ABD, emperyalizm ve ABD’li komünistler

Ekim Kılıç

Emperyalistlerin uluslararası sahnede pay kapma yarışının hızlandığı, işçi sınıfı ve emekçi halklar mücadelesinin yer yer farklı biçimlerde yükseldiği veya bunun işaretlerini gösterdiği yılların içersindeyiz. Böylesi bir süreçte irili ufaklı komünist gruplar da baş verip işçi sınıfı iktidarına giden yol tartışmalarını belirli seviyelerde yoğunlaştırıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde, 2008 yılında kurulan küçük ama istikrarlı bir parti olan Amerikan Emek Partisi (AEP) bu sürecin en ilginç meyvelerinden birisi.

Sosyalist bir Amerika düşüncesi, Amerika’nın var olan imajından ötürü bir şaka gibi gelebilir. Ancak Amerika’da hiç işçi, emekçi ve komünist yok mudur? Anti-revizyonist komünist önder Enver Hoca’nın çizgisinin takipçisi olduğunu belirten AEP’nin Ulusal Sözcüsü Alfonso Casal ile AEP ve mücadeleleri hakkında konuştuk:

Amerikan Emek Partisi’nin sözcüsünüz. Amerikan Emek Partisi nedir? Nasıl ortaya çıkmıştır?

AEP esasen çok uzun bir tarihe sahip. Hikayesi uzun bir zaman öncesine gidiyor. Büyük William Z. Foster, 1930’larda, 40’larda ve 50’li yılların başında ABD Komünist Partisi’nin başkanıydı. Browderizm’e karşı anti-revizyonistlere önderlik etti. Çin’de Mao’yu desteklemenin gerekli olduğu zamanda Mao’yu destekledi. Foster, 1961’de yaşamını yitirdi. Ve o yaşamının sonuna doğru keskin bir şekilde Kruşçev revizyonizmini eleştirmeye başladı. Gerçek şu ki ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum ancak doğru olmalı; Sovyetler Birliği’nde yaşamının sonuna doğru tedavi altındayken hastanede Kruşçev ve Sovyet devlet erkanı tarafından ziyaret ediliyor. Ve iddialara göre Foster’ın hasta yatağında en son yaptığı şey, Kruşçev’e küfretmek olmuş. Enver Hoca, Foster’ın öldürüldüğüne inanıyor.

Her ne olursa olsun, AEP’nin hikayesi Foster ile başlıyor. Foster’in sekreteri de büyük yoldaş Jack Shulman’dır. Ve Jack Shulman, Amerikan komünist hareketindeki ilk gerçek anti-revizyonistlerden birisidir.

Foster’ın ölümünden sonra Shulman, ABD KP’den ayrılmıştır. Çin’e ve sonrasında Arnavutluk’a seyahat etmiştir. Çin ile Arnavutluk’un arası açıldığı zaman Arnavutluk’tan yana tavır almıştır. “Arnavutluk’tan Haberler” adlı bir bülten çıkartmıştır. Ve o Arnavutluk sosyalist yayınları ve külliyatına ulaşmak adına bir kaynaktı. Ve ben söylemekten onur duyarım ki o benim hocamdı. Marksizm-Leninizm ve sosyalizm ile ilgilenen genç bir adam olarak Sosyalist Arnavutluk’un aldığı pozisyonu öğrendim. Ve Jack’i Arnavutluk hakkında dağıttığı materyaller aracılığıyla keşfettim. Ona yazdım. Uzunca bir süre mektuplaşmamız oldu. Beni evine davet etti. O benim rehberim ve esin kaynağım oldu.

Aynı dönemde İngiltere’de benzer bir yoldaş vardı, Bill Bland. O da ilk anti-revizyonistlerdendir. Birileri onu “Hoca’dan önce Hocacı” diye anıyordu. Çin-Arnavutluk ayrılığından önce Sosyalist Arnavutluk’u destekleyip Çin’i eleştiriyordu.

Aynı dönemde Bill Bland İngiltere’de çalışıyordu. Jack ve Bill, 1990’larda bir araya geldiler. Ve Marksist-Leninstler’in Birliği adlı bir örgüt kurdular. Kanada’da yer alan bir örgüttü. Daha çok Kanada’da aktifti. Daha sonra Hari Kumar isimli bir yoldaş ile tanıştım. Söylemek isterim ki, eğer ben Jack Shulman’ın öğrencisi isem, Hari de Bland’in öğrencisidir. O ve ben beraber çalışmaya başladık. 2000’lerin başında son bulan ‘Birlik’ adında Marksist-Leninist bir dergi çıkardık.

