Kıbrıs’ta çözüm yakın mı?

Kamil Tekin Sürek

Bu yılın başında başlayan yeni Kıbrıs Müzakereleri de başarısızlıkla sonuçlandı. Her BM Genel Sekreteri değişimi sonrası, yeni bir müzakere sürecinin başlatılması, BM’nin rutin faaliyeti oldu.

BM girişimleri, 2 Kasım 1974 tarih ve 3212 sayılı karara dayanıyor. Bu karar 117 oyla kabul edilmişti ve Türkiye de karara “evet” oyu vermişti. Karar şöyle:

Genel Kurul,

1- Bütün devletleri, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne ve bağlantısızlık siyasetine saygı göstermeye ve bu devlete karşı bütün eylem müdahalelerinden kaçınmaya çağırır.

2-   Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki bütün yabancı askeri kuvvetlerin ve yabancı askeri varlığın ve personelin süratle geri çekilmesi ve (bu devlet) işlerine bütün yabancı müdahalelerin durdurulmasını ısrarla vurgular.

3-   Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki anayasa sisteminin Kıbrıs Rum ve Kıbrıs Türk toplumlarını ilgilendiren bir sorun olduğunu düşünür.

4-   Genel Sekreterin iyi niyetiyle, iki toplum temsilcileri arasında eşitlik esası uyarınca ilişkilerin ve görüşmelerin, bunların temel ve meşru haklarına dayalı karşılıklı olarak kabul edilebilir bir siyasi çözüme serbestçe ulaşılması amacıyla devam etmesini diler.

5-   Bütün göçmenlerin güvenlik içinde evlerine dönmeleri gerektiğini düşünür ve ilgili tarafları bu amaca yönelik acil tedbirler almaya çağırır.

6- Bu kararın uygulanması ve böylece Kıbrıs Cumhuriyeti’ne bağımsızlık, egemenlik ve ülke bütünlüğünün sağlanması amacıyla, gerekli olduğunda, görüşmeler de dahil olmak üzere diğer çabaların Birleşmiş Milletler çerçevesinde gerçekleştirilmesi umudunu açıklar.

7-   Genel Sekreter’den, Kıbrıs halkının her kesimine Birleşmiş Milletler insancıl yardımını sağlamaya devam etmesini rica eder ve bütün devletleri bu çabaya katkıda bulunmaya çağırır.

8- Bütün tarafların, gerekli olduğunda güçlendirilebilecek olan Kıbrıs’taki Birleşmiş Milletler Barış Gücü ile tam olarak işbirliği yapmaya devam etmelerini ister.

9-   Genel Sekreter’den ilgili taraflara iyi niyetlerini sunmaya devam etmesini rica eder.

10-   Genel Sekreter’den bu kararı Güvenlik Konseyi’nin dikkatine sunmasını rica eder” denilmektedir.

BM Genel Kurulu, Kıbrıs sorununa dair, 20 Kasım 1975 tarihinde de, 1 aleyhte 9 çekimser ve 117 lehte oyla bir karar daha aldı.

Oylamaya katılan 127 ülkeden, karardaki tek aleyhte oy Türkiye’ye aitti. Şili, Gambiya, İsrail, Ürdün, Fas, İran, Pakistan, Suudi Arabistan ve ABD çekimser oy kullanırken, diğer 117 ülke olumlu oy kullanmıştı.

20 Kasım 1975 tarihli ve 3395 sayılı bu BM Genel Kurul Kararı da şöyle:

Genel Kurul, Kıbrıs sorununu görüşerek müzakereler sırasındaki konuşmaları dinleyerek ve Özel Siyasi Komite’nin raporunu dikkate alarak, Güvenlik Konseyi’nin 12 Mart 1975 tarihli ve 367 (1975) sayılı Kararı uyarınca iki toplumun temsilcileri arasında yapılan dört tur görüşmenin karşılıklı olarak kabule şayan bir çözüme yol açmadığını endişeyle not ederek, Kıbrıs’taki krizin devamından endişe duyarak, Kıbrıs krizinin Birleşmiş Milletler’in amaç ve prensipleri uyarınca daha fazla gecikmeden barışçı yollarla çözümlenmesi gerektiğinin bilincinde olarak,

