Anti-Dühring’te ‘mutlak ilke’nin eleştirisi

Ongün Gürsu

Friedrich Engels’in Anti-Dühring’i, kitabın sunuşunu yapan E. Botigelli tarafından Marksizmin özünün ilk sistematik açıklaması olarak ifade edilmiştir. Anti-Dühring’in Marksist külliyat içerisinde ve Engels’in çalışmalarında tuttuğu özel yerin bir nedeni de elbette budur. Marksist felsefenin temel ilkeleri bu kitapta son derece açık, anlaşılır ve eksiksiz bir şekilde ifade edilmiştir. E. Botigelli’nin sunuşu, metnin yazıldığı dönemin kısa bir tarihini vermektedir. Metin 1875 Gotha kongresinden bir yıl sonra 1876 yılında kaleme alınmıştır. O dönemde Alman Sosyal Demokratları Lassalcı kanat olan Alman İşçileri Genel Derneği ile Bebel ve W. Liebknecht gibi Marksist isimlerin başını çektiği Eisenach’ta kurulan Alman Sosyal Demokrat İşçi Partisi arasında bölünmüştü. Bu iki hareket mücadeleyi birleştirme kararı almış ve Gotha’da bir kongre düzenlemeye ve ortak bir program etrafında birleşmeye karar vermişlerdi. Gotha kongresinden önce, Marx’ın program hakkındaki görüşleri istenmiş ve Marx Alman Sosyal Demokratları içerisindeki siyasal sapmaları Gotha programının eleştirisinde ortaya sermişti. Botigelli, Marx’ın eleştirilerini şöyle formüle etmiştir:

Gerçekte, Eisenach partisinin kuruluşu sırasında Marksizm, Almanya’ya henüz pek girmemişti ve temel metinler henüz pek iyi bilinmiyordu. Kapital yeni yayınlanmıştı ve Marx ile Engels, Manifesto’nun Almanca ilk ikinci baskısını ancak 1872’de yayınladılar. Durum 1875’te farklıdır. Sosyal-demokrat yöneticilerin bu metinler üzerinde derin derin düşünecek zamanları olmuştu ve Marx’ın eleştirdiği şey de onların teorik formasyonlarındaki yetersizlikti.”[1]

Eugen Dühring de tam bu dönemde ortaya çıkmıştır. Ve “Daha 1876’dan başlayarak sosyalizm öğrettiğini ileri süren karmakarışık bir kafanın, bay Eugen Dühring’in teorilerine karşı gerçek bir tutkunluğun belirdiği görülür.”1

Bunun üzerine Engels yaklaşık iki yıl boyunca parti organında parça parça Anti-Dühring’i yayınlar. Botigelli’ye göre dönemin Alman Partisinde, kişiler parti içinde iktidarın alınması için mücadele etmekle birlikte, sosyalizmin gerçekte ne olduğu ve toplumu ne yönde değiştireceği üzerinde yeterince düşünmüyorlardı. Marksizm bir dünya görüşü olarak değil mücadelenin bir yol göstericisi olarak kavranıyordu. Bu nedenle sosyal demokratlar tüm siyasal sapmalara açık hale geliyorlardı.

Günümüz açısından bu bağlamıyla ele alındığında Anti-Dühring hem bir kat daha önemli hale gelmekte hem de bir kat daha ilginç hale gelmektedir. Marksizmin tıpkı zamanında Dühring’in yapmış olduğu gibi tüm temel ilkelerinden koparılarak, “neo”, “post” gibi ön adlarla servis edilmesi, tüm doğru veya yanlış fikirler gibi düşün dünyasına katkı sağlaması bir yana, toplumsal mücadeleleri geriletmekte ve geçici kazanımları zafer olarak ilan ederek, emekçileri mağlubiyete yönlendirmektedir. Günümüzde, Marksizm dışında kalan ve kapitalizm ötesi siyasal tahayyüllerin ortak denilebilecek bir özelliği; gerçek toplumsal ve sınıfsal ilişkiler zemininden azade; “adalet”, “eşitlik” ve “refah” gibi “mutlak ilke”lerden yola çıkan “projeler”le kurtuluşu vaat etmesidir. Radikal Demokrasi, demokratik özerklik, “yeni komünizm”, “işin reddi ve kendini değerli kılma” gibi siyasal projeler, kapitalist toplumsal gerçekliği, sınıflar arasındaki mücadele ve bu mücadelenin gereklerini göz ardı ederken “mutlak doğru”lardan yola çıkarak ürettikleri ideal toplum tasarımlarının peşinde koşarlar.

