100. yıl dönümü vesilesiyle Ekim Devrimi ve Bolşevik Parti: İhtimalden gerçeğe-1

Nuray Sancar

PROLETARYAYI SINIF OLARAK OLUŞTURMAK

1848’de başlayıp kıtanın önemlice bir bölümünü saran, feodal düzenin iktisadi ve siyasal dayanaklarını yıkıp ulusal sınırlar içindeki iç pazarı bütünleştirmeyi amaçlayan uluslaşma hareketlerinin tamamlanmamış görevleri için de ebelik yapan 1. Paylaşım Savaşı dört büyük imparatorluğu tarihin sahnesinden silmişti. Avusturya- Macaristan, Osmanlı ve Çin imparatorluğunun yıkılışı burjuva ulus devletleşme sürecinin hem doğudaki hem de batıdaki kadim siyasi yapıları üzerinde bir zafer kazanmış oluyordu. Öte yandan 1848, feodal düzenin yıkılmasından çıkarı olan işçi sınıfının 1789’da burjuvaziyle birlikte çıktığı, ama kendi sınıf çıkar ve taleplerinin bütün ulusun beklentilerinin de sınırı olacağını varsayan, bunun için dayatan, “baldırıçıplakların” devrimi derinleştirme potansiyelinden korkan yeni egemen sınıfın devriminin sloganlarından kopma eğilimine girdiği, bağımsız bir sınıf olarak ortaya çıktığı bir tarihti aynı zamanda. Tarihsel eğilimi, zaman çizelgesinin bir noktasına sabitlemenin, kesin dönüşümün tam o anda gerçekleştiğini ileri sürmenin sakıncalarına rağmen, eğilimin gözle görülür biçimde kendisini açığa çıkardığı, ondan sonra da bu eğilimin duraklamalarına, geriye çekilmelerine, bazen başlangıç noktasındaki halinden uzaklaşarak tanınmayacak kadar değişik biçimler göstermesine rağmen, eski toplumsal ve siyasal ilişkilerin restorasyonu için harcanan çabaların tarihsel akışı durduramadığı bir ana işaret etmek bakımından bu sakınca göz ardı edilebilir. 1848 Devrimi bu anlardan biridir.

Dördüncü imparatorluğun yani Rus Çarlığı’nın yıkılmasına da 1848’deki kavşaktan kendine özgü bir yol çizerek ayrılan; burjuvaziyle göbek bağını siyaseten kesmeye yönelmiş, aynı yıl Marx ve Engels tarafından kaleme alınan politik programına da kavuşmuş, 1871’de bütün Fransa’da komünler kurarak 73 gün boyunca “proletarya diktatörlüğünün” bu erken ve ilk biçiminde, Komünist Manifesto’da kullanılan ifade ile “egemen sınıf olarak örgütlenme” deneyimini tarihine nakşetmiş olan işçi sınıfı 1917’de bir sosyalist devrim gerçekleştirerek yol açtı.

1848-1871 Paris Komününden ve hatta Rus 1905 devrimlerinden beri geliyorum dediği halde,   Ekim ihtilali, 1. Savaşın sonuçlarındaki tablodan, yeni bir kapitalist sermaye birikimine uygun siyasal biçimlerin ortaya çıkmış olmasının asıl belirleyici yönelim olduğunu düşünen burjuvalar tarafından da, üretici güçlerin paralize olduğu, sanayisi gelişmemiş, nüfusunun yüzde 80’i köylü olan bir ülkede sosyalizmin mümkün olmadığını iddia eden “sosyalist” küçük burjuvazi tarafından da arızi bir vaka olarak görülmüştür. Yeryüzünün altıda birini oluşturan Rusya topraklarını sosyalist bir cumhuriyete dönüştürmeye başlayan Rus işçi sınıfının ardından Alman işçi sınıfının sosyalizmin eşiğinden dönmesi, yenilgiyle sonuçlansa da Macaristan’da konseyler halinde örgütlenen işçi sınıfının cüreti, Bulgaristan işçi sınıfının 20’li yıllardaki silahlı grevleri ve giderek Avrupa ve ABD’de komünist partilerin işçi sınıfı içinde kayda değer bir nüfuz elde etmesi; Ekim Devrimi’ni bir sapma olarak tanımladıklarında içi rahatlayacak kesimlere, ihtiyaç duydukları huzuru pek bulamayacaklarını göstermişti. Üstelik 2. Paylaşım Savaşı sırasında Sovyetler Birliği’ni yıkmak için Moskova’ya yürüyen Nazi ordularının püskürtülmesi, antifaşist direnişlerden doğan Doğu Avrupa’daki halk devrimleri, Çin devrimi ve Sovyetler Birliği’nin varlığından cesaret alan, esin kaynağını da Marksizm’de bulan eski sömürge ülkelerindeki halkların anti emperyalist bağımsızlık hareketleri ortada baş edilebilecek büyüklükte bir arıza olmadığının göstergesiydi. 1848’den beri dolaşan heyula, işçi sınıfı ve ezilen sınıf ve halkların mücadelesinde devasa bir cüsseye sahip olarak bedenlenmiş görünüyordu. Dünyanın eski çehresini de değiştiriyordu.

