Katar krizi ve Ortadoğu’da paylaşım mücadelesi

Ali Karataş

Dünya ve özellikle Ortadoğu; Suriye ve Irak’taki gelişmelere ve IŞİD operasyonuna odaklanmışken kimsenin beklemediği bir anda Katar krizi patlak verdi. Kriz kısa sürede bölgeselleşti ve uluslararası aktörlerin dahil olduğu bir hal aldı.   Yazımızın başında belirtmekte fayda var; bölgenin şekillenmesinde en önemli ve meşhur anlaşma olan Sykes-Picot anlaşmasından yüz yıl sonra, bölgedeki güç dengesinin değiştiği ve bölgenin yeniden şekillendiği bir süreç işlemekte. Ortadoğu eski dengelerin yıkıldığı ve yeni dengelerin kurulduğu, yeni bloklaşmaların yaşandığı bir süreç yaşamakta.

Yaşanan gelişmeler, iç dinamiklerinin yanı sıra ortaya çıkan bu saflaşma ile bağlantıları kavranmadan doğru bir biçimde analiz edilemez. Saflaşmanın bir tarafında ABD,   diğer tarafında Rusya bulunurken bölge ülkelerinin dizayn edilme mücadelesi şiddetli bir şekilde devam etmektedir. Uluslararası aktörlerin yanı sıra bölgede güç olmaya çalışan bölgesel aktörler de bu mücadelenin unsuru haline gelmiş durumda. Bu noktada bugün birçok sorunda yan yana duranlar yarın karşı karşıya gelebilmektedir.

Haftalardır konuşulan Katar krizi de yeniden dizayn etme sürecinin bir parçası. Bu makalede krizin nedenlerini ve sonuçlarını irdelemeye çalışacağız. Ortadoğu’yu takip edenler bakımından, Körfez ülkeleri olarak nitelendirilen ülkelerin gerek kendi aralarındaki ilişkilerde, gerekse dış siyasetlerinde yekpare bir yapı olmadıkları ve geçmişte de gerilimler ve krizler yaşadıkları bilinen bir şeydi. Ancak son yaşanan kriz hacmi ve krize dahil olan ülkeler bakımından diğerlerinden ayrıştı. Bu nedenle doğal gaz ve petrol zengini bölgede süregiden çatışmaları anlamada; kriz ve onu ortaya çıkaran nedenleri yakından irdelemek önem taşıyor.

KRİZ NASIL PATLAK VERDİ?

Kriz, Suudi Arabistan’a ait Al Arabiya ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) ait Sky News Arapça kanallarının, Katar Emiri Temim bin Muhammed es Sani’nin askerlerin mezuniyet töreninde yaptığı açıklamaları yayınlamalarıyla patlak verdi. Katar Emiri açıklamalarında İran’la anlaşmazlıkların tırmandırılmasına itiraz etti, “Bu düşmanlık akıllıca olmaz” dedi. Bazı ülkelerin terör listesinde yer alan Hizbullah ve Hamas’ı “direniş hareketleri” olarak andı. Akabinde Katar’ın Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır büyükelçilerini geri çağırdığı yönündeki bir açıklamaya tepki olarak Katar merkezli el Cezire televizyonuna erişim söz konusu ülkelerde engellendi.

Aynı zamana denk gelecek şekilde Mısır iktidarının yarı resmi organı al Ahram gazetesi de, başyazısında Katar’ı terörü desteklemekle itham etti; Suriye ve Libya’da silahlı milisleri destekleyerek ulusal devletleri parçalamak için hazırlanmış planları uygulamakla suçladı.

Bu süreçte Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn ve BAE, Katar’la diplomatik ilişkilerini kesti. Katarlı diplomatların iki gün, Katar vatandaşlarının 14 gün içinde ülkelerine dönmeleri istendi. Katar ile hava ve deniz sahaları da kapatıldı.