1-   Genel Kurul’un Güvenlik Konseyi’nin 13 Aralık 1974 tarihli ve 365(1974) sayılı Kararı ile onaylanan 1974 tarihli ve 3212(XXIX) sayılı Kararının bütün kısımları ile etkili bir şekilde uygulanması için devamlı gayretler hususundaki acil ihtiyacı teyit eder ve bu amaçla,

2- Bütün devletleri bir kere daha Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğine, bağımsızlığına, toprak bütünlüğüne ve bağlantısızlığına saygılı olmaya ve Kıbrıs’a yönelik bütün hareket ve müdahalelerden kaçınmaya davet eder,

3-   Kıbrıs Cumhuriyeti’nde bulunan bütün yabancı silahlı kuvvetlerin, yabancı askeri mevcudiyetin ve personelin daha fazla gecikmeksizin geri çekilmesini ve Kıbrıs’ın iç işlerine vaki bütün yabancı müdahalelerin durdurulmasını talep eder,

4-   Bütün ilgili tarafları, bütün mültecilerin evlerine güvenlik içinde gönüllü olarak dönmelerini kolaylaştıracak ve mülteci probleminin diğer bütün veçhelerini çözümleyecek acil tedbirleri almaya davet eder,

5-   İki toplumun temsilcileri arasındaki görüşmelerin, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin gözetiminde, serbestçe ve eşit şartlar altında, tarafların temel ve meşru haklarına dayalı olarak, karşılıklı kabule şayan bir çözüme ulaşılabilmesi amacıyla anlamlı ve yapıcı bir şekilde derhal yeniden başlatılması için çağrıda bulunur,

6- Bütün taraflardan, Kıbrıs nüfus yapısının değişmesi dahil 3212(XXIX) sayılı Kararına aykırı tek taraflı davranışlardan kaçınmalarını ısrarla talep eder,

7-   Genel Sekreter’den, iki toplumun temsilcileri arasındaki müzakerelerdeki rolünü devam ettirmesini rica eder,

8-   Ayrıca, Genel Sekreter’den bu Kararı Güvenlik Konseyi’nin dikkatine sunmasını ve Konsey’e kararın uygulanması hakkında uygun olabilecek en erken zamanda ve her şartta 31 Mart 1976 tarihinden önce rapor vermesini de rica eder.

İşte 2017 Ocak ayında Cenevre’de yarıda kesilen, İsviçre’nin Crans-Montana kentinde Temmuz ayında devam edip olumsuz sonuçlanan son müzakere toplantılarının dayanağı BM’nin bu kararlarıydı.

Kıbrıs Türk Toplumu temsilcisi, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, barış görüşmelerinde çözümden yana düşüncelerini açıklayarak ve Türkiye’nin bu konudaki tutumunu eleştirerek Cumhurbaşkanı seçilmesine rağmen, öncelleri gibi müzakerelerde bağımsız tutum alamadı ve Türkiye Dışişleri Bakanı’nın memuru pozisyonunda kaldı.

Türkiye “iki toplumlu, iki coğrafi bölgeli, federal bir cumhuriyet ve Türkiye’nin garantörlüğü” ısrarını sürdürürken, taviz olarak Türk askeri sayısının bir miktar indirilmesi ve Türk kesimine verilecek toprak miktarında yüzde beş indirim yaparak, yüzde yirmi dokuza inmeyi kabul etti.

Rumlar ve Yunanistan ise, diğer şeyleri görüşmeden önce yabancı askerlerin Ada’dan çekilmesi, güvenliğin BM, AB ve Kıbrıslı Rum ve Türklerden oluşacak bir polis gücü tarafından sağlanmasını, garantörlük olmamasını savundu. Türkiye’nin garantörlükte ısrar etmesi neticesinde Rum tarafı masadan kalktı.

Kıbrıs sorunu nasıl bu hale geldi?

Kıbrıs 1571 tarihinde Osmanlılar tarafından işgal edildi ve Osmanlı paşaları tarafından yönetilmeye başlandı. Bu dönemde, Osmanlı tebaasından insanlar da Ada’ya yerleşti. 1878 yılında ise Ada’nın yönetimi Kraliçe Viktorya ile II. Abdülhamid arasında yapılan bir anlaşma ile Osmanlı tarafından İngilizlere devredildi. İngilizler Ada’ya yeni yargı ve eğitim sistemi getirdiler, Rum ve Türklerden oluşan bir polis sistemi kuruldu.

