Yazdan bile ‘sıcak’ bir siyasi gündem dönemine doğru

İhsan Çaralan

2017 yazı, sadece meteorolojik değil, siyasi olarak da Türkiye’nin en ‘sıcak yaz’larından birisi oldu.

16 Nisan referandumunun sonuçları tartışılırken Meclis gündemine “Meclis İç tüzüğünün değiştirilmesi” getirildi; siyasi gündem CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanması ve arkasından CHP’nin başlattığı Adalet Yürüyüşü, İstanbul’daki büyük “Adalet Mitingi”, HDP’nin Vicdan ve Adalet Nöbeti ile çeşitlenip zenginleşti. Bunlara Katar krizi etrafında Türkiye-Katar-Suudi Arabistan kutsal ittifakının bozulmasının getirdiği sorunlar eklendi. Suriye’de IŞİD geriletilip PYD-YPG güç kazandıkça, bunun iç ve dış politikadaki sıcaklığı artırıcı etkisi ise hiç eksik olmadı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın partisinin başına geçmek için yaptığı “parti içi darbe”nin yankıları ve partinin içindeki operasyon hazırlıkları da siyasi gündemi ısıtan yeni gelişmelere yol açtı. CHP ve Kılıçdaroğlu’nun hedefe konması tartışması, Kılıçdaroğlu’nun tutuklanabileceğine kadar geldi. Üstelik bu niyet bizzat Cumhurbaşkanı tarafından kürsüden ilan edildi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, her gelişmede ateşe AKP’nin attığından daha yanıcı odunlar atarak, Erdoğan’a sadakatini ispat etmeye çalıştı. AB ile özellikle de Almanya ile bugüne kadar görülmemiş sertlikte polemikler de yaz gündeminin diğer sıcak başlıklarını oluşturdu.

Sonbahar ve 2018 kışında elbette ki bu gelişmeler, bir yanıyla yeni boyutlar kazanarak sürerken; ülkenin iç ve dış politikasını önemli ölçüde etkileyecek yeni gelişmelere de tanıklı edeceğiz.

  • – “Uyum yasaları”nın Meclis gündemine gelmesi,
  • – CHP ve HDP ile birlikte Türkiye’nin demokrasi güçlerinin AKP-MHP koalisyonuna karşı daha sert bir muhalefet geliştireceklerini gösteren işaretler,
  • – OHAL uygulamalarına yönelik tepkilerin daha açık ve siyasette etki yaratacak biçimde artması ihtimali,
  • – Akşener’in partisinin sahneye çıkmasının AKP-MHP içinde de yeni kaynaşmalara yol açması,
  • – FETÖ yargılanmalarının getireceği ve FETÖ’nün siyasi ayağına dair çıkabilecek yeni olgular,
  • – AKP’nin muhafazakar toplum inşası üstünden giriştiği Milli Eğitim müfredatındaki uygulamalara halk indinde gelişebilecek tepkiler,
  • – Ekonomideki sıkıntıların her geçen gün büyümesi ve alınan önlemlerin sıkıntıları ertelemeye yetmeme ihtimalinin artması,
  • – Emek mücadelesi alanında işçi sınıfının talepleri etrafında gelişebilecek mücadelelerin, ekonomideki zaafları da harekete geçirecek büyüklükte dinamizm taşıması,
  • – Kamu emekçileri alanında biriken tepkilerin açığa çıkma olasılığı,
  • – Dış politikada Irak ve Suriye’deki gelişmelerin iç politikaya yansıyacak sonuçlarının yaracağı tepkiler, Erdoğan ve Hükümeti’nin bu alanlardaki başarısızlıklarını kapatmak için gündemi provoke etme girişimleri…

Önümüzdeki ayların bütün bu siyasi gündem başlıklarının ve bu başlıkların alt başlığı olabilecek, bugünden pek de dikkatimizi çekmeyen başka nedenlerin, sonbahar ve kış aylarında siyasi gündemi son derece ısıtması hiç kimse için sürpriz olmayacaktır.

