Boğayı boynuzundan…

Nuray Sancar

‘Temmuz günlerinden sonra Kerenski Hükümetinin beni onurlandırdığı son derece dikkatli özen sayesinde, yasadışı gizliliğe geçmek zorunda kaldım. Bizi saklayanlar elbette işçilerdi. Petrograd’ın uzak bir işçi varoşunda, küçük bir işçi konutunda sofra kuruldu. Evin kadını ekmek getirdi. Evin erkeği şöyle dedi: ‘Bak ne güzel ekmek. ‘Onlar’ şimdi bize kötü ekmek vermeyi elbette göze alamıyorlar. Artık Petrograd’da iyi ekmek verilebileceğini düşünmüyorduk.’ Temmuz günleri üzerindeki bu sınıfsal değerlendirme karşısında şaşakaldım. Benim düşüncem o günlerin siyasal anlam ve önemi çerçevesinde dolanıyor, olayların genel gidişi içindeki rollerini tartıyor, tarihin bu zikzağının hangi durumdan çıktığını, nasıl bir durum yaratacağını, partiyi yeni duruma uyarlamak için sloganlarımızı ve parti aygıtımızı ne yönde değiştirmemiz gerektiğini aydınlatmaya çalışıyordu. Yoksulluk çekmemiş olan ben, ekmeği düşünmüyordum… Düşünce, her şeyin temeli olan ekmek için sınıf savaşımına ancak siyasal çözümleme aracıyla, son derece güç ve karışık bir yoldan varıyor. Ama ezilen sınıfın temsilcisi iyi ücret alan ve kültürlü işçilerden de olsa, bizim, biz aydınların, göğün yıldızlarından olduğu kadar uzak bulunduğumuz o şaşırtıcı basitlik, o şaşırtıcı açık yüreklilik, o sarsılmaz kararlılık, o inanılmaz görüş açıklığıyla boğayı hemen boynuzlarından yakalıyor. Bütün dünya iki kampa ayrılıyor: ‘biz’ emekçiler ve ‘onlar, sömürücüler’. Olup bitenler üzerinde en küçük bir şaşkınlık belirtisi yok: emek ve sermaye arasındaki uzun savaşımın bir kavgasından başka bir şey değil bu.[1]

Bu uzun paragraf, Bolşeviklerin iktidarı alması durumunda olabilecekler hakkında karamsar yorumlar yapan ve alsalar bile iktidarı koruyamayacaklarını iddia eden, başta Novaya Jizn[2] olmak üzere, dönemin siyasi çevrelerine, Lenin’in Eylül 1917’de madde madde yanıt verdiği uzun makalesinde yer alır. Devrimin dipten seyreden akıntılarının çeşitli düzeylerine tanık olmuş, “grevlerin en bayağısı”ndan en sert sokak kavgalarına kadar toplumsal eylemin içinde yer almış, ama şimdi yüzeye vurarak içindekileri keskin bir karar anına zorlayan devrim dalgası karşısında ürkmeye başlamış bir mühendisle yaptığı konuşmanın bir özetidir bu. İşçi sınıfı üyelerinin, sömürücüler tarafından pek de kıymet yüklenmeyen bir “ben”den “biz”e geçerek, nihayet bir sınıf haline gelmesi sürecini, teorinin güç ve karışık yolundan gitmeyi göze alarak izah edebilen aydın için, bir beyaz ekmek üzerinden “biz” ve “onlar” diye özetlenen sınıfsal ilişki, o karmaşık ve güç yolun aslında ne kadar da basitleştirilebilir olduğunu göstererek, mühendisi şaşkın bırakmıştır.