İkinci Emperyalist Savaş sonuna kadar, Kıbrıs İngiliz egemenliğinde kaldı ve Ada’da önemli sorun yaşanmadı. Ellili yıllarda Ortadoğu’da İngiliz emperyalizminin egemenliğinin yerini ABD emperyalizmi almaya başladı. Mısır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi üzerine, İngiltere’nin Mısır’ı işgal girişimine ABD sert tepki gösterdi ve ABD’nin baskısı ile İngiltere geri çekilmek zorunda kaldı.

Ellili yılların başında Kıbrıs’ta güçlü bir sol hareket vardı. Komünist AKEL, Rum ve Türk halkının en az yarısının desteğini almış durumdaydı. AKEL içinde ve işçi sendikalarında Rum ve Türk işçiler birlikte örgütlüydü. Kıbrıs solu aynı zamanda İngiliz emperyalizmine karşı bağımsızlık mücadelesi veriyordu. İngiltere, komünizme karşı mücadele babında Kıbrıs Kilisesi’ni ve sağ sendikaları kışkırttı ve sola karşı mücadeleyi destekledi. Güçlenen Kilise Kıbrıs’ın “anavatan” Yunanistan’a bağlanması “Enosis” propagandası yapmaya başladı. Ellili yılların başında bir referandum düzenleyerek, “Enosis” kararı çıkardı. Bu arada Kilise içinde öne çıkan Makarios önce hararetli bir şekilde Enosis’i savunurken, daha sonra Enosis’in 50-60 yıl içinde gerçekleşmesinin mümkün olmadığını savunarak, bağımsızlık ve kendi kaderini tayin hakkını savunmaya ve konunun BM’ye getirilmesinin mücadelesini vermeye başladı. ABD, İngiltere’ye karşı Kıbrıslıların kendi kaderini tayin hakkını destekledi. İngiltere ise, bağımsızlık talebi karşısında Kıbrıslı Türkleri ve Türkiye’yi kışkırtmaya başladı. İngiltere, 1955 yılı ortasında, Türkiye ve Yunanistan’ı Ortadoğu sorunlarını tartışmak için Londra’ya çağırdı. 29 Ağustos’ta başlayan tartışmalar sırasında, Türkiye halkının Kıbrıs konusundaki duyarlılığını göstermek için Özel Harp Dairesi bir provokasyon örgütledi. İlişkide olduğu bir gence Atatürk’ün Selanik’teki evinin yakınlarına bir bomba attırıp, Atatürk’ün evinin bombalandığı ve Kıbrıs’ta Türklerin Rumlar tarafından öldürüldüğü yalanını yayarak, kışkırttığı kalabalığa İstanbul ve İzmir’deki Rum, Ermeni ve Yahudilerin ev ve iş yerlerini yağmalattı. Saldırılar sırasında, saldırganlar gayri-Müslüm vatandaşlardan bazıları öldürüldü, bazılarıysa tecavüze uğradı.

Ellilerin başında Türkiye ve Yunanistan NATO’ya girdiler. ABD, bu iki ülkede, CIA vasıtasıyla kontrgerilla örgütünü kurdu. Yunanistan’daki örgütün adı “Koyun Postu”, Türkiye’dekinin ise “Ergenekon” idi. Her iki ülkede de kontrgerilla örgütleri Kıbrıs seksiyonu oluşturdular. Türkiye’nin Kıbrıs’taki gizli örgütü “Türk Mukavemet Teşkilatı” (TMT), Yunanistan’ınki “Ulusal Kıbrıs Savaşçıları Örgütü” (EOKA) idi. EOKA’ nın hedefi Enosis idi. EOKA’nın lideri Yunanistan İç Savaşı’nda Savunma Bakanlığı yapmış Grivas idi. TMT şefi ise, Özel Harp Dairesi’nden Albay Rıza Vuruşkan idi. EOKA’nın Kıbrıs’taki ilk icraatı solcu sendikacı ve politikacıları öldürmek oldu. TMT ise, Türklerin ortak sendika ve partilerden istifa etmesini istedi. Etmeyenlere şiddet uygulamaya başladı. Bir süre sonra Kıbrıs’ta Türkler ve Rumlar aynı örgütte örgütlenememeye başladılar. Her iki kontrgerilla örgütü de Ada’ya gizlice büyük miktarlarda silah soktu. Kıbrıs’taki kontrgerilla örgütleri, önce kendi halklarına gözdağı verirken ve solu terörle bastırırken, daha sonra Rumların ve Türklerin birbirini öldürmesini kışkırtmaya başladılar. Rum ve Türk halkları arasında düşmanlık artarken, Türkiye ve Yunanistan Dışişleri Bakanları Kıbrıs’ın sınırlı bağımsızlığını görüşüyorlardı. Daha sonra Karamanlis ve Menderes 11 Şubat 1959’da varılan uzlaşmayı Zürih’te onayladılar. 19 Şubat’ta, Londra’da, Anlaşma imzalandı. 15 Ağustos 1960’ta, Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. İngiltere, Türkiye ve Yunanistan garantör devletlerdi. İngiltere’nin Ada’da askeri üssü olacaktı. ABD, Yunanistan ve Türkiye’de CIA aracılığıyla kontrol ettiği kontrgerilla örgütleri aracılığıyla Kıbrıs’ı kontrol etme olanağına kavuştu.