Yaşanan bu gelişmeden sonra diplomatik ilişkilerini kesen üç ülkenin daha ismi zikredildi; Libya, Yemen ve Maldivler. Ancak bu üç ülkenin aldıkları kararın pek de bir ehemmiyeti yok. Çünkü Libya’da üç hükümet ve onlarca milis grubu mevcut. Herhangi bir konuda karar alacak bir yapıdan söz etmek mümkün değil. Yemen’de meşru sayılan hükümetin ülkenin yüzde 10’una bile kontrol ettiği şüpheli. İran’ın desteklediği Husiler ise ülkenin yüzde 80’ninden fazlasını elinde bulunduruyor. Maldivler ise Hint okyanusunda 1200 adadan oluşan bir devlet. Ne Körfez siyasetinde ne de dünya siyasetinde hükmü yok.

Kriz giderek tırmandı. ABD Başkanı Donald Trump Riyad’da İran karşıtı zirvedeyken Katar Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdülrahman Bağdat’ta Kudüs Gücü Kuvvetleri Komutanı Kasım Süleymani ile buluştu. Akabinde Kral’a yakınlığıyla bilinen Suudi gazetesi el Riyad, bir darbeden ve Katar Emiri Şeyh Tamim bin Hamad es Sani’nin devrilme ihtimalinden söz etti.

Haziran sonlarına doğru ise Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır tarafından Katar’a 13 maddeden oluşan bir liste sunuldu. Listede İran’la diplomatik ilişkilerin kesilmesi, Katar’daki Türk üssünün kapatılması, Müslüman Kardeşler (İhvan), DEAŞ, El Kaide ve Lübnan Hizbullahı’yla ilişkilerin bitirilmesi ve el Cezire kanalının kapatılması gibi talepler mevcuttu. Tabi bu taleplerin uygulanması Katar devletinin fiilen bitmesi anlamına geldiği için Katar tarafından reddedildi.

2014 BÜYÜKELÇİLER KRİZİ

Aslında daha öncede Katar ve Suudi Arabistan’ın arka bahçesi diyebileceğimiz ülkeler benzer bir kriz yaşamıştı. 2014 yılında Suudi Arabistan, BAE ve Bahreyn ani bir şekilde Katar’daki büyükelçilerini çekti. Ardından Mısır da kendi büyükelçisini Doha’ya göndermeyeceğini açıkladı. Bu adımın atılmasında Mısır’ın yaşadığı iç çalkantılar etkili olmuştu. Suudi Arabistan, zamanın Genelkurmay Başkanı Abdulfettah Sisi’nin 2013 Temmuz’unda İhvan iktidarına karşı yaptığı darbeyi kutlayan ilk ülke olurken Katar, Mısır’da darbeyle devrilen İhvan’ı desteklemeye devam etmiş ve başkenti Doha’da İhvanın bir çok önderine ev sahipliği yapmaya başlamıştı. Katar’ın bu tutumu 6 Körfez ülkesinden oluşan Körfez İşbirliği Örgütü (KİÖ) bünyesindeki ilişkileri gerdi ve örgütün 30 yıllık tarihinde ilk kez büyükelçiler çekildi. Fakat şu an yaşanan kriz, 2014 krizinden çok daha derin.

KRİZ NEDEN BÜYÜDÜ?

Arap basınında Katar’la olan krizin daha önce yaşananlardan farklı bir şekilde büyümesini Kral Selman Bin Abdulaziz’in, iktidarı aldığı Selefi Kral Abdullah’tan tamamen farklı olmasına bağlayan yorumlar mevcut. Kral Selman, kendi dönemini “Kararlılık Dönemi” olarak adlandırarak öncekilerden ayırıyor. Yemen’de olduğu gibi hasımlarına karşı savaş kararı almaktan çekinmiyor. Kral Selman’ın selefi Abdullah’tan farklı olduğu doğru;lakin “kriz neden bu kadar büyüdü” sorusunun cevabı birçok ekonomik ve siyasi nedene bağlı. Bu noktada belli başlı nedenler şöyle sıralanabilir:

  1. ORTADOĞU’DA ARTAN İRAN-RUS ETKİSİ

Suriye krizi patlak verdiğinden buyana ortaya çıkan gelişmelere bakılacak olursa çıkarılacak ilk sonuç İran’ın ve dolayısıyla Rusya’nın; Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen’de etkinliği gözle görülür bir şekilde arttığıdır. Bu gelişme petrol ve doğal gaz zengini bölgede ABD’nin son isteyeceği şeydi.