Ne var ki ömrü ortalama 40 yıl süren Sovyetler Birliği’nin 1956’dan 1989’a kadar süren tedrici yıkılışından sonra da dünya burjuvazisi, sosyalizmin bütün anılarını silmeye ve geçmişte sosyalist bir devletin ortaya çıkmasını mümkün kılan toplumsal ve siyasal düzenleri peyderpey değiştirmeye çalışırken sosyalizmi tarihi bir arıza parantezine almak suretiyle hem kendilerini yeniden rahatlatmaya hem de dünya işçi sınıfına bu sapmanın bir daha yaşanmasına izin verilmeyeceği mesajını vermeye devam ediyor. Burjuvazinin şimdi doğrudan yakın geçmişi tahrif etmeye ayarlı sınıf mücadelesi, sosyalizmi özel önlemlerle kaçınılabilir bir vakaya indirgemeyi, ya da en azından onu toplumsal ve sınıfsal gerekçeleri olmayan bir ütopyaya indirgemeyi amaçlamaktadır. Böylece, egemen sınıflara pahalıya mal olmuş sosyalizm geçmişteki arızi bir sapma olarak kaldıkça, emekçiler ve işçi sınıfı için örgütlenebilir, planlanabilir, gerçekleştirilebilir bir dünya tasavvuru olmaktan çıkacaktır. Burjuvazi bir daha boş bulunmayacaktır!

Ne var ki Ekim Devrimi, burjuvazinin boş bulunduğu bir siyasal zeminde tesadüfen ve kendiliğinden ortaya çıkan bir devrim değildir. Devrimin ortaya çıktığı tarihsel koşullarda burjuva devletlerinin içinde bulunduğu hal, bu devrime oldukça uygun bir ortam sağlasa da bu “objektif koşullar”ı devrim için bir imkana çeviren Rusya işçi köylü ve askerlerinin bilinçli ve örgütlü hareketinin oluşturduğu “subjektif etken”dir. Talancı yeniden paylaşım hırsına yataklık eden, fethedilecek yeni yerlerde yatırım-pazar ve piyasa imkanlarını genişletmek için gösterdiği arsızlık ve dünya işçi sınıfını ve ezilenlerini sömürmek için fırsat kollaması yüzünden zaten her zaman bu hale düşme eğiliminde, bu subjektif faktörün müdahalesi olmadığı taktirde kendini yeniden üretecek olan burjuva sistemin (kapitalizm) Rusya gibi zayıf bir halkadan zedelenmesi bu hareketin kendisine ve isabetli yönetimine bağlı olmuştur.

Tarih, muhtemel bir sosyalist devrimin Rusya’da geçtiği süreçlerden geçmesini, benzer yolları kat ederek gerçekleşmesini vaaz edecek kadar tekerrür hevesinde değildir. Ancak işçi sınıfının, Rusya’da otokrasinin kıskacı ve yoğun baskısı altında kendi aralarında örgütlenen küçük işçi birliklerinin ortaya çıkmasından başlayarak, bunların birleştirilmesini; işçilerin yaşadıkları deneyimlerin genelleştirilmesini, bütün işçi sınıfının bu genelleşmiş deneyimlerin bilgisi ışığında sosyalizme doğru yönlendirilmesini; sınıf güçlerinin her an değişen karşılıklı mevzilenme biçimlerini işçi sınıfının yolunu açacak biçimde düzenlenmeyi üstlenen parti aracılığıyla bütün sınıfın örgütlü mücadelesinin inşa edilmesi ve nihayet bu mücadelenin proletaryayı egemen sınıf haline getirmesiyle yürüyen devrim sürecinden çıkarılacak sonuçlar, sadece 1917’deki devrimci Rusya işçi sınıfının tecrübesine etiketlenecek özel bir bilgi değildir.

Komünist Manifesto’da “Komünist devrim geçmişten gelen mülkiyet ilişkilerinin en kökten koparılışıdır; onun gelişim sürecinde geçmişten gelen fikirlerle de en kökten bir kopuş olmasına hiç şaşmamalı” diye yazan Marx ve Engels şöyle devam etmişlerdi: “Proletarya kendi siyasal egemenliğini tüm sermayenin adım adım burjuvazinin elinden koparılmasına, tüm üretim araçlarının devlet elinde, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya elinde yoğunlaştırılmasına ve üretici güçlerin büyüklüğünün olabildiğince hızlı artırılmasına kullanacaktır.”[1] Rusya işçi sınıfının yaptığı, 1848’de yazılmış bu proğramatik metnin, 20. yüzyılın başındaki Rusya’nın özgün koşullarına uyarlandığında da pratik bir karşılığı olmuştur. Rusya’da devrim, Manifesto’da çok genel hatlarıyla belirlenen bir yolu izlemiştir:

“Tüm öteki proletarya partileri gibi komünistlerin de ilk amacı proletaryanın sınıf olarak oluşması, burjuva egemenliğinin yıkılması ve proletaryanın siyasal iktidarı ele geçirmesi…”[2]

Program bir işçi sınıfı hareketinin, önüne koyduğu stratejik hedefin ne olduğunu ve gerekçelerini, bu hedefe ulaşmak için kat edeceği muhtemel yolları, bu yol kat edilirken kurulabilecek ittifakları, temel talepleri genelleyerek tarif eden belgedir. İşçi sınıfının bu ilk programında, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete ve bütün toplumu onun hilafına yöneten burjuvazinin elindeki devlet cihazının parçalanması stratejik hedef olarak belirlenir. Bu stratejik hedefe doğru ilerlerken; burjuvazinin iktidarı altında, ancak kullandığı makinenin bir parçası, satılığa çıkarılmış emekgücünden başka mülkü olmadığı sürece de işletmenin muhasebe defterinde sadece bir ücret çıktısı olarak kalacak olan ve kendilerine bir vidadan fazla ehemmiyet yüklenmeyen işçi kitlelerinin, kendilerini bir sınıf olarak oluşturmaları ve kendiliğindenlik sınırlarında kaldığı sürece ufkunun ancak işyerindeki çalışma koşullarının biraz daha katlanabilir olmasını sağlamakla sınırlı kalacak mücadelesi içinde onun “kendisi için” bir sınıfa dönüşmesi ve nihayet “bir sınıf olarak oluşan” proletaryanın siyasal iktidarı ele geçirmesi yol haritasında öncelikli bir yer tutmaktadır.