1960 Anayasası’na göre Devlet Başkanı Rum, Başkan Yardımcısı Türk olacaktı. Yargı ve Yasama organlarında ikiye bir oranında Türkler yer alacaktı. Fakat, ilk günlerden itibaren iki taraf da Anayasa’yı anlaşıldığı gibi uygulamamak için ayak dirediler. Rumların ve EOKA’nın Türklere yönelik saldırıları nedeniyle Türkiye iki kere müdahalede bulunmak istedi, fakat ABD tarafından durduruldu.

1967’de, Yunanistan’da NATO’cu, Amerikancı generaller darbe yaptı. Cunta, EOKA’yı daha çok destekledi. Kıbrıs’a silah ve Yunan Subaylar gönderdi. Enosis çalışmasını arttırdı. Bu nedenle, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios ile araları açıldı. AKEL Makarios’u destekliyordu. Makarios’un Bağlantısızlar Hareketi’nde yer alması, SSCB ile iyi ilişkileri ve Çekoslovakya’dan EOKA tehlikesine karşı iki kez gizlice silah alması, Cunta gibi, ABD’yi de rahatsız ediyordu. ABD ve Cunta, “Kıbrıs’ı komünistler ele geçiriyor” propagandası yapıyordu.

Yunan Cuntası’nın da desteği ile EOKA ve Ada’daki Yunan subayları 15 Temmuz 1974’de darbe yaptı. Makarios Londra’ya kaçtı. Faşist Nicos Samson Cunta’nın Cumhurbaşkanı ilan edildi. ABD, Yunan Cuntasının darbe hazırlıklarını bildiği halde engellemedi ve el altından Türkiye’nin Ada’ya müdahale etmeyeceğini Cuntacılara iletti.

Cuntanın girişimlerini önceden bilen ve bir Enosis ilanı ya da darbe durumunda müdahale etmeye hazır olan Türkiye, darbeden aylar önce Kıbrıs’a çıkarma yapmak için askeri hazırlıklarını yapmıştı.

Türkiye, 20 Temmuz günü Ada’ya çıkarma yaptı. Bu sırada darbe nedeniyle görev yerinde olmayan Rum ve Yunan askeri güçleri, çıkarmaya karşı güçlü bir savunma yapamadı. ABD’nin Yunanistan’a baskısı ve Cunta şefini aldatması nedeni ile Yunanistan Ada’ya asker gönderemedi. Cunta liderinin ısrarlarına rağmen Yunan Genelkurmay Başkanı ve ordu komutanları Türkiye ile savaşmak istemediler. Yunan Ordusu Cunta liderini ABD ile de anlaşarak devirip Fransa’da sürgünde bulunan eski Başbakan Karamanlis’i çağırarak, sivil bir hükümet kurulmasını sağladılar. Bu arada, Kıbrıs’ta da Cuntacılar iktidardan uzaklaştırılıp, yine ABD’nin desteği ile Makarios’un vekili, Meclis Başkanı Klerides vekaleten Kıbrıs Cumhurbaşkanı ilan edildi ve daha sonra ABD ve İngiltere’nin de katıldığı barış görüşmeleri başladı. ABD, SSCB’nin Akdeniz’e inmesinin önlendiğini ve kendisinin Akdeniz’de önemli bir mevzi kazandığını düşünüyordu.