Büyük bir çoğunluğu okuma yazma bilmeyen, sefaletin biricik tesellisini kutsal kitaplarda bulan, imparatorluğu bir vahiymiş gibi kutsayan işçi sınıfının, köylülerin ve cephede kitleler halinde ölen yoksul emekçi çocuklarının “yapamazlar”, “beceremezler”, “yapsalar da ellerinde tutamazlar” gibi kestirip atmalara yüz vermeden, büyük bir dönüşümden geçerek ve örgütlenerek gerçekleştirdikleri devrime, sadece onların yanı başındaki kimi aydınlar değil dünyayı paylaşmak üzere birbiriyle dalaşmaktan başka bir şey bilmeyen, kendi yurttaşlarını bu uğurda savaşa sürüklerken zerre kadar vicdanı sızlamayan, üçün üstüne beş koyarak kârlarını zirveye taşımaya bakan dünya sömürücü sınıfları da şaşakalmıştı. “Aynı gemideyiz” masalıyla “aynı tanrının kuluyuz” mitini “biz” “onlar”la aynı ekmeği yemiyoruz diyerek yıkan Rus işçi sınıfı ve ezilenleri boğayı boynuzlarından yakalamış; bordası su alan bu muhayyel sınıflar birliği gemisini batırmış, dünyayı da bir hayli sarsmışlardı.

Ancak Temmuz günlerinden sonra iyi ekmeğin yüzünü gören “düz” bir işçinin, “bir aşçı kadının”, şehir ve köy sömürgenlerini beyaz ekmekle beslerken kendisi kuru katığa talim eden yoksul köylülerin, açlıktan tiridi çıkmış askerin, nereli olursa olsun, hangi kökten gelirse gelsin, hangi din ve milliyete mensup olursa olsun, yenebilir kaliteli somunlara sahip olabilmek için önce bütün bu ezilenlerin “biz” olmayı başarması; Sovyetlerde ve egemen sınıf olarak devlette örgütlenmeyi hedeflemesi; Temmuz günlerinde bunun için ölmesi, Ekim 1917’de de muzaffer olması gerekmişti.

Kendilerini mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmeyi, toprakları kolektif kullanıma açmayı, eski sınıfların iktisadi sosyal yapı ve bürokrasideki kalıntılarını temizlemeyi ve dünyanın en gelişkin ülkeleriyle aşık atacak biçimde ekonomik kalkınmayı başaran bu sınıf, kendisinden esirgenen kültür ve sanatı, daraltılan toplumsal hayatı, dışlandığı siyaseti yeniden kendi bildiği yoldan kurmaya; kendi kaderini sadece kendisinin belirleyeceğini ilan ederek, yeryüzünün altıda birini kaplayan bir coğrafyada sosyalizmi inşa etmeye muktedir olduğunu gösterdi. Emekçilerin ekmek talebiyle iktidara giden yol arasındaki ilişkiyi kuran, kulluk ile özgürlük arasındaki görünürde aşılmaz yolu kısaltarak kolaylaştıran Bolşevik Parti’nin yol göstericiliği ve önderliği sayesinde boğa boynuzlarından yakalandı. En küçük işyerinden fabrikalara, kırlardan köylere, hizmet sektöründen cepheye kadar emekçilerin bulunduğu her yere kök salmış, kitlelerin içine gömülmüş örgütün eseri, bir tek emekçiyi büyük bir “biz”in parçası haline getirerek devrimi kolektif bir eser olarak nakşetmesiydi.

  1. yüzyıldan beri süregelen sınıf mücadelelerinin, daha önce teorinin öngördüğü, Komün’de erken sınanan hedefin pratikteki karşılığıydı, devrimin zaferi. Böylece ekmek mücadelesi ile sosyalizm arasındaki o karmaşık ve dolambaçlı yolun kestirmelerini, çıkmaz sokaklarını, ana caddelerini göstermiş, dünya ezilenlerine basitleştirilmiş bir yol haritası armağan etmişti. Rus devrimci sınıflarının kazanımları, bu yüzden ulusal sınırların bittiği yerde bitmedi. Dünyanın birçok yerinde devrimci atılımlara, ayaklanmalara ilham oldu. Bu yüzden yirminci yüzyıl, Lenin’in öngördüğü gibi, emperyalizm ve proleter devrimler çağını başlattı. Sadece bu değil, eski sömürgecilik boyunduruğundan kurtulmak isteyen halklar ve milliyetler emperyalist sömürücülerine karşı bağımsızlık talebiyle ayaklandı. Eski ve yeni kıtadaki işçiler hızla örgütlendi, 2. Dünya Savaşı sırasındaki antifaşist mücadelelerden halk demokrasileri doğdu. Çin köylüleri kendi devrimlerini yaptılar. Ve nihayet devrimlerini yapamamış işçi sınıflarının ülkelerinde devrim korkusu bile o ülkelerin burjuvalarına yetti.