a) Suriye krizi, nükleer anlaşma ve Rusya’nın sahaya inmesi

Suriye krizi patlak verdiği andan kısa bir süre sonra uluslararası ve bölgesel aktörlerin karşı karşıya geldiği bir konuma evrildi. Taraflar birbirlerinin bileğini bükmek için ellerindeki kartları kullandı. Yedinci yılına giren Suriye krizi ve bölgedeki dengeleri değiştiren önemli kavşaklardan biri İran’ın 2015 Temmuz’unda 5+1 ülkeleriyle (BM Güvenlik Konseyi üyeleri ve Almanya) imzaladığı nükleer anlaşma oldu. Bu anlaşmayla İran’ın üzerinde yaptırımlar kalktı ve bölge siyasetini uygulama noktasında eli rahatladı. Hemen hatırlatalım; İran,   yer yer “direniş ekseni” olarak adlandırılan saflaşmanın içinde 35 yıldan beri Suriye ile ittifak içerisinde. Gerçekten de anlaşma kısa sürede Suriye krizinde Esad’ın ve müttefiklerinin pozisyonunu güçlendiren bir rol oynarken, muhalefeti destekleyen ABD ve müttefiklerinin ise konumunu zayıflattı.

Suriye krizinde diğer bir kritik gelişme Eylül 2015’te Rusya’nın fiili olarak sahaya inmesiydi. Rusya, krizin ortaya çıktığı 2011 yılının Mart ayından bu yana açık bir şekilde Suriye rejimini destekledi. Birleşmiş Milletlerde iki kez veto hakkını kullanarak Irak ve Libya’da gerçekleşen dış müdahalenin benzerinin Suriye’de yaşanmasını engelledi. Rusya’nın askeri ve ekipmanı ile sahaya inmesi ülke içerisinde savaşın dengesini değiştirdi ve birçok önemli bölgenin alınmasıyla sonuçlandı. Arap basınında Halep, ikinci dünya savaşın kaderini değiştiren Stalingrad’a benzetildi ve Suriye’nin Stalingrad’ı denildi. Gerçekten de Suriye’nin ekonomik başkenti Halep’in alınmasıyla denge geri dönülmez bir şekilde Suriye rejiminin ve müttefiklerinin lehine değişti.

b) Irak ve IŞİD’e karşı mücadele

İran’ın nüfuzunun tartışmasız bir şekilde arttığı bir diğer ülke 1980 ile 1988 arasında savaştığı Irak oldu. Suriye kriziyle beraber ortaya çıkan IŞİD ve ona karşı yürütülen mücadele bu nüfuzun artmasında önemli bir faktör oldu. İran’ın Irak’taki etkinliğinin artması Amerikan işgali sonrasına rastlamaktadır. Irak’ın işgali, beklendiği ve Amerikalı strateji uzmanlarının da işgal öncesinde sıklıkla dile getirdikleri gibi, İran’ın bölgede nüfuzunun artırması ile sonuçlandı. Nüfusun % 60’ı Şii olan Irak’ta, İran’ın yıllardır desteklediği Şii gruplar üzerindeki etkinliğinin bu tarz bir gerçeklik ortaya çıkarması elbette kaçınılmazdı. IŞİD’in Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’u ele geçirmesi, eğitiminde İran’ın kritik bir rol oynadığı Şii milisler olan Haşdi Şabi’nin kurulmasına yol açtı. Irak’ta; siyasi nüfuzunun yanı sıra eğitiminde İran’ın önemli bir görev üstlendiği ve sayıları yüz binleri bulan Haşdi Şabi milisleri Irak başbakanlığı bünyesinde resmi bir hüviyet kazandı.

