“Demokratik Modernite” ve Devlet: “Kötülüklerin Anası”, Zihinsel, Sınıfsızlaştırılmış “Devlet”

Kadir Yalçın

Demokratik Modernite, büyük iddiaların sahibi bir yayın. İddialı olmak, eğer iddiayla ileri sürülen görüş ve fikirlerin dayanakları güçlü ve gelişkinse olumsuz sayılamaz. Ancak sadece iddialılık, iddialar ve büyüklükleri de değil, mutlak hakikatin sırrına sahip olduğunu düşünüyor görünüyor. Konu seçimlerinden, konularının ele alınışı ve işlenişinden, ama en çok da yazarlarına sirayet etmiş özgüvenin kibre varan hayret verici yüksekliğinden anlaşılıyor.

Marksizmi suçlaması derginin temel bir hareket noktası ve ayırt edici özelliğini oluşturuyor. Derinlemesine bir araştırma ve incelemeye dayanmadan birkaç sayfaya sığdırılmış makalelerde Marksizmi yargılayıp mahkûm edebiliyor dergi. Ne felsefesini bırakıyor, ne prensiplerini, ne diyalektik yöntemini, ne materyalist tarih anlayışını ne de sınıf mücadelesi, politika ve öznelerine ilişkin öğretilerini. Hele devlet öğretisi en iddialı olduğu alan. Ve zihin ve zihniyet. Ekim Devrimi’ni örneğin ezilenlerin takdire değer bir hamlesi sayıyor, ama zihniyette sorun olduğu ve o nedenle sonunun baştan belirlendiği düşüncesinde.

Peki, örneğin derginin üzerine –daha çok kaçınılmaz başarısızlığını vurgulamak üzere– en son bir “özel” sayı çıkardığı Ekim Devrimi’ne ilişkin iddialı görüşleri, emek harcanıp çalışmayla ulaşılmış orijinal görüşler mi? Öyle görünmüyor!

1956’daki SBKP 20. Kongresi’yle resmen başlatılan modern revizyonizmin hamlesiyle muğlaklaştırılan ideolojik atmosfer ve girilen –sonunda SSCB’yi çöküşe götürecek olan– kapitalizmin restorasyonu yolunda oluşturulan ve giderek ağırlaşan sosyalizmin deforme edilmiş biçimlerinden ibaret bir tür devlet kapitalizmi ve revizyonizmin egemenliğini belirten ona uygun politik koşullar, işçi sınıfının tarihteki en büyük yenilgisi anlamına gelmekle kalmıyordu. Ama serbest bıraktığı tüm cehennem zebanileriyle birlikte bu aynı koşullar, moral bozukluğu ve kafa karışıklığı üzerinden “iş tutmaya” giriştikleri kadar, işçi sınıfından öcünü alma hevesiyle kafa karışıklığını kışkırtıp ilerletmeye yönelmiş burjuva, küçük burjuva sosyal bilimci, tarihçi, felsefeci ideoloğun cirit atma alanı halindeydi. SBKP’nin çöküşü, biçim ve içeriğinde irili-ufaklı değişiklikler, çıkarma ve eklemelerle, hem bu alanı, hem de onu dolduran teori ve görüşleri, hiç değilse bir süreliğine, ileri sürücülerinin özgüvenleriyle iddialılık düzeylerini yükseltmeye teşvik ederek “sağlamlaştırdı”.

Dönemin bu iddialı isimlerini eleştirmekte olan dergimizin okuyucuları onların yabancısı değiller. L. Althusser, M. Bookchin, G. Deleuze, E. Laclau, C. Mouffe, M. Hardt ve A. Negri örneğin. Immanuel Wallerstein da bunlardan biri ve Demokratik Modernite (DM) tek başına Wallerstein’den değil kuşkusuz, tümünden feyz alıyor, ama yine de zaman zaman görüşlerini de yayınlayan dergi açısından, onun yeri bir başka.

