Antik Yunan dünyasında sınıf mücadelesi üzerine notlar

Arif Koşar

Günümüz modern dünyasında hala geçerli olan birçok kavramın üretildiği, felsefe ve bilimlerin doğduğu, akıl ile akli-olmayanın ayrıldığı Antik Yunan dünyası, üzerine çöken büyük köleci ağırlığa rağmen insanlığın en aydınlık dönemlerinden birisi olmuştur. Bu elbette çelişkili bir aydınlıktır. Savaşların durmak bilmediği, köleliğin günlük yaşamın sıradan bir unsuru sayıldığı, emeğin aşağılandığı ve tüm “aylak”lığın dolayısıyla da yazılı tarihin, bilim, sanat ve felsefenin mülk sahibi sınıflarda toplandığı bir dünya.

Marksist İlkçağ Tarihçisi Geoffrey Ernest Maurice de Ste. Croix’in Antik Yunan Dünyasında Sınıf Mücadelesi[1] kitabı ile Antik Yunan dünyasının yaklaşık bin yılını olağanüstü bir berraklıkla anlatıyor. Bu büyük çalışmasında Croix, Marksizm’in kavrayış ve yöntemsel başarısına ilişkin ipuçları verirken, onun antik toplumu anlamada nasıl bir zenginlik sağladığını gösteriyor. Kurumları, ekonomik-sosyal ilişkileri ve fikirleri ile Antik Yunan ve Roma tarihini ele alan bu eser, antikçağ hakkında yazılmış en kapsayıcı ve derinlikli çalışmalardan biri olarak değerlendiriliyor. Bu makalede ise bu kaynak kitaptan dikkat çeken bazı notlar okuyucularla paylaşılacaktır.

ANTİK TOPLUM NASIL TANIMLANMALI?

Öncelikle, antik toplumu nasıl tanımlamalıyız?

Marksizm’le ilk ya da ikinci el kaynaklardan hemhal olmuş Türkiyeli okur, Antik Yunan dünyasını “köleci toplum” olarak tanımlayacaktır. Friedrich Engels’in “Ailenin, Devletin, Özel Mülkiyetin Kökeni” isimli, artık bir klasik haline gelmiş çalışmasında, Yunan ve Roma gensine dair analizleri de bu görüşün hızla belirmesinde etkilidir. Ancak İlkçağ tarihçileri arasında bu konuda bir görüş birliği gözlemlemek pek de mümkün değil. Döneme ilişkin yazılı belge ve kanıtlar oldukça sınırlı. Olanların ise güvenilir bir biçimde ele alınması hem bilimsel etik hem de içinden çıkılması çok da kolay olmayan bir yöntem sorunudur. Bu belirsizliklerle İlkçağ tarihçileri Antik Yunan dünyasını farklı biçimlerde tanımlamışlardır. Marksistler dışında öne çıkan en ciddi yorum ise, tarihi ve yazılı kalıntıların esas olarak şehirleri ve üst sınıfı kapsadığı, ancak Yunanlıların büyük çoğunluğunun köylerde yaşadığı ve toplumsal üretiminin tamamına yakınının da buradan sağlandığı fikrine dayanmakta, böylece antik Yunan toplumunu bir köylü toplumu olarak değerlendirmektedir.

Bu yaklaşıma itirazında Croix önce yöntemsel bir uyarıda bulunuyor: Her bir toplumsal formasyonun, her ‘üretim biçiminin’ en önemli ayırt edici özelliği, üretken emeğin ağırlıklı kısmının nasıl harcandığı değil, üretim koşullarını kontrol eden hâkim mülk sahibi sınıfların, kendi varlıklarını mümkün kılan artık çekimini nasıl sürdürdükleridir. Marksist İlkçağ tarihçileri tarafından da zaman zaman gözden kaçırılan şey; Marx’ın her bir toplumun gerçekten ayırt edici özelliği olarak, üretken emeğin ağırlıklı kısmının nereden geldiği üzerine değil de, birincil üreticilerden artık çekilmesinin nasıl güvence altına alındığı üzerine yoğunlaşmış olmasıdır. Bu yöntemsel uyarının ardından Croix;

Yunan ve Roma dünyasının” der “gerçek (‘alınıp satılabilir’) köleliğin merkezî bir rol oynadığı, özgür olmayan emek (Marx’ın metninde direkte Zwangsarbeit, ‘doğrudan zorunlu emek’) ile karakterize olmuş bir ‘köle ekonomisi’ olduğunu söyleme hakkını kendimizde bulabiliriz. Gerekçemiz, antik dünyada hâkim mülk sahibi sınıfların artıklarını, toplam üretimin büyük kısmı özgür olmayan emek tarafından gerçekleştirilip gerçekleştirilmemesinden bağımsız bir şekilde, esasen kölelik vasıtasıyla çekmiş olmalarıdır” (s. 77-78).