c) Lübnan ve Cumhurbaşkanlığı krizi

İran’ın Lübnan’da etkisinin arttığının en önemli belirtilerinden biri geçen yıl gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimiydi. Gerçi İran, 1979 İslam Devriminin meyvesi olan Lübnan Hizbullah’ının 1982’de kuruluşuyla Lübnan’da tartışmasız bir güç haline zaten gelmişti. Suriye krizi İran’ın müttefiki Hizbullah’ın ülke içerisinde güçlenmesinin zeminini yarattı. Suriye’deki iç savaş, aynı zamanda Lübnan’da da siyasi bir krizin yaşanmasına ve ülkedeki politik güçlerin Suriye rejimi ve Suriye muhalefeti yanlısı olarak bölünmesine yol açtı. Yaşanan siyasi krizin bir parçası olarak Lübnan’da iki yıl boyunca cumhurbaşkanı seçilemedi. Mişel Süleyman’ın görevi bıraktığı Mayıs 2014’ten beri boş duran cumhurbaşkanlığı koltuğuna, 45 girişim ve 29 aydan sonra 2016’nın Ekim ayında Hizbullah’ın adayı Mişel Aun oturdu. Aun aynı zamanda İran’a yakınlığıyla da bilinmektedir.

d) Yemen cephesi

Yemen’de de Arap halk hareketlerinin başlamasından sonra İran’ın desteklediği Husiler, nüfusun   % 35’ni oluşturmalarına rağmen ülkenin % 80’ninden fazlasını kontrol eder duruma geldi. Husiler ile İran arasındaki ilişkiler 1980’lere kadar dayanmaktadır. Konumuz olmadığı için detayına girmeden sadece şunu hatırlatalım: Tunus’ta 2010’nun sonlarında başlayan Arap halk hareketlerinin Arap dünyasının en fakir ülkesi Yemen’de güçlü bir yansıması oldu. Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in devrilmesinden sonra kurulan hükümet, bir yıla yakın sürdürdüğü ulusal diyalog toplantılarına rağmen ihtilafları çözmede yetersiz kaldı ve 2014’te Husilerle varılan anlaşma ile istifa etti. Bu istifayı Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur el-Hadi’nin istifası takip etti. Ardından Husiler başlattıkları silahlı hareket ile ülkenin önemli bir bölümünü ele geçirdi.

Suudi Arabistan’ın 2 bin kilometre sınırı olan Yemen’de müttefikleri ile başlattığı ve üçüncü yılına giren “Kararlılık Fırtınası” operasyonuna rağmen Husiler’e karşı bir adım bile ilerlemeyi başaramadı.

Yaşanan bu gelişmeler doğal gaz ve petrol zengini bölgede, ABD’nin yeni başkanı Trump’ı ve onun bölgede sadık müttefiki Suudi Arabistan’ı yeni hamleler yapmaya zorladı. Trump, bu yılın Şubat ayında ‘balistik füze denemesi nedeniyle’ yaptığı açıklamada İran’a yönelik siyasetinin sertleşeceğini belli etti. İran’a karşı “Sünni blok” diğer adıyla “Arap NATO’su” inşa edilmesi için kolları sıvadı. Bu noktada, bu politikaya aykırı sesler çıkaran Mısır, Katar gibi ülkelerin de hizaya sokulması gerekiyordu.

e) Amman zirvesi: Sünni ittifakın kuluçkası

Ürdün’ün başkenti Amman’da bu yılın Mart ayında gerçekleşen Arap Birliğinin 28. toplantısı “Sünni blok” ya da Arap NATO’sunun inşasında ilk toplantısı oldu. Zirve, yeni seçilen ABD Başkanı Trump’ın tarif ettiği şekilde İran’a karşı “Sünni İttifak” oluşturulmasının adımlarını attı.

Bu zirvenin en önemli sonucu Arap dünyasının kilit ülkesi Mısır’ın aldığı tutumdur. Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, konuşmasında, “İran’ın nüfuzuna karşı şiddetle karşı koymak lazım” diyerek bu eksende yer alacağını açıkça ilan etti. Oysa daha kısa bir süre önce Mısır İran’ın müttefiki Suriye rejimine asker ve teçhizat göndermiş ve “Irak’ta ve Suriye’de resmi kurumların korunması” gerektiği açıklamalarını yapmıştı. Geleneksel Arap liginde yer alan Mısır’ı bu adımları atmaya zorlayan neden Suriye’de savaşan cihatçı örgütlerin Sina yarımadasında sahip olduğu etkinlik ve ülkenin istikrarını yönelik tehditleriydi.