Çünkü iktidarı ve devletin bütün olanaklarını elinde bulunduran Cumhurbaşkanı ve hükümeti, ülkeyi olağan şartlarda yönetemeyeceklerinin farkındadırlar. Bu yüzden de siyasi, ekonomik, sosyal, her sorunu bir “beka”, bir “vatan-millet” sorunu olarak gösterip, siyasi gündemi provoke ederek yönlendirme, ülkeyi sürekli olarak OHAL ve Terörle Mücadele Yasası kapsamındaki uygulamalarla yönetmeyi olağan politika edinmişlerdir.

En son Kılıçdaroğlu’nun tutuklanmasından söz etmeye kadar gelen süreç de göstermektedir ki, Cumhurbaşkanı ve Hükümet, muhaliflerini sindirmek için her yola başvurmayı meşru gösteren gerilimli bir siyasi ortamı oluşturmak için her çabayı harcamaktadır; bundan sonra da bu doğrultuda davranacaklarını söylemek için sayısız işaret vardır.

‘MUHAFAZAKAR TOPLUM’ İNŞASININ VAZGEÇİLMEZLERİ

Erdoğan-AKP Hükümeti için önümüzdeki dönemin kuşkusuz en vazgeçilmez hedefi, “tek parti tek adam rejimi”nin inşa edilmesi için atılacak adımlardır.

Bu adımların bir boyutunda muhalif güçlerin sindirilmesi, diğer boyutunda ise; “tek parti tek adam rejimi”nin sosyal temelini oluşturacak; onu kalıcı hale getirecek olan “muhafazakar toplum inşası” vardır.

“Muhafazakar toplum” inşasında ise AKP-Erdoğan yönetimi, gençliği ve kadınları kazanmanın öneminin farkındadır. Bu yüzden de iktidara geldiği günden beri AKP,tıpkı öncülü partiler gibi siyaset sahnesine çıktığı andan itibaren, gençliği ve kadınları kazanmayı hep en önemli görev saymıştır. Gençler ve kadınlar hem partinin dinamizminin güvencesi hem de muhafazakar toplum inşasının başlıca dayanağı olarak görülmüştür.

Ne var ki, bu konuda ilk yıllarda başarılı gibi görünse de geçen yıllar içinde AKP, gençler ve kadınlar arasında itibar kaybına uğradığı, beklediği sonuçları alamadığı gerçeği ile karşı karşıya kaldı. Gençlerin ve kadınların AKP’nin amaçları ve niyetleri konusunda eskisi gibi olumlu düşünmediklerinin sayısız belirtisi ortaya çıkmaya başlamıştır.

Özellikle referandumda “genç neslin” ve “çalışan kadınların” çoğunluğunun “hayır” cephesinde yer alması AKP’nin planları açısından son derece umut kırıcı olmuştur.

AKP ve hükümetleri bugüne kadar; “dindar nesiller” yetiştirmek için Diyanet’in imkanlarını kullanarak yüz binden fazla Kur’an kursunu açıp, imam hatipleri canlandırırken, ana okulundan liselere kadar imam hatip çıkışlı kişileri okullara müdür, müdür muavini olarak atadı. TRT ve yandaş medya üstünden dini propagandayı yoğunlaştırırken aynı zamanda cemaatler, tarikatlar, dini vakıf ve dernekler üstünden “paralel bir dini eğitim” programını devreye sokarak, Milli Eğitimi dinselleştirmek için ciddi adımlar attı.

Ancak bu çabalardan istediği sonuçları aldıkları çok şüphelidir. Çünkü, bir yandan Gezi direnişinde öte yandan referandumda görüldü ki, bütün çocukluk ve gençlikleri AKP’nin iktidarı altında geçen kuşak, AKP ve onun arkasındaki güçlerin yanında yer almamaktadır. Referandumda da açıkça, 18-26 yaş arasındaki gençlerin çoğunluğunun “hayır cephesinde” yer aldıkları ortaya çıkmıştır. Dahası yıllardır teşvik edilen; verilen eğitimin öve öve göklere çıkarıldığı, mezunlarına atama önceliği ve ayrıcalığı tanınan imam hatip mezunlarının sadece yüzde 20’si üniversiteye girebilmiştir.