Bu programatik öngörünün doğruluğu Ekim Devrimi’nde bir kez daha sınanmıştır. Kendiliğinden grevlerle başlayan işçi sınıfı hareketinin Rusya’daki tarihi, Bolşevik Parti’nin devrimden önceki son toplantısında “ayaklanma için dün erkendi, öbür gün çok geç, yarın tam zamanı, iktidar hemen alınmalı” kararının alınabildiği bir noktaya evrilebildiyse, hareketin seyri üzerinde işçi kitlelerinin “geçmişten gelen fikirlerle de en kökten bir kopuş”unu sağlayarak inisiyatif kuran işçi sınıfı partisinin, hareketin her anını uygun taktiklerle planlama yeteneğini gösterebilme, geniş işçi kitlelerini bu taktiğe kazanarak ileri hamlelere hazırlama başarısını göstermesindendir. Lenin, 1905 Devriminden az önce Bolşevikler ile yolları ayrılan Menşeviklerle tartışmalarında işçi sınıfının, kendiliğinden hareketin tarihsel gelişme sürecine mahkûm edilmesini eleştiriyor, bu tarihsel seyrin bilinçli, örgütlü, planlı bir müdahaleyle biçimlendirilmesinin önemini vurguluyordu.

Rusya komünistlerinin, geleneksel önyargıların sınırladığı bilinç düzeyiyle uyum gösterdikleri için yığınlar üzerinde etkisi olan çeşitli sınıfların siyasal temsilcileriyle girdikleri polemiklerde sağladıkları teorik üstünlük, hareketin kritik dönüm noktalarında, bir sonraki geliştirici adımı belirlemek üzere ileri sürülen taktiklerin eksenine, mücadele içinde eğitilip örgütlenen işçi kitlelerinin toplanmasını kolaylaştırmıştı.

Bu yazının bundan sonraki bölümü Komünist Manifesto’daki üç madde ile ilgilidir. Bu bölümde “proletaryanın sınıf olarak oluşması”nın; sınıfın mücadele içinde olduğu sınıflarla ilişkisi içinde kazandığı özel deneyimleri genelleştirip ortak hedefe yönelmiş örgütlü ve bilinçli hareketinin yaratılmasında, yığınlar arasında ideolojik ve taktik birliğin koşullarının hazırlanmasında partinin belirleyici rolüne değinilecektir.

Bundan önce bir not düşmekte yarar var: Ekim Devrimi’nin öngünündeki sınıf mücadelesi sahnesinde yer alan siyasal temsiliyetlerin bugün birebir karşılıklarının olmaması, bu siyasal vekillerin denk düştüğü kimi sınıfsal yapıların miyadının da dolduğunu asla göstermeyeceğinden Bolşeviklerin o zaman önlerine koydukları görevler, dönemin somut olaylarından bağımsız olarak, o zamanki sınıf dışı ideolojilerin, birer köstek haline gelmeye başlayan siyasal hurafelerin güncellenmiş versiyonlarına şu anda da maruz kalan günümüz işçi sınıfının mücadelesi için, hala bir işaret fişeği, bir rehber ve bir ders kıymetindedir.

STRATEJİ TAKTİK VE SLOGAN

Lenin 1905 Devriminden hemen önce şöyle yazıyordu: “Başarımız bir yandan siyasal durumu doğru değerlendirmemize, taktik sloganlarımızın doğru olarak saptanmasına ve öte yandan da işçi yığınlarının gerçek savaşımcı gücünün bu sloganları desteklemesine bağlıdır. Partimizin bütün örgütlerinin ve bütün gruplarının, tüm düzenli günlük çalışmaları, propaganda, ajitasyon ve örgütlendirme çalışmaları, yığınlarla bağların sağlamlaştırılmasına ve genişletilmesine yönelmiştir. Hiç kuşku yok ki işçi sınıfının eğitimi ve örgütlendirilmesi için yapacak çok, pek çok şey var… Sosyal demokratlar için yığınlara önderlik etmekte doğru taktik sloganlara sahip olmak, bugün son derece büyük bir önem taşımaktadır. Devrimci bir dönemde, ilkelere dayanan sağlam taktik sloganların önemini küçümsemek kadar tehlikeli bir şey olamaz. Proletaryayı yönetmek isteyen ve olayların kuyruğunda sürüklenmek istemeyen parti için, doğru taktik kararların büyük bir önemi vardır.”[3]

Bundan üç yıl önce işçi sınıfı mücadelesinin bulunduğu düzeyden gelen şimdi “Ne Yapmalı” sorusuna, sınıf mücadelesine iktisadi talebin sınırlılıklarının dışında bir alan tanımayan sendikalistlere, ekonomistlere, yasacılara karşı teorik bir savaş açarak yanıt veren Lenin, iktisadi talepler ile politik talepler arasında kurulacak bağın imkanlarını ve bunun hangi araç ve yöntemlerle yapılacağını tartışıyordu. İşçi sınıfı mücadelesine ekonomist bir ufuk aşılayan trade-unionculuk (sendikalizm) sınıf mücadelesinin dar bir burjuva kulvarda sıkışıp kalması gerektiğini telkin ederken sosyalistler kendiliğinden hareketin içindeki, ancak “bir nüve halindeki bilinçliliği”, henüz sezgi düzeyindeki sınıf bilincini somut, harekete geçirici bir güç olarak ortaya çıkarmaya çalışıyorlardı. Çünkü işçi sınıfının mücadelesinin politik bir içerik kazanabilmesi, bir iktidar perspektifi edinebilmesi işçilerin, hareketin seyri sırasında eğitilerek örgütlenmesinden geçiyordu.