Aslına bakılırsa, MS 300’e kadar, geçimlik düzeyde ya da buna yakın yaşayan küçük, özgür, bağımsız üreticiler (köylüler, zanaatkar ve tüccarlar), Yunan ve Roma dünyasının pek çok yerinde, pek çok dönemde nüfusun çoğunluğunu oluşturmuş ve toplam üretimin azımsanamayacak bir bölümünü gerçekleştirmiştir. Başta MÖ son yüzyılda ucuz köle kitlelerinin bulunabildiği ve muhtemelen MÖ beşinci ve altıncı yüzyıllarda kölelerin yine çok ucuz olduğu Atina ve birkaç başka Yunan şehri olmak üzere özel durumlar dışında, durum hemen her yerde böyledir. Ancak mülk sahibi sınıfların zenginliği esas olarak, Yunanlıların çoğunluğunu oluşturmalarına rağmen kendi ürettiklerini tüketen ya da pazarlayan özgür köylülerden değil, kölelerin karşılıksız emeğinden sağlanmaktadır. Bu nedenle Croix, Antik Yunan dünyasından geniş anlamıyla bir ‘köle ekonomisi’ olarak söz edebileceğini vurgular.

Klasik uygarlığın bir köle-sahibi toplum karakterine sahip olduğuna ilişkin dile getirdiği önermeleri şaşırtıcı bulanlar için Croix, daha “modern” köleci toplumlardaki duruma işaret eder: 18. yüzyıl Amerikan Güneyi. Köleler nüfusun yarısından daha azını teşkil etse ve köle sahipleri çok küçük bir azınlık olsa bile, yaygın kullanıma göre bir toplumdan ‘köle sahibi’ diye söz etme hakkına sahibiz (s. 77).

Marx da, Yunanlıların ve Romalıların dünyasının en gelişkin haline, bir “köle ekonomisi” ya da “köle sistemi” şeklinde atıfta bulunmuştur: “kölelik ya da serflik antikitede ve Orta Çağlar boyunca toplumsal üretimin geniş temelini oluşturur.” Ve “Doğrudan zorunlu emek antik dünyanın temelidir.

Yine de Marx, antik dünyada köylülerin Yunan ve Roma dünyasının ilk aşamalarında oynadığı önemli rolün de farkına varmıştı. Bu nedenle “hâkim ve normal biçim olarak toprak parçaları üzerindeki özgür, kendini-yöneten köylü mülk sahipliği biçimi … Klasik antikitenin en parlak dönemlerinde toplumun iktisadi temelini … oluşturmuştur” ve “küçük ölçekli köylü tarımı ve bağımsız el sanatlarının sürdürülmesi … kölelik üretime tam anlamıyla hâkim olmadan önce … en parlak dönemlerinde Klasik toplulukların iktisadi temelini şekillendirmiştir” diyebilmiştir (Marx’tan aktaran Croix, s. 79).

SINIFSAL DURUMUN ETKİSİ

Croix’e göre; Yunan ve Roma toplumlarını çözümlemek için en elverişli kategori sınıflardır. “Söylediğim sadece sınıfın genel olarak (herhangi bir verili anda) ve uzun vadede en önemli ve Yunan tarihini anlamamızda ve geçirdiği değişim sürecini açıklamamızda bize en fazla yardımı dokunan temel kategori olduğu.” (s. 69) “Statü”ye bağlı bir “toplumsal tabakalaşma” şemasının bazı yararlı sonuçlar da üretebileceğini belirten Croix, “tabii eğer onları durmaları gerektiği yerde tutabilir ve kendi başlarına tarihin gerçek sırlarını, yani insan davranışının ve toplumsal değişimin kaynak ve nedenlerini açığa çıkarmayacaklarını idrak edebilirsek” (s. 69) şartını ekler.