AKP ve hükümeti açısından kadınlara yönelik girişimlerde de durum çok farklı olmamış, Diyanet’in ve radikal dini odakların sözcülerinin kadınların günlük yaşamlarında nasıl davranmaları gerektiğine kadar varan fetvalar çıkarmaları, kadınların cins eşitliği mücadelesine “kadının fıtratında erkekle eşitlik yoktur” diye cepheden karşı çıkılması, bu konuda da fetvalar çıkarılması, kadınların Medeni Kanun’da ifadesini bulan kazanımlarının ortadan kaldırılması için yasal düzenlemeler yapmak üzere açıkça girişimler yapılması, kadınların eşitlik mücadelesine ve modern yaşamı yansıtan giyim kuşamlarına karşı oluşturulan iklimden cesaret alan kimilerinin kadınlara yönelik saldırılarının “münferit” olmaktan çıkıp teşvik gören bir “rutin”e dönüşmeye başlaması, AKP’nin etkisindeki kadınlar içinde bile tepkilere yol açmıştır. Son yıllarda kadına yönelik şiddet ise görülmedik boyutlarda artmış, her gün birkaç kadının yakınları tarafından öldürülmesi sıradan hale gelmiştir.

Bütün bu gelişmeler AKP’nin kadın yığınları üstündeki etkisini azaltırken, kadınların AKP’nin en dinamik gücü olduğuna dair propagandanın da çanına ot tıkandığının işaretleri çoğalmıştır.

Ancak AKP ve hükümeti, gerek kadını ve erkeği ile gençliğin “dindar nesiller” olarak yetiştirilmesi, gerekse kadın kitlelerini kendi saflarına kazanılmasının kendi geleceği ve “muhafazakar toplum” inşası için hayati olacağını bildiği için; “Madem onca gayretlerimize karşın bu alanlarda başarısız olduk, öyleyse biz de başka seçenekler ararız” demeyecektir.

Demiyor da! Bu yüzdendir ki AKP Hükümeti, “dindar nesiller yetiştirme” ve kadınları kazanma konusunda yeni adımlar atmada daha etkili yol ve yöntemler kullanacak, amaçlarında ısrar edecektir. Etmektedir de!

İşte en son yaz aylarında Milli Eitim müfredatı evrim kuramının çıkarılması, cihadın müfredata sokulmasına kadar varan, din eğitimi, “değerler eğitimi” adı altında bütün derslerin dinileştirilmesi yoluna girilerek “cihadı bilmeyenin matematik öğrenmesinin bir şeye yaramayacağını” esas alan bir zihniyetin kılavuzluğunda yeniden düzenlenmiştir. Bu müfredatın ihtiyacı kapsamında Diyanet, cemaat- tarikat vakıfları ve dernekleriyle Milli Eğitim Bakanlığı arasında yeni sözleşmeler yapılmıştır. Böylece Türkiye, okullarında İran hatta Suudi Arabistan’dan bile fazla din eğitimi verilen bir ülke durumuna gelme yoluna sokulmuştur.

Kadınların hakları ve cins eşitliği mücadelesi konusundaki tutumunu ise AKP Hükümeti, sosyal bakımdan hiçbir ihtiyaç ve bugüne kadar hiçbir ciddi talep olmamasına karşın, il ve ilçelerde müftülüklere nikah yetkisi verilmesine kadar götürmüştür. Öyle ki, beş yıldan beri Hükümetle ve Cumhurbaşkanıyla yakın çalışan Diyanet İşleri Başkanı bile yapılmak istenen değişiklikleri kabul edemediği için emekliye ayrılmayı seçmiştir.

Üniversitelerde ise kadrolaşma konusunda adımlar 15 Temmuz darbe girişiminden sonra hızlanmış, “Cumhurbaşkanına bağlılık” üniversitede akademisyen olarak kalmanın tek şartı haline getirilmiştir.