Türkiye Ada’ya kırk binden fazla asker çıkarmış, Kuzey kıyısından Leşkoşe’ye ve Limasol’dan Magosa’ya kadar bir alanı işgal etmişti. Daha önce Ada’da Türklerin kıyılarda yerleşim yeri yoktu. Türkiye, böylece, Ada’nın yüzde otuz dördünü işgal ederken, Ada’yı Kuzey ve Güney olarak ikiye bölmüş ve her zaman müdahale edebileceği bir deniz kıyısı olan Türkiye’ye ait bir coğrafi bölge yaratmıştı.

Türkiye, işgal ettiği topraklardaki Rumları Güney’e gönderdi. Güney’deki Türkleri Kuzey’e aldı. Böylece Ada’yı fiilen coğrafi ve toplumsal olarak ikiye bölmüş, fiilen, yıllardır savunduğu “iki bölgeli, iki toplumlu Kıbrıs”ı yaratmıştı.

Türkiye, daha 1974 Barış Görüşmeleri’nden bu yana, “iki toplumlu, iki bölgeli ve Türkiye’nin garantörlüğünde bir federal devlet” tezini savundu. İyiniyet göstergesi olarak da, işgal ettiği toprağın yüzde beşini iade edebileceğini ve asker sayısında bir indirim yapabileceğini açıkladı. Ve garantörlükte ısrar etti.

Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlar ise, Türkiye’nin Ada’dan çıkmasını, garantörlüğün kaldırılmasını, uluslararası bir polis gücünün Ada’da güvenliği sağlamasını, Rumların ve Türklerin ’74 öncesi evlerine dönebilmelerini, 1960 Anayasası’na dönülmesini, Kıbrıs’ın iki bölgeli ya da kantonal bir sistem olarak örgütlenebileceğini savundular. Görüşmelerde çözüm bulunamayınca, Kıbrıslı Türkler, Türkiye’nin yönlendirmesiyle, önce federe devlet sonra da bağımsız devlet (KKTC) ilan ettiler.

Mevcut durumda Ada fiilen ikiye bölünmüş halde. Kuzey’de Türkiye’nin, Güney’de Yunanistan’ın hamiliği söz konusu. Güney, Türk kesimine karşılaştırıldığında görece daha bağımsız. KKTC ise, Türkiye’nin bir ili gibi yönetiliyor. KKTC’yi hiçbir ülke siyasi olarak tanımıyor. KKTC ile ticaret yapılmıyor. KKTC, ürettiği malları Türkiye dışında kimseye satamıyor. Uluslararası hukuk Türkiye’yi işgalci görüyor ve bütün devletler (tabii Türkiye hariç) “Güney”i, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni, Kıbrıs’ın meşru yönetimi olarak tanıyor. Üstelik futbol karşılaşmalarında, spikerler her ne kadar “Kıbrıs Rum Kesimi”, “Kıbrıs Rum Yönetimi” dese de, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Türkiye de meşru yönetim olarak tanıyor. İsterse tanımasın, o zaman o turnuvalara katılamaz.

Türkiye, ’74’ten sonra çok sayıda yurttaşını Kıbrıs’a gönderdi, bunların önemli bir kesimi KKTC yurttaşı oldular. ’74 öncesi Kıbrıs’ta doğanlar ve onların çocukları, KKTC’de azınlıkta kaldılar ve bunların önemli bir kesimi Londra’ya yerleşti.’74 öncesi Kıbrıslı Türk azınlığının bir kesimi (Türkiye ile işbirliği içinde olanların dışında kalanlar) mevcut durumdan rahatsız. Bunlar, uzunca bir süredir “Rum Kesimi”nden Kıbrıs pasaportlarını aldılar, Avrupa vatandaşı oldular, Avrupa’ya vizesiz gidebiliyor, Güney’e geçip çalışabiliyorlar. İçlerinde 1960 Anayasası’nı savunanlar, “Birleşik sosyalist bir Kıbrıs”ı   ya da “Federe Kıbrıs”ı savunanlar var. Artık kendi ülkelerini kendileri yönetmek istiyor, Türkiye’nin hamiliğini istemiyorlar. Şimdi bir de AKP’nin anti laik politikaları onları daha da rahatsız ediyor. Şimdiki Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı da, muhalefetteyken mevcut durumdan rahatsız olan ve çözüm isteyen taraftaydı. Şimdi, çözümsüzlüğün müzakeresini yapıyor.