AEP temel olarak ‘Birlik’ten, ilgilenen diğer gruplardan, veya ABDKP’den, DKP’den (Devrimci Komünist Parti) ayrılıp gelen insanlar tarafından kurulmuştur.

Amerikan Emek Partisi ismi ilk önce 2008’de ortaya çıkmıştır. Oldukça genç bir partiyiz. Ve en son biçimini 4 yıl öncesinde almıştır. Bunlar Amerikan Emek Partisi’nin derin kökleridir. Yoldaş Foster ile başlayıp, yoldaş Jack ve Bill’in çabalarıyla bugüne kadar gelmiştir.

Partinizin hedefleri nelerdir?

Tabii ki sosyalist devrimdir. Bizim hedeflerimiz bu ülkede gelişen kitle hareketlerine Marksist-Leninist bir ses vermektir. Bu ülkede küçük olmasına rağmen kesinlikle savaş karşıtı bir hareket var. Sendika hareketi var. Göçmen hakları hareketi var. Cinsiyetçiliğe, cinsiyet ve cinsel yönelim ayrımcılığına karşı bir hareket var. Biz bu hareketlerdeki rolümüzü; varlığımızı bildirmek, kendimizi görünür kılmak olarak görüyoruz. Basitçe doğru olduğundan değil. Marksist-Leninistler için doğru olan bu hareketler içinde aktif olmaktır. Fakat kitle hareketine katılımımızdan ötürü kitle hareketinin bir parçası olmamız, ve gene bu katılımımızdan ötürü harekete hangi ölçüde yapabilirsek yapalım bir Marksist-Leninist anlayış ve Marksist-Leninist yön vermemiz önemlidir. Sanıyorum ki soruna bir cümlede yeterli bir cevap verebilmenin yolu şu; bizim hedefimiz ABD’deki güncel mücadelelere Marksist-Leninist bir ses getirmektir. Ve bu bir başlangıçtır.

Belki size ‘komik’ gelecek ancak Amerika’da sosyalizm mümkün müdür? Birçok aydın grubu Amerikan politikalarının bireysel temelli olduğunu söylüyor.

Bunda bir gerçeklik payı var. Amerikan kültürü aşırı derecede bireyselcidir. Ve kapitalizm bireyselciliği teşvik etmektedir. İdealizmi, bilinmezciliği, mistikçiliği, metafizikçiliği beslemektedir.

Genelde eski ABDKP başkanı ultra-revizyonist Gus Hall’a referansta bulunmam. Fakat onun çok güzel bir deyişi vardır. Bir radyo Hall ile röportaj yapıyor ve ona “ABD’de niye sosyalizm olmadığını” soruyor. Hall cevaplıyor: “Lütfen bu soruyu başka bir şekilde ifade etmeme izin ver. Bana niye dünyanın en ileri kapitalist ve hakim medyanın çok baskın olduğu bir ülkede sosyalizm olmadığını sormuyorsun?”

Burada bir gerçeklik var. Ve bundan ötürü zorlu bir mücadele var. Fakat ABD, kapitalizmin yasaları ve kapitalist gelişme ile bitmiyor. Birçok yönüyle Amerikan toplumu belirli keskin çelişkilerle doludur.

Eğer bana dünya komünizminin nasıl gelişeceğini tasarladığımı sorsaydınız -hangi ülkelerin önce sosyalist olacağı bağlamında- ABD’yi listenin sonlarına koymazdım. Birçok yönüyle Amerikan kapitalizmi görünmez kusurlara sahiptir. Bu ülke, genelde saklı olmasına rağmen, devrimci bir tarihe sahiptir. Bu ülke bir işçi mücadelesi tarihine sahiptir. Bu ülke bir direniş tarihine sahiptir.

Bizim işimiz bu tarihe erişmek, onu değerlendirmek, onun tanınmasını sağlamak. Ve kesinlikle, kendimizi bu tarihin, bu geleneğin bir parçası olarak görüyoruz.