Ekim Devrimi ve “kaçınılmaz sonu”na dair DM’nin ileri sürdüğü görüşler örneğin, hemen tıpkısıyla Wallerstein’inkilerle çakışıyor. Yazarın 1995 tarihli “Liberalizmden Sonra” adlı kitabının daha “Giriş”inde şu görüşleri okuyoruz:

…eski proje, dünya Solu’nun stratejisi her şeyden önce, Leninizm gibi en iddialı biçimde anti-liberal, ‘devrimci’ varyantlarında bile liberal ideolojiden etkilenmiş, onunla kaplanmış olduğundan ötürü başarısız olmuştu.[1]

Olanca yüzeysel ele alışıyla Leninizmin “başarısızlık nedenleri”ni de sayıp döküyor bayımız –bunlarda da benzerlikler dikkat çekici.

En başta –Wallerstein’a benzer şekilde– “konfederalizm”inin yanı sıra kimlikçiliği ve ekolojizmiyle M. Bookchin’e, yine kimlikçi “çokluk”larıyla M. Hardt ve A. Negri’ye haksızlık etmek istemeyiz. Marksizmi determinizmle, “bilimcilik” ve tarihe özne dayatmakla suçlayan L. Althusser ve devrim ve iktidar yönelimi yerine “çoğul özneler”le “liberal demokrasi”nin “radikal demokrasi”ye genişlemesini öngören E. Laclau’yla C. Mouffe de ihmal edilmemelidir. “Bürokratik diktatörlük” ve ona dayanarak “ulusal ekonomi”nin geliştirilmesinin esas alınması türünden bir dizi suçlamasıyla belirli yönlerden bu sayılanların önünü açan Trotsky ve takipçileri de yok sayılmamalıdır kuşkusuz. Sadece sınıflarla sınıf mücadelesini, devletin sınıfsallığını reddetmekle kalmayıp, sosyalizmin hedef edinilmesi ve inşasını, toplumların gelişmesine ilişkin materyalist tarih anlayışını, genel olarak felsefi materyalizmi de en azından muğlaklaştıran ve tümü “Marksizmin krizde olduğu”nda hemfikir olan eski-yeni kafa karışıklığının iddialı sözcü ve geliştiricileriyle görüşlerinin DM’nin dayanaklarını oluşturduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak, dayanakları tümünde olan DM’nin iktidar ve devlet üzerine ileri sürdüğü görüşleri en çok I. Wallerstein’la örtüşüyor görünüyor.

GİRİŞ

DM ve asıl olarak A. Öcalan, “İkinci Doğa” olarak da tanımladıkları, halkların özgürce yaşadıkları demokratik toplumun bağrına “devletli uygarlık”ın ve ta “Sümerlerden beri varlığına rastlanan bir birikim tarzı olarak” kapitalizmin bir hançer gibi saplanarak, direnmelerine karşın bütün demokratik gelişme, özlem ve örgütlenmeleri olanaksızlaştırmaya yöneldiğini ve bütün kötülüklerin kaynağı olan devlete dayanarak bir ilerleme sağlanamayacağını, devlet ve iktidar ilişkilerine son vermeden demokrasi ve özgürlüklere ulaşılamayacağını; bu nedenle kapitalist egemenliğe son verecek bir devrim ve iktidar değişikliğinin amaçlanmasının çözüm olmadığını ve bu yolu tutanların –SSCB’de olduğu gibi– “alet olmaktan kaçınamayacakları” kapitalistlere dönüşeceklerini, öyleyse “radikal demokrasi” için mücadele edilerek “kapitalist modernite”nin yerine “demokratik modernite” ya da “demokratik uygarlık”ın geçirilmesi için çalışılması gerektiğini ileri sürmektedir.