Toplumsal statü ve siyasi iktidar her şeyden önce sınıf konumundan türeme eğilimindedir. Gerçekten de, Klasik dönemdeki Yunan oligarşisinin en yaygın biçiminde doğrudan mülkiyet şartına bağlı olan siyasi statü söz konusuydu. Uzun vadede iktisadi olanın dışında başka bir temelden kaynaklanan ayrımların eninde sonunda iktisadi sınıf temelli ayrımlara uygun olarak eriyip kendilerini bu tür ayrımlara dönüştürecekleri söylenebilir. Tam da bu noktada Croix ilginç bir örnek verir:

Bir Mısırlı mülk sahibi durumunda ise bir Yunanlı’ya, bir Yunanlı da mülksüzse bir Mısırlıya dönüşebilirdi. Bu açıdan Croix’e göre; Yunan bölgesinin daha doğu kesimlerinde kolayca göze çarpan, tamamıyla etnik ya da dilsel etkenleri, iktisadi ve toplumsal etkenler aleyhine abartmamalıyız. Yunanistan’da, Yunanlıların yüzyıllardır yerleşik oldukları ve en yoksul köylünün de (çok daha aşağı bir kültürel seviyede olsa da) şehirli bir ileri gelen kadar Helen olabildiği Ege adaları ve Küçük Asya’nın daha batı kıyılarında bile, sömürücülerle onların geçimini sağlayanlar arasındaki sınıf ayrımları çok hakikiydi. Bu ayrımlar, sıradan insanlar, pek çoğunun demokratik bir yönetim biçimi altında elde etmiş olduğu korumayı tamamen kaybettiklerinde doğal olarak derinleşti. Büyük Helenistik krallıkların denetimine yeni girmiş “Oryantal” bölgelerdeyse, “Helen” ve “barbar” arasındaki kesin farklılık, tedricen, mülk sahibiyle mülksüz arasındaki daha saf bir sınıf ayrımına dönüşmüştür:

Bu, Yunanlılarla yerli Mısırlılar arasındaki, dil, din, kültür ve genel olarak ‘yaşam tarzları’na yayılan uçurumun, ilk başlarda başka yerlere kıyasla daha geniş olmadığı Mısır için bile geçerliydi. (…) MÖ 200’den sonra ‘bazı yerliler basamak atlayıp Yunan isimleri alırken, bazı Yunanlılar da düştüler; aynı aile içinde Yunanlı ve yerli isimleri bir arada görülmeye başladı. Bazı Yunanlılar kendilerini ayırsalar da Yunanlılarla fellahlar[2] arasında yeni bir karma ırk oluştu ve Helen sözcüğü bir miktar Yunan kültürüne sahip olan herkesi ifade etmeye başladı’. Mısır’da, başka yerlerde olduğu gibi, ‘Yunanlı olmak’, kesinlikle soy meselesinden çok daha fazla kültür meselesiydi ve bizatihi kültür de, büyük oranda mülkiyet sahipliğine dayanıyordu. MÖ ikinci yüzyılın sona ermesinden önce, Rostovtzeff’in de belirttiği gibi, ‘Toplumsal ve iktisadi açıdan, artık üst ve alt sınıflar arasındaki ayrım çizgisinin yukarısında Yunanlılar, aşağısındaysa Mısırlılar değil, genel olarak zenginler ve yoksullar bulunuyordu. İlk grup arasında pek çok Mısırlı ve ikincisindeyse pek çok Yunanlı vardı’; fakat (artık birçok Helenleşmiş Mısırlıyı da içine alan) imtiyazlı bir ‘Yunanlı’ sınıfıyla, tabi bir yerli sınıf arasındaki eski ayrım baki kaldı’. (…) mülk sahibi sınıflar genel olarak kendilerini Yunanlı, köylülerse Mısırlı olarak görmeye başladılar. Milattan sonra üçüncü yüzyıldan günümüze kalan papirüs üzerine yazılmış bir mektupta, yazar ‘kardeşlerinin’ kendisini ‘bir barbar ve insan olmayan bir Mısırlı’ olarak görmesini istememektedir” (s. 34-35).