Evet, Amerikan toplumunun ve kültürünün kendine özgün koşulları var. Ancak yine, bütün toplumlar kendine has özellikleri taşır. Kendine özgün ve somut koşullara sahiptir. Fakat ben hiçbir şekilde bunun ABD’yi özel yaptığını düşünmüyorum. Sosyalizmin bu ülkede mümkün olmadığını veya sosyalizmin bu ülkede istisnai olarak zor olacağını veya başarılamayacağını düşünmüyorum. Söylediğim gibi birçok yönüyle kitlesel sosyalist bir hareket kurmak için nesnel koşullar, bir devrim için nesnel koşullar bu ülkede vardır.

Şu an pratik olarak ne yapıyorsunuz? Kitle hareketlerinde ne gibi çalışmalarınız var? Odak noktalarınız nelerdir?

Küçük bir parti olmamıza rağmen ülke çapında farklı farklı alanlarda aktifiz. Biz bir takım mücadelelerle iç içe geçmiş durumdayız. Göçmen hakları hareketiyle, savaş karşıtı hareketle, Trump karşıtı örgütlerle beraber çalışıyoruz. Dürüst olmak gerekirse bazen ne kadar politik sürece katılmamızı hatırlamak zor.

Bizim ‘Kızıl Yardım’ adlı bir çalışmamız var. Ki bu çalışma doğrudan fakir halka yardım götürmemizi sağlıyor. Yiyecek, giyecek, kış için battaniye… Çok olumlu ve somut bir yoldan destek sağlıyoruz.

Birçok cephede de aktifiz. Peki bu neye hizmet ediyor? Marksist-Leninist bir mevcudiyet yaratmaya. Önceden liberallerin, sosyalizm hakkında ne söylediğinden bahsetmiştim. Bizim doğrudan yaptığımız bir şey -ve bu Kızıl Yardım meselesine kadar gidiyor- evsiz ve yoksul kitlelere ulaşma ve sokaklara, yoksul mahallelere gitmek, onlara yiyecek vermek, elbise sağlamak, bir bardak sıcak kahve sağlamaktır. Ve onlar biliyor ki bunları komünistler yapıyor. Komünistler ki onlara ulaşıyor. Komünistlerdir ki onlara dondurucu bir akşama karşı ceket veriyorlar. Komünistlerdir ki onlar açlıktan kıvranırken bir öğün veriyorlar. Bu liberal propaganda ile savaşma yoludur. Halk kitlelerine komünistlerin kendilerinin savunucuları ve arkadaşları olduğunu göstermektir. Komünistlerin aslında halkın kendisi olduğunu göstermektir.

Değerlendirmelerinizi öğrenmek adına biraz güncel politika hakkında konuşmak isteriz. Günümüzde nasıl politik ve tarihsel bir atmosferi tecrübe ediyoruz? Dünya ve ABD konusundaki genel görüşünüz ve analiziniz nedir?

Amerika’da kesinlikle faşist hareketin ve faşist bir hükümetin gelişimini görüyoruz. Tamamen gelişmiş bir bir faşizm olduğunu söylemekten uzak duruyoruz. Biz bunu neo-faşizm veya proto-faşizm olarak karakterize ediyoruz. Faşizmin bütün karakterleri hâlâ ortada yok. Örneğin, biz faşist milis kuvvetleri hâlâ görmedik. Kahverengi gömlekliler, kara gömlekliler… Trump rejimi tam gelişmiş faşizmin bütün karakteristiklerine sahip değil. Fakat onları ortaya çıkarıyor. Ve kesinlikle aşırı sağcı, otoriter ve emperyalist bir dönemi temsil ediyorlar; Amerikan politikalarının önceki dönemlerinden bile daha emperyalist bir dönemi temsil ediyorlar.

Amerika’daki güncel durum bu. Sağcı otoriterizme ve neo-faşizme doğru bir kayış var. Ve bununla kitlesel hareket yoluyla mücadele edilmesi gerektiğine inanıyoruz, birbirine bağlı ve köprü olmuş sokaklarda süregelen bütün farklı hareketler tarafından mücadele edilmeli. Bizim anti-faşist, demokratik bir halk hareketi kurmaya ihtiyacımız var. Bizim mücadele içindeki bütün farklı bileşenleri bir araya getirmeye ihtiyacımız var.