İşçilerin, yaşadıkları acıların mevcut düzenden kaynaklandığını sezmeleriyle sosyalist bir bilinç edinmeleri arasındaki uzun aralık ne sendikal hareketin kendi iç seyrinin doğal bir uzantısı olabilir ne de kapitalist üretim ilişkilerinin kendi iç çelişkilerinden kaçınılmaz ve zorunlu olarak doğabilirdi. Kendiliğindenlik ile zorunluluk arasındaki metafizik boşlukta salınan liberal-sol öğretinin versiyonları, eninde sonunda işçilerin yakınmaya başladıkları mevcut kapitalist ilişkilerin sonsuza kadar sürmesine yardım etmekten başka bir anlama gelmiyordu.

Oysa üretim araçlarının tek bir sınıfın elinde tekelleşmesine rağmen mülksüzleştirilmiş işçi kitlesinin daha fabrika içinden başlayan kendiliğinden iktisadi mücadelesi ile politik mücadele arasında metafizik bir aralık değil diyalektik bir ilişki vardır. Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da yer alan iyi bilinen ifadelerinde bu diyalektik ilişki şöyle kurulmuştur: “Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar, iktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.”

Üretici güçlerin gelişmesinin önünde engel haline gelen özel mülkiyet esasına göre düzenlenmiş üretim ilişkileri, kapitalizmin çelişkilerini derinleştirerek sınıf mücadelesini tetikler. Kapitalist sistemin bu kuruluş biçimi onun kaçınılmaz sonunu daha fabrika içindeki ilişkilerden başlayarak hazırlar. Ne var ki kapitalizmin yıkılmasının kaçınılmaz- zorunlu bir sonuç olarak ortaya konulması sistemin analizinden çıkan bir soyutlamadır. Gelişmesi bizzat bu sistem tarafından engellenen üretici güçler kapsamına dahil olan işçi sınıfının hiçbir şey yapmadığı durumda kendiliğinden ortaya çıkacak bir sonuç; kapitalizmin kendi kendini imha edeceğine dair bir tespit değildir bu. Gelişmelerinin belirli bir aşamasında kendilerine dar gelen üretim ilişkilerini yıkma eğilimine giren üretici güçlerin önünü açacak olan şey, işçi sınıfının politik mücadelesidir. Bu bağlamda, işçi kitlesi ile onu kendisi için bir sınıfa dönüştürecek olan örgütlenmenin, partinin ortaya çıkması da, sınıf mücadelesinin gelişimi içinde zorunluluk parantezine dahil olur. Nesnel güçlerin analizinden çıkarılan zorunluluk kendisi de artık bir zorunluluk haline gelen “subjektif faktörün” müdahalesi sayesinde işçi sınıfının kendiliğinden mücadelesi ile kapitalizmin yıkılmasının zorunluluğu arasındaki diyalektik ilişkiyi kurar. Kendiliğinden mücadele ile zorunlu sonuç arasında, hiçbir metafizik aralık bırakmayan Marksizm işçi sınıfının politik örgütüne, partisine bu bakımdan özel bir görev yükler.

Lenin’in Ne Yapmalı sorusuna verdiği şu cevap işçi sınıfının iktisadi talepleriyle politik mücadelesi arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağına ilişkin genel bir formül olarak kaydedilmelidir: “Devrimci sosyal demokrasi reformlar için mücadeleyi daima faaliyetine dahil etmiştir ve etmektedir. Ama sosyal demokrasi ekonomik ajitasyonu hükümetten her türlü önlemin alınmasını talep etmek için değil, aynı zamanda ondan otokratik bir hükümet olmaya son vermesi için de kullanır. Ayrıca Hükümete yöneltilen bu talebi sadece ekonomik mücadele temelinde değil, genel olarak sosyal ve politik yaşamın bütün görünümleri temelinde öne sürmeyi görev bilir. Kısacası sosyal demokrasi, reformlar için verilen mücadeleyi, bütünün bir parçası olarak, özgürlük ve sosyalizm için verilen devrimci mücadeleye tabi kılar…”[4]

Bu kısa yanıt aslında, en çok yasal değişiklik ve reform talebinden ibaret kendiliğinden mücadelenin politik iktidar mücadelesi lehine nasıl aşılacağına ve bunun için gerekli araç ve yöntemin ne olduğuna işaret eder. Gündelik talepleri için zaten duyarlı olan işçilerin mücadeleleri sürecinde, “sosyal ve politik yaşamın bütün görünümleri” arasındaki bağıntıları kurup parçalı ve dağınık hareketleri birleştirerek devrimci mücadeleye tabi kılan parti, işçi kitlelerinin kendiliğinden mücadeleleri içinde edinemeyecekleri sınıf bilincini edinmelerini ve kendisi için bir sınıfa dönüşmelerini kolaylaştıran “dışarıdan”* taşıyıcı olarak işlev görür.