Kısacası Eylül ayında Milli Eğitime bağlı okulların açılmasıyla eğitim müfredatının içeriğinin, bu müfredatın öğretilmesi için atılacak adımların; müfredat üstünden başlayan mücadeleyi söylem düzeyinde bir tartışma olmaktan çıkarıp; velilerin, eğitimcilerin, aydınların, ilerici demokrat parti ve çevrelerin, yerine göre de öğrencilerin içinde yer aldığı laik, demokratik eğitim mücadelesine yeni bir ivme kazandırması kaçınılmaz görünmektedir.

Hükümet elbette bugün kadar olduğu gibi OHAL’i TMY’yi kullanarak karşısına çıkanları “FETÖ’cü”, “terör örgütleriyle bağlantılı” göstermeye varan bir kara propaganda ile itibarsızlaştırıp tasfiye ederek amaçlarına varmaya çalışacaktır ama bu yolun öyle düz olmadığı, Türkiye’nin laik ve demokratik eğitim birikiminin kolayca yok edilmeyeceği de bir gerçektir.

Bu yüzdendir ki, Milli Eğitime bağlı okullar ve üniversitelerde demokratik ve laik eğitim mücadelesinin önümüzdeki yeni eğitim döneminde yaygınlaşacağı görünmektedir.

AKP Hükümeti ve arkasındaki güçler; gençliği “dindar nesiller” olarak yetiştirme ve kadınları “muhafazakar toplumun” sosyal yaşamdan dışlanmış, “muhafazakar toplum”un   “ana” dayanağı ve ucuz emek ordusunun bir bileşeni olarak yedekleyemedikleri takdirde, tek parti tem adam rejimini inşa edemeyeceklerinin, rejim konusunda attıkları adımların kalıcı olamayacağının farkındadırlar. Bu yüzden de önümüzdeki aylarda bu iki alan etrafındaki mücadelenin temposunun yükseleceğini, sonbahar ve kış aylarını ısıtan mücadele alanlarının ortaya çıkacağını söylemek yanlış olmaz.

AKP ve hükümetinin tek parti-tek adam rejimi ve “muhafazakar toplum” inşasının başlıca dayanak noktası olan bu iki alandaki mücadele elbette ki, Türkiye’nin demokrasi güçlerinin de başlıca dikkat noktası olan iki alandır.

Başlıca; 1-) MEB’e bağlı okullarda müfredat etrafında, üniversitelerde hem akademisyenler hem de öğrenciler arasında demokratik ve özerk üniversite mücadelesi, 2-) Kadınların sosyal yaşamdan çekilmesine yönelik girişimlere ve kadına yönelik şiddete karşı mücadelenin cins eşitliği talebi ile ilerletilmesi önümüzdeki aylarda gündemin ön sıralarında yer alacaktır.

EMEK MÜCADELESİNİN GÜNDEMİ DE ÇOK ISINACAK!

Önümüzdeki günlere ve aylara bakıldığında sadece siyaset değil emek gündeminin de yaz aylarına göre çok ısınacağı tartışılmazdır.

* Elbette ki; işçilerin “kıdem tazminatı”nı fona bağlayarak fiiliyatta tasfiye edilmesi, OHAL’e dayanılarak fiilen ortadan kaldırılan kamu emekçilerinin iş güvencesinin yasal olarak da ortadan kaldırılması gibi emekçileri en önemli kazanımlarının yok edilmesi halen hükümetin ve sermayenin önemli gündemi olmaya devam etmektedir. Belki siyasetteki gelişmeler bu konuları geriye itmiştir ama Hükümetin, bu girişimlerinden vazgeçtiğini gösteren ciddi işaretler yoktur.

* Taşeronlaştırmaya karşı mücadele, emek cephesinin önemli bir gündemi olarak her vesileyle yeniden gündeme gelmektedir ve bu alandaki mücadele zaman zaman geriye düşerek ya da alevlenerek sürmektedir.