Uluslararası olarak bunun aynı eski hikaye olduğunu söylemek isterim. Emperyalizm her zaman ne yapıyorsa onu yapıyor. Kesinlikle tehlikeli noktalar var. Güncel olarak Kuzey Kore’ye karşı tehditler var. ABD’nin Suriye çatışmasına müdahalesi ve Suriye’deki Amerikan ve Rus emperyalizmleri arasındaki çatışma ihtimali… Uluslararası durum tehlikeli ve gergin. Bizim buna cevabımız kitle hareketine katılım, savaş karşıtı bir hareketi kurmak ve sokakları almaktır. Ve böylece hükümet üzerinde baskı kurmak ve baskıyı devam ettirmektir.

Sizce Amerikan başkanı Trump uluslararası duruma nazaran bir istisna mıdır? AEP, Trump’ın başkan olması hakkında ne söylüyor?

Bu ilginç bir soru. Trump bir istisna değildir. Biz dünyada sağcı otoriterizme ve neo-faşizme doğru genel bir hareket görüyoruz. Evet, biz bu ülkede Trump’ı işaret ediyoruz. Ancak Fransa’da Marin Le Pen, Rusya’da Putin vardır. Dünya ölçeğinde neo-faşizme doğru kesin bir eğilim var. Hayır, Trump kesinlikle bir istisna değildir. O günümüz kapitalizmini temsil eden birisidir. Bunun ötesinde 1920’lerde ve 1930’ların başında Hitler’i kimse ciddiye almıyordu. Hitler hakkında o dönem söylenenlere bakılırsa onun bir şaka olduğu, bir şaklaban olduğunu ifade edildiğini görürsünüz. Chaplin bıyığı ile, saçma üniformasıyla, deli saçması olduğu düşünülüyordu. Ve herkes ona gülüyordu. Ve sonra gülmeyi kestiler. Bu bizim deneyimlediğimizdi. Trump bir şaklaban mıdır? Evet. O kötü bir şaka mıdır? Evet. Fakat biz onu çok ciddiye alıyoruz. Ve biz onun Amerikan emperyalizmi bağlamında yapmayı tehdit ettiği şeyleri ciddiye alıyoruz.

Liberal demokrasilerin Batıda başarılı olduğu söyleniyordu. Obama seçildiğinde her şeyin çözüldüğüne dair bir algı oluşmuştu. Ve aniden bütün hareket sağcı otoriterizme doğru yol alıyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Bu oldukça doğru. Kapitalizm, hangisinin daha iyi hizmet edeceğine bağlı olarak gömlek değiştiriyor. Ve eğer ki kapitalizm otoriter bir desteğe ihtiyacı olduğunu hissederse faşizme dönüşecektir. Fakat faşizm işini tamamladığı zaman kara gömleğini çıkarıp beyaz gömlek ve kravatını takacaktır. Aynısını Avrupa’da gördük. İtalya’ya, İspanya’ya ve Almanya’ya bakın. Çok kolay bir şekilde gördük ki, faşizm altındaki aynı yönetici sınıflar hükümetin ve liderlerin değişmesiyle liberal demokraside de vardılar.

Ve evet, liberal demokrasinin kazanımları vardır. Hiç kimse bunu reddedemez. Hiç kimse sekteryan tuzağa düşüp bütün kapitalist yönetim biçimleri aynıdır dememeli. Kesinlikle hayır. Orada kesin bir fark var. Buna işaret edildi. Yoldaş Stalin, Britanya’daki liberal demokrasi hakkında bunu işaret etti. Evet, bu kapitalizm. Evet, bu baskıcı. Evet, bu emperyalist. Fakat bir meclise, sendikalara, işçi partilerine sahipti. Bu reddedilemez. Fakat bu aynı zamanda yönetici sınıfların eski yöntemlerle yönetemediği sorunudur. Ve yönetici sınıflar liberal demokrasinin artık onlara hizmet etmediği anlayınca onlar liberal demokrasiyi bırakacaktır. Sadece faşizmin onları tehdit ettiğini, onları yıkıma uğratacaklarını düşündüklerinde onlar faşizmi de bırakacaklardır. Fakat kapitalizm aynı kalacaktır.