Croix’e göre; antik toplumu, üretim ilişkileri ve bu temelde oluşan sınıflar üzerinden ele almak, diğer tarihsel yaklaşımlara oranla çok daha etkilidir. Çünkü statüye dayanan tasvirler, tamamen farklı bir statüler kümesi üzerinden yorumlanacağından günümüz dünyası için doğrudan bir şey ifade etmezken, Yunan ve Roma toplumlarının, özellikle de Marksist anlamıyla sınıflar üzerinden çözümlenmesi gerçekten de tehdit edicidir. Bu tarihsel ele alış biçimi, günümüze ilişkin doğrudan bir şeyler söyler ve ısrarlı bir şekilde 21. yüzyılın ilk yarısındaki çağdaş dünyaya da uygulanmayı talep eder. “Eğer, aslen her şeyden önce on dokuzuncu yüzyıl kapitalist toplumunun incelenmesinden kaynağını alan Marx’ın çözümlemesinin, sadece antik toplumun yüzlerce yıla yayılan uzun bir dönemini tasvir etmek için değil, fakat aynı zamanda geçirdiği dönüşümleri ve kısmi çözülmesini açıklamak için de eşit derecede uyarlanabilir olduğu ortaya çıkarsa, o zaman güncel dünya açısından ifade ettiği anlamı görmezden gelmek çok zorlaşır. Elbette kimi çevreler buna devam edecektir” (s. 69).

Peki, Antik Yunan’da hangi temel sınıflar vardır?

Croix, ilk olarak mensuplarının boş vakte sahip olduğu bir mülk sahibi sınıfı tespit eder. Boş vakitle kastedilen kendi yaşamlarını sürdürmek için kendilerini kayda değer bir ölçüde çalışmaya vakfetmek zorunda olmamalarıydı. Elbette, böyle bir mülk sahibi sınıf, ancak başkalarının emeğini yeterli ölçüde sömürürse mevcut olabilir. Bu sömürü özgür olmayan emek marifetiyle gerçekleşebileceği gibi, ücretli emek kullanılarak da mümkün kılınabilirdi. Yunan (ve Roma) dünyasında mülk sahibi sınıfın artığın en önemli bölümünü özgür olmayan emekten, esas olarak da kölelerinkinden elde ediyordu. Bununla birlikte köleci Yunan dünyasında her zaman geçimlik seviyenin çok da üstünde yaşamayan çok sayıda özgür erkek ve kadın, esasen de köylü var olmuştur. Bu özgür insanlar, hâkim sınıf tarafından az ya da çok, bir ölçüde bireysel ve doğrudan (örneğin sözleşmeli kiracının toprak beyi tarafından ya da tapu sahibinin tefeci tarafından sömürülmesi gibi), fakat kısmen de vergilendirme, askere alma ve zorunlu hizmetler gibi “dolaylı ve kolektif” biçimlerde sömürülüyorlardı (s. 53-54).

Ancak Croix’in ifade ettiği bu üç büyük sınıf, başkaca İlkçağ tarihçilerinin kolayca ulaştığı bir sonuç değildir. Gözle görünür bir zenginlik ve yoksulluktan durumundan yola çıkarak Antik Yunan toplumunu, günümüz sınıf kategorileri ile açıklamaya çalışmak kolayca yapılagelen bir hatadır. Böylece belirli toplumlarda gerçekten var olan sınıfların tanımlanmasında kimi önemli hatalar yapılmış ve bu sınıflara dair gerçekliğe yakından tekabül etmeyen asılsız fikirlerin kullanıma sokulmasının zaman zaman talihsiz sonuçları olmuştur (s. 63).

Örneğin; ilkçağ tarihçileri arasında Arkaik ve Klasik dönemlerdeki pek çok Yunan şehrinin, özellikle de Aegina ve Korint’in hâkim sınıflarına, ‘ticari aristokrasiler’ ya da ‘sınai ve tüccar sınıflar’ şeklinde atıfta bulunmak standart bir pratik olagelmiştir. “Zira Thomson Yunan düşüncesinin ve hatta Yunan demokrasisinin altıncı ve beşinci yüzyıllardaki gelişimini tamamen muhayyel bir ‘tüccar sınıfın’ iktidara yükselmesinin bir sonucu olarak sunmaktadır. (…) Kanımca bu, gerçeğe fanteziden ancak biraz daha yakındır” (s. 64).

