Britanya genel seçimleri ve emekçilerin tepkisi

Cengiz Kaynar

Geride bıraktığımız Nisan ayı ortalarında başbakan Theresa May’in ansızın ilan ettiği 8 Haziran erken genel seçimleri, ülke içinde ve dışında yürüttüğü sermaye siyasetini daha da ilerden sürdürmek üzere daha geniş kamuoyu desteği hedefleyen Muhafazakar Parti hükümetinin, seçimlerden en fazla oy ve milletvekiliyle çıkmasına rağmen, denebilir ki hezimetiyle sonuçlandı. İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’nın tümünü kapsayarak, Britanya çapında 650 seçim bölgesinde 46,8 milyonluk toplam seçmen kitlesinin %68,7’sinin katılımıyla gerçekleşen seçimlerden Muhafazakar Parti 13,7 milyon oy ve %42,2 bir oranla 318 milletvekili çıkarırken, Jeremy Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi (Labour Party -İP) de %40’lık bir oy oranıyla (12,8 milyon) milletvekili sayısını 262’ye yükseltti. Hükümet böylece seçimler öncesi sahip olduğu 331 milletvekilli çoğunluğu kaybederken, Corbyn liderliği üzerinden kamuoyunda başarısızlık elde etmesi beklenen İP, milletvekili sayısını 30 artırmış oldu.

Parlamentonun diğer başlıca partilerinden İskoçya Ulusal Partisi (Scottish National Party) diğer partilere 21 milletvekili kaptırarak 35 milletvekilinde kalırken, Muhafazakarlar burada en büyük başarılarını kaydederek, İskoç milletvekili sayısını 1’den 13’e yükselttiler. Seçimlerden iki Kuzey İrlanda partisi cumhuriyetçi Sinn Fein ile Britanya yanlısı Democratic Unionist Party (DUP) de rakip partileri saf dışı bırakarak, milletvekili sayılarını, sırasıyla, 7 ve 10’a çıkardılar. Seçimlerin başlıca başka sonuçlarından biri de, Britanya’nın kemer sıkma ve AB referandumu ve çıkma süreci (Brexit) boyunca yabancı düşmanlığı üzerinden bir politika yürüterek yükseliş göstermiş olan ırkçı UKIP’in (United Kingdom Independence Party – Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi) oy tabanının çökmüş olması ve ülke çapında aldığı yarım milyondan fazla oya rağmen parlamenter varlığının sona ermesi oldu. Parti lideri Paul Nuttall seçim sonuçları açıklanır açıklanmaz istifa ederken, geçmiş Muhafazakar koalisyonlarda yer alarak yürüttüğü siyaset nedeniyle halk tepkisi alarak güç kaybeden ve bu seçimlerde milletvekili sayısını sadece 4 artırarak 12’ye çıkaran Liberal Demokrat Parti lideri Tim Farron da 14 Haziran günü görevinden ayrılacağını açıkladı.

YouGov, ICM, IpsosMori gibi başlıca kamuoyu araştırmalarının seçimlerin ilan edildiği 17 Nisan tarihinden önce ve hemen sonrasında, seçimlerde Muhafazakar Parti’nin İP’ne ortalama %15 ile %25 arasında bir oranda fark atarak, “rahat” ya da “ezici” bir çoğunluk elde edeceğini öngördüğü tahminlere rağmen, Muhafazakarların 318 milletvekilinde kalarak, hükümet oluşturmak için gereken 326’yı tutturamamaları, seçimlerin ‘askıda kalan bir parlamentoyla ve bir koalisyonun zorunlu hale gelmesiyle sonuçlandı. Bu haliyle “Brexitle oluşan toplumsal kamplaşmaya karşı birlik sağlayarak sağlam ve güçlü bir liderlik sunma” gerekçesiyle, yine aynı kamuoyu tahminleri ve İP lideri “sosyalist” söylemli Corbyn’e karşı siyasi bir mutabakat olduğu varsayımları üzerinden seçimlere daha fazla güç kazanmak için giden Muhafazakar Parti ve başbakan Theresa May’in oynadığı kumar geri tepmiş oldu. Hükümet cephesinde, seçim sonuçlarının da ifade ettiği parti siyasetinin ve başbakan Theresa May’in otoritesinin ciddi ölçüde sarsıldığı bir kampanya sürecinden sonra ortaya çıkan bu yeni siyasi tablo, May’in kendi partisi içinden ve dışından yükselişi süren istifa çağrılarına rağmen, Kuzey İrlanda Britanya milliyetçisi paramiliter grupların siyasi uzantılarından biri olarak bilinen DUP ile geleceği “pamuk ipliğine bağlı” bir koalisyon hükümeti kurma çabalarıyla belirleniyor.

Buna karşılık, kazandığı 262 milletvekiliyle Avam Kamarasında bir çoğunluk elde edemese de, seçimlerden 12 milyondan fazla oy ve %40’lık bir oranla çıkarak, 1974’den bu yana en büyük desteklerden birini alan İşçi Partisi ve lideri Jeremy Corbyn seçimlerden daha güçlü çıktı. Parti liderliğine geldiği 2015 yazından bu yana gerek medya ve hükümetin gerekse de kendi partisi içerisinde yoğun bir muhalefet, anti-propaganda ve karalamaya konu olmuş “sosyalist” söylemli Jeremy Corbyn liderliğiyle güçlü bir muhalefet olunamadığına/yapılamadığına dair kamuoyunda neredeyse bir mutabakat olduğu ve bunun bir yansıması olarak seçimlerde Muhafazakarların ezici bir çoğunluk kazanacakları tahminlerine rağmen, dokuz haftalık bir süre içerisinde İşçi Partisi, özellikle Mayıs ayı başlarında seçim manifestolarının kamuoyuna sızdırılmasından sonra yavaş yavaş seçim gündemine hakim konuma geldi. Partinin hükümetin kemer-sıkma, gerici Brexit siyasetine ve eğitim, sağlık gibi kamu hizmetlerindeki uygulama ve planlarına karşıtlık üzerinden yükselen seçim kampanyası, sonuçların gösterdiği gibi, özellikle gençliğin büyük bir desteğiyle tahminlerin çok üstünde bir performans gösterdi. Seçimlere katılım oranı olan %68,7 de, 2015 seçimlerine kıyasla %2’lik bir artışı temsil ederek, kimi çevrelerce İP etrafında şekillenen bu tepkinin bir göstergesi olarak kaydedildi.