Uluslararası politika ile ilgili sorulara yönelmek istiyorum. ABD’nin, Rusya ve Çin gibi ülkelerle olan ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Empeyalistler arası mücadele her zaman vardı. Bu verili bir durumdur. Ve emperyalistler arasındaki mücadele kapitalizm ve emperyalizm var oldukça her zaman varlığını sürdürecektir. Bunu görüyoruz. ABD ve Rusya Ortadoğu’da birbirine karşı mücadele etmeye başladı. Çin, ABD ile güç yarışında daha düşük bir profil sergiliyor. Fakat Çin emperyalizmi Afrika’da aktif. Örneğin, Afrika ekonomilerini etkilemeye çalışıp, buraya yatırım yapıyor. Biz bir değişim döneminde yaşıyoruz. Ki bu dönemin akıbeti hâlâ kesin değil. Kesinlikle en kurumsallaşmış emperyalist blok ABD ve onun müttefikleridir. Fakat daha az güçlü -daha küçük demek istemiyorum- emperyalist ülkelerin dünya ölçeğinde adım atmaya başladığını görüyoruz. Onlar meydana çıkmaya başlıyor. Yoldaşlarım bana genellikle Rusya’nın emperyalist olup olmadığını sorduğunda ben emperyalist olduğunu söylüyorum. Ancak Rusya’nın emperyalist olmaya talip olan bir emperyalist, yol almaya başlayan zorba bir güç olduğunu düşünüyorum. Bu bizim şu an bulunduğumuz noktadır. Rus ve Çin emperyalistleri Amerikan emperyalizmine karşı meydan okuyorlar. Ve tabii ki, ABD emperyalizmine karşı meydan okumaları kendi emperyalist çıkarları adınadır. Kalplerindeki merhamet ve iyilik adına bunları yapmıyorlar. Onlar ABD emperyalizmine meydan okuyorlar, çünkü, bu onların emperyalist çıkarı gereği. Nereye gidiyor? Göreceğiz. Ancak kesinlikle analizlerimizde daha uyanık ve daha dikkatli olmamızı gerektiriyor. Ve bu emperyalist ülkelerinin herhangi birisinin parçası olduğu bir saldırganlık anında harekete geçmeye ve sokaklara çıkmaya hazır olmalıyız.

AEP, Kuzey Kore ile olan gerilim hakkında bir açıklama yayınlandı. ABD ve Kuzey Kore ilişkileri hakkında ne düşünüyorsunuz? Partiniz bu konudaki tutumu nedir?

Çok iyi bilindiği gibi ABD, Kuzey Kore’yi geçtiğimiz 60 yıl boyunca baskılıyordu, taciz ediyordu, sindiriyordu, izole etmeye ve istikrarını bozmaya çalışıyordu. Yani bir anlamda Kuzey Kore ile mevcut olan durumda yeni hiçbir şey yok. Yeni olan şu ki, Trump yönetimi kendini dünyaya kanıtlamaya çalışıyor. Sert olduğunu göstermek zorunda. Kendinin hâlâ egemen ve işlerin başında olduğunu göstermek zorunda. Ve bunu yapmanın bir yolu da, Kuzey Kore’ye olan baskının ve tacizin seviyesini arttırmaktır. Söylediğim kadarıyla bizim gördüğümüz şey hiç yeni değil. Ancak biz Kuzey Kore’ye karşı Amerikan tacizinde ve provakasyonunda güncel bir artış görüyoruz. Bizim görevimiz Kuzey Kore’yi savunmaktır. Bizim görevimiz Amerikan emperyalizmi tarafından saldırılan veya taciz edilen bütün ülkeleri savunmaktır. Bugün bu Kuzey Kore’dir. Ve biz bütün ilerici ve anti-emperyalist güçlerle sadece Kuzey Kore’ye karşı olan saldırganlığa mücadele konusunda değil, fakat Kuzey Kore’yle barış anlaşması imzalanması somut talebiyle birleşmeliyiz.

Kuzey Kore’yle Kore savaşından beri bir barış anlaşması imzalanmamıştır. Kore savaşı teknik ve hukuki olarak hâlâ devam etmektedir. Ve bu savaş karşıtı mücadelede, Kuzey Kore’yi savunma mücadelesinde sadece ABD’nin saldırganlığını kesmesi değil, ancak ayrıca ABD’nin sonunda masaya oturup Kuzey Kore’yle bir barış anlaşmasını görüşmesi ve Kuzey Kore’yi meşru bir devlet olarak tanıması önemli bir taleptir.

Peki ABD’nin günümüzde Kuzey Kore’ye yönelik provakatif tutumunun özel bir anlamı var mı?