Croix, Yunan tarihi üzerine çalışan düşünürlerden biri olan Wason’u eleştirirken, antik Yunan dünyasını bugünün sınıf kategorileriyle anlamaya çalışmanın dönemi karikatürize etmeye yol açacağı uyarısında bulunur:

Roma döneminden önceki Yunan tarihini açık bir şekilde Marksist bir bakış açısıyla izah etmeye çalışan İngilizce’de var olduğunu bildiğim tek kitap, sınıfların tarihsel gerçekliğe hiçbir şekilde tekabül etmeyen kurgular olduklarına dair sözüm ona Marksist açıklamaya içkin olan metodolojik felaketin en iyi örneklerinden biridir. Kitabın yazarı, Margaret O. Wason, yedinci ve altıncı yüzyıllarda, pek çok Yunan devletinde, ‘aristokrasinin iktidarına meydan okuyan tüccar ve zanaatkârlar sınıfı’ şeklinde tanımladığı ‘yeni bir burjuva sınıfı’nın iktidara geldiğini iddia etmektedir. Aynı kitapta Cleon’dan ‘bir debbağ’ (tabii ki bu Aristophanes’in karikatürünü yeniden üretmektedir) ve ‘Atina işçilerinin lideri’ olarak bahsedildiğini görmek de şaşırtıcı değildir” (s. 64).

MÜLK SAHİPLERİ VE KÖLELER

Çalışma zahmetinden azade bu insanlar, neredeyse tüm Yunan sanatını, edebiyatını, bilimini ve felsefesini üreten ve MÖ 490 yılında Marathon’da ve 479 yılında Platea’da Pers istilacılar karşısında dikkat çekici zaferlere imza atan orduların büyük bir kısmını oluşturan kişilerdi. Kelimenin gerçek anlamıyla pek çoğu başta köleleri olmak üzere başka insanların üzerinden yaşayan parazitlerdi. Büyük toprakların sahibiydiler. Bunların büyük bir kısmı, neredeyse tüm liderleri aralarından çıksa da, Antik Yunan’ın icat ettiği ve siyasal ilerlemeye büyük bir katkı olan demokrasinin taraftarı değildi. Ege’deki Yunan şehirlerini Perslere karşı koruyan Atina tarafından kurulan yenilmez donanmaya komutanları dışında pek bir şey göndermemişlerdi (s. 154).

Antik Yunan’da mülk sahibi sınıf, sahip olduğu artığın büyük bir kısmını çalışan nüfustan özgür olmayan emek marifetiyle çeker. Ücretli özgür emek antikitede genellikle vasıfsız olduğundan ve bol miktarda bulunmadığından pek önem arz etmiyordu. Bu nedenle, Yunan dünyasındaki mülk sahibi sınıfların hatırı sayılır bir artığı özgür olmayan emek vasıtasıyla çekmeleri dışında doğrudan elde etmelerinin hiçbir yolu yoktu. Croix’e göre; bu çok sık göz ardı edilen, tüm Yunan devletlerinin ekonomilerinde bu tür emeğin oynadığı role ilişkin çok güçlü bir argümandır. Geç Roma İmparatorluğu’nda küçük özgür üreticilerin sömürülmesinde hatırı sayılır bir artış yaşandığında, dar anlamıyla köle emeğinin kullanımı temelde daha az gerekli hale gelmişti; fakat Yunan ve Roma dünyaları her zaman, genel olarak “köleci toplum” diye adlandırabileceğimiz, özgür olmayan emeğin, sömürünün ana kaynağı olmaya devam ettiği toplumlar olarak kaldı. Köylülüğün üzerindeki baskının arttırılması gerektiğindeyse, çok sayıda köylü bir tür serflik konumuna düşürüldü. Kimi zaman iddia edilenin aksine, antik ekonominin uzak ara en önemli sektörü olan tarımda, önemli miktarda köle emeği kullanılmaktaydı (s. 152-153). Özgür küçük köylü ailesinin tarım işlerinde ya da ev işlerinde büyük oranda köleleri olurdu.