Engels, Anti-Dühring’inde bir yanda felsefi olarak tarihin her döneminde geçerli olduğu sanılan “doğru”ların nasıl değiştiğini tartışırken, bunun siyasal alandaki karşılığı olan “ütopik sosyalizm”i de eleştiri konusu yapar. Bugünün “doğru” ve “yanlış”ları, günümüz dünyasına dışarıdan bir yerden gelmediğine göre, doğru dediklerimizin neden doğru, yanlış dediklerimizin neden yanlış olduklarının tarihsel açıklamalarının yapılması gerekmektedir. Bu çalışma Anti-Dühring’in bu tartışması üzerinde özel olarak durulacaktır.

İLKE VE GERÇEK

Anti-Dühring idealizm-materyalizm tartışması ile başlayıp, toplumsal alana doğru uzanan bir yöntem ile kaleme alınmıştır. İster evrenle ilgili, ister toplumla ilgili konuları ele alırken görüşlerimizi kendi zihnimize mi yoksa gerçek dünyaya mı dayandırdığımız, varacağımız nokta ve araştırma yöntemimiz açısından son derece önemlidir. İdealist yaklaşımlarda, araştırılan konu ile ilgili tasarımlar önce insan zihninde oluşturulur ve “ideal” “mutlak” bir bütün elde edilir. Daha sonra güncel gerçekliğin bu “ideal” ile olan karşılıklı durumu incelenir. Düşünürün muhafazakar veya devrimci olması yani içinde yaşadığı gerçekliğe karşı konumlanışı, gerçekliğin olumlanlanmasına veya eleştirilmesine, gerçekliğin bu konumlanışa göre değerlendirilmesine yol açar. Ancak ister gerçeklik olumlansın, ister eleştirilsin düşünürün yaratmış olduğu “ideal” ile bir etkileşime girmesi gerekir. Bu etkileşim ya gerçekliğin sürdürülmesi veya iyileştirilerek sürdürülmesi yönünde ya da yıkılması veya kökten değiştirilmesi yönünde olacaktır. Bu noktada “ahlak” kuralları devreye girer. İnsanların düşünürce yaratılmış olan bu “yüce ideali” benimsemeleri ve harekete geçmeleri artık bir “etik” veya bir başka deyişle “ahlak” sorundur. Toplum düşünürün “yüce ideal”ine uyan “yüksek ahlak” sahipleri ile “ahlaksızlar” olarak ikiye bölünür. Oysaki “ahlak” “yüce ideal”e “yüce ideal” ise içinde bulunduğu toplumsal gerçekliğe bağlıdır. Engels de Anti-Dühring’e ideal tasarımlardan önce gelen bir tartışmayla, varlığın kaynağı tartışmasıyla başlamıştır.

Felsefe, bay Dühring’e göre, dünya ve yaşam bilincinin en yüksek biçiminin gelişmesidir ve anlam genişlemesi yoluyla, bütün bilgi ve bütün istek ilkelerini kapsar… Demek ki felsefi ilkeler, bilimlerin doğa ve insan yaşamının türdeş bir açıklama sistemini kurmak için gereksinme duydukları son tümleci oluştururlar… Demek ki ona göre önemli olan şey ilkelerdir, doğa ve insanın uyması gereken, dış dünyadan değil düşünceden türeyen kesin ilkeler.” [2]

Buraya kadar Engels, Dühring’in metinlerindeki tezlerini derler bir araya getirir ve yeniden kurar. Peşinden şu kritik soru gelir;

Ama düşünce, bu ilkeleri nereden alır? Kendinden mi…Varlık, yalnızca dış dünya biçimleridir ve düşünce, bu biçimleri hiçbir zaman kendinden değil ama tastamam ancak dış dünyadan çıkartıp türetebilir. Ama böylece, tüm ilişki tersine döner: İlkeler, araştırmanın çıkış noktası değil, sonucudur; doğaya ve insanların tarihine uygulanmazlar, bunlardan soyutlanırlar; doğa ve insan dünyası ilkelere uymaz, ilkeler ancak doğa ve tarihe uydukları ölçüde doğrudur. Sorunun tek materyalist anlayışı budur ve bay Dühring’in bunun karşısına çıkardığı anlayış, idealisttir.[3]

Dühring’in tıpkı Hegel gibi düşünceyi insandan ve dolayısıyla maddi dünyadan ayırarak idealizme saplanmasına vurgu yapar. Dühring idealizmini yani düşüncenin insandan veya maddi dünyadan bağımsız oluşunu örneklendirirken, örnek olarak arı matematiğin, dış dünyadan bağımsız olarak salt düşünce ile elde edilebileceği tezini savunur. Engels ise arı matematiğin bireylerin zihninde olmasalar dahi örneğin bir birey matematik bilmese dahi geçerli olduğunu kabul eder ancak ilave eder;