Cenevre’de yapılan bundan önceki toplantıyı, iki taraf da karşı tarafın terk ettiğini söylüyor. Toplantının sonlandırılmasının açıklanan gerekçesi ise, “incir çekirdeğini doldurmayacak” bir “sorun”. Güya, Rum Kesimi temsilcisi Nikos Anastasiadis, “20 Temmuz günü bizim için işgal günüdür, eğer siz bu günü ulusal gün kabul edip kutlamalar yapmaya devam ederseniz, biz de 1950 Enosis’in Kabulü Referandumu’nun yıldönümünü kutlayıp okullarda müfredata koyarız” demiş. Oysa, Annan Planı döneminde bu tür “sorun”lar çözülmüştü.

2004 yılında Annan Planı, belki çözüm için yapılan şimdiye kadarki en iyi plandı. Fakat, Kıbrıslı Rumlar “nasılsa AB’ye üye olacağız, güvenlik sorunumuz kalmayacak” diye planı ret ettiler, Türkler ise “nasıl olsa Rumlar planı ret edecek, biz ret eden kesim olmayalım” diye plana “evet” oyu verdiler. Sonuçta Plan kabul edilmedi. Çözüm için önemli bir fırsat kaçırıldı.

Tabii, asıl sorun, Türk askerlerinin Ada’daki varlığı ve Türkiye’nin Kuzey’deki siyasi egemenliğidir. Türkiye, gelinen noktada, asker sayısını düşürmeyi ve egemenliği altındaki toprağın yüzde beş kadarını Rumlara vermeyi kabul ediyor. Ama, “Garantör” sıfatında, bu sıfata bağlı olarak Ada’da asker bulundurmada, 74’den sonra KKTC vatandaşı olanların Ada’da kalması ve dönüşümlü başkanlık sistemine tabi bir federal sistemde ısrar ediyor.

Kıbrıslı Rumlar ve Yunanistan ise, “garantörlük” sisteminin kaldırılmasını, Kıbrıs’ın AB üyesi olması nedeniyle, Kıbrıslı Türklerin de AB güvencesi ve garantörlüğü altında olacağını ve istenirse BM ve AB’nin oluşturacağı bir güvenlik gücü olabileceğini, ama Ada’dan Türk Ordusu’nun çekilmesi gerektiğini ileri sürüyor.

Müzakerelere, “Garantör Devletler” olarak, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin yanı sıra ilk defa AB’de katılıyor.

ABD Dışişleri Bakanı’nın yöneticisi olduğu petrol şirketi, Rumların yönetimindeki Kıbrıs Cumhuriyeti ve İsrail ile birlikte Kıbrıs’ın Güneydoğu’sunda doğal gaz arama çalışmaları yürütüyor.

Temmuzun 10’una kadar sürmesi planlanan görüşmelerse, yine son gün beklenmeden sona erdi.

Türkiye, masadan kalkanın Rum tarafı olduğunu açıkladı. Dışişleri Bakanı, hem yeniden müzakerelere başlanmasını ve bu arada Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tek başına Güneydoğu Kıbrıs’ta doğal gaz arama çalışmalarını sona erdirmesini savunuyor.

Aslında yeniden başlatılan müzakereler, dostlar alışverişte görsün havasında başladı. Kimse müzakerelerle ilgili olumlu bir açıklama yapmadı.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, New York’ta Akıncı ve Anastasiadis ile görüştü, görüşmeleri başlattı, ama sonuçtan ümitli değildi. Konuşmalarında bunu yansıttı.

Anastasiadis, açıkça görüşlerini değiştirmediğini söyledi. Akıncı ise, daha Kıbrıs’ta iken görüşmelerden ümitli olmadığını açıklamıştı.

Taraflar altmış yıla yakın tartışıyor. İki taraf da birbirine güvenmiyor. Ama iki taraf da güvenliği ortadan kaldıran eylem ve girişimlerden uzak durmuyor. Ada’da gizli örgütler kurmak, onları silahlandırmak, halkları birbirine düşmanlaştırmak konusunda iki tarafın birbirinden aşağı kalır yanı yok.

Kıbrıs’ın kuzeyi ya da güneyinde doğmuş kırk yaşın altındaki insanların çoğu, birbirini, 1950 Referandumu’nu ya da 20 Temmuz Çıkarmasını ulusal kurtuluş günü olarak yazan kitaplardan tanıyor. Oysa, dedeleri, aynı işyerinde çalışıyor, birbirlerinin dillerini konuşuyor, aynı sendikada, aynı partide yoldaşlık ediyorlardı.

Baştaki soruyu tekrar sorarsak; maalesef çözüm hiç yakın görünmüyor!