f) Rusya’dan karşı hamle

Rusya’dan Ürdün’deki zirveye karşı hamle aynı zaman içerisinde geldi. Amman’daki zirveyle eş zamanlı olarak İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani Moskova’yı ziyaret etti. Ziyaret sırasında Putin’in, “İki ülke ilişkilerinin düzeyini ilerletmek ve stratejik ortaklık düzeyine çıkarmak için büyük bir çaba içerisindedir” sözleri, bundan böyle Rusya’nın Ortadoğu’daki sorunlarda İran ile hareket edeceğinin işareti olarak değerlendirildi. Bu açıklama aynı zamanda İran’ı hedef alan Amman Zirvesine de Rusya tarafından verilen net bir cevaptı.

g) Riyad zirvesi Arap NATO’sunun en önemli kavşağı

Yeni seçilen ABD başkanı Trump ilk dış ziyaretini Riyad zirvesinin yapıldığı Suudi Arabistan’a yapması tesadüf değildi. Riyad zirvesine 50’den fazla Arap ülkesi katıldı.   Zirve, İran’a ve bölgedeki nüfuzuna karşı oluşturulacak “Sünni blok” veya “Sünni NATO’nun” kavşak noktasıydı. Zaten hemen akabinde Suudi Arabistan’ın önderliğinde Bahreyn, BAE ve Mısır’ın Katar’a yönelik “terörü desteklediği” suçlamaları başladı. Çünkü Katar, İran’a karşı alınan tutumu eleştirerek “Riyad zirvesinin” ruhuna aykırı bir tutum almış oldu.

Arap basınında yapılan eleştirilerde ise ciddi bir tutarsızlık söz konusuydu. Evet Katar; Mısır’da İhvan’ı, Suriye, Libya ve başka yerlerde birçok terörist grubu destekledi. Ama Suudi Arabistan’ın da ondan aşağı kalır yanı yoktu. Mısır’da 1950’lerde Cemal Abdulnasır döneminde o da Mısır İhvanı’nı desteklemişti. Halihazırda Yemen İhvan’ı olan Islah Partisinin merkezi Riyad’ta bulunmakta. Suriye’de başında Muhammed Alluş’un bulunduğu İslam Ordusu başta olmak üzere birçok terörist grubun finansörü Suudi Arabistan’dır. Burada amaç; bir dönem Esad rejimine asker ve mühimmat gönderen Mısır gibi, Katar’ın da hizaya çekilmesiydi.

  1. KATAR VE SAHİP OLDUĞU REZERVLER

Katar krizinin uluslararası ve bölgesel aktörleri kısa sürede karşı karşıya getirdiğini söylemiştik. Tabi ki yaşananların siyasi boyutu aslında ekonominin bir yansımasıdır da. Bu konuda Gazete Duvar’da yayınlanan Mühdan Sağlam’ın “Katar’da Petrol Orta, Doğal Gaz Pekiyi” makalesi oldukça bilgilendirici. Makalede krizi tetikleyen ekonomik dinamiklerle ilgili birçok bilgi yer alıyor. Sağlam’ın aktardığına göre OPEC üyesi Katar, kurumun istatistiklerine göre kanıtlanmış 25 milyar varil petrol rezerviyle 14 üyeli örgütte dokuzuncu sırada. Ama sahip olduğu 25 trilyon metreküp (tcm) doğal gaz rezerviyle Rusya ve İran’dan sonra dünyada üçüncü sırada. Diğer anlamda katarın rezervi yaklaşık küresel rezervin yüzde 15’i. Buna karşın şu an küresel üretimin yüzde 32’si Katar tarafından karşılanıyor. Aktarılan diğer bir önemli nokta da Katar’ın sıvılaştırılmış doğal gazla (LNG) ilgili yaptığı anlaşmalar. LNG satışı ile ilgili 2014-2021 arasında yapılan anlaşmaların yüzde 90’ı kesin alımlı sözleşmeler üzerinden yapılması. Bu anlaşmalara bağlı olarak dört yıl boyunca Katar’ın gaz arzında azalma olmayacak.