DM’ye göre, devlet, Wallerstein’de olduğu gibi[2], bir sınıf devleti değildir, işbölümünün gelişmesi ve sınıfların oluşmasıyla ortaya çıkmamıştır ve zaten sınıflar ve sınıf mücadelesi öğretisi de toplumların gelişmesini açıklamamaktadır. Üstelik toplumlar, tarihsel materyalizm adına ve bilimsellik iddiasıyla “ekonomik çözümlemeyle” ortaya konabilecek şekilde “düz bir çizgi” doğrultusunda gelişmemektedir; “ilerlemecilik” pozitivist bir anlayıştır ve toplumların gelişimini belirleyenin ekonomik yaşam olduğunun ileri sürülmesi, insanı, onun demokratik yönelim, irade ve tercihlerini önemsizleştiren determinist bir yaklaşımdır. Tersine toplumlar ve toplumsal kurumların ortaya çıkışı ve gelişmesi zihnin eseridir ve devlet türünden toplumsal kurumları “insan zihni icat etmiştir”, bunların yine zihnen aşılmaları gerekmektedir. Zihin ve zihniyet, öyle küçümsenecek türden bir kategori değildir; materyalizmin madde zihniyetten önce gelir görüşü yanlıştır, “devlet dışı toplum bileşenleri”nden oluşan özne nesneden, üstyapı altyapıdan, fikirler maddi toplumsal ilişkilerden yansımaz. Dolayısıyla zihnin bir aleti olan devlet ve iktidarı “ele geçirip” insan yararına kullanmak yerine, ezilenlerin onun dışında yaşatageldikleri özlem ve geleneklere, komünler türünden geleneksel demokratik yapılara dayanılmalı, bunlar geliştirilip demokratik komünal ve konfederal toplumun kuruluşu amaçlanmalıdır.

Özetlenmeye çalışılan bu önerme “demokratik uygarlık manifestosu” olarak anılmakta ve “çağımızın sosyalizmi” olarak yüceltilmektedir:

Demokratik Sosyalizm anlayışının özünü, kurtuluş ve özgürlüğü devlette ve iktidarda gören tüm ideolojik yapılanmalardan, bunun dayandığı beş bin yıllık uygarlık sisteminden ve bunun günceldeki siyaset yapma tarzından kopuş olarak ifade eden Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, geliştirmiş olduğu Demokratik Uygarlık Manifestosuyla ezilen insanlık ve toplumlar adına da tarihin en büyük özeleştirisini geliştirdiğini belirtmektedir. Marx, Engels, Lenin’in bazı yönleriyle tespit edip koşullardan ve yaşamlarının yetmemesinden kaynaklı yapamadıkları özeleştiri anlamına da gelen Öcalan’ın bu yaklaşımı, aynı zamanda çağımızın Demokratik Sosyalizmi olarak kapsamlı bir dünya görüşüne, felsefeye, strateji ve politikaya dönüşmüştür.[3]

DEVLET VE ZİHNİYET

DM, devlet ve iktidar sorununa, bu sorunların toplumların nesnel gelişmesiyle bağlantısı içinde değil, ama nesnellikten kopuk bir “zihniyet” sorunu olarak yaklaşıyor. Dergi ve yazarlarına göre, devlet, nesnelliğiyle toplumsal bir ürün değildir; ama topluma, toplumun dışından dayatılmış gibidir ve her şeyden önce “zihinsel” bir üründür ve toplumla ilişkili ve toplumsal olduğu ölçüde de “zihinsel” bir ilişkidir!

Derginin, diğer yazarlarının da “paradigma yaratıcı” olarak adına vurgu yaptıkları bir numaralı yazarı A. Öcalan, Marx ve Marksizmi suçlamayla başlayıp anti tezini yaratma iddiasıyla, konuyla ilgili şunları yazmıştır:

Marx ve ekolü, ekonomik çözümlemeyle toplum, tarih, sanat, hukuk ve hatta dini açıklayabileceklerini sanıyorlardı. Şüphesiz tüm toplumsal kurumlar, bir vücudun dokuları misali birbirlerini etkilerler. Ama sahamız toplumsallık olunca her şey değişir. İnsan zihninin icat ettiği kuruluşlar olan toplumsal kurumlar, biyolojik doku gibi değiller… İnsan zihni, toplumsal ortamda sürekli anlam ve irade üreten patlama halindeki bir yanardağa benzer… Fizik olaylarıyla bazı ortaklıkları ise belki de kuantum dünyasında düşünülebilir. Unutmayalım, insan zihninin kendisi kuantum düzeninde çalışır. Maddi dünya (toplumsal ekonomik yapı dâhil) ise kuantum işleyişinin donmasını, kabuk bağlamasını ifade eder. Toplumu yönetenin zihin olduğu, tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır.[4]

Tartışma gerektirmeyecek kadar açık”! İddia müthiş. İdealizmle materyalizm, öncesi bir yana, antik Yunan’dan beri sonsuz bir tartışma içinde karşı karşıya gelerek süreç içinde olgunlaşmışlar ve aslında tartışmanın çıkış noktası, hep bilincin (irade ya da zihin) mi maddenin mi önde geldiği ve belirleyici olduğu olagelmiştir. Ama “tartışmasız zihin” diyerek Öcalan noktayı koymaktadır.