Bu noktaya kadar sadece genel istatistiki bilgileriyle ele alınan seçim sonuçlarının gösterdiği gibi, seçimler hükümetin kemer-sıkma, savaş, çalışma yaşamını daha da esnekleştirerek ücret ve çalışma haklarını kısıtlama ve milliyetçi Brexit siyasetine tepkinin ifadesine dönüşmüş, seçimlerin görünürdeki başlıca iki sonucu da, hükümetin güç kaybetmesi, ama buna karşılık, kamuoyunun karşıt yöndeki “beklentileri”ne rağmen bu tepkinin İşçi Partisi etrafında toplanarak, Parti ve Corbyn liderliğinin güç kazanması olmuştur. Hem seçimlere genel katılımın artışının hem de bu iki sonucun gösterdiği ise, bu yeni siyasi konjönktürün oluşmasında işçi ve emekçilerinin seçimlere katılımının ve tercihlerinin büyük bir rolü olduğudur.

Bu anlamda, seçimlerin bu şekilde sonuçlanmasına kaynaklık etmiş Britanya’daki somut toplumsal ve siyasi koşulların kısaca da olsa hatırlanıp seçim sonuçlarına nasıl yansıdıklarının ve bunun kriz ve sonrasında işçi ve emekçilerin tüm haklarını ortadan kaldırmak üzere kemer-sıkma, özelleştirme ve esnekleştirme gibi dayatmalarla azgın bir program yürütmüş Muhafazakar hükümetin sermaye siyaseti açısından ne anlama geldiğini sorgulamak, içerisinden geçilen özgül durumun özelliklerini ve bunun üzerinden, işçi ve emekçilerin sosyalizm mücadelesinin acil ve uzun vadeli sorun ve ihtiyaçlarını anlamak açısından önemli. Ama bunun yanında ve bu temel üzerinde, aynı zamanda yapılması gereken başka bir şey de, Corbyn’in “başarısı”nın ve somut haliyle ifade ettiği siyasal çizginin, işçi ve emekçilerin bir sınıf olarak sosyalizm için örgütlenmesinin özgül ve genel ihtiyaçları açısından değerlendirilmesidir. Çünkü seçim sonuçları, İşçi Partisi tabanının Jeremy Corbyn’in göreve geldiği 2015’den bu yana büyümesinin bir ürünü olduğu kadar, kamu haklarıyla ilgili süren kitlesel sağlık ve eğitim gibi irili ufaklı birçok yerel ve ulusal kampanyanın, daha da yakıcı bir sorun haline gelmiş ırkçılık ve savaşa karşı süren barış kampanyalarının, kısmi de olsa sendikaların ve etkileri sınırlı olsa da ülkenin başlıca “sosyalist” ve “sınıf” partilerinin ezici çoğunluğunun desteğinin de bir ürünü olmuş, partinin başarısı kısmi de olsa “sosyalist” “kamulaştırma,” “sosyal güvenlik haklarını tesis etme” vb. söylemleriyle “sosyalist” bir parti olmasına atfedilmiştir. Parlamentonun iki ana partisi olan Muhafazakar ve İşçi Partisi’nin toplam oyunun %80’i geçmesinin 1974’den beri görülmemiş bir eğilim olmasının iki partili döneme geri dönüldüğü ve siyasal parçalanma ve altüst oluşun böylece sona erdiğini gösterdiği iddiaları üzerinden İşçi Partisi’nin bu biçimde işçi ve emekçilere bir “sınıf partisi” alternatifi olarak sunulması da, seçim siyaseti ve manifestoda en güncel biçimiyle ifadesini bulan parti siyasetinin ve sorunlarının genel de olsa bir değerlendirmesini gerekli kılıyor. Örneğin, iddia edildiği gibi, bu seçimlerin ve İşçi Partisi’nin “başarısı”, dünyadaki genel duruma da paralel bir biçimde Britanya emekçilerinin yaşam ve çalışma koşullarının en geri noktada olduğu, ama buna karşılık değişim ve sosyalizm için örgütlülükleriyle yaşadıkları zayıflık ve kararsızlığın aşılması mıdır?

Değerlendirmemiz, kriz ve sonrasında kemer-sıkma, esnekleştirme ve özelleştirme programının daha da yoğunlaştırılmasına yönelik sermayenin Muhafazakar hükümetlerinin kısıtlama politikalarında ifadesini bulan toplumu yeniden düzenleme hamlesi açısından bir dönüm noktasına gelindiğini, bu siyasete karşı halk ve emekçi kitlelerinin daha da dolaysızlaşmakla birlikte “daha iyi bir Brexit” olsun, siyasal sınıfa tepki olsun, değişik biçimlerdeki tepkisinin bu seçim sonuçlarını belirlediğini göstermektedir. Bunun en belirgin göstergesi, İşçi Partisi’nin aldığı seçim sonuçlarında yansıyanın kriz ve sonrasında emekçileşen kesimlerin tepki ve kaygıları olmasıdır. Ancak söylenmelidir ki, İşçi Partisi ve izlediği siyasetin Yunanistan’da Syriza ve İspanya’da Podemos gibi son on yılda ortaya çıkan sol sosyal-demokrat partilerin karşılaştığı türden çelişkilerle yüz yüzedir. Ve Corbyn önderliği ve izlediği siyasetin işçi ve emekçiler açısından olumlu ya da olumsuz ama belirli bir rol oynaması için bile, Muhafazakar Parti politikalarına ve hak gasplarına karşı mücadeleyi sürdürüp yükseltmek zorunda olduğu tartışmasızdır.

TOPLUMUN SAĞCILAŞMASI MI YOKSA YOKSULLUK VE SÖMÜRÜ MÜ?