Ama arı matematikte, anlığın yalnızca kendi öz yaratıları ve düşünceleriyle uğraştığı hiç de doğru değildir; sayı ve biçim kavramları, gerçek dünyadan başka hiçbir yerden gelmemiştir. İnsanların saymayı, yani ilk aritmetik işlemi yapmayı öğrendiği on parmak, her şey olabilir, yalnızca anlığın özgür bir yaratısı olamaz.[4]

Burada Anti-Dühring’te yer alan idealizm materyalizm tartışmalarının tamamına değinmeyeceğiz ancak, yukarıda vermiş olduğumuz örnekteki gibi bazı bilimsel alanların, insandan ve maddi dünyadan kopuk görünmelerinin nedeni ile ilgili Engels’in şu sözlerini hatırlatmakta fayda görüyoruz;

“Bütün öbür bilimler gibi matematik de, insanların gereksinmelerinden, yerölçümü ve kapların hacmini ölçmekten, zamanın hesaplanmasından ve mekanikten çıkmıştır. Ama bütün düşünce alanlarında olduğu gibi, belli bir gelişme derecesinde, gerçek dünyadan soyutlama aracıyla çıkarılmış bulunan yasalar, gerçek dünyadan ayrılır, özerk bir şey gibi, dışarıdan gelen ve dünyanın kendisini uydurması gereken yasalar gibi, gerçek dünyanın karşısına çıkarlar.”[5]

AHLAK VE HUKUKUN ÖLÜMSÜZ DOĞRULARI

Engels, öncelikle Dühring’in görüşlerinden bağımsız olarak bu konudaki idealist yaklaşımla mücadeleye girişir ve bu konu üzerinde çalışmaya şu sorun üzerinden başlar;

… buradaysa insan bilgisi ürünlerinin ve bunlardan hangilerinin egemen bir geçerlilik ve mutlak doğruluk hakkına sahip olup olamayacaklarını bilme sorununa geliyoruz.[6]

Burada Engels konu üzerindeki ilk temel ayrılığı; idealizm ve materyalizm ayrılığını, materyalist bakış açısı ile ele almıştır. Anti-Dühring’in bu bölümüne kadar yoğun bir idealizm ve materyalizm tartışması yürütüldüğünden söz etmiştik. Ancak yine tekrar etmek gerekirse ahlak, eşitlik, adalet gibi kavramlar insan bilgisinin ürünleri yada başka bir deyişle insan ürünleri değillerse ya maddi dünyanın ötesinde var olan bir veya birden çok yaradan tarafından meydana getirilmiş olmaları gerekir ya da bu dünya dışında var olan bir ideler dünyasında var olmaları gerekir. Tartışmanın derinine çok girmeden şunları söylemekte fayda var: Tarih bize ruhlardan tanrılara ve oradan tek tanrıya varan bir inançlar toplamı ve tarihin farklı dönemlerinde yaşayan filozofların farklı “mutlak”ları olduğunu göstermektedir. Bu da bize inançlar açısından hangi inancın veya inançların doğru kabul edilmesi gerektiği sorusunu sordururken ideler dünyası için ise buradaki düşüncelere vakıf olup biz sıradan insanlara bunları anlatan filozoflardan hangilerinin doğru olduğu sorusu ortaya çıkmaktadır. Ya bunlardan biri doğrudur ya da birden çok ide dünyası ve doğa üstü inanç sistemi vardır.

Konu insan düşüncesinin ürünleri olarak ele alınınca Engels haklı olarak;

insan düşüncesinin ne olduğunu incelemek gerek” der ve ilave eder: “Bir bireyin düşüncesi mi? Hayır. Bununla birlikte o, ancak geçmiş, şimdiki ve gelecek milyarlarca ve milyarlarca insanın bireysel düşüncesi olarak vardır.6

Bizim mutlak olarak belirlediğimiz her ne ise, geçmiş gelecek ve şimdiden oluşan zamanın tamamında değişmez bir şekilde var olması ve kabul edilmesi gerekir aksi bir durum mutlaklık kavramıyla çelişir. Oysa ki insanlık tarihi durağan değil, hareket ve değişim halindedir. Bu değişimin algılardan, düşüncelerden, değerlerden ayrı, onların dışında var olduğu söylenemez.