Bu eski bir taktik. Kapitalist yönetimler, hatta feodal yönetimler, devletler ülke sınırları içerisinde meşruiyet ve prestij kaybına uğrayınca bunları tekrar kazanmak için ne yapıyorlar? Militarizmi ve vatanseverliği körüklüyorlar. Ve bunu aslında olmayan bir tehdit yaratarak yapıyorlar. Ve bu olmayan tehdide karşı ayakta durduklarını gösteriyorlar. Bu Trump hükümetinin bir zayıflık göstergesidir.

Kesin olan bir şey var ki, günümüz Amerikan hükümeti Amerikan halkının çoğunluğu tarafından kabul edilmediğini biliyor. Seçim sonuçları oldukça ilginç. Amerikan halkının yarısından fazlası oy vermedi. Kalanın yarısı (Hillary) Clinton veya üçüncü partiler için oy verdiler. Trump, seçmenlerin sadece dörtte biri tarafından seçildi. Onlar bir azınlık hükümeti olup kaygan bir zeminde olduklarını biliyorlar. Ve Amerikan halkının büyük bir çoğunluğu tarafından reddedildikleri biliyorlar. Söylediğim üzere bu taktik burjuva yönetimlerin ve feodal yönetimlerin bile bir taktiğidir. Ülke sınırları içerisinde meşruiyet ve destek azaldığında etkisini yeniden kazanmak için askeri maceralara girişir.

Sizce bu politikalar Amerikan işçi sınıfını nasıl etkiliyor?

Bu ülkede sol oldukça zayıflatıldı. Sol bir medyanın eksikliği var. Marksist-Leninist bir sesi bırak, solcu bir muhalefetin bile sesinin eksikliği var. Burjuva medyanın ağırlığından ötürü ABD’yi diğer ülkelerle karşılaştırıldığı oldukça geridedir. Örneğin Fransa, İspanya, Almanya, Hindistan, Pakistan gibi ülkelerde en azından aktif bir emek hareketi var. Aktif ve alternatif bir ses var. Kolayca kandırılamayan insanlar var. Bizim ülkemizde bu ses yok denecek derecede kısıktır. Uzun sözün kısası insanlar kandırılıyor. Eğer başka birileri başka bir şeyler söylenmiyorsa, sana tekrar ve tekrar söylenenlere inanıyorsun. Korkarım ki bugün bizim bu ülkede gördüğümüz budur. Sağın daha öncesinde yaptığı gibi militarizmi ve gerici milliyetçiliği teşvik etmesi beni çok kaygılandırıyor. Ve bunu gene yapıyorlar. Bu demektir ki biz direnmek için, sesimizi yükseltmek, alternatif bir ses sağlamak, işçi sınıfına ulaşmak için çabalarımızı katlamalıyız. Fakat emperyalizmin Amerikan işçi sınıfını yeni bir savaşa kurban etme ihtimali elbette var. Çok ciddi bir savaşa.

Bu politikalar sendikaları nasıl etkiliyor?

Amerikan sendikacılığında bir sınıf mücadelesi eğilimi var. Fakat çok zayıf. Amerikan sendika hareketi 50’lerden, 60’lardan günümüze felç edici çok ağır darbeler aldı. Birçok sendika kendilerini Demokratik Parti’ye bağladı. Ancak kesinlikle, sendikalarda çalışan diğer partilerden yoldaşlar vardır. Sosyalist, anarşist gruplar var. Sendikalarda aktif olan ve sendika hareketine sınıf mücadelesi ile bilinci aşılamaya çalışan Marksist-Leninistler var. Ancak genel duruma bakıldığında onların sesleri göreceli olarak kısıktır. Sendikalar sadece politik olarak felç edilmedi. Bu yeterli değildi. Sendikalar iş yerlerinden kovuldu ve sonuçta yıkıma uğradılar. Ancak etrafımıza baktığımızda bunu görmek zor değil. Aktif sendikaların ve üyelerinin sayısını 20-30 yıl öncesi ile karşılaştırdığımızda çok çarpıcı bir fark görüyoruz. Bu çarpıcılığı yaratan en büyük faktör ise sendikaların nasıl hedefe konulduğu ve yıkıldığı ile ilintilidir.