Son Muhafazakar Parti iktidarının başladığı 2015’den bu yana gelişen süreçte siyasal ve toplumsal yaşama damgasını vuran konuların başında yine işsizlik ile yoksulluğun yanında emekçilerin emeklilik ve hastalık ödemelerini de içeren sosyal güvenlik sisteminin daha ileriden tasfiyesi yer aldı. Hükümetin yaşlı bakım hizmetleri veya engellilik yardımları gibi konularla ilgili olarak –kamuoyu baskısıyla yavaşlatır gibi görünse de– sürdürdüğü “kemer-sıkma” siyasetine karşı halk tepkisi sürdü, sürüyor.

Geçen seçimlerin akabinde, Haziran 2015’de gerçekleşen ve yüz binlerin katıldığı ulusal gösteriden sonra da süren bu tepki, bugün kendisini, hala sürmekte olan People’s Assembly (Halklar Meclisi) kampanyasının irili ufaklı yerel ve ulusal etkinlik ve gösterilerinde, kamuoyunda konuyla ilgili süren yoğun tartışmalarda ve bu tepkinin muhalefet partilerinin yürüttükleri siyasetin içeriği haline gelmiş olmasında ifade ediyor. Kamuoyu baskısıyla, örneğin, geçen Mart ayında olduğu gibi, Maliye Bakanı Phil Hammond toplumsal bakım (Social Care) ve engellilik ödemelerine yönelik yeni yasa tasarılarını geri çekmeye zorlanabiliyor ve hükümet siyaseti anında değiştirilebiliyor veya yine aynı tepki, İşçi Partisi’nden Liberal Demokratlar’a parlamentonun muhalif partilerinin hem yürüttükleri genel siyasetlerinin hem de seçim vaatlerinin çarpıcı bir ögesi olmayı sürdürebiliyordu.

Tory Hükümetine bu seçimlerde etkili ve gidişatı etkileyebilecek bir tepki verilmesini sağlayan hak kesintileri konusundaki hükümet icraatı, tabii ki bununla sınırlı değildi. Yine sağlık, eğitim, konut, ulaşım alanındaki haklar açısından da, son Muhafazakar Hükümetin siyaseti, emekçiler için sömürü, baskı ve adaletsizlik anlamına geldi. Ulusal sağlık hizmeti NHS’in yeteri kadar fonlanmaması ve süren özelleştirmelerle halk sağlık hizmetlerin budanması, artan harç oranlarıyla orta ve yüksek eğitim sisteminin sadece zenginler için şekillenmesi sürdü. Kiraların artmasını sağlayan kentsel dönüşüm projelerinin desteklenmesi bir siyaset haline getirilirken, yerel belediyelere ayrılan genel ve konut bütçelerinin düşürülmesiyle Council Tax gibi vergiler artırıldı, kira yardımları kısıtlandı veya 21 yaş altı gençler açısından olduğu gibi tümüyle ortadan kaldırıldı. Kalitesi düşen ve bilet fiyatları artan ulaşım sisteminde de halkın vergilerinin özel şirketler tarafından çarçur edilmesi sürdü. Artan yoksulluğun ve özellikle daha da belirginleşmeye başlayan konut sorunuyla bağlantılı biçimde emekçi kitlelerinin büyük kent merkezlerinden sürülmesinin hızlanmasıysa, içinden geçtiğimiz sürecin hükümet siyasetiyle doğrudan bağlantılı bir başka toplumsal sonucuydu.

Kriz bahanesiyle emekçilerin haklarının tasfiyesini hızlandırıp, faturasını da emekçilere kesen halk düşmanı bir devlet politikası yanında, bu son Muhafazakar Parti iktidarı dönemi, aynı zamanda, özellikle gençliği de kapsayarak işsizlik ve yoksulluğun arttığı, emekçi ücretlerinin düştüğü, iş ve çalışma hakları açısından da ciddi gerilemelerin yaşandığı bir dönem oldu. Tabii ki bunun asıl nedeni hükümetin yürüttüğü “kemer-sıkma” ve serbest piyasa politikalarıydı. Sendikalar Konfederasyonu TUC (Trade Union Congress) güncel verilerine göre, 2016’da gerçek ücretlerin düşüşü sürdü; ortalama haftalık ücret, 2008’e kıyasla şimdi haftada £24 daha düşük oranda. Ama aynı Muhafazakar Parti Hükümeti döneminde, ONS verilerine göre, enflasyon sürekli yükselerek, Ekim 2015’de resmi verilere göre %0,2 olan oran bugün %2,9’ya ulaştı ve TUC verilerinin de gösterdiği gibi, bu hane başına düşen ortalama borcun artması anlamına geldi. 2016’de £13,200 olan bu oranın 2017’de £13,900 yükseleceği ve 2020’den sonra £15,000’i geçeceği tahmin ediliyor. Kredi kartı, öğrenci harcı, banka borçları ve araba borçlarından oluşan bu borçlar artmasına rağmen, asgari ücrette ciddi bir yükseliş olmadı ve işsizliğin yaygın olduğu 18-24 yaş arasındaki gençler saatte ortalama 45p daha düşük ücretle çalıştılar. Kamu emekçileri açısından da, tümüyle keyfi bir kararla %1’lik ücret dondurulması yürürlükte kaldı.