Burada Engels’in açtığı bir paranteze değinmekte fayda var. Mutlak doğruların olup olmadığı sorusu elbette gündeme gelecektir. Engels mutlak doğruların olabildiğini yadsımaz. Örneğin; matematikte iki kere iki dört eder ve bir üçgenin üç kenarı vardır. Ancak ileri matematikte, sonsuza veya sıfıra yaklaşarak yapılan işlemlerde mutlak doğrular ortadan kaybolurlar. Fizik ve kimya yasaları örneğin belli sıcaklık ve basınç koşullarında belirli ortamlarda geçerlilik gösterirler. Canlı dünyayı inceleyen bilim dallarında da örneğin insanlar ölümlüdür gibi beylik doğruların ötesine geçilemeyeceğini söyler. Kaldı ki bugün ölüm üzerine pek çok araştırma yapılmaktadır. Hücre yaşlanmaları, hücre yenilenmesi, kök hücre, genetik gibi pek çok alanda çalışmalar yürütülerek ölümsüzlük bulunmaya çalışılmaktadır. Bu çalışmaların niceliklerinden bağımsız olarak, başarısızlıkla sonuçlanma olasılığı olduğu kadar başarı ile sonuçlanma olasılıkları da bulunmaktadır ve bu durum “insanlar ölümlüdür” mutlak doğrusunun bile mutlaklığına gölge düşebileceği anlamına gelmektedir. Engels söz konusu toplum bilimi, tarih, felsefe, hukuk gibi konularda mutlak doğrulardan bahsetmenin daha olanaksız olduğunu ifade eder. Burada da Napoléon’un 5 Mayıs 1821’de öldüğü gibi mutlak ama yavan bilgilerden öteye gidileceğini söyler:

Bir dönemin toplumsal ve siyasal varlık biçiminin iç bağlantısı bir kez kazara öğrenilecek olsa, bu iş hiç şaşmadan, bu biçimler ömürlerinin yarısını çoktan doldurmuş, sonlarına doğru gitmekte oldukları zaman olur. Demek ki ancak belirli zamanda ve belirli halklar için varolan ve özü gereği geçici bir nitelik taşıyan bazı toplum ve devlet biçimlerinin bağlantı ve sonuçlarını kavramakla yetinmesi sonucu, bu alandaki bilgi özsel olarak görelidir.[7]

Düşüncenin, fikrin, insanın maddi dünya ile karşılıklı etkileşimi neticesinde ortaya çıktığını gördükten sonra bu düşüncelerin ve fikirlerin değişime açık olduğunu da görmüş olduk. Bu noktada akla ilk gelen, günümüzde çok başvurulan genel iyilik ve kötülük kavramlarıdır. Ancak adam öldürmek kötüdür, cömertlik iyidir gibi soyut kavramlar ahlak alanına girmektedirler ve bu alan ilk filozoflardan beri üzerinde en çok tartışılan alanlardan biridir. Demek ki neyin iyi neyin kötü olduğu tarihsel bağlamda üzerinde her dönem için mutabakata varılmış bir konu olmamakla birlikte, neyin ne zaman iyi neyin ne zaman kötü olduğu bizleri daha da içinden çıkılmaz bir noktaya götürür. Aynı konular üzerinde, ilkel toplumların ahlak yargıları başkayken, feodal toplumlarda başka, kapitalist toplumlarda başkadır ve sosyalist toplumda başka olacaktır. Bugün kapitalist toplum içerisinde yer alan feodal ahlak kalıntıları da feodalizm döneminde olduğu gibi aynen kalmamış dönemin şartlarına uyarlanarak varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Benzer şekilde geleceğin sosyalist toplumuna ait ahlak kurallarının bir kısmı da günümüz kapitalist toplumu içerisinde yeşermeye başlamış ve kendisine alan açmaktadır.

AHLAK VE HUKUKSAL EŞİTLİK

Mutlak doğruların, içinde yaşanılan toplumu oluşturan ilişkilerinden bağımsız olarak düşünülemeyeceğini gördükten sonra Dühring örnekleri üzerinden günümüzde de sıkça rastladığımız “ideal” kavramların oluşumunu inceleyelim. Engels bu yöntemi şu şekilde açıklamıştır;

Bu, a priori yöntem olarak adlandırılan ve bir nesnenin özelliklerini, onları nesnenin kendisinden çıkartarak öğrenmeye değil ama nesnenin kavramından tümdengelim yoluyla çıkarsamaya dayanan eski ve sevilen ideolojik yöntemin bir başka yönünden başka bir şey değildir.[8]