Dikkate alınmayı gerektirmeyecek, bir yerde ve sehven ileri sürülmüş, amacı aşan bir söz değildir. Bir başka DM yazarı da “Marksizm bir düşünce bütünlüğü olması nedeniyle zihniyettir de. Bu zihniyetin kendi kendisini maddecilikle zayıflatmasından, kendi kendisine pranga vurmasından bahsediyoruz. Bir zihniyet, maddecilikle kendi kendisini sınırlıyor.[5] diye başlayıp, “kendisini sınırlaması”na yazıklandığı Marksizmin –eleştirme yerine “mutlak hakikat”e sahip oldukları iddiasındaki Aydınlanmanın pek çok burjuva filozofunun yapageldikleri gibi– zihinlerini hayallere dalmak üzere serbest bırakarak, dünyayı olduğu gibi değil, ama kafalarında “tasarlayacakları” türden açıklasaydılar doğru davranmış olacaklarını belirtip, madde-bilinç (zihin) ilişkisi üzerine söyledikleriyle sürdürmektedir:

Aslında evrenin ikilem diye bir sorunu yoktur. Sadece zihnin duyu-algısal sınırlılığı, sınırları oluşturur ve zihnin kavramsal alanı da mantık süzgeciyle kategorize eder. Asıl sorun, duyu-algısal alanın da bu yanılsamasının sürekli sıcak tutulması, dualite edilmesi, çatışkıya dönüştürülmesidir. Merkezi uygarlığın; tarihi, ikilemlerin hep birbirlerinin üstüne basarak ilerleyen düşünce tarihine dönüştürmesi kasıtlıdır. Marksizmin zihniyete ağırlık vermemesinin, bu oyuna gelmesiyle bağlantısı büyüktür.

Marksizm ontolojisini materyalizm üzerine kurar: Burada zihin maddenin ürünüdür, madde zihinden bağımsız olarak vardır, kendisi içindir. Bu bakışla maddeyle zihin arasındaki sıkı ilişkiyi bozar. Maddeyi zihinden önemli kılar.[6]

Yazara göre yanlışlık materyalizmin benimsenmesinde, maddenin önceliğinin tanınmasındadır. Yazar açıkça, “maddenin zihinden bağımsız olarak var” olduğunun kabulünü suçlamaktadır. Anlaşılmaktadır ki, ona göre, zihin “var” demese, madde var olmayacaktır! Ve yine anlaşılmaktadır ki, zihin, öylesine ortalıkta dolaşmakta, üstün bir ruh gibidir; ama maddenin farkındalığı olarak şekillenmemektedir, bilinç, bilgi ikincil değildir, maddeden yansımamaktadır! Zihnin ikincilliğini benimseyen, hareketten, değişimden başka “mutlak” tanımayan Marksizmi hiç olmayacak şekilde suçlar: “Marksizmin materyalizminde MUTLAK vardır. Madde kılığına bürünmüş MUTLAK.[7]

Devam edelim. Çünkü yazar devam etmektedir.

Nesnelci zihin, bilgi kuramında bilme eylemini yapan özneyi pasif görür, edilgen yapar. Zihniyeti ayna olarak algılamaktan kaynaklanan bir sorundur. Ontolojiye materyalist bakış ister istemez bilgi sürecinde zihniyeti ayna olarak görür. Özne ayna değildir… Özne bilme sürecinde kendini katar, zihniyetini katar. Nesneden elde edilen bilgi bir yönüyle kendisidir. Ve bir sürü nesne vardır bilmeye konu olacak. A değil de B nesnesinde bilgi araması bir seçimi ifade eder, bir zihniyeti. Nesne, bilgi için beni seç demez. Özne, bakış açısını, idrak düzeyini, önyargılarını, önkabullerini, öğretilmişliklerini bilgi edinme sürecine yansıtır. Yansıtmak istemese bile yansır. Ve yansıtmalıdır da; toplum lehine. Önyargısız özne ifadesi bile bir önyargıdır. Nesnelci zihin gerçeklikte karşılığı olmayan bir zihindir.[8]