Bu dönüşüm sürecinde işçiler mücadele içindeki sınıf güçlerinin eğilimlerini, farklı sınıf çıkarlarının ve beklentilerinin belirlediği niyetleri ve taktik adımları önceden kestirmeyi, karşıt sınıf güçlerinin ve siyasal temsilcilerinin mevzilerinin işçi sınıfı lehine nasıl sarsılabileceğini, işçi hareketinin seyrini kararsızlığa veya iradeci, zamansız bir ataklığa sürükleyecek ara sınıf fantezilerinin üzerlerindeki etkisinin kırılmasını öğrenir ve güncel koşullarda yeniden üretilerek pekiştirilen “geçmişten gelen fikirleriyle” de kökten kopuşun ilk koşullarını gerçekleştirirler.

Ne var ki, ne işçi sınıfının kendi mücadelesi içinde kendi toplumsal statüsü hakkında az çok bir bilgi edinmesi ne de partinin, kendi sorunlarından yola çıkarak işçilerde bir sınıf duygusu uyandırması yeterlidir. Lenin şunu ekler: “Eğer işçiler diğer toplumsal sınıfların her birini, bu sınıfların düşünsel, moral ve politik yaşamlarının bütün görünüm biçimlerini somut ve aynı zamanda mutlaka güncel politik olgu ve olaylardan gözlemlemeyi öğrenemezse, toplumun bütün sınıflarının, katmanlarının ve gruplarının eylem ve yaşamlarının bütün yönlerinin materyalist temelde yapılan çözümlemesini ve değerlendirmesini pratikte kullanmayı öğrenemezse, işçi kitlelerinin bilinci gerçek bir sınıf bilinci olamaz… İşçi sınıfının dikkatini, gözlem gücünü ve bilincini salt veya sadece ağırlıklı olarak bile sınıfın kendisi üzerinde yoğunlaştıran kişi sosyal demokrat (sosyalist) değildir. Çünkü işçi sınıfının… modern toplumun bütün sınıflarının karşılıklı ilişkileri konusunda teorik olmaktan çok politik yaşam deneyimi temelinde edinilmiş düşüncelerle kopmaz bir bağı vardır…”[5]

İşçilerin eğitim süreci, durgunluk veya eylem dönemleri ayırt edilmeksizin kesintisiz, ısrarlı ve disiplinli bir teşhir faaliyetini gerektirir. Çalışma saatlerinin uzunluğu, düşük ücretler, işyerindeki güvenlik sorunlarının işçi sınıfının toplam bir sorunu bu sorunun da mevcut sistemle ilişkisinin kesintisiz bir açıklaması günlük eğitimin bir parçasıdır. Ama işçilerin hem kendi kendileriyle ilgili özbilincinin gelişmesi hem de diğer toplumsal sınıfların hareketine dair bilgisinin derinleşmesi salt ekonomik teşhir faaliyetinin ürünü olamaz. Bu bakımdan teşhir-ajitasyon ve propaganda gibi üç örgütleyici araca bütünlüklü bir önem veren sosyalistler, bunlar arasında, işçilerin mücadelesinin düzeyine, parti faaliyetinin güncel ve mekansal hedeflerine, örgütlenmenin ihtiyaçlarına ve sınıf mücadelesinin önüne koyulan taktik gereklere bağlı olarak kategorik ayrımlar da yapmışlardır. Bununla birlikte toplumsal çelişkilerin çarpıcı bir biçimde ortaya konduğu teşhiri takip eden, işçilerin hazırlık düzeyini ve duygu durumunu gözeterek şekillendirilen harekete geçirici ajitasyonun; bu çelişkileri gerekçelendirilmiş bir stratejik hedefe bağlayarak eyleme mevcut sınırlarının ötesindeki müstakbel hedeflerini işaret eden yazılı/sözlü propagandanın son tahlildeki ortak ereği aynıdır. Bu erek; işçilerin güncel talepleri ile stratejik hedef arasındaki bağı kurmak suretiyle kitleler üzerinde eğitici bir etkide bulunmak; örgütlenmeleri için gerekli aygıtları oluşturmalarını kolaylaştırmak; işçilerin dağınık ve parlayıp sönen eylemlerde geçici olarak beliren gücünün, kendisinin farkına varan bir sınıfın gücü olarak kalıcılaşmasının mümkün olduğunu göstermek; nihayet sömürücü sınıfları yıkabilmeleri için sınıfa ihtiyaç duyduğu moral, örgütsel ve siyasi donanımı kazandırmaktır. Ancak bu yeterli olamaz. Çünkü işçi kitlelerinin tek başına propaganda ve ajitasyonla ikna edilmesi söz konusu değildir. İşçiler ancak kendi politik deneyimleri içinde sistemin değişmesi ve yerine yeni bir siyasi ve sosyal düzenin kurulması gerektiğini iliklerinde hissedebilirler. İşçi partisinin yaptığı ve yapacağı şey, kitlelerin eylem içinde eğitilmesini, stratejik hedeflere ulaşmak için örgütlenmesini sağlamaktır.

Stalin, tek başına strateji hakkında bilginin “objektif koşullar”da bir değişiklik yaratamayacağını, işçi sınıfı hareketinin tutması gereken ve programda formüle edilen hedeflere ulaşmak amacıyla düşmana esas darbeyi indirecek proletarya için en yararlı temel doğrultunun saptanması gerektiğini, stratejinin, tayin edici darbenin en kısa zamanda azami sonucu verecek doğrultuda örgütlenmesi planı anlamına geldiğini söylüyordu. Onun askeri terminolojiyle anoloji yaparak çizdiği tabloda “proletarya ordusunun yaratılması” için esas darbenin doğrultusunu ve tüm savaş dönemi operasyonlarının karakterini ve tüm savaşın sonucunu onda dokuz önceden belirlemek demek olan stratejinin[6] “hareketin kabarma ve düşme, devrimin yükselme ve alçalmasının nispeten kısa dönemleri için proletaryanın davranış çizgisini saptamak, eski mücadele ve örgütlenme biçimlerinin ve eski şiarların yerine yenilerini geçirerek bu biçimleri birbiriyle birleştirerek vb. bu çizginin uygulanması için mücadele etmek”[7] anlamında taktikler geliştirmek suretiyle hayata geçirileceğini kaydeder. Stratejiye hizmet eden şey taktiktir.