Yani önce zihinde, düşüncede nesneye ait bir kavram oluşturulur ve daha sonra nesne bu kavrama uyacak şekilde değerlendirilir. Kavramın oluşturulması için gereken araçlar bir önceki bölümde değinilen genel geçer doğrular ile kavramı oluşturan kişinin bilincidir. Kavramı oluşturan, kişinin görüşleri ister devrimci ister tutucu olsun, içinde yaşadığı toplumsal ilişkilerden bağımsız düşünülemez. Burada ilişki yalnız kişinin dahil olduğu toplumsal sınıfı ve bu sınıfa ait bir bireyin üretim araçları ve toplumla olan öznel ilişkileri olarak değil ancak içinde yaşadığı toplumun tüm alt yapı ve üst yapı ilişkileri olarak da ele alınmalıdır. Dolayısıyla “mutlak” ya da “ideal” olarak ortaya konan kavramın içinde yaşanılan toplumdan ve onun sınırlarından bağımsız düşünülemeyeceği gibi tümden gelim yöntemi ile incelenen nesne, oluşturulan kavrama uyması için incelendiğinden bütün boyutlarıyla incelenmez; böylece modelle uyumsuzluklar oluşmaz ya da ortaya çıkan olumsuzluk ihmal edilir veya dış bir etmene mal edilir.

Bu yöntem neticesinde ortaya çıkan çarpık bir durum Anti-Dühring’de şu şekilde ifade edilmiştir: Dühring der ki; “ilkesel hukuk kavramlarını geliştirmek için, iki kişinin tamamen yalın ve temel ilişkisinden başka bir şeye gereksinmemiz yoktur.[9] Ancak bu iki kişinin nasıl seçileceği ve bu iki kişi üzerinden çıkarılacak sonucun bir toplumsal modele nasıl dönüşeceği sorun olmaktadır. Engels toplumu oluşturacak en temel iki kişinin kadın ve erkek olarak seçilmesi halinde gerçek dünyada, ilkel aileden bu yana hukuksal olarak eşitsiz konumda olan iki kişinin seçilmiş olacağını ve dolayısıyla eşitsizlik temeliyle oluşacak bir modelin geçerli olamayacağını söyler. İki erkek veya iki kadın ile de toplumun oluşması ve gelişmesi için gerekli üreme olamayacağına göre, geriye iki aile reisi kişi alınması gerekir. Ancak bu durumda da, insanların eşitliği modeli, aile reislerinin eşitliği modeline dönüşür ki buradan da tüm insanlık için bir sonuç çıkartılamaz. İnsanlık tarihinin ister anaerkil dönemi ister ataerkil dönemi olsun aile reisliğinde eş başkanlık uygulaması bulunmadığı için, bu modelde bir cinsin ancak özellikle kadın cinsinin ihmal edileceği açıktır. Benzer şekilde istençleri tamamen eşit iki insan, tüm bağlarından koparılmış iki insandır. Ulusal, ekonomik, siyasal, dinsel, cinsel vb. tüm ilişkilerden koparılmış iki insanla tüm insanlık için bir model oluşturmak gülünç bir girişimdir. Ancak traji-komiktir ki, bugün toplumun ilerici ve demokrat kimi kesimlerince dillerden düşürülmeyen pek çok argümanın kökeninde de bu idealist soyut eşitlik anlayışı vardır.

Benzer bir “iki kişi” girişimi Rousseau’da da mevcuttur ancak Dühring’e göre çok daha başarılı bir şekilde kullanılmıştır. Roussseau’nun modeli Fransız devrimine teorik alt yapısını vermesinin yanı sıra günümüz siyasal mücadelelerinde de önemli bir yer tutmaktadır. Ancak Rousseau’nun görüşleri de içinde bulunduğu döneme göre değerlendirilmelidir. Rousseau eşitlik kavramını içinde bulunduğu feodal toplumda, devrimci bir biçimde, tüm insanların yada bir devletin tüm yurttaşlarının siyasal ve toplumsal eşitliğe sahip olması olarak ortaya koymuştur. Ayrıca modelinin dayanağı gerçek dünya değil ussal bir etkinliktir. Yani gerçek birey değil, düşünürün usundaki bireylerden söz edilir ve bu ussal bireyler ile gerçek bireylerin hayatları düzenlenmeye çalışılır. Marx, Alman İdeolojisinde;

Toplumsal yapı ve devlet, durmadan belirli bireylerin yaşam süreçlerinin sonucu olarak meydana gelmektedir; ama bu bireyler kendilerinin ya da başkalarının kafalarında canlandırdıkları bireyler değil, gerçek bireyler, yani etkide bulunan maddi üretim yapan, dolayısıyla belirli maddi ve kendi iradelerinden bağımsız sınırlılıklar, verili temeller ve koşullar altında faaliyet gösteren bireylerdir…Yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine, bilinci belirleyen yaşamdır.[10]