Sağlam, İran ile Katar arasında yaşanan yakınlaşmanın ekonomik boyutuna da dikkat çekiyor. Basra Körfezi’nde dünyanın en büyük doğal gaz sahası (51 tcm) North Dome (Katar)/ Güney Pars (İran) Havzası bulunuyor. Bu havzayı Katar ile İran ortak kullanıyor. Katar 2005’te North Dome’u kendi başına geliştireceğine dair tek taraflı bir beyanatta bulunmuşken Nisan 2017’deyse bu tavrından geri adım atıyor ve işbirliğine açık olduğunu duyuruyor.

Sağlamın makalesinin dikkat çeken bir bölümü ise şöyle; “LNG’de Katar, Uluslararası doğal gaz Birliği 2016 raporuna göre 77.8 milyon ton LNG ihracıyla lider oldu. Ancak LNG piyasası dikensiz ve rakipsiz gül bahçesi değil. Katar’ın en büyük rakipleri, ABD, Avustralya ve Rusya. Söz konusu bu dişli rakipler pazar paylarını artırmak için sıkı bir rekabete tutuşmuş durumdalar. Bunlar arasında en dikkat çekeniyse çiçeği burnunda ihracatçı ABD. Washington, kaya gazı yatırımlarıyla beraber, hem petrol hem de doğal gaz alanında güçlü bir ihracatçıya dönüşmeye başladı.” Yaptığımız alıntıdan da anlaşılacağı gibi Katar’ın bugün sahip olduğu LNG rezervleri iştah kabartırken, üretim kapasitesi ve sahip olduğu pazar payı özellikle ABD bakımından kontrol edilmesi gereken bir noktada.

  1. KATAR VE SUUDİ ARABİSTAN REKABETİ

Katar’ın petrol ve doğal gaz kapasitesinin rahatsız ettiği tek ülke ABD değil elbette. Özellikle bu yılın başında petrol varil fiyatlarının 30 dolar düşmüş olması, Yemen savaşına ve bölgedeki diğer krizli bölgelere milyarlarca doları pompalayan ülkenin ekonomisini yıpratmış durumda. Suudi Arabistan içinde bulunduğu bu ekonomik bunalımdan çıkmanın yolunu arıyor. Buda doğal olarak aynı ekonomik yapıya sahip ülkeler arasında rekabete yol açıyor.

Suudi Arabistan ile Katar arasında yaşanan rekabet, Arapların tarihindeki çatışmaların tozlu raflardan indirilmesine yol açtı. Tarihsel olarak Arap yarımadasında Katar’ın tabi olduğu Beni Temim ile Suudi Arabistan’ın üyesi oldukları Beni Hanife aşiretleri arasında bir rekabet mevcut. Ancak unutmamak gerekir ki bundan 1600 yıl önce yaşanan ve 40 yıl süren kabile savaşları, o dönem için hayati bir öneme sahip olan su kaynakları için gerçekleşmişti.

Bugün ekonomisinin %98’i petrole dayanan Arabistan petrol fiyatlarının düşüşünden son derece rahatsız. Bu nedenle Suudi Arabistan siyasi amaçlarının yanı sıra “dünya pazarına petrolün arzını düşürmek için” bölgede devam eden krizleri körükledi. Arabistan, Nijerya’da Boko Haram’ı ve Libya’daki İslami grupları petrolün çıkarılmasını engellemek için destekledi. Ama bu ülkeler kısmen de olsa üretim kapasitelerini yenilediklerinde bu sefer Arabistan’ın Doha’daki ortağına karşı savaş açmak dışında bir seçeneği kalmadı. Katar krizinde en önemli amaçlardan biri, uygulanacak ambargoyla petrol ve doğal gaz arzı kısılarak fiyatların yükselmesini sağlamak ve böylece Suud ekonomisinin rahatlamasını sağlamaktı.