İşçi sınıfının hareket kabiliyetine, duygu durumuna, mücadele içinde veya ittifak halinde olduğu sınıf güçlerinin verili andaki pozisyonuna, hareketin yükselme ve alçalma durumuna göre belirlenen taktikler sayesinde, işçi sınıfı partisi, o andaki eylem içinden kazanarak çıkmayı, geriye çekilmek gerekiyorsa da bu çekilişin disiplinli bir biçimde gerçekleşerek en az kayıpla sonuçlanmasını umar. Nitekim devrime doğru giderken Rusya’da işçi sınıfı hareketinin değişik düzeylerinde Bolşevik parti, kimi zaman taarruz kimi zaman geri çekilme taktiği izlemiş; barışçıl eylemlerden kitle grevlerine, kampanyalardan siyasi grevlere kadar bir dizi eylem biçimini yönetmiştir.

Hangi durumda hangi eylem biçiminin tercih edileceği keyfi bir biçimde belirlenemez. İşçi sınıfının hiç de hazır olmadığı durumlarda radikal veya hareketin yükselişe geçtiği dönemlerde tansiyonu düşürecek ya da yatıştıracak geri eylem biçimlerinin; o anki kitle talebinin örgütleyici rolünü dağıtacak, kitlelerin odaklandığı konuya ya da talebe uymayan biçimlerin bir karşılığı olmadığı gibi işçilerin birliğini dağıtıcı etkisi de olacaktır. Bolşevikler vaktiyle hiçbir eylem biçimini reddetmemişlerdi. Parlamenter mücadele biçimlerini bazen kürsüsünden bazen dışında muhalefette kalarak yürütmüşler; legal ya da illegal olarak örgütlenmiş grevleri, protestoları, imza kampanyalarını, büyük kitle mitinglerini önermiş, içinde yer almışlardı. Bu elbette o verili anda mevcut olan mücadele biçimleri tarafından sınırlanmaya rıza göstermek anlamına da gelmiyordu. Mücadelenin seyri içinde ortaya çıkmakta olan yeni mücadele biçimlerini, örgütlenme organlarını, önceden olmayan eğilimleri zamanında teşhis etmek ve bunları derinleştirmek de önemliydi. Eğitim sürecinin tek yanlı olmadığının; işçi partisinin de kitle hareketinden öğrenerek kendisini her gün yeniden inşa ettiğinin diyalektik bir karşılığıydı bu.

Bolşevik partisinin hem partinin muarızlarıyla hem Çarlık polisiyle savaşarak, olağanüstü baskı koşulları altında yürüttüğü çalışma böyle bir perspektife sahiptir. 1917 yaklaşırken ülkeyi felakete sürükleyen savaşın durdurulması, Çarlık rejiminin devrilmesi, çalışma ve yaşam koşullarının düzeltilmesi talebiyle ilerleyen mücadele sırasında, işçilerin, günlük deneyimine ve taleplerine giderek siyasi bir içerik kazandıran parti ajitasyonu ve propagandası, Şubat ve Ekim devrimleri arasında kazanılan deneyimlerin de katkısıyla yıkılan iktidar sınıfının yerine, yönetmeye aday ve hazır hale gelerek talip olan bir sınıfın bilincinin inşasında önemli bir rol oynadı. Örgütlü teşhir-ajitasyon ve propaganda işçilerin sınıf bilincinin gelişmesinde ve onların “egemen sınıf olarak örgütlenme”ye cesaret edebilecek düzeye gelmesinde elbette özel bir rol oynadı. Ama bu ajitasyon ve propaganda, zamandan ve hareketin seyrinden bağımsız olduğu sürece stratejiyi soyut bir hedef haline ister istemez sokacak lafzi bir nitelikte değildi.

1917 Şubat Devrimi yaklaşırken Rusya 14 saatlik çalışma karşılığında bile sefaletten kurtulamayan işçilerin, amansız bir savaşın yol açtığı acılardan bıkan halkın, açlık kıtlık ve topraksızlıktan bunalan köylülerin, baskı ve sansürden adım atamaz hale gelen, en basit bir gerekçeyle Sibirya’ya sürgüne gönderilen aydınların ülkesiydi. Grevler, genel grevler, eylemler ve protestoların halkı eşiğine ulaştırdığı devrim, miyadı dolmuş Çarlık rejimini ortadan kaldırırken bir iktidar boşluğu da yaratmıştı. Daha doğrusu boşluk liberal burjuvazinin, merkezi iktidarı sosyalist devrimciler ve Menşeviklerle paylaştığı geçici iktidar ile, ilk kez 1905 Devrimi sırasında ortaya çıkan ve şimdi yeniden canlanan işçi köylü ve asker Sovyet (konseyler)’lerinde örgütlenmiş halkın, alttan gelen inisiyatifi tarafından doldurulmuş ve ortaya ikili iktidar durumu çıkmıştı. Sosyalistler bu ikili iktidar durumunun çok süremeyeceğini, birinden birinin diğerini alt etmek zorunda kaldığını önceden tespit etmişlerdi.