Bu koşullarda yürütülen seçim kampanyasında, Muhafazakar Parti seçim manifestosunda yer alan yaşlı bakım hizmetlerinde sürekli sosyal güvenliğe muhtaç olanların mülklerine ölümlerinden sonra giderleri karşılamak üzere el konulması planlarını içeren ve kamuoyunda “bunaklık vergisi” olarak bilinen “refah reformları”nın yoğun bir tepkiyle karşılanmasının ardından başbakan May’in bir gelir sınırı belirleneceğini ileri sürerek manifestosundan çark etmesi, hükümetin sosyal güvenlik kısıtlamalarını seçim gündemine daha da taşıyarak, bu konudaki tepkinin seçimlerde belirleyici olmasını sağladı. Bunun yanında, Lord Ashcroft araştırmalarına göre, İP’in aldığı oy ve desteğin 18-24 arası seçmenlerin %66’sıyla hükümetin çalışma ve sosyal güvenlik hakları açısından kısıtlayıcı Brexit siyasetine karşı çıkan AB’de kalma taraftarlarının %51’inden geliyor olması da, bu seçim sonuçlarının hükümetin izlediği serbest piyasacı özelleştirme ve esnekleştirme politikasına karşı tepkiyle belirlendiğini gösteren bir başka veri olmuştur. Bunun yanında, başlıca sendika Konfederasyonu Trade Union Council çağrı yapmamış olsa da, özellikle parti üyesi Genel İş Sendikası Unite ve hizmet sektörü sendikası Unison önderliğinde parti içi ve dışındaki sendikaların büyük desteğiyle İP’nin yükseliş göstermesi ve bu desteğin özellikle NHS özelleştirmesine ve kamu hizmetleriyle çalışanların çalışma koşullarının daha da ağırlaşması nedeniyle sürmesi göz önünde bulundurulduğunda, seçimlerde, siyasal niteliği hala sosyal adaletçiliği geçmese de, emekçilerin ekonomik talep ve tepkilerinin büyük bir rol oynadığını gösteren olgulardır.

Özellikle gençliğin ve emekçi kitlesinin kayda değer bir kesimin tepkilerinin bu şekilde seçimlere yansımış olmasının gösterdiği toplumsal olgulardan biri, kriz ve sonrasında daha büyük bir yoksullaşmayla ciddi bir emekçileşmenin yaşandığı ve bu yeni emekçi kitlesinin –henüz bağımsız sınıf siyaseti olarak ifadesini bulamasa bile– belirli bir siyasi tepki verme eğiliminde olduğudur. Britanya’nın yakın geçmiş siyasi yaşamının gündeminde, genç işsizliğinin ve yılda £9,000’lara varan üniversite harçları, genç doktorların grevleri, çalışma yaşamında esneklik ve sıfır-saat iş sözleşmeleri gibi konuların ağırlıklı olarak yer aldığı hatırlandığında, bu konuda yaşanan tepkilerin de seçimlere yansıyarak, kendini İP’e destek olarak ifade ettiğini söylemek mümkün. Özellikle Unison şefi David Prentis ve Blairci-AB’ci TUC şefi Francis O’Grady’nin tavırlarında görüldüğü gibi, sendikalar Jeremy Corbyn liderliğine tümüyle destek vermeseler bile, sendika ve emek örgütlerinin İP’ne verdikleri destek çok genişti. Bir sonraki bölümde ele alınacak Corbyn’in seçim manifestosunun içeriğiyle birlikte ele alındığında, bunun gösterdiği, 2008 Krizi ve sonrasında emekçileşen kesimlerin Corbyn hareketinin önemli toplumsal bir dayanağı olduğudur. Nitekim, bu durum, Tory Hükümeti’yle birlikte zenginlerle yoksullar arasındaki uçurumun daha da büyüdüğünün bir göstergesi ve nüfusun en üst %10’u tüm zenginliğin %53’üne sahip oluşuyla İngiliz silah şirketi BAE Systems’in, kimya tekeli Glaxo Smith Kline’ın ve yine başlıca bankalarının kârlarının artmasının bir aynasıdır. Tüm bunların yanında, Corbyn’in seçim kampanyasının gençliğin sosyal alanlarında başarılı olduğu ve özellikle sosyal medyayı etkili bir biçimde kullandığı göz önünde bulundurulduğunda, bu sonuçlar, bir nebze de olsa, emekçilerin ve gençliğin, gerek bahsettiğimiz halk tepkileri gerekse de cılız bir parlamento muhalefetinin açıklamaları üzerinden Hükümet ve hemen tümüyle hizmetindeki yazılı ve görsel medya tarafından yürütülen işçi ve emekçilerin kendi siyasetlerini yapamayacaklarına yönelik asılsız ve gittikçe de azgınlaşan bir karalama kampanyasına da bir tepkiydi. Seçim günü Corbyn’ne dair aralarında 40’a yakın sayfa ayıran Sun ve Daily Mail gazetelerinin seçmenler tarafından topluca alınıp yakılması, çöpe atılması eylemleri bunun örneklerindendi.

Gençliğin, emekçileşen yığınların ve işçi ve emekçilerin seçimleri hak kesintilerine karşı tepkilerini ifade etmenin bir vesilesine dönüştürmelerinin bir sonucu da, hem Muhafazakar Hükümetin hem genel olarak Avrupa ülkelerinde yaygın bir şekilde uygulanmış “kemer-sıkma” politikalarının aldığı darbe olmuştur. Bunun bir nedeni halk tepkisi ve Crobyn’in ortaya attığı sosyal-devletçi ve Keynesçi politikaların gördüğü destekse, bir başkası da, burjuva cephesinde, kapitalizmden olmasa bile neo-liberalizm ve olumsuz sonuçlarından bıkmış çeşitli kesimlerin Muhafazakar Parti’nin belirsiz, gözü dönmüş ekonomi politikalarına karşı tepkisidir. Nitekim İP ve Corbyn’in “kamulaştırma”, “sosyal-güvenliği iyileştirme” ücretleri artırma gibi vaatlerden oluşan seçim kampanyasının, Parti içi ve dışında sağcı Blairciler ve Muhafazakarlar tarafından gündemden ve seçimleri kazanmayı sağlayacak siyasi “merkezi” yakalamaktan uzak olarak görüldüğü halde, aldığı destek ve İP’nin kazandığı güç, milletvekilinden eski bakanına, içerisinde Polly Toynbee’den Jonathan Freedland’la Andrew Rawnsley’e, seçkin “sol” kentli Guardian yazarlarından diğer tüm gazete yazar ve başyazarlarına, Blair’ci Compass gibi think-tanklara kadar geniş bir yelpazenin tövbe ve af dileme seliyle karşılanıyor. En azından bu etken ve bu konuda şimdilik sadece görünüşte olan değişimi Corbyn’in gölge kabine üyesi Emily Thornberry’nin sözleri özetliyor: “Corbyn sayesinde kamulaştırma siyasetini bir parti olarak savunabilmemiz mümkün hale geldi”!