  1. KATAR VE BOYUNUN ÖLÇÜSÜ

Haftalardır dünya siyasetinde kendinden söz ettiren Katar’ın yüz ölçümü 11,5 bin metrekare. Yani Türkiye’nin en geniş ili olan Konya’nın üçte birinden daha küçük. Yabancılarla beraber nüfusu 2,5 milyon civarı. Ama Ortadoğu’ya baktığımızda hemen hemen bütün krizlerde Katar’ı görmek mümkün. Suriye krizinde cihatçıların en önemli finansörlerindendi, Libya’da İslami grupların yanındaydı, Mısır’da iktidardayken de iktidardan devrildikten sonrada İhvan’ın en önemli destekçisiydi. Katar, 300 bin vatandaşı, sahip olduğu birkaç bin kişilik ordusu ve diğer imkanlarıyla bölgenin dizaynında boyundan büyük işlere kalkıştı. Bunu maddi imkanlarının yanı sıra el Cezire başta olmak üzere medya ordusuyla yapmaya çalıştı. Aslında son krizle Katar’ın artık “boyundan büyük işlere kalkışmaması” hatırlatıldı. Tabi bunda ABD’nin siyasal ve radikal İslami gruplara yaklaşımındaki değişimin etkisinigöz ardı etmemek lazım. Mısır’da 2013’te iktidara gelen İhvan’ın beklentileri karşılamaması, Libya’da ABD büyükelçisinin 2012’de İslami gruplar tarafından öldürülmesi, Suriye’deki grupların kullanışlı bir araç olmaktan çıkması; ABD’yi bölgeyi “Sünni NATO” sıfatıyla geleneksel rejimlerle dizayn etmeye itti. Ama Katar gibi bazı müttefikler hala bunun farkında değildi ve eski politikada ısrar ediyordu.

  1. HER KRİZ ABD İÇİN FIRSAT

ABD Ortadoğu’da ortaya çıkan her durumu bölgeyi yeniden dizayn etmek ve silah endüstrisine yeni pazarlar yaratmak için kullandı, kullanmaktadır. Suudi Arabistan, başında kendisinin bulunduğu koalisyonla üç yıl önce Yemen’e yönelik başlattığı “kararlılık fırtınası” saldırısından bu yana aldığı silahların maliyeti yüz milyarlarca doları geçti. Ortadoğu’da ABD’nin en büyük üssü olan El Udeid üssüne ev sahipliği yapan Katar, patlak veren krizden hemen sonra Amerika’dan 12 milyar dolarlık uçak alımı yapacağını açıkladı. Krizin, Körfez ülkeleri için “korunmalarının bedelini ödeyecekler” diyen Trump’ın Riyad zirvesine katılmasının hemen akabinde patlak verdiğini tekrar hatırlatalım.

  1. İSRAİL İLE NORMALLEŞME

ABD, başta Körfez Ülkeleri olmak üzere Arap ülkelerinin İsrail ile ilişkilerinin normalleşmesini istemektedir. Katar ise gerek Hamas’ın liderlerine ev sahipliği yapması gerekse Hizbullah’ı bir direniş hareketi olarak değerlendirmesi İsrail ile normalleşmeyi baltalayan bir tutum. Dört Arap ülkesinin Katar karşıtı hamlesi ile Katar’a İsrail ile ilişkilerin normalleştirilmesi çabalarına karşı durmaması gerektiği hatırlatıldı.

TÜRKİYE KRİZİN NERESİNDE?

Türkiye’nin Katar ile çok ciddi ekonomik ve siyasi ilişkileri mevcut. İhsan Çaralan’ın Evrensel gazetesinde yayınlan “Türkiye krizin neresinde” makalesinde bu konuyla ilgili bazı ayrıntılar yer alıyor. Çaralan’a göre Katar küçük bir ülke olması karşın son on yılda Türkiye’ye 18 milyar dolar getirmiş buna karşılık Türkiye 14 milyar dolara varan yatırımlar yapmış. Çaralan, son yıllarda 12-13 milyar dolara ulaşan “net hata noksan”, yani ödemeler dengesinde kaynağı belirlenemeyen döviz giriş ve çıkışlarının önemli bir bölümünün de “Katar menşeli” olduğuna vurgu yapıyor.  