* İşçi sağlığı ve iş güvenliği alanındaki talepler ise sınıfın kanayan bir yarasıdır. Son yıllarda giderek artan iş cinayetlerinde hayatını kaybeden günlük ortalama işçi sayısı 5’e yükselmiştir. Bu gerçekler ortadayken Hükümet, Soma faciasının arkasından büyüyen tepkiler karşısında çıkardığı “İş Sağlığı ve iş Güvenliği Yasası”nın yürürlüğe sokulmasını Temmuz 2020’ye kadar ertelemiştir! İşçiler ve sendikalar   hükümetin bu tutumuna karşı tepkilerini çeşitli vesilelerle dile getirmektedir. Bundan sonra da tepkiler sürecektir.

* Bu başlıca sorunlar ve talepler etrafındaki mücadelelerin yanı sıra işçilerin işletmeler düzeyinde ortaya çıkan ve yer yer grevlere varan yerel hak talepleri etrafındaki mücadelelerin önümüzdeki günlerde de süreceği, hatta artarak ve yayılacağı tartışılmazdır.

Bu rutin gündemlere ek olarak emek cephesinde iki önemli gündem öne çıkacaktır: Bunlar metal TİS’leri ve kamu emekçilerinin mücadelesindeki muhtemel gelişmelerdir.

Metal iş kolundaki TİS görüşmeleri: İşçi sınıfının sendikal mücadelesinin önündeki en önemli gündemin metal iş kolunda örgütlü Türk Metal, Birleşik Metal ve Çelik-İş sendikaları ile madeni eşya sanayicilerinin sendikası olan MESS arasındaki TİS olduğunu söylemek için çok derin analizler yapmaya gerek yoktur.

Çünkü Türkiye’de ekonominin gidişatını belirleyecek en önemli işkolu olan ve işçilerin örgütlenme seviyesinin en yüksek olduğu metal işkolundaki TİS 150 bin dolayında metal işçisini doğrudan kapsamaktadır. Ama diğer yandan patronların da en eski, en agresif ve en organize sendikası olan MESS’in varlığı, metal TİS’ini bütün diğer TİS’lerden daha öne çıkarmaktadır.

Özellikle son yıllarda, önce 1998’de sonra da özellikle 2015’te metal iş kolunda MESS ve Türk Metal’e yönelik başkaldırıya varan mücadelelerin bastırılmasından sonra 2017 TİS’i ayrıca önem kazanmıştır.

Emek mücadelesine az çok ilgi duyanlar; bu dönemde, işçilerin önceki yıllardaki kayıpları da gidermek üzere gönül rahatlığı ile evet diyebilecekleri bir TİS beklentisi içinde olduğunu görmektedir. Son günlerde Evrensel gazetesine gelen işçi mektupları ve işçiler arasından yapılan haberlerde işçilerin bu beklentisi apaçık görülmektedir. Dahası işçilerin bugüne kadarki mücadelelerde öne çıkan kesimi, Türk Metal’in, bir “anket”le işçilere sorularak da hazırlanan TİS taslağının arkasında duracağına dair endişelerine karşın, taslağa sahip çıkacaklarını açıkça ilan etmişlerdir.

Bu yüzden de Türk Metal geçmiş yıllarda olduğu gibi “bir gece ansızın” TİS’i imzalayıp, “Hayırlı olsun tarihimizin en iyi sözleşmesine imza attık!” diyerek ortaya çıkamayacaktır. Daha doğrusu böyle yapması bu sefer hayli zorlaşmıştır! Eğer TİS’i böyle “eski usul” bitirmeyi göze alırsa, bu Türk Metal’in kendi bitirilişine giden yola, yeni ve öncekilerden daha sağlam taşlar döşemesi anlamına gelecektir.

Çünkü metal işçileri; son yıllardaki mücadeleler içinde; “TİS’in kendilerine sorularak, işçilerin katılımıyla hazırlanması, TİS sürecindeki gelişmelerden işçilerin sistematik olarak bilgilendirilmesi ve kendilerine sorulmadan TİS’e imza atılmaması” gibi çök önemli ilkeler edinmiştir, bunları da her platformda yeniden yeniden belirtmektedirler.

Türk Metal bu yüzdendir ki tarihinde ilk kez, TİS taslağını hazırlarken işçilere taleplerini sormuş, sonra da işçilerle toplantılar düzenleyerek “anket”ten çıkan sonuçlar ve bunların TİS taslağına yansıtılması konusunda işçileri bilgilendirmiştir.

