünistler olmayacak açmazlara sürüklendi.

Ancak bir karar verilmelidir: Stalin ve SSCB’nin hangi dış siyaseti komünistlerin kafalarını karıştırmıştır. Yoksa SSCB nasıl bir dış politika izlerse izlesin diğer ülkelerin komünistlerinin kafaları karışmakta mıdır? Ama bunca kafa karışıklığı ve sürüklenme içinde varsayılmak “komünist” tanımına uygun mudur? Oysa bir ihtimal daha olabilir: Kürkçü’nün kafası karışık olmasın?

Kürkçü net tarihsel gerçekleri çarpıtmaya yöneldiği gibi, emperyalistlerce kuşatılmış SSCB’de sınıf mücadelesinin sürmekte olduğundan da habersiz görünüyor. Söyleşiyi yapan soruyor: “Stalin önderliğindeki Kızıl Ordu, Nazi ordusunu, faşizmi yenerek başarılı oldu.” Yanıt ibretlik: “Eğer şu an Sovyetlerin yıkılışının 28’inci yılındaysak, demek ki başarılı olamamış. Hitler yenilmiş ama SSCB de ortadan kalkmış!

Dünya alem Stalin ve Kızıl Ordu’nun anti-faşist savaştaki başarısını kabul etmekte, ancak Kürkçü ayak diremekte ve anti-faşist savaş ve ona bağlı nedenlerle değil ama kapitalizmle komünizm arasında henüz “kim kazandı?” sorusunun nihai olarak yanıtlanmadığı koşullarda sürmekte olan sınıf mücadelesiyle ilgili nedenlerle bağlı olarak sosyalizmin yüz yüze kaldığı –şüphesiz ki geçici– yenilgiyi faşizm karşısındaki başarıyı da örterek anlayıp anlatabilmektedir.

Ve yıllar süren uğraşlara karşın o günkü çıkarları itibarıyla barıştan yana olan demokratik ülkeler durumundaki İngiltere, Fransa ve ABD, SSCB ile faşizm karşıtlığında ve barışı savunmak üzere yan yana gelmek yerine taviz üstüne taviz verdikleri Hitler’i SSCB’nin üzerine sürme politikası izlemekten vazgeçmeyince, Nazi Almanya’sıyla imzalanan Saldırmazlık Paktı. Kürkçü diyor ki, “Hitler hiç iktidar olmayabilirdi… Başka bir Komintern taktiği pekala Nazizmin ve faşizmin Avrupa’da iktidara ilerlemesine engel olabilirdi… Sovyetler Birliği Nazi saldırmazlık paktına öylesine büyük bir anlam yüklemiş… taktik o kadar stratejinin yerine geçmişti ki,.. Alman birlikleri Sovyet topraklarında ilerlemeye başladığında bile bunun gerçek olduğuna Moskova bir türlü inandırılamadı… Nazi Almanya’sıyla diğer Avrupa devletleri ve ABD arasındaki çelişki, emperyalizm içi bir çelişki olarak görülüyordu. Naziler ve diğer emperyalist devletler arasında Nazilerdense diğerleriyle işbirliğini tercih etmek nedensiz görülüyordu… Dimitrov’un ünlü tanımında ‘faşizm burjuvazinin en gerici, en emperyalist kanadının diktatörlüğüdür’ ifadesinde tevil ile ikrar edilmiş oldu. ‘En gerici’ olanla ‘saldırmazlık’ ilişkisi güdülemeyeceği ilan edilmiş oldu ama iş işten geçmişti. Buraya gelinmeyebilirdi. O zaman da Hitler istilasının maddi koşulları oluşmayabilirdi.

Moskova kandırıldıydı da.. Olsaydı.. Etseydi.. Yapsaydı da… Bir de tarihsel gerçekler var. Örnekse, Kürkçü’nün faşizmin “en gerici” olduğu ve “en gerici’ olanla ‘saldırmazlık’ ilişkisi güdülemeyeceği ilan edilmiş” olmasına rağmen “iş işten geçmişti” demesi. Faşizmin “en gerici, en emperyalist kanadının diktatörlüğüdeğil, ama burjuvazinin tümünün en gerici, en emperyalist biçim almış diktatörlüğü olması bir yana, Dimitrov bu tanımı, Komintern’in 7. Kongresi’ne sunduğu raporunda yapmıştır ve Kongre’nin tarihi 1935’tir. SSCB-Almanya Saldırmazlık Paktı’ysa Moskova’da, bu Kongre’den önce değil, tam 4 yıl sonra, 23 Ağustos 1939’da imzalanmış; dolayısıyla iş işten geçmemiştir! Bu tespitlerde açık bir bilgi yanlışı vardır. Ayrıca, tüm emperyalist dünyanın faşist Almanya’yı Sovyetlere saldırması için teşvik edip desteklediği bir dönemde SSCB’nin Saldırmazlık Paktı zaman kazanmak için yapılmış bir taktik hamleydi. Almanya ilk hedef olarak “Yahudi İktidarı” olarak tanımladığı SSCB’yi yıkmayı belirlemişti. Gizli saklı değildi. SSCB ve Stalin de bunu bilerek, zaman kazanmayı ve emperyalistlerin faşist Almanya’yı saldırıya teşvik eden politikasına zarar vermeyi amaçlıyordu. Ve başarılı da oldu. Bu hamle SSCB’nin güçlerini toparlaması ve faşizmi ezmesi için gerekli hazırlıkları yapmasını sağladı.

Öte yandanNazi Almanya’sıyla diğer Avrupa devletleri ve ABD arasındaki çelişki”, nasıl bir çelişki olsundu, herhalde niteliği itibarıyla emperyalizmle halk arasındaki çelişki ya da proletarya ile burjuvazi veya sosyalizmle kapitalizm arasındaki çelişki olacak hali olmadığı gibi, emperyalizm ve proletarya devrimleri çağının belli başlı çelişkilerinin bir beşincisi de yoktu. Bu çelişkinin emperyalistler arası bir çelişki ya da “emperyalizm içi bir çelişki” olduğundan kuşku duyulamazdı. Ama Kürkçü bu çelişkiyi hangi nitelikte ve ne tür bir çelişki sayıyorsa, ona göre “Naziler ve diğer emperyalist devletler arasında Nazilerdense diğerleriyle işbirliğini tercih etmek” farz oluyordu! Emperyalistlerden birini bir diğerine karşı tercih etmek –doğrusu emperyalist kapitalizm hakkında bu “kötünün iyisi” beklenticiliği, Stalin ve Bolşevik Partisi’ni “kapitalizmle dünya çapında uzlaşmak”la suçlarken dile getiriliyor!

Herhalde Kürkçü’ye göre, nasıl “kapitalizm, sermaye ile bütün insanlık ve hatta bütün doğa arasındaki bir çatışkı”ya dönüşmüşse, Nazizm de, kendi azıtması karşısında insanileştirmiş olması gereken dönemin sair emperyalistlerini “insanlık”ın saflarına fırlatıp atarak, “bütün insanlık ve hatta bütün doğa” ile çatışma halinde olmalıydı!

Tarihtir, nasılsa geçmiştir ya da unutulmuştur denilmemelidir. Hele Ekim Devrimi’ne asla! Çünkü üstelik, Ekim Devrimi geçmiş değil, geleceğimizdir de ve gezegenimiz yeni Ekimlere tanıklık edecektir.

[1] İrfan Aktan’ın gazeteduvar’da Ertuğrul Kürkçü ile yaptığı röportaj için bkz. https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/10/27/ertugrul-kurkcu-sovyetler-birligi-yikilmasa-marx-yanilmis-olurdu/