Buna karşılık parti dışından Corbyn’e “kemer-sıkma” politikalarına tepki nedeniyle destek gelmiş, seçimlerden sonra daha da artan bir biçimde Guardian yazarı Keynesçi Larry Elliot, ekonomist Joseph Stiglitz gibi ekonomistler olsun, partisinde kendisine karşı muhalefet yürütmüş olan Blairciler olsun, değişik çevreler, bu siyaseti kendi çizgilerine asimile etmeyle ortaya çıkan nüanslarından bağımsız biçimde, seçim manifestosunun “kemer-sıkma” karşıtı programına övgüler dizmeye başladılar bile. Ancak hükümetin ve özellikle başbakan Therese May’ın seçim kararının ve seçim sürecinde halktan uzak, tepeden bakıcı tavırlarının teşhir edilmesinin gösterdiği gibi, hükümetin kamu hizmetleriyle NHS alanlarında özelleştirmeleri ve kamu bütçe açığının kapatılması bahanesiyle sosyal-güvenlik haklarını budamayı sürdürme konusundaki gözü dönmüşlüğün, geçici nitelemesiyle kurulan azınlık hükümeti icraatı boyunca sürmesinin somut bir olasılık olduğu göz önünde bulundurulduğunda, önümüzdeki dönemde “kemer-sıkma” politikalarına karşı mücadelenin daha da şiddetleneceğini söylemek abartı olmayacaktır. Bu da, işçi ve emekçilerin sosyalizm mücadelesinin özgül ve güncel bir görevi olarak hak kesintilerine karşı mücadelenin yakıcılığını koruyacağı ve eskisinden daha güçlü bir mücadeleyi yükseltmenin gerekli ve önemli olacağı anlamına gelmektedir.

Bu anlamıyla ne Hükümet’in ne de başta The Times, Telegraph ve daha da amiyane tarzlarıyla Daily Mail ve Sun’ın iddia ettiği gibi, seçimler başka bir AB referandumuna dönüşmemiş, seçimin bu şekilde sonuçlanmasında, göçmenlik kontrolleri ve “refah sistemi üzerindeki olumsuz etkileriyle göçmenler” türünden yabancı düşmanlığı, göç krizine karşı korumacılık ve ulusal çıkarların savunması üzerinden savaş demagojilerinin önemli bir etkisi olmamıştır. Bunun göstergesi, UKIP’in oy oranının 4 milyona ulaştığı 2015’den (%12,6) yarım milyonun biraz üzerine (%2) düşerek, parlamenter varlığının ortadan kalkması ve böylece yerel seçimlerde bir biri ardına yaşanan Muhafazakar zaferler döneminin tamamlanması olduğu kadar, AB’de kalma yanlılarının çoğunluğunun Muhafazakar Parti’ye oy vermiş olmasına rağmen (%60), diğer partilerin de hem AB’de kalma hem ayrılma yanlılarının oylarını almış olmaları ve bunun bu partilerin artan oy oranları ile birlikte ele alınması gerekliliğidir. Lord Ashcroft araştırmalarına göre, İP’nin ayrılma yanlılarının %25’inin desteğini almış olmasının yanı sıra UKIP programının Muhafazakar Parti tarafından yutulmasına rağmen bu Brexit anlayışına tepkinin hükümetin güç kaybetmesiyle muhalefetin güçlenmesine yol açtığı düşünüldüğünde, bu, bu seçim sonuçlarının ırkçı, saldırgan göçmenlik ve dış politikaya karşı tepkiyle de belirlendiğini ve bu konuda da yeni hükümetin çizgi değiştirmeye zorlandığını göstermektedir. İP’nin göçmen emekçilerden aldığı destek, Müslüman emekçilerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerin hemen hepsinde İP’in sağladığı seçim başarısı da bunu göstermiştir. Seçim döneminde Manchester ve Londra’da yaşanan iki büyük faciaya da rağmen hükümetin emekçileri birbirine düşürme siyaseti tutmamış, tersine emekçiler seçimlerden bu gerginliklerin göreli olarak dinmesiyle çıkmışlardır.

Seçimlerin, bu yanıyla, örneğin geçen yılki referandumda olduğu gibi Brexit üzerinden milliyetçi bir propagandayla belirlenmemiş olmaması, bu konuda gelişen halk kitlelerinin tepkisinin bir yansıması olarak, bu dönemde emekçilerin birbirine düşürülmesi hamlelerine karşı olumlu bir yanıt olmuştur. Seçimler öncesi toplumsal durum hatırlandığında, bunun önemi daha da açıkça görülecektir: özellikle Brexit siyasetinde en çıplak haliyle görüldüğü gibi, sosyal güvenlik sistemindeki kesintilerin, hak kesintilerinden oluşan kemer-sıkma politikalarının günah keçisi olarak göçmen ve etnik azınlıklar daha belirgin biçimde hedef tahtasına konmuş, sanki göç krizi Britanya’nın da Ortadoğu’da yoğunlaşan dalaşta oynadığı rolün ve daha ilerden pay kapma hamlelerinin de bir ürünü değilmiş gibi, sermayenin çıkarlarına uygun biçimde bu krizde sorumluluk almamak için, yerlerini yurtlarını terk etmeye zorlanan binlerce göçmene karşı karalama kampanyası sürmüştü. Göç Yasası, “göçmenler için düşmanca bir ortam oluşturma” için ev sözleşmelerinde ev-sahiplerine zorunlu kılınan belge kontrollerinin yanında daha ilerden “önlemler”le resmileştirilmişti. Bu nedenledir ki, geride bıraktığımız bir yıllık süre içerisinde ırkçılığa karşı binlerin katıldığı kayda değer halk tepkileri görülmüş; Stand up to Racism kampanyasının son 18 Mart’ta düzenlediği kitlesel gösteriye on binler katılarak ırkçılığa hayır demişti. Seçimlerde Hükümet’in güç kaybetmesi ve İP’nin güç kazanmasının, hatta seçimlerin hükümetin “sıkı” Brexit planlarına karşı bir tepkiye dönüşmesinin bir başka sonucu da “göçmenlik” ve “dış” politikanın bu hatlar üzerinden değişmeye zorlanması olmuştur.