Şimdi işçiler bu “her şeye karşın olumlu” buldukları taslağın arkasında duracaklarını, sendikadan da bunu beklediklerini ilan etmişlerdir. Sendika yönetimi de bunun sözünü vermiştir.

Dolayısıyla sürecin bundan sonrasında; tabiri caizse, işçilerin bir gözü MESS’de, onun kafa bulandırmak ve işçileri bölmek için girişeceği manevralarda olurken bir gözleri de TİS masasındaki Türk Metal yöneticilerinin üstünde olacak görünmektedir.

Türk Metal’den sonra Birleşik Metal ve Çelik-İş’in de kendi taslaklarını hazırladıkları biliniyor ve bu sendikalara üye işçiler de taleplerini savunmakta ısrarlı olacaklarını ve sendika yöneticilerinden de bu taslaklardaki taleplerin arkasında durmalarını beklediklerini belirtmektedirler.

Ancak işkolundaki üç sendikanın taslaklarını ayrı ayrı hazırlamaları ve ayrı ayrı ilan etmeleri, bu üç sendika merkezi arısındaki çatışmanın sürüyor olması ve MESS’le uğraşmaktan çok birbirleriyle uğraşmaya enerji harcama alışkanlığının devam etmesi elbette ki metal TİS’inde işçi cephesi için en önemli zaaf olmaya devam etmektedir.

Son yıllardaki gelişmelerden çok şey öğrenen işçilerin, sendikalar arasındaki bu “husumete” varan ilişkileri aşan bir tutumu geliştirebilecekleri bir deneyime sahip olmaları, bu cesareti ve basireti gösterebilme ihtimalinin yükselmesi, büyük metal direnişinin öğrettikleri, 2017 TİS’i için işçilerin en önemli dayanağıdır ve metal işçileri öğrendiklerini hayata geçirebilirse, kendi mücadele tarihlerinde yeni bir sayfayı da açabileceklerdir.

Dolayısıyla yaz ortasında başlayan TİS hazırlıklarının Eylül’de masaya taşınması ve sonrasındaki gelişmeler, emek mücadelesi açısından son derece önemli gelişmelerin yolunu açabilecek bir döneme karşılık gelmektedir.

Burada elbette ki metal işçilerinin ileri kesimleri ve mücadeleci sendikacıların rolü çok önem kazanmıştır. Onların küçük müdahaleleri bile gidişatın yönünü değiştirecek bir gücü harekete geçirebilecektir. Ama gelişmelere bakıldığında, burada işçi basınının ve sınıf partisinin rolünün de son derece önemli olacağı apaçıktır. Çünkü içinden geçilen sürecin hassasiyetleri, mücadelenin dönemeçlerinde yapılacak uyarılar müdahalelerin sonuç vermesi için elverişli bir ortam sunmaktadır, sunacaktır da. Bu yüzden de gerek işçi basınının gerekse sınıf partisinin bu çok hassas süreçteki gelişmeleri yakından izleyen, işçiler arasındaki bilgi alışverişi, haberleşme ve   koordinasyonu sağlamada ileri işçilere yardımcı olan, sendika farkı gözetmeden işçiler arasındaki (talepler etrafında) birliğin sağlanması için somut girişimler yapan, bunun için çözümler geliştiren bir pozisyonda olması çok önemli olacaktır.

Kamu emekçilerini mücadelesinde muhtemel gelişmeler: Bu yazı yazıldığında kamu emekçilerinin toplu sözleşme görüşmeleri sürüyordu. Ama siz bu yazıyı okurken, toplu sözleşmenin nasıl sonuçlandığı belli olmuş olacak.

Ancak Memur-Sen ve Hükümetin politikaları ile diğer konfederasyon ve bağlı sendikaların tutumları dikkate alındığında, bu sözleşmenin kamu emekçilerinin taleplerinin karşılandığı bir sözleşme olarak sonuçlanması beklenemez.