Fransız devriminde, burjuvazinin ve proletaryanın ortak talebi olan bu hak eşitliği, kapitalizmin yaygınlaşması ile tek bir devletin sınırlarını aşan bir nitelik kazanmış ve evrensel bir hak olarak tanınmıştır. Ancak Engels şunu ilave eder;

Ama bununla birlikte, insan haklarını ilk tanıyan anayasa olan Amerikan anayasasının, Amerika’da yaşayan renkli insanların köleliğini bir solukta doğrulaması, bu insan haklarının özgül burjuva niteliğini açıkça gösteren bir şeydir: Sınıf ayrıcalıkları kaldırılmış, ırk ayrıcalıkları onaylanmıştır.[11]

Bugünde kanun önünde herkes eşit olmasına rağmen, ekonomik ve toplumsal eşitlik söz konusu değildir. Dolayısıyla bugün proletaryanın verdiği eşitlik mücadelesi, tarihte burjuvazi ile vermiş olduğu eşitlik mücadelesinden ayrılmıştır. Bir başka deyişle gününün maddi gerçekliğine son derece yakın, ussal mutlak eşitlik kavramı, bugünün maddi gerçekliğine uzak ve artık ussal ve dolayısıyla mutlak değildir. İlk çağlardan beri kabul edilen, bir insanın salt insan olmasından dolayı diğer insanlarla eşit olduğu kabulü (tıpkı bir aslanın salt aslan olması dolayısıyla diğer aslanlarla eşit olması gibi kategorik kabulden) tarihsel olarak önce yurttaşların kendi aralarında, kölelerin kendi aralarındaki eşitliği gibi sınıfsal kategorilerin eşitliğine ve son olarak da her bireyin kanunlar önünde sahip olduğu haklar bakımından eşitliğine evrilmiştir. İnsanlığın her döneminde farklı “mutlak eşitlik” kavramı bugün tüm bu anlamlarının ötesinde insanların toplumsal ve ekonomik eşitliğinin, fırsat eşitliğinin mücadelesine dönüşmüştür. Fransız devriminin o “yüce” ve “mutlak” eşitliği bugün için yeterli bir eşitlik kavramı değildir. Örneğin Marx ve Engels’e taslağı gönderilen Gotha Programında “Bu temel ilkelerden hareket ederek Alman İşçi Partisi, bütün yasal araçlarla, özgür devlet ve sosyalist toplum için; ücretlerin tunç yasası ile birlikte ücret sisteminin, ve her biçimiyle sömürünün kaldırılması için; tüm toplumsal ve siyasal eşitsizliğin giderilmesi için çaba harcar[12] denmiştir. Marx bu maddeyi şu şekilde yorumlamıştır;

Paragrafın sonundaki o muğlak formül yerine, ‘tüm toplumsal ve siyasal eşitsizliğin giderilmesi’ yerine, şöyle denmeliydi: sınıf farklarının ortadan kaldırılmasıyla, bu farklardan doğan her türlü toplumsal ve siyasal eşitsizlik kendiliğinden ortadan kalkar.[13]

Engels ise August Bebel’e gönderdiği bir mektupta;

‘Bütün sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması’ yerine, ‘tüm toplumsal ve siyasal eşitsizliğin giderilmesi’ deyimi de yetersizdir. Ülkeler, kentler, hatta köyler arasında, yaşam koşullarında her zaman belirli bir eşitsizlik olacaktır; bu eşitsizliği en aza indirmek olanaklıdır, ama tam olarak yok etmek olanaksızdır. Alplerde oturanların yaşam koşulları ovalarda oturanlarınkinden her zaman farklı olacaktır. Sosyalist toplumu eşitlik alemi olarak düşünmek, eski ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ sloganına dayanan tek yanlı bir Fransız anlayışıdır -bu anlayışın gelişmenin bir aşaması olarak, kendi zamanında ve yerinde bir haklılığı vardı, ama daha önceki sosyalist ekollerin bütün tek yanlı kavramları gibi aşılmaya yargılıydı, çünkü yalnızca zihinlerde karışıklığa neden olmaktadır ve konunun daha kesin ifadelerle sunuluşu yapılmıştır.[14]

1870’li yıllarda aşıldığı ifade edilmiş olan kavramların burjuva içeriği 21. yüzyılda ne kadar korunmaktadır ya da ne kadar aşılabilmiştir ayrı bir tartışma konusudur. Yine Gotha programının eleştirisinde özgürlük kavramı ile ilgili de Marx;