Çaralan, Katar ile Türkiye arasındaki ilişkinin sadece ekonomiyle açıklanamayacağınıise şöyle ifade ediyor:

“Ancak, Türkiye’nin Ortadoğu politikasında Katar’ın yeri bu rakamlarla da açıklanamaz önemdedir. Çünkü Katar aynı zamanda Müslüman Kardeşleri (İhvan) destekleyen, özellikle Sisi darbesi sonrasında Mısırlı İhvan önderlerine, Suudi Arabistan’ın baskılarına karşın, kapılarını açan bir ülke olarak, bu konuda Türkiye ile ortak bir tutum almış tek bölge ülkesidir. Oysa Türkiye, ‘İslam’ın kurtarıcısı’ rolünün önemli bir parçası olan ‘İhvana destek’ konusunda Suudi Arabistan’la taban tabana zıt düşmüştür. Dolayısıyla Türkiye, Ortadoğu’daki gelişmelerle ilgili olarak Suudi Arabistan’la kimi önemli konularda ters düşerken, Katar’la hemen başlıca politikalarda tam bir fikir ve iş birliği içinde olmuştur.” Suriye krizi başladığından bu yana da Katar ve Türkiye’nin destekledikleri ile Suudi Arabistan’ın desteklediği silahlı grup ve şahsiyetler rekabet içinde olmuştu.

Burada Türkiye’nin AKP döneminde değişen dış politika yaklaşımının etkisini de görmek gerekir. Türkiye Ortadoğu’da ortaya çıkan her durumu, her fırsatı, her krizi yeni Osmanlıcı politikalarına bir dayanak haline getirmeye çalışmıştır, çalışmaktadır. Ancak Arap halk hareketlerinin başlamasından bu yana başta Suriye olmak üzere politikaları ve kullandığı enstrümanların iflas etmesi yeni bir askeri doktrinin ortaya konmasına neden oldu. Bu doktrin Türkiye’nin “tehditleri topraklarına varmadan önce kaynaklarında vurma” üzerine kurulu olduğu söylense de esas amaç başka enstrümanlarla yapılamayanın direk askeri güçle yapılması amaçlanmaktaydı. Bu çerçevede Somali’de askeri üs kuruldu. Irak’ın Başika kasabasında kurulan askeri üs, Irak hükümetinin bütün taleplerine rağmen askerler geri çekilse de kaldırılmadı. Suriye’nin kuzeyinde Rusya’nın ‘olur’u ile giren Türk ordusu sürekli bulunduğu alanı genişletmeye çalışmakta. Aynı şekilde Azerbaycan, Gürcistan ve Bosna’da askeri üs kurma arayışındadır.

Başbakan Ahmet Davutoğlu döneminde 2016’da iki ülke arasında yapılan anlaşmayla Katar’da bir askeri üs kurulmasının karara bağlanması ve son dönemde üst üste yapılan askeri sevkıyatlar sadece iki ülke arasındaki gelişkin ekonomik ve siyasi ilişkilerin sonucu değil aynı zamanda AKP’nin askeri doktrininde bir sonucudur.

KRİZDEN ÇIKARILACAK SONUÇLAR

Bu krizden çıkarılacak ilk sonuç; ABD’nin artan İran-Rusya etkisine karşı doğal gaz ve petrol zengini bölgeyi yeniden dizayn etmeye karar verdiğidir. ABD Başkanı Trump, bu dizaynı imzaladığı anlaşmaların meblağı 380 milyar doları bulan Körfez’in en etkili ve büyük ülkesi Suudi Arabistan’la yapmaya karar vermiştir.

İkincisi; Körfez ülkesi Katar, sahip olduğu “medya ve para gücüyle”, Mısır ve Suriye’de olduğu gibi bölgenin bütün krizlerinde “boyundan büyük işlere” kalkıştı. Katar’a bu süreçte “boyunun ölçüsü” hatırlatıldı.

Üçüncüsü; emperyalistler ve onların bölgedeki uzantılarının nüfuz savaşının devam ettiği petrol ve doğal gaz zengini “Ortadoğu ve Kuzey Afrika” yeni sürprizlere gebe.

Dördüncüsü; ABD’nin Sünni Kamp olarak adlandırdığı blokta yeni gelişmelere tanıklık edilebilir.

Enerji ve enerji yollarının kontrolünün önemi devam ettiği müddetçe önümüzdeki süreçte bloklaşmalara yeni katılımlar ve eksilmeler ve yeni hamleler göreceğiz. Bölgenin şekillenmesinde mihenk taşı olan Sykes-Picot anlaşmasından yüz yıl sonra yaşananlara bakıldığında, “emperyal güçlerin bölgeden elini çekmesi”nin önemi daha iyi anlaşılıyor.