Dahası OHAL ve Terörle Mücadele Yasası’yla ülkeyi idare eden Hükümetin, kamu emekçilerini ihraç ve açığa almalarla sindirdiği koşullarda, kamu emekçilerinin iş güvencesini de kaldırmak için yakaladığı psikolojik üstünlüğü bırakmasını beklemek aşırı iyimserlik olur.

Hükümetin bu süreci; kamuya memur alımında sınav yerine mülakatı geçirmek, kadrolu kamu emekçisi yerine sözleşmeli personel alımına geçmek, taşeronlaştırma, performansa göre ücret uygulaması başta olmak üzere esnek çalışma yöntemlerini yaygınlaştıran bir çalışma düzenini egemen kılmak, dahası tek parti amacının gereği olarak kamu emekçileri alanında partizanlığı- AKP’lileştirmeyi başarmak için kullanması kimse için beklenmeyen bir şey değildir.

Ancak kamu emekçilerinin korkutulup sindirilerek köşeye sıkıştırılması, OHAL ortamından yararlanarak ve Memur-Sen üstünden yapılan saldırılarla kamu emekçileri alanında kölece çalışma ikliminin egemen hale getirilmesi, elbette ki dönemin gerçekliğidir. Ama öte yandan geniş kamu emekçileri nezdinde bu durum örgütlenme ve haklarını savunmak için, kamu emekçiliğinin onursuz bir çalışma ortamına dönüştürülmesine karşı mücadele ihtiyacını büyütmesi, hatta tek seçenek olarak dayatması da tablonun bir diğer yönüdür.

Kamu emekçileri, Memur-Sen’in yandaş sendikacılığının kendilerini Hükümetin ve üst bürokrasinin şerrinden koruyamayacağını, tersine Memur-Sen anlayışının sendikayı kamu emekçilerinin üstünde bir “patron kılıcına” dönüştürdüğünü, parasal bakımdan bile kamu emekçilerini aşağıya çektiğini görmüşlerdir.

Bu yüzdendir ki; gerçek anlamıyla kamu emekçileri sendikalarının yeniden inşasının, en azından mücadeleci sendikacılık ilkeleri etrafında sendikaların yeniden örgütlenmesinin imkanları da olgunlaşmaktadır.

Burada en önemli rol kuşkusuz ki, kamu emekçileri sendikacılığı alanındaki son çeyrek yüzyıldaki mücadelenin, olumlu ve olumsuz deneyimlerin birikiminin merkezi olan KESK’e düşmektedir. Ve KESK’in tüm kamu emekçilerinin ortak çıkarını savunan ve kamu emekçilerinin talepleri etrafında örgütlenen bir sendika merkezi olarak yeniden örgütlenmesi; sendikalı (hangi sendikadan oluğuna bakmadan) – sendikasız tüm kamu emekçilerinin sözcüsü olarak öne çıkması çok önemlidir. KESK’in içinde bulunduğu “erime süreci”ni aşmasının da tek imkanı budur. Bunun nasıl olamayacağının da, nasıl olacağının da dersleri KESK’te, kuruluşundan beri KESK içinde yer alan sendikal çevrelerde vardır.

Bugünkü koşullar, son bir yıl içindeki gelişmelerle birlikte ele alındığında, kamu emekçilerinin mücadelesinin önümüzdeki aylarda hem saldırılar hem de bu saldırılara karşı mücadele nedeniyle daha da ısınacağını söylemek için pek çok neden gözler önündedir.

SALDIRILARIN DA DİRENİŞLERİN DE ARTACAĞI BİR DÖNEM

Gerek mücadelenin dünden bugüne aktarılan gündemi gerekse önümüzdeki günler ve aylarda bu gündeme eklenecek, yukarıda bir bölümüne işaret edilen gelişmeler hem demokrasi ve emek mücadelesine yönelik saldırıların olağanüstü artacağını, ama aynı zamanda mücadelenin zemininin de genişleyip dayanaklarının bugüne göre daha da artacağını göstermektedir.