II. Bölüme göre, Alman İşçi Partisi her şeyden önce ‘özgür devlet’ için çaba harcar. Özgür devlet-ne demektir? Uysal uyrukların dar zihniyetinden kendilerini kurtarmış olan emekçilerin amacı hiçbir devleti ‘özgür’ yapmak değildir. Alman İmparatorluğunda ‘devlet’, hemen hemen Rusya’daki kadar ‘özgürdür.’ Özgürlük, toplumun üstüne yerleştirilmiş olan devleti, topluma bütünüyle bağımlı bir organa dönüştürmektir, ve bugün bile devlet biçimleri, ‘devletin özgürlüğü’nü sınırlandırdıkları ölçüde az ya da çok özgürdürler.[15]

Burada itiraz edilen bu kavramların yanlışlığı veya kötülüğü değil, Fransız devriminden bu yana geldiği şekilleri ile yani burjuva içerikleri ile benimsenmeleri, kullanılmaları ve “kutsallaştırılmalarıdır. Feodal dönemin, tüm ilahi “mutlak”larına ve “kutsal”larına bir başkaldırı olan Fransız devrimi yeni bir dünya düzeni getirmiştir. Ancak, bu devrimin “mutlak”ları ve “kutsal”ları burjuvazinindir ve bugün bu kavramların aynısı kullanılacak olsa bile içerdiği ve yüklenen anlamlar değişmiş ya da kapsamı genişlemiştir.

BİLİMSEL SOSYALİZM-ÜTOPİK SOSYALİZM

Aydınlanma çağının etkisiyle, ussal düzen arayışına girmiş filozofların Fransız devrimi ile hayat bulma şansı yakalamış bulunan ussal tasarımları gerçekliğin duvarına çarptılar. Engels’in deyimi ile;

Us devleti tam bir batkıya uğramış, Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi, gerçekleşmesini Terör döneminde bulmuştu ve bu dönemden kurtulmak için, kendi öz siyasal yeteneğine inancını yitirmiş bulunan burjuvazi, önce Directoire’ın kokuşmuşluğunu ve sonra da Napoléon despotizminin koruyuculuğuna sığınmıştı; vaat edilmiş bulunan sonsuz barış, sonu gelmez bir fetihler savaşı durumuna dönüşmüştü.[16]

Ussal tasarımların ve bu ussal tasarımlar neticesinde kurulmuş kurumların yarattığı hayal kırıklığı ve ortaya çıkan adaletsiz, eşitsiz ve ahlaksız toplum sorunu ele alacak düşünürler 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyılın başlarında eserlerini üretti. 1802’de Sait-Simon’un Cenevre Mektupları ve 1808’de Fourier’in ilk yapıtı yayınlandı. 1800 yılında ise Robert Owen, New-Lanark’ın yönetimini eline aldı. Bu düşünürlerin tamamı kapitalizmin yeni gelişmeye başladığı bir dönemde, yani mevcut üretim ilişkilerinin henüz tam olarak görülemediği bir dönemde çalışmalarını ortaya koydu. Kendilerini değerli kılan da, kapitalizme ait tüm çarpıklıkları daha gün yüzüne tam olarak çıkmadan sezmiş olmalarıdır. Örneğin Saint-Simon şunları söylemiştir:

Nedir ki Fransız devrimini soyluluk, burjuvazi ve varlıksızlar arasında bir sınıf savaşımı olarak tasarlamak, 1802 yılında en dahicesinden bir bulgu idi. 1816’da siyasetin üretim bilimi olduğunu söyler ve siyasetin iktisat içindeki tam özümlenişini öngörür. Ekonomik durumun siyasal kurumların temeli olduğu fikri, her ne denli burada ancak tohum durumunda görünüyorsa da, insanların siyasal yönetiminden, şeylerin yönetimine ve üretim işlemlerinin yönetimine geçiş, yani son zamanlarda üzerinde o denli gürültü yapılan devletin ortadan kalkması, burada daha şimdiden açıkça dile getirilmiş bulunur.[17]

Bunun yanı sıra Engels, Fourier’in toplum tarihi anlayışını dört evreye bölmesinin önemine dikkat çeker. Owen’ın ise çeşitli reformlarla ve iş adamı düşüncesi ile komünizmi hayata geçirmeye çalışmasına ve bu yönüyle de pratiğe dönük tarafına dikkat çeker. Bu isimlerden yıllar sonra, bu düşünürlerde tohum halinde bulunan kavram ve tespitlerin, diyalektik tarihsel materyalizm ile gerçeklikle bağları kurulmuştur. Engels ütopik sosyalistlerin bu çalışmalarını şu koşullar altında destekler;