Emekçilerin böylesi bir katılımla, hak-kesintileri ve artan yoksulluğa ve adaletsizliğe karşı tepkilerini konu ederek belirledikleri seçimin sonuçlarından bir diğeriyse, bu tartışmada sadece bazı yönleriyle ele almaya başladığımız İşçi Partisi’nin Jeremy Corbyn liderliğiyle başarısının, dünyadaki değişen genel siyasi/toplumsal konjönktüre de bağlı olarak, özellikle Thatcher döneminden bu yana zayıf ve istikrarsız bir durumda olan Britanya işçi ve emekçilerinin sosyalizm için örgütlü mücadeleleri açısından bir dizi önemli soruyu gündeme taşımış olmasıdır.

Örneğin, bir yandan bu seçimlerde özellikle sendikalar Konfederasyonu TUC şefi Francis O’Grady ve parti üyesi ve şefi Dave Prentis’in Corbyn liderliğine sunduğu çekinceli destekte beliren, sadece asgari taleplerin savunulmasıyla ilgili işbirliği vurgularıyla sınırlı ekonomizm, diğer yandan sadece bir seçim kazanma mekanizmasına dönüşmüş İP bürokrasisinden oluşan, yine sendika ve parti aristokrasisi hakimiyetindeki Parliamentary Labour Party (Parlamenter İşçi Partisi ulusal ve yerel aygıtları – PLP) yapılanmasının en açık biçimiyle nitelediği parlamentarizm ve bunların yanında halk ve emekçilerin yaşamlarıyla kalıcı bağlar kuramayan devrimci hareketin dağınıklığı ve grupçuluğu gibi sorunların gelişmesinin önünde engel olarak durduğu işçi ve emekçilerin bağımsız sınıf örgütlenmesi açısından bu durum İP’le aşılmış mıdır?

Programıyla geniş kitlelerin ve sendikalarda örgütlü emekçilerin geniş desteğini alan Corbyn’e karşı muhalefet ve açıktan sabotörlüklerine rağmen parti sağı ve Blaircilerin seçim kampanyasına katılmaları ve şimdi tövbe ve af dilemelerinin, gölge kabineye seçilmeseler de ses seda çıkarmamalarının, bundan öte Britanya Komünist Partisi (Communist Party of Britain), Sosyalist İşçi Partisi (Socialist Workers Party) ve Sosyalist Parti (Socialist Party) gibi kendine “işçi sınıfı”nın “sosyalist” ve “komünist” partisi diyen birçok oluşumun İP’e açık ve karşılıksız desteklerinin anlamı nedir? Daha özlü bir soruyla, Corbyn’in İşçi Partisi’nin işçi ve emekçiler açısından, onların kendi bağımsız örgütlülükleri ve sınıf çıkarları açısından önemi nedir? Mesele, gerçekten, Britanya reformistlerinin geleneksel olarak söyledikleri gibi İP’nin “ele geçirilimesi ve dönüştürülmesi” midir, yoksa Corbyn liderliğinin içerisinde veya dışında durarak bir tercih yapmaya zorlanacağı bir işçi ve emek hareketi mi yaratmaktır?

Tüm bu sorular ve önümüzdeki dönemde emekçilerin örgütlülüğü ve mücadelelerinin alması gereken çok yönlülüğün gerekliliğine ışık tutmak üzere, bu çerçevede, İP ve Corbyn’in mevcut siyasetinin, özellikle de seçim manifestosunda ifade edildiği biçimiyle özlü bir biçimde incelenmesi gerekiyor. Parti siyasetini ve genel anlayışını belirleyen çelişkileri konu alacağımız tartışma gösterecektir ki, emekçi hareketinin hem potansiyellerini hem de zaaflarını yansıtan Corbyn hareketine karşı tavır sorunu, işçi ve emekçilerin bu tarihsel aşamada kemer-sıkma, yoksullaşma, işsizlik, adaletsizlik ve savaşa karşı yeterli, tutarlı ve işin sonuna gidecek kadar kararlı bir mücadele yürütüp yürütememeleri sorunudur. Bu yönüyle, emekçilerin tepkilerinin İP etrafında toplanması mücadelenin gelişmesi açısından değerlendirilecek, işçilerin bağımsız sınıf siyasetleriyle kendi bağımsız sınıf partisinde birleşmelerinin önündeki somut bazı sorun ve görevlere dikkat çekilerek tartışmaya son verilecektir.

BİR EMEKÇİ MUHALEFETİ Mİ?

Emekçiler, bu seçimlere, nasıl oluşması gerektiği ya da oluşabileceği bir yana, sadece son birkaç yıl içerisinde toplumsal yaşama damgasını vuran belli başlı mücadelelerinde belirdiği haliyle bile olsa, kendilerinin başlıca taleplerini merkezine alan siyasal bir alternatiften yoksun koşullarda gittiler. Sözünü ettiğimiz, hakların güvence altına alınmasının kısa dönem ihtiyaçları açısından, Yeşiller, Liberal Demokrat ve İskoçya Ulusal Partisi gibi diğer resmi muhalefet partileri şöyle dursun, “ilerici” ve “sosyalist” söylemlerle bir işçi-emek partisi rolüne soyunan İşçi Partisi’nin de – belirli kısıtlarla özellikle kesintilerle ilgili bir bölümünü dile getirse de– ne bu talepleri tümüyle savunduğu ne de özellikle seçim manifestolarında ileri sürülen bu taleplere ilişkin siyasetlerinin partiye hakim bir siyaset olduğu söylenebilir. Emekçi halkın gündemine damgasını vuran sosyal güvenlik, emeklilik ve bakım konularında İşçi Partisi, seçim manifestosunda da ifade edildiği gibi, hastalık yardımı, Employment Support Allowance ve yaşlılık yardımlarına yönelik cüzi ve keyfi katkılardan; hane ve yoksulluk giderleri açısından en merkezi yardımlar olan Tax Credits sisteminin –olduğu gibi muhafaza edilerek– bir önceki İşçi Partisi iktidarı dönemindeki durumuna getirilmesi ile yetinen vaatlerden ve sosyal güvenlik sisteminin “kökten” değiştirileceğine dair muğlak ve somut biçimiyle nasıl olacağı belli olmayan “popülist” söylemlerden öteye gitmiyor.