Romalıların, isyan eden ve hatta efendilerini kendi aralarından birinin suikastından korumakta başarısız oldukları için suçlanabilen kölelere, merhametsiz bir gaddarlıkla muamele ettikleri iyi bilinir. Yunanlılar genel olarak kölelerine karşı Romalılardan daha az merhametsizlik gösterdiler; ama kölelere görece daha iyi davranıldığına dair en çok şey duyduğumuz yer olan Klasik Atina’da bile, tüm literatürümüz kölelerin dövülmesini kanıksamıştır. Yunan dünyasının bütün bölgelerine ait çok sayıda edebî kaynak, kölelere yönelik bu cezalandırma biçiminin yaygın olduğunu gösterir. Helenistik dönem şairi Sidonlu Antipater’in kaleme aldığı, faziletli bir kadın olan Myro’nun mezarındaki (hayalî bir karakter olma ihtimali vardır) bir kitabe, sanki dünyadaki en doğal şeyden söz edermiş gibi, mezarının üstünde bir de kırbacın olduğunu anlatır. Bu kırbaç, Myro’nun –kuşkusuz “zalim ve kibirli bir efendi olmasa da”– “kabahatleri adil bir şekilde cezalandırdığını” gösterir. Hiç kimse, inatçı kölelerin, en azından mülkleri oldukları efendilerin çıkarlarına haddinden fazla zarar verilmeden yapılabildiği ölçüde, acımasızca cezalandırılacaklarından şüphe duymayacaktır (s. 73).

Croix, köleliğin Klasik dönemde çoktan yüksek bir gelişme seviyesine erişmiş olduğu Atina ve diğer Yunan şehirlerinde neden köle isyanlarına –Helenistik dönemde, özellikle de MÖ 130’larla 170’ler arasında, Akdeniz dünyasının çeşitli yerlerinde bu tür birkaç isyan çıkmış olsa da– rastlanmadığını sorar. Ona göre bunun sebebi açık ve basittir: “Her bir şehirdeki (ve hatta pek çok örnekte tekil aile, çiftlik ve atölyelerdeki) köleler büyük oranda dışarıdan getirtilmiş ‘barbarlar’dan oluşuyordu ve son derece heterojen bir karaktere sahiptiler. Trakya, Güney Rusya, Lidya, Karya ve Küçük Asya’nın diğer bölgeleri, Mısır, Libya, Sicilya gibi birbirinden çok farklı yerlerden geliyorlardı ve ortak bir dil ya da kültür paylaşmıyorlardı. Antikitede farklı milliyet ve dillere sahip köleler seçmek arzu edilir bir şey olarak kabul ediliyordu ve bu, pek çok Yunan ya da Romalı yazar tarafından isyanları önlemenin zorunlu bir yöntemi olarak çiziliyordu” (s. 192).

Köleleri denetim altında tutmanın yollarından birisi de onların aile sahibi olmasını teşvik etmekti. Ailesinin parçalanması köleye dönük en etkili tehditlerden birisidir. Amerika’da Eski Güney’de bu tür bir ailenin satılmasına tek bir kez tanıklık eden bir kişi “zavallı yaratıkların sergiledikleri kadar derin bir acıyı daha önce hiç görmediği”ni söylemiştir. Kölelerin aile ilişkileri kurmaları ve sürdürmeleri fiilen cesaretlendiriliyordu. Köle sahipleri, böylece kölelerin “daha iyi ve sorunsuz” işçiler haline getireceğine inanıyorlardı. Sahte Aristocu Oeconomica’nın yazarının belirttiği gibi, kölelerin çocukları, onların iyi davranmalarını sağlamak için alınmış rehinelerdi (s. 195).

Özgürlük her kölenin en büyük umuduydu. Bazıları azat edileceklerinden neredeyse emin olabilirlerdi. Azat edilmek için çok az şansı olan ya da hiç olmayan diğerleri içinse, kölelikten kurtulmanın tek bir yolu vardı: Ölüm. Kölenin özgürlüğünü ölümle kazanması, kölelerin mezar yazılarında hiç de az rastlanmayan bir temaydı. İtalya’nın Venafrum bölgesinde bir çiftlik kâhyası olarak çalışan ve yirmi beş yaşında hayatını kaybeden Narcissus’a, mezar taşında özgürlüğünün gençliğinde yasayla inkâr edildiği ve nihai ölümüyle ebedî kılındığı söyletilir.