Eğer ütopyacılar, görmüş bulunuyoruz, ütopyacı idiyseler bu, kapitalist üretimin henüz çok az gelişmiş bulunduğu bir dönemde, başka bir şey olamayacakları içindi. Eğer yeni bir toplumun öğelerini kafalarından çıkarmak zorunda kaldılarsa, bunun nedeni bu öğelerin henüz eski toplumda gözle görülür bir biçimde ortaya çıkmamalarıydı; eğer yeni yapılarının temellerini atmak için usa başvurmak durumunda kaldılarsa bu, henüz çağdaş tarihe başvuramamalarının sonucuydu.[18]

Bugün artık içinde yaşadığımız sistemin, tüm ilişkileri ve çelişkileri ile detaylı bir analizi, tarihsel olarak gerçekliği defalarca kanıtlanmış bir şekilde elimizde mevcut bulunmakta. Bunun yanı sıra insanlığın gerçekliği anlamlandırmak için binlerce yıldır başvurduğu düşün yöntemleri diyalektik tarihsel materyalizme kadar ulaşmış durumda. Platon’un Devlet’inden bu yana binlerce yıldır daha yaşanabilir dünya modelleri tartışılmakta ve pek çok ahlak kuralları oluşmakta ve kaybolmaktadır. Yine tarihin bize gösterdiği üzere toplumsal ve tarihsel gerçekliğe dayanmayan hiçbir model hayata geçmemekte ya da düşünüldüğü gibi olmamaktadır. Bugünün gerçekliğinden uzak ve tüm ilişkileri ve tarihinden bağımsız ortaya konulan modellerin yaşamayacağı aşikardır. Tüm bu çabaları insanların gerçek kurtuluşunun aranması olarak nitelendirirsek eğer Marx’ın Alman İdeolojisindeki şu sözlerini hatırlamak gerekir;

Felsefeyi, tanrıbilimi, tözü ve bütün öteki boş şeyleri ‘özbilinç’e indirgemekle, ‘insanları’ hiçbir zaman kölesi olmadıkları bu sözlerin egemenliğinden kurtarmakla ‘insan’ın ‘kurtuluşu’ yolunda tek bir adım bile atılmış olmayacağını; gerçek dünyanın dışında ve gerçek araçları kullanmadan gerçek bir kurtuluşu gerçekleştirmenin mümkün olmadığını, buharlı makine ve mulejenny[19] olmadan köleliğin, tarımı iyileştirmeksizin serfliğin kaldırılamayacağını; daha genel olarak, insanlar, yeterli nicelik ve nitelikte yiyecek, içecek, barınak ve giyecek tedarik edecek durumda olmadıkları sürece, onları kurtarmanın mümkün olmadığını, bilgiç filozoflarımıza anlatmak zahmetine girmeyeceğiz. ‘Kurtuluş’, zihinsel değil, tarihsel bir iştir, ve bu tarihsel koşullar, sanayinin, ticaretin, tarımın, karşılıklı ilişkisinin durumu tarafından gerçekleştirilir.[20]

[1] Botigelli, E. (2010) Sunuş, Anti-Dühring içinde, F. Engels, Çeviren: Kenan Somer, Ankara: Sol Yayınları, sf. 18

[2] Engels, Friedrich (2010) Anti-Dühring, Çeviren: Kenan Somer, Ankara: Sol Yayınları, sf. 77-78

[3] Engels, Anti-Dühring, sf. 78

[4] Engels, Anti-Dühring,sf. 81

[5] Engels, Anti-Dühring,sf. 82

[6] Engels, Anti-Dühring,sf. 139

[7] Engels, Anti-Dühring,sf. 143

[8] Engels, Anti-Dühring,sf. 150-151

[9]Dühring’ten aktaran Engels, Anti-Dühring,sf. 151

[10] Marx, Karl ve Engels, Friedrich (2015) Alman İdeolojisi[Feurbach], Çeviren: Sevim Belli, Ankara: Sol Yayınları, sf. 43-45

[11] Engels, Anti-Dühring,sf. 161

[12] Marx, Karl, Engels, Friedrich (2010) Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Çeviren: Barışta Erdost, Ankara: Sol Yayınları, sf. 31

[13] Marx ve Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, sf. 33

[14] Marx ve Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, sf. 50-51

[15] Marx ve Engels, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, sf. 34-35

[16] Engels, Anti-Dühring,sf. 345-346

[17]Saint-Simon’dan aktaran Engels, Anti-Dühring,sf. 349

[18] Engels, Anti-Dühring,sf. 357

[19] İlk otomatik iplik makinesi

[20] Marx ve Engels, Alman İdeolojisi, sf. 47