Sovyetler Birliği’nin gölgesinin düştüğü, aynı zamanda işçi sınıfının da hızla politikleştiği gelişmiş kapitalist ülkelerde, artı değerin burjuvayı huzursuz edecek bir bölümü sosyal hizmetlere, işçi sınıfının statüsünü iyileştirmeye, işçilerin bir sınıf olarak yeniden üretiminin artan maliyeti karşısında bir ödün olarak ayrılabilmişse, bu, Sovyet işçileriyle kapitalist devletlerde yaşayan işçilerin mücadelelerinin eseri olmuştur. Yine yirminci yüzyılda parlamenter demokrasinin emekçileri siyasetten dışlayan iki yüzlülüğüne rağmen formel eşitlik kriterleri yasal ve Anayasal düzeylerde ciddiye alınmış, insan hakları ve kimi hak ve özgürlükler bir değer olarak benimsenmişse, bu da, aynı sürecin ürünüdür.

İçeriden ve dışarıdan sömürücü sınıfların ablukası ve kuşatması altındaki Sovyetler Birliği, birkaç on yıla sığan ömrü boyunca sayısız provokasyonlara, iç savaşa, bastırılmış sınıfların sabotajlarına, fırsat bulduğu anda yeniden palazlanan bürokrasinin tahribatına, faşist orduların taarruzuna rağmen, sosyalist inşanın planlanmış başlıca hedeflerini başardı. İnsanı insanlıktan çıkaran kapitalizmin yok edilebileceğini, işçi sınıfı ve emekçilerin yepyeni bir dünya kurabileceklerini gösterdi.

Sovyetler Birliği’nin içerdeki ve dışarıdaki kemirici, asalak ve tahripkâr sınıfların faaliyeti sonucunda yıkılmasının dünya işçi sınıfı, emekçileri ve aydınları üzerinde yarattığı maddi tahribat ve moral bozukluğu, dünya burjuvazisinin vaktiyle vermek zorunda kaldığı tavizleri geri alabilmesi ve dünyanın yeniden paylaşımı için uğursuz bir imkan yaratmış olmasına, aydınların kapitalizmin iliştirilmiş misyonerleri olarak dönüştürülmesine zemin hazırlamasına, başarısız bir model olarak ilan edilen sosyalizme alternatif gösterilen ama mülkiyet ilişkilerini olduğu gibi koruyan, burjuva devlet cihazıyla sorunu olmayan mikro siyasetlere büyük bir maddi ve ideolojik yatırım yapılmasına karşın, sosyalizm fikri, farelerin kemirici eleştirisine karşı dayanıklı kalmıştır.

Çünkü sosyalizm, bir grup azınlığın, emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayan işçi sınıfı ve yoksul emekçiler üzerinde; onları iliğine kadar sömürerek tahakküm kurması, nüfusun çoğunluğunun maneviyatını en gerici, en ilkel ilkelerle şekillendirerek direncini kırması esasına dayalı kapitalizme karşı zorunlu ve kaçınılmaz olarak başlayan sınıf mücadelelerinin ufkunda yer alır. Beyaz ekmek ile devlet kurmak arasındaki karmaşık yolu basitleştirecek ve kitleler içindeki güçlü sinir uçlarıyla bu mücadeleyi yönlendirecek olan örgütsel varlığın kendisi de, bu zorunluluk bahsine dahildir.

Sosyalist devrim bir kere gerçekleşmiştir ve eski hayaleti tütsülerle kovarak kendi kıyametini ötelemeye çalışan burjuvazisi korkmakta son derece haklıdır. Dünyanın o basit formülü geçerli olduğu sürece; insanlık ‘biz’ emekçiler ve ‘onlar, sömürücüler’ olmak üzere iki kampa ayrıldığı sürece sosyalizm sadece geçmiş bir anı olarak kalamayacaktır. Çünkü o insanlığın geleceğidir.

Yeni Ekimler kutlu olsun, şan olsun!

 [1] Lenin, Ekim Devrimi Dosyası; çev: Kenan Somer, Sol Yayınları, Ankara, 1999, sf. 224-225

[2] Menşeviklerin gazetesi