SERFLER

Croix, serfliğin sadece feodal topluma özgü olmadığını, feodalitede serf emeği hakim olsa da, serfliğin feodal toplumdan önce de varolabileceği, köleci toplum altında da serf emeğinin sömürüldüğünü savunmaktadır. Özellikle Geç Roma İmparatorluğu’nun bunun tipik bir örneği olduğunu belirtir. Ayrıca, Yunan dünyasında serf halkların hepsinin değilse bile pek çoğunun, topraklarına yerleşen istilacıların fetihleri sonucunda bu duruma düştüklerini vurgular. Fatihlerle fethedilenler arasında yapılan ve bir ölçüde fethedilenlerin gelecekte sahip olacakları koşulları düzenleyen ve özellikle onları dışarıya satılmaktan kurtaran pek çok antlaşma ya da sözleşme örneğine (Sparta, Teselya, Pontus Heracleası) rastlanır. Bununla birlikte, yabancı istilacılar tarafından fethedilmeyi, serfliğin zorunlu kökeni olarak görülmemesi gerektiğini belirten Croix,Geç Roma colonate’sinin farklı bir kökene sahip olduğunu söyler (s. 179-180).

Serf ile köle arasındaki farkı belirten Croix, şu unsurlara dikkat çeker: İlk olarak, serften yasal olarak talep edilebilecek hizmetler, en azından teoride, ya bir yasal iradeyle (örneğin bir Roma imparatorluk fermanıyla) ya da muhtemelen uzun zaman önce bu insanlarla serfleri haline geldikleri fatihleri arasında varılan bir anlaşmayla sınırlanmıştı. Elbette serfin konumu her zaman bıçak sırtındaydı ama serf, köle gibi haklarından bütünüyle de yoksun değildi. İkincisi serfler, “toprağa bağlanmış” oldukları için evlenebilir ve görece güvenli bir aile yaşamına sahip olabilirlerdi; oysa yasal olarak “evlenemeyen” köle, efendisi tarafından “karısı” olarak gördüğü köleden ve çocuklarından ayrı bir şekilde satılmaya karar verildiğinde bunun geri dönüşü yoktu, ta ki dördüncü yüzyılda vergi defterlerinde kayıtlı tüm tarımsal kölelerin, serf-benzeri bir konuma yükselip, işledikleri topraktan bağımsız olarak satılmaları yasa dışı hale gelene kadar. Serfi özgürlükten daha aşağı bir konuma sokan bu özellik, yani “toprağa bağlanmış” olması, aynı zamanda –alınır satılır kölelikle karşılaştırıldığında– geç Roma colonate’sinde olduğu gibi efendisinin onu ailesiyle birlikte üzerinde çalıştığı ya da yaşadığı topraktan ayırmasının önüne geçecekti. Bir serf haline gelen özgür bir köylü bile, hiç değilse teoride, toprağından çıkarılma tehdidi karşısında en azından bir koruma elde edecektir. Geç Helenistik dönemde karşımıza çıkan tapınak arazilerinde var olduğunu gördüğümüz “kutsal” serflik, muhtemelen Asya’da daha önce yaygın olan serfliğin varlığını sürdürmeyi başarmış bir biçimiydi (s. 201).

***

Marksist İlkçağ Tarihçisi Ste. Croix’in Antik Yunan Dünyasında Sınıf Mücadelesi kitabı, bu sınırlı notlarda ifade edilenin çok ötesinde siyasal ve ideolojik düzlemdeki sınıf mücadeleleri üzerine ayrıntılı ve aydınlatıcı bilgiler veriyor. Onun da vurguladığı gibi, Antik Yunan dünyasını sınıflar üzerinden kavramaya çalışmak, muhafazakar ya da liberal tarih yazımı açısından tehlikelidir. Çünkü geçmişi anlamak, bugünü de sınıflarla kavramayı tetikler ve gerektirir.

[1] Croix, G. E. M. de Ste. (2014) Antik Yunan Dünyasında Sınıf Mücadelesi, Çeviren: Çağdaş Sümer, İstanbul: Yordam Kitap.

[2] Mısır’da yaşayan antik halk.