Başlıca büyük Sovyetlerde örgütlenen işçiler henüz Menşevik ve sosyalist devrimcilerin etkisi altında ve Kadet burjuvalarının hükümetinden hala beklentiye sahipken Bolşevik Parti bu ikili iktidara son verecek çağrılarda bulunamazdı. Bir yandan kurucu meclisi toplamayı erteleyen, taahhüt edilen toprak reformunu yerine getirmeyen, tersine büyük toprak sahiplerini gönendiren Kadet partisinin her adımı teşhir edilirken diğer yandan da iktidarı bu hükümette yer alarak burjuvaziye seve seve teslim eden işbirlikçi Menşevik ve sosyalist devrimcilerin Sovyet içindeki etkisinin kırılması gerekiyordu. Dönemin Bolşevik yazını Şubat’tan Ekime kadar Bolşeviklerin izlediği taktiklerin örnekleriyle doludur.

Başlangıçta sadece Geçici Hükümetin 10 kapitalist bakanını hedef alan parti, kitlelerin “Kahrolsun 10 Kapitalist Bakan” sloganı etrafında toplanması için çalıştı. Lenin’in sürekli eleştirdiği Sosyalist Devrimci vekillerin ikisi aşağıdan gelen talebin basıncına dayanamayınca istifa ettiler. Geçici Hükümet’in sallantıya düşmesini, devrimci partinin, halkın kendi talepleri için örgütlenmesi ve bu talepler için ısrar edilmesi için gösterdiği çaba sağlamıştı.Ancak talepler olayların çok yoğun geliştiği bu dönemde hızla kapsamını geliştirdi ve nihayet mevcut hükümet tarafından karşılanmayacağı anlaşıldığında ikinci bir devrim talebine evrildi.

Geçici Hükümet’i protesto etmek için düzenlenen Temmuz mitingine Kerenski’nin saldırı emri vermesi hükümetin niteliği konusunda sosyalistlerin işçilere yaptıkları uyarıların gerçekliğini kanıtladı. Bu saldırı ve devrime ihanet Sovyet örgütlerinin siyasi niteliğinin önemli ölçüde değişmesine yol açacak; Bolşevik Parti taraftarlarının sayısını artıracaktı. Böylece azınlıktayken fikirleri daha geniş bir çoğunluk tarafından benimsenmeye ve programatik hedefleri kitlesel bir destek bulmaya başlayan Bolşevikler, egemen sınıfların paralize olduğu, işçi sınıfı, köylülük ve asker katmanların kararsızlıktan büyük ölçüde kurtuldukları, kitlelerin giderek sosyalistleştiği koşullarda, tam da bu anda, Bütün İktidar Sovyetler’e sloganını atmışlardı. Daha erken değil, ancak şimdi atılan bu eylem sloganı sosyalistlerin başından beri izledikleri doğru taktikler sayesinde hazırlanan tarihsel koşulları devrime doğru olgunlaştıracaktı.

Bolşevik Parti tüm iktidarın Sovyetlere devredilmesi gerektiğini temmuz katliamından önce de dillendiriyorlardı. Ne var ki o zamanlar bir propaganda sloganı olan bu talep ancak temmuz olaylarından sonra bir “eylem sloganı” haline gelmiştir. Daha önce Geçici Hükümet’ten beklentileri devam eden, Menşevik ve Sosyalist Devrimciler’in asgari bir tutarlılık gösterebileceğini; savaşı durdurmaya muktedir olabileceklerini, Kurucu Meclisin toplanması için irade gösterebileceklerini düşünen kitlelerin olayların gelişimi içinde edinecekleri bilinç olmadan erken atılan bir eylem sloganının bir karşılığı olmayacaktı. Bir eylem sloganının etkili olabilmesi için bunun tartışılmaz bir biçimde doğruluğunun kanıtlanması şarttı.

Stalin sloganların önemi üzerine şöyle yazdı: “Şiar mücadelenin yakın ve uzak hedeflerinin, diyelim ki proletaryanın yönetici grubu, onun partisi tarafından ilan edilen kısa ve berrak formülasyonudur. Mücadelenin farklı hedeflerine uygun olarak, ya tüm bir tarihsel dönemi kucaklayan ya da verili tarihsel dönemin tek tek aşamalarını ve kesimlerini kucaklayan farklı şiarlar vardır. İlk kez geçen yüzyılın seksenli yıllarında ‘Emeğin Kurtuluşu’ tarafından ortaya atılan ‘Kahrolsun Otokrasi!’ şiarı bir propaganda şiarıydı, çünkü bu şiarın amacı, en sağlam ve en ısrarlı savaşçıları tek tek ya da gruplar halinde partiye kazanmaktı. Rus Japon savaşı sırasında otokrasinin çürüklüğü, işçi sınıfının geniş kesimleri tarafından az çok görüldüğünde bu şiar ajitasyon şiarı haline geldi, çünkü şimdi emekçilerin milyonlarca kitlesini kazanmayı hedefliyordu. 1917 Şubat Devrimi’nden önceki dönemde çarlık, yığınların gözünde kesinlikle iflas ettiğinde bu şiar bir eylem şiarı haline gelmişti…[8]