Amerikan emek hareketinin güncel politik durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Amerikan işçi sınıfı bir dönüm noktasındadır. Statükodan veya “her zamanki işlerden” artık kimse memnun değil. Ve bu, peşin hükümlü bir şekilde eskiye, “normalliğe” dönmek sorunu değil. “Para için iktidar” politikaları ve Trump’ın iktidarı ele geçirmesine yol açan gülünç başkanlık seçimleri, ABD siyasetinin bütün iki yüzlülüğünü gözler önüne serdi. Birçok insan seçimlerden dolayı hayal kırıklığına uğrayıp, öfkelendi. Diğerleri ise iki partili sistemden, yabancılaşmadan, politik olan her şeyden şiddetle tiksindiler. Seçim sonuçları ulusal çapta protestoları tetikledi. Bunların içinde Trump’ın göreve başlama günü ve kadınlar yürüyüşü de var. Ki bunlar Amerikan tarihinin en büyük protestolarından bazıları olarak kayda geçti.

İşçi haklarının ise sürekli olarak gerilediğini görüyoruz. “Çalışma hakkı” yasaları olarak adlandırılan gibi gerici yasalar, işçilerin hiçbir korunma, hak, fayda sağlamayacağını ve işten atılmaları durumunda yardım için başvuramayacağını tertipleyen yasalardır. Sendika üyesi işçilerin oranı yaklaşık yüzde 10 ve bu oran 1980’lerin yarısı kadardır. Özel sektörde sendika üye oranı yüzde 7’den azdır. Ve bu 1930’lardan beri en düşük seviyede. Hem kamu hem de özel sektördeki sendikalar hem hükümet hem de özel sektör tarafından sürekli saldırı altında. Ve işçilerin toplu pazarlık yapma kabiliyetlerini önemli ölçüde kısılıyor. ABD’deki işçi hakları son derece geridedir.

Asgari ücretler, şirket karları uyarınca yükselmedi, bu da çalışanların ücretlerinin daha az ve daha az değere sahip olmasına neden oluyor. Gelir eşitsizliği felaket boyutlarda. Her yedi Amerikalıdan biri yoksulluk içinde yaşıyor. Ve çocuklar da dahil olmak üzere yaklaşık 40 milyon Amerikalı açlık sınırı altında yaşıyor. Geçen yıl ABD’de ortalama yaşam süresi ve bu herhangi bir toplumun genel işleyişinin en önemli göstergelerinden biridir, 78.9’dan 78.8’e düştü. Son 20 yılda ilk kez bir düşüş gerçekleşti.

AEP, Amerika işçi sınıfı içinde nasıl örgütlenmeyi planlıyor? Güncel taktiği nedir?

Partimiz kuruluşundan itibaren faşizme ve savaşa karşı direnecek bir birleşik cephe için çalıştı. Donald Trump’ın Birleşik Devletler başkanlığına gelmesi, ABD emekçi halkları ve tüm dünyadaki emekçiler için görülmemiş bir felaketi temsil etmektedir. Ancak mücadele etmekte olduğumuz sadece Trump değil, aynı zamanda onun iktidara gelmesine izin veren sistemdir. Gerçekten de, militarizm, faşizm, ırkçılık, şovenizmi ve tekelci sermayenin en gerici kısımlarını temsil ederken, “alternatif sağcılar”, önceden Nazilerde olduğu gibi kendilerini “devrimciler” olarak öne sürüyorlar. Egemen sınıf onlarla barıştı. Liberaller onlara karşı tedbirsizleşmişlerdir. Ve hükümettekiler ciddi bir direniş göstermemektedir.

Trump ve onun temsil ettiği Amerikan aşırı milliyetçiliği ancak her şehrin sokaklarında militan, örgütlenmiş kitlesel eylemlerle yenilebilir. Savaş karşı gösterilerle, Trump’ın mülklerini, konuşmayı planladığı yerleri ve Lockheed Martin ve Boeing gibi savaş üreticilerinin yerlerini eylemler ve işgaller ile, onların savaş çıkartma ve militarizasyon amaçlarını bozguna uğratmak amacıyla Trump ile savaşabiliriz. Amerikan emperyalist sistemine karşı polislerin işledikleri cinayetlere karşı savaş açarak, Standing Rock gibi mücadelelerle dayanışma içerisinde durarak, göçmen haklarına arka çıkarak, LGBTİ bireyleri, ezilen halkları, işçi haklarını ve yaşam standartlarımızı savunarak mücadele edebiliriz. Bu bizim halk cephesi stratejimizin bütün boyutlarıdır. Ve bizim amacımız Birleşik Devletler’de Marksist-Leninist bir parti kurmaktır.