Elbette ki Erdoğan-AKP yönetimi, “tek parti-tek adam” rejimi doğrultusundaki adımlarını hızla ve ara vermeden atmak için devlet ve hükümette olmaktan gelen tüm imkanlarını seferber edecektir. Elbette bu tek adam rejimi yanlısı güçler, hiçbir yasa, hak-hukuk, siyasi ahlak kaygısı duymadan hareket edecekleri için sürecin demokrasi güçleri ve halklar için büyük zorluklar içereceği de kuşkusuzdur.

Ama, Türkiye’nin demokrasi ve emek güçlerinin birikimleri de; bu saldırılara karşı mücadele için çok ciddi toplumsal dayanaklara sahiptir. Son yıllarda toplumun her kesiminde kendi talepleri için ortak mücadele isteğinin geçmişte olmadığı kadar öne çıktığını; 7 Haziran Seçimi’nden Adalet Yürüyüşü’ne, referandumdan gazetecilere özgürlük nöbetlerine, Vicdan ve Adalet Nöbeti’ne kadar geniş bir alanda bu ortak mücadele isteğinin işaretlerinin verildiğini ve bu isteğin ete kemiğe büründürülmesi için atılan adımları gördük, görüyoruz.

Kuşkusuz ki önümüzdeki dönemdeki mücadele günleri; sınıf partisine, demokrasi güçlerine, işçilerin ileri kesimlerine ve mücadeleci sendikacılara kadar her kesimden birlik ve ortak mücadele isteyen çevrelere son derece önemli görevler de yüklemektedir.

Bu görevleri bugün;

  • – “Tek parti-tek adam rejimi”nin savunucularının amaçlarını, ülkeyi nasıl bir yönetime doğru sürüklediklerini, bu amacın hangi sınıf ve çevrelerin çıkarına uygun, hangilerinin aleyhine olduğunu yurt sathında tartışmaya açmak, bu tartışmayı toplantılar, broşürler, bildiriler, miting, yürüyüş vb. öteki araçlarla yaymak,
  • – Kahveleri, kültür ve gençlik merkezlerini, kadın çevrelerini, okulları, iş yerlerindeki dinlenme alanlarını, çay ocaklarını, kalabalıkların bulunduğu her türden mekanı bu tartışmanın alanı olarak kullanmayı becermek, “tek parti-tek adam rejimi” savunucularının alanlarını daraltmak, tartışmaları mümkün olduğunca işyerlerine, hizmet birimlerine kadar yaymak,
  • – İl, ilçe, mahalle, okul, işyeri vb. mümkün her yerde ve her alanda “Tek parti-tek adam rejimi”ne karşı olmanın tek kriter olduğu birlikler oluşturmak, ortak mücadele platformları için girişimler yapmak,
  • – Bugüne kadar yerellerde, mücadele içinde ortaya çıkmış, ama sönümlenmiş ya da az çok aktif olan mücadele platformlarından hala yararlı olabilecekleri, “tek parti tek adam rejimi” girişimlere karşı mücadele merkezleri olarak yeniden canlandırmak,
  • – İşçilerin ve emekçilerin talepleri etrafında oluşacak her birliği teşvik etmek, bu mücadeleleri destekleyip yaygınlaştırmak biçiminde ortaya çıkmaktadır.

Evet saldırıların arttığı ama mücadele imkanlarının da genişleyeceği, siyasi gündemin ve emek mücadelesi gündeminin hayli ısınacağı bir sonbahara giriyoruz. Önümüzdeki sonbahar, kış ve izleyen aylarda mücadelenin hangi doğrultuda gelişeceğini belirleyecek olan ise, Türkiye’nin demokrasi güçlerinin, emek güçlerinin ne ölçüde inisiyatif alıp dönemin sunduğu imkanları yaratıcı bir biçimde gerçeğe dönüştürecekleri belirleyecektir!

Demokrasi güçleri bunu başarabilirlerse yazdan bile sıcak bir sonbahar ve kıştan mevzilerini daha ileriye taşımış, OHAL’li TMY’yi silah olarak kullanan “tek parti tek-adam rejimi” güçlerini, en azından önemli ölçüde amaçlarından uzaklaştırmış olacaktır.

Her şey bu derece nettir!