Bolşevikler kitlelerin büyük ölçüde desteğini kazanmadan bir devrimin gerçekleşebileceğine hiçbir zaman inanmadılar. Halkı kurtaracak bir devrimin kahraman bir öncü gücün eseri olacağı iddialarına karşı sürekli mücadele ettiler. Objektif koşulları devrimci bir dönüşüme ne kadar elverişli olursa olsun bir ülkede devrimin yegâne şartı, onun gerekliliğine işçi ve emekçilerin büyük çoğunluğunun ikna olmasıydı. Kapitalizmin unsurlarına parçaladığı, köhnemiş önyargılar tarafından esir alınmış işçi kitlelirini, kendi eylemleri içinde eğiterek onların günlük mücadelelerini nihai sonucu verecek olan politik mücadeleye evrilterek işçi sınıfının kitlesel gücünü oluşturmak gibi iradi bir çabayı ısrar ve azimle sürdüren işçi sınıfı partisi, Marx’ın deyimiyle “proletaryanın sınıf olarak oluşması”nı sonra da Stalin’in deyimiyle “Proletarya ordusunun oluşması”nı önüne görev koymuş, sınıfı kendi mücadelesi sürecinde eğitmiş, doğru taktik halkaları kavrayıp doğru sloganlarla harekete geçirmiş; diğer ezilen sınıfları haklılığına ve stratejisine inandırmış ve böylece 1917 Ekimi’nde dünyanın ilk sosyalist devrimini gerçekleştirmiştir. Buna kuşkusuz ülkenin mevcut koşulları; bu koşulları yönetemez hale gelen egemen sınıfları, sallantıda ve kararsız ara sınıfların pozisyonu da yardım etmişti. Sınıfların güçlerini ve karşılıklı konumlarını analiz ederek, John Reed’in Dünyayı Sarsan 10 Gün romanında; devrimde ele geçirilmiş, çarın Kışlık Saray’ının önünde nöbet tutan işçinin kendisine sorulan sorulara ısrarla “iki sınıf var; burjuvazi ve proletarya” diye yanıt vermesinde olduğu gibi hem çok basit görünen ama bir işçinin ancak uzun mücadelelerden ve aydınlanma sürecinden sonra geçtikten sonra yapabileceği bu soyutlamaya ulaşabilmek için zamanın sosyalistleri büyük bir çaba harcamışlardı. Bu soyutlamaya ulaşmayı kolaylaştıran bilinç, işçi kitleleri tarafından benimsendiğinde maddi bir güç haline gelmiş, proletarya artık kendisi için bir sınıfa dönüşmüş egemen sınıf olarak örgütlenmek ve yeni pozisyonunun önüne çıkardığı sosyalizmi inşa etme görevini önüne koymuştu…

Devam edecek: Bir sonraki yazı Komünist Manifesto’dan yukarıda yapılan alıntıda Komünistlerin ilk amaçları arasında yer alan “Burjuva egemenliğinin yıkılması ve proletaryanın siyasal iktidarı ele geçirmesi” kapsamında SSCB’de sosyalizmin inşa sürecinde üretici güçlerin gelişmesinin önünün açılması; Lenin’in sosyalizmin temel yönelimi olarak belirlediği “elektrifikasyon artı Sovyet” formülü üzerinden ele alınacak, sosyalizm ve demokrasi konusu işlenecektir.

 [1] Karl Marx & Friedrich Engels – Komünist Parti Manifestosu, çev: Yılmaz Onay, Evrensel Basım Yayın, 6. Baskı- 2011; s. 71

[2] Agy. S. 62

[3] Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği, çev: Muzaffer Erdost, Sol Yayınları, 5. Baskı-1978; s. 8-9

[4] Lenin, Ne Yapmalı?, çev: Arif Berberoğlu, Evrensel Basım Yayın, 1. Basım 2011; s. 83

[5] Lenin, Ne Yapmalı?, çev: Arif Berberoğlu, Evrensel Basım Yayın, 1. Basım 2011; s.89-90

* Lenin Ne Yapmalı? Kitabında işçi sınıfına bilincin dışarıdan götürüleceğini kaydeder. Bu dışarıdanlık; işçi sınıfının pozisyonu ve hareketinin seyri konusunda bilinç sahibi olan aydınların işçi sınıfına doğru “giderek” bilinç aktaracağı imasında bulunmaz. Dışarıdan sözcüğü iktisadi mücadelenin dışından, politik alandan yönelme anlamına gelmektedir. Dışarıdan sözcüğünün başka her türlü yorumu sınıf ile parti, kendinde sınıf ile kendisi için sınıf veya iktisadi mücadele ile politik mücadele arasında metafizik bir boşluk bırakır. Lenin’in ifadesi şöyledir: “ Politik sınıf bilinci işçiye ancak dışarıdan verilebilir, yani ekonomik mücadelenin dışından, işçilerle işverenler arasındaki ilişki alanının dışından verilebilir. Bu bilginin elde edilebileceği tek alan, bütün toplumsal sınıfların ve katmanların devlet ve hükümetle olan ilişkilerinin alanıdır, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkilerin alanıdır…” Lenin, ne Yapmalı, çev: Arif Berberoğlu, Evrensel Basım Yayın, Birinci Basım 2011, s. 99

[6] Stalin, Siyasi Stratejinin Ana Hatları, Leninizm Defterleri-7 Proleter Devrimin Stratejisi ve Taktiği içinde, çev: İsmail Yarkın, İnter yayınları, Birinci Basım 1992; s:24

[7] Stalin, İşçi Sınıfının Mücadele Biçimlerinin Öğretisi Olarak Taktik, Leninizm Defterleri-7 Proleter Devrimin Stratejisi ve Taktiği içinde, çev: İsmail Yarkın, İnter yayınları, Birinci Basım 1992; s. 25

[8] Stalin, Sloganlar ve Onların Strateji ve Taktikteki Önemi, Siyasi Stratejinin Ana Hatları, Leninizm Defterleri-7 Proleter Devrimin Stratejisi ve Taktiği içinde, çev: İsmail Yarkın, İnter yayınları, Birinci Basım 1992; s. 53