Bu sadece bir tarihsel zorunluluk meselesi değil; sadece bir hayatta kalma meselesi değildir. Biz ABD’nin on yıllar, hatta yüzyıl içerisindeki en karanlık dönemindeyiz.

Amerika’nın Ortadoğu ve Suriye meselesi üzerine olan dış politikası konusundaki yaklaşımınız nedir?

Birleşik Devletler, kendini Ortadoğu’ya empoze edebilmek için bir fırsat gördü. Ve bu 90’lara uzanan bir süreç. Evet, Amerikancı rejimler, Amerika’yla dostluğa veya yakın ilişkilere sahip olan rejmler vardı. Bunu Amerikalılarla beraber iş yürütebilmek adına bir yol çizmek için yapıyorlardı. Bazı zamanlarda ise Amerika’ya eleştirel yaklaşıyorlardı. Fakat Amerika’ya dost olan rejimler bile Amerika’nın hedef listesindeydi. Çünkü Amerika aracılarla veya üçüncü taraflarca veya komprador rejimlerle değil de, Ortadoğu’yu doğrudan kontrol olanağına sahip olduğunu fark etti. Örneğin Hüsnü Mübarek’e bakın. Amerikan emperyalizmle kim böylesi yakın ilişkilere sahipti? Mübarek’i ortadan kaldırma fırsatı ayağına geldiği zaman emperyalizm harekete geçti. Ve onu ortadan kaldırdı.

Bence bu örnek bugün Ortadoğu’da gördüğümüz genel bir modeldir. Eğer Suriye’deki Baasçı rejime ve Irak’ta geçmiş Baasçı rejime bakarsanız, bunların anti-komünist rejimler olduğunu görürsünüz. Bu rejimler faşizmin ufak bir dokunuşundan daha fazlasını uyguluyorlardı. Bu rejimler Amerikan emperyalizmi ile sıklıkla beraber çalışıyorlardı. Demek istiyorum ki, Suriye bir başka Baasçı rejimin yıkılmasına katılmıştı. Suriye, Irak işgalinin bir parçasıydı. Fakat gene, ABD, Ortadoğu’da aracılarla ve üçüncü taraflarca değil de, doğrudan müdahale şansını görüp bu fırsatı kaçırmadı. Suriye listede ileriki sıradaydı. Esad rejimi kırılgan bir durumdaydı. Biz, elbette Esad rejimini ve Baasçılığı eleştiriyoruz. Ancak onları ve Suriye halkını Amerikan emperyalizmine karşı savunuyoruz. Esad, Rusya’nın desteğine bakıyor. Bir yandan bunun doğru olduğunu söylemek istiyorum. Fakat Esad bir emperyalisti diğer emperyaliste düşürmeye çalışıyor. Ve o herhangi bir şekilde ABD’den kurtulmayı başarsa bile, şimdi kendini Rusların kontrolüne teslim etti. Ve bence alınabilecek tek ilkeli duruş Suriye halkını tam, Esad rejimini ise sınırlı desteklemektir. Çünkü herşeyden öte Amerikan emperyalizmi ile savaşabilecek bir orduya kimlerin sahip olduğunu görüyoruz. Esad hükümetinin ordusu sahadaki tek ordudur. Fakat Amerikan komünistleri ve anti-emperyalistleri olarak bizler için en önemlisi Ortadoğu’daki Amerikan emperyalizmine karşı mücadele etmektir. Bundan sonra her ne olursa olsun, bu Suriye halkının karar vereceği bir sorundur.

Ekim Devrimi’nin 100. yılına yönelik değerlendirmeniz nedir?

Kutlanması ve onore edilmesi gereken muhteşem bir yıl dönümüdür. Bir hareket olarak geçmiş yüzyıllardaki bütün başarılarımızı anımsamamız gerekiyor. Ayrıca başaramadıklarımızı da görmeliyiz. Ekim Devrimi’nin yıl dönümü başarılarımızı onore ediyor. Ancak başarısızlıklarımızın ve hatalarımızın ne olduğunu da gösteriyor. Bu mesele tüm yönleriyle böyledir. Enver yoldaşın çok iyi bir ifadesi vardır; karşı devrimlerin sebep olduğu gerilemeler sömürü sistemi kapitalizmin ömrünü uzatmıştır. Ancak onlar insanlığın sosyalist bir geleceğe doğru ilerleyişini asla durduramazlar. Proleter devrimler çağı başlamıştır. Ve bizim gidecek çok yolumuz var.