Diğer partiler ve siyasetlerine göre daha “ilerde” olan İP ve ortaya koyduğu siyaset, parti lideri Jeremy Corbyn etrafında şekillenen “sosyalist” söylemli liderlik ile parlamento grubunun çoğunluğunu oluşturan ve Muhafazakar Parti’nin sermaye siyasetinden farklı bir çizgide olmayan Blairci kanat arasındaki siyasi uçurum göz önünde bulundurulduğunda, bu haliyle tam anlamıyla bir parti siyaseti olmaması bir yana, tümüyle işçi ve emekçilerin 1980’lerden beri süren özelleştirme dalgası süresince yitirdiği haklarının yalnızca bazılarının iade edilmesine değindir. “İlericiliği”ne rağmen, parti liderliğinin orta-sınıf bir “alçak gönüllüğün” arkasına gizlenen bu konudaki cesaretsizliğine, kendi siyasetlerine de yön verdiğini iddia ettikleri işçi ve emekçilerin sömürü, sosyal adalet ve barış taleplerinin kapitalist sistemin ürettiği haksızlıklarla ilgili ve dolaysızca bu sistemin ürünü olduğunun ortaya konmasına değil “ulusal çıkar” ve “parti birliği”nin gözetilmesi temelinde şekillenen uzlaşmacılığına dairdir. Çoğunluk adına ama çoğunluktan kopuk ve bu nedenle de tümüyle anlamadığı çoğunluğun iradesini uygulamakta gösterdiği çekinceliliğe ve naifliğe dairdir. Bunların da gösterdiği, Corbyn hareketinin, işçi ve emekçilerin yaşam ve çalışma koşulları, ekonomik talepleri açısından kapitalist sömürü düzenini kendisine sorun etmek yerine, tekelci sermayenin serbest-piyasacı, özelleştirmeci ve esnekleştirici saldırgan biçimi olan mevcut neo-liberal politikalarının eleştirisiyle kendisini sınırladığı ve siyasal bir taktik olmak bir yana, bundan öteye gitmenin, içinde Blairciler de olmak üzere, partinin birliğini sağlamaya endekslenmiş olmasıdır. Corbyn siyasetinin bu konuda hala bir karar aşamasında olduğu ve şimdilik uzlaşmacı tavrını sürdürüp sermayenin kesinti, yoksulluk ve adaletsizlik planını tümüyle tersyüz edecek mücadeleci bir eğilime girmediği göz önünde bulundurulduğunda, hem bunun en kısa sürede gerçekleşmesini sağlamak, hem de Corbyn liderliğini buna uygun bir çizgi tutturmaya zorlayacak şekilde sağlık, eğitim, çalışma vb. gibi alanlarda süren hak mücadelelerinin geçmişten daha fazla yükseltilmesi ve bu mücadeleler etrafında bir örgütlülüğün geliştirilmesi bu nedenle daha da yakıcıdır.

Bunun yanında, yine parti liderliğinin özellikle NATO, Ortadoğu’ya müdahale ve nükleer silahlanmaya yönelik “barışçı” yaklaşımına rağmen parti içinde kimi çevreler ağzından süren savaş çığırtkanlığı, AB’den çıkış süreci Brexit konusunda parti sağ kanadının halkın iradesini tanımama tavrı ve yeni bir referandum önerisi, ve buna karşılık, parti liderliğinin AB’nin işçi ve emek karşıtı doğasını sorun etmek şöyle dursun AB ortak pazarında kalma ile ilgili muğlak siyaseti, İP platformunun hiç de öyle emekçilerin talepleri karşılayan bir platform olmadığını gösteren başka örneklerdir. Keza seçim manifestosunu oluşturan sağlık, ulaşım, posta, su hizmetlerinin kamulaştırılması vaatlerinde de aynı iki yönlülük söz konusudur: bir yanıyla bu hizmetlerinin devlet denetimi altına geri getirilerek halk denetiminde olacağı vaat ediliyor, diğer yandan bu kamulaştırma programı çerçevesinde kurulacak devlet kurumlarında “serbest yatırım”ın katkısının süreceği konusunda “esneklik” gösteriliyor. Toplumsal zenginliklerin yaratılmasında emeğin yanında yatırımın rolünden bahsediliyor. Halkın nasıl yöneteceği söylemde kalıyor; özel şirket yerine devlet şirketi, ama hala şirketlerin belirlediği bir yakın gelecek öngörülüyor!

İP’in bu ikircikli siyasal konumu göz önünde bulundurulduğunda, işçi ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarının bir nebze de olsa iyileştirilmesi yönündeki genel talepleri açısından –bağımsız bir sınıf partisinin bulunmadığı koşullarda– sorun, siyasi bir partinin desteklenip desteklenmemesi değil, işçi ve emekçilerin haklarıyla bağımsız sınıf çıkarlarını savunan, mücadeleci sosyalist adayların desteklenip desteklenmemesi sorunu olabilirdi. Bunun nedeni, tekrarla, emekçilerin asgari talepleri açısından İP liderliğinin seçim siyasetinin, muğlaklığı ve yetersizliğine rağmen, sınıfın adayları ve partisinin siyaseti olmaması ve parti siyasetinin emekçi söylemlerle olduğu kadar sermaye ve bürokrasiyle uzlaşmayla belirlenmesidir. Bu anlamda, ne kadar gerçekleştirilebildiği ayrı konudur, ancak bir yandan işçi ve emekçilerden yana talepler ve iyileştirmeler için ve bir yandan Muhafazakar Parti iktidarına ve bir emek siyaseti olamayacağı ve izlenemeyeceğine dair medya propagandasına karşı mücadele ederken, diğer yandan da, İP şahsında, işçi sınıfının bağımsız sınıf siyasetinin kişilere ve izledikleri siyasete indirgenerek revaçtaki bir kimlik siyaseti halinde darlaştırılması eleştirilebilir, işçi ve emekçilerin taleplerinin açıktan ve kararlı bir biçimde savunulmasını talep edilebilirdi. Bunun altını çizdiği ve önümüzdeki dönem açısından bir görev olarak dayattığı şey ise, İP’de yer alıp almamayı sorun edinme ya da partinin sol-liberal kesimleriyle birlikte Yeşiller ve Liberal Demokratların da dillendirdikleri Muhafazakar Hükümet politikalarına karşı “kamu yararına” kurulacak bir koalisyonu savunmayı değil, işçi ve emekçilerin birliğinin, bir mücadele birliği olarak gerçekleştirilmesi, yerel ve ulusal ölçekte ortak mücadelenin ve platformlarının geliştirilmesi için çaba göstermektir. Örneğin etrafında ortak mücadelenin geliştiği NHS kampanyalarının etkinlikleri ve sosyal güvenlik mücadelelerinin platformu halindeki People’s Assembly’nin (Halklar Meclisi) etkinliklerinin İP ve üyeleriyle olduğu kadar, sendika ve emek örgütleriyle geliştirilip yaygın eylemler haline getirilmesi gibi!

Muğlak tutum ve siyasetinin tüm tutarsızlığına rağmen, İP’in aldığı seçim desteğinin yanında, bugün emeğin siyasetini yürüttüğü iddiasında olan siyasi oluşum, sendika ve şubelerinin, süren sosyal güvenlik ve demokratik özgürlükler ile ilgili ulusal ve yerel kampanyaların, aydınların ezici bir ağırlığının desteğine sahip olması bile, parti siyasetine söz ettiğimiz halk tepki ve beklentilerinin yön verdiğini gösteriyor. Nitekim Corbyn’in kendisi de, parti liderliğine bu tepkinin bir ürünü olarak gelmiştir ve kendisine karşı birbirinden azgın ve ikiyüzlü propaganda kampanyalarının yürütüldüğü iki seçimde de, parti milletvekilleri ve bürokrasisinin desteğiyle değil, bu destekle ayakta kalabilmektedir. Bu da, bugün İP’in seçim başarısına bağlanmış bir emek mücadelesinin sadece söylemde emek yanlısı olabileceği, işçi ve emekçilerin “yükselen” sosyal-demokrat bir İP siyasetiyle yetinmemeleri ama onu sınıf taleplerini savunma ve yerine getirmede tutarlı olmaya zorlamaları ve ötesinde, kendi talepleri etrafında bağımsız bir sınıf partisi olarak birliklerini sağlamak üzere mücadele etmeleri gerektiği anlamına gelir. Ancak seçimden seçime emekçilerden oy isteyen bir parlamento kulübü olmaktan çıkıp, gerçek bir işçi-emek partisinin oluşması açısından İP’in bir rol oynayıp oynamayacağı veya nasıl bir işlevi olacağını da belirleyecek olan; yakında açıklanması kaçınılmaz başka bir erken seçimi veya bir diğerini Corbyn kazansın ya da yitirsin, işçi ve emekçilerin hakları için mücadeleleri ve bunun yansımaları olacaktır. Bu anlamda, İP’in emekçilerin tümünden hasıl olmadığı eleştirisinde ısrar, işçi ve emekçilerin hak ve taleplerini elde etmek için ortak mücadelesi ve geniş birliği çağrılarıyla birleştirilmelidir.

EMEKÇİLERİN KENDİSİNİ ARAYAN SESİ

Güç kaybetmesine rağmen sermayenin muhafazakar partisi bu seçimlerden galip çıkmış, hem ülke içinde emekçilere saldırı programını, hem Ortadoğu’da ve hem de AB’de yürüttüğü emperyalist politikaları kamuoyundan büyük bir destek almasa da, sürdürmeye girişmiştir. Seçimlerin yansıtmış olduğu keskinleşen toplumsal ve iktisadi çelişkilerin derinleşmesi, ülkede yüzlerce emekçi ve yoksulun canını almaya devam eden felaket ve saldırılar karşısında sarsılmayı sürdüren, “pamuk ipliğine bağlı” ve hala “Kraliçe Nutku”nu vererek kendini doğru dürüst ilan etmemiş koalisyon hükümeti, bazı çevrelerce Ekim ayı gibi yakın bir tarihte gerçekleşebileceği tahmin edilen yine bir erken seçimle sonuçlanacak siyasi bir krizin eşiğinde duruyor.

Ve dahası yıl boyunca artan enflasyon oranlarıyla buna bağlı olarak ücretlerin düşüşü ve dünya ortalamalarının tutarlı biçimde altında seyretmeyi sürdüren büyüme oranlarının işaret ettiği ve Economist’in 10 Haziran tarihli başyazısının da dikkat çektiği “seçmenin saadetle bihaber olduğu yaklaşan çalkantılı ekonomik dönem” de, Hükümeti ekonomi alanında bekleyen açmazları özetliyor. Buna, Hükümet’in daha şimdiden AB’ye borçların ödenmesi konusunda fire veren Brexit siyasetinin oluşturacağı baskı eklendiğinde, Hükümet için durum gerçekten de Guardian gazetesinde Martin Rowson’in bir karikatüründe belirtildiği gibi: “Bir hayaletin üzerinde dolaşan Avrupa var.”

Bu haliyle, içerisinden geçilen siyasal ve toplumsal çalkantılı dönemin belirsizliğine katkıda bulunan ve onu keskinleştiren seçim sonuçları, işçi ve emekçilerin mücadeleleri açısından daha zorlu bir dönemden geçileceğinin belirtilerini sunarken, gerek tepkilerinin seçim sonuçlarının yansıma tarzı, gerekse de İP şahsında yakıcı bir sorun haline gelmesi itibariyle, işçi ve emekçilerin bağımsız örgütlülüğünün kendini giderek daha somut bir politik sorun olarak dayatacağını ortaya koymaktadır.