Bu satırlarda L. Althusser dile gelmiş gibidir. O çünkü, kendi yolundan yürüyen M. Satılmış’ında yaptığı gibi, “fotokopi” türünden birebir yansıma görüşüyle özneyi pasifleştirdiği inancında olduğu diyalektik materyalizmin, Marksizmin maddeyle zihin arasındaki ilişkiyi şöyle anladığını varsaymaktadır: “Nihayetinde, nesne ve zihinsel olan hemen hemen aynıdır, zira eşitlenmeleri birleşmelerine doğru eğilir, yani farklılıklarının ortadan kaldırılmasına doğru.[9] Ona göre, nesne ile onun bilgisi arasında kurulan bu doğrudan bağın “en katısını, en skandal olanını Leninist yansıma teorisi” yapmıştır.[10] Ve Lenin’in, şimdi bizim de belirteceğimiz gibi, yansımanın pasif değil aktif olduğunu belirtmesi de, Althusser’e göre sorunu çözmemektedir. Yansıma ne denli aktif olursa olsun, yansıtıcı “ayna” imgesini kullanarak materyalizmin bilincin maddeden yansıdığı görüşünde oluşu, suçlanması için yeterli sayılmaktadır. Aynı şey, Althusser’in görüşünü tekrarlayan DM yazarı için de geçerlidir.

  1. Satılmış ve tüm geri kalan DM yazarlarının söz birliği etmiş göründükleri bir ortak yanları var; ne ileri sürdükleri görüşlerin, ne de suçlama durumunda oldukları Marksizmin eleştirdikleri görüşlerinin kaynaklarını veriyorlar. Sadece izafe etmekle yetiniyor, tırnak içinde aktardıklarında da nereden alınıp alıntılandıklarını belirtmiyor ve genellikle keyiflerince ve değiştirerek aktarıyorlar. Öngördüğü koca toplumsal dönüşümün öznesi olarak proletaryanın devasa tarihsel rolüne ilişkin onca söylenenlere rağmen Marksizmin öznenin “pasifliği”ne nerede nasıl atıfta bulunduğuna da tek kanıt gösterilmemektedir, ama iddia doğru kabul edilerek konuşulmaktadır.

Ne Marx’la Engels ve ne de “ayna” ve yansıma görüşünü sahiplenip geliştiren Lenin herhangi bir yerde öznenin pasifliğini ileri sürmüş değillerdir, ama çok yerde tersini söylemişlerdir. Daha Alman İdeolojisi’nde Marx’la Engels, maddi yaşam koşullarının önceliğini benimsedikleri kuşkusuzken, tarihsel materyalizmlerinin kaba materyalizm ve mutlakçılıkla bir ilgisi olmadığını belirtmek üzere, “…bu tarih anlayışı, durum ve koşulların insanı yarattığı kadar, insanların da durum ve koşulları yarattığını gösterir.[11] derler.

Engels’in J. Bloch’a ünlü mektubuysa en bilinenidir:

Materyalist tarih anlayışına göre, tarihteki belirleyici etken, son kertede, gerçek yaşamın üretim ve yeniden üretimidir. Daha çoğunu hiçbir zaman ne Marx ileri sürdü, ne de ben. Eğer biri bu görüşü iktisadi etken tek belirleyicidir anlamında bozarsa, böylece onu boş, soyut, saçma bir söze dönüştürmüş olur. İktisadi durum temeldir, ama üstyapının çeşitli öğeleri: sınıf savaşımının siyasal biçimleri ve sonuçları –savaş bir kez utkun sınıf tarafından kazanılınca yapılan anayasalar, vb.– hukuksal biçimler, ve hatta bütün bu gerçek savaşımların, bu savaşımlara katılanların kafasındaki yansımaları, siyasal, hukuksal, felsefeler, teoriler, dinsel görüşler ve bunların dogmatik sistemler olarak daha sonraki gelişmeleri de, tarihsel savaşımların gidişi üzerindeki etkilerini gösterir ve, birçok durumda, onların biçimini baskın bir tarzda belirlerler. Bütün bu etkenler arasında, iktisadi hareketin en sonu, sonsuz bir olumsallıklar (yani aralarındaki içsel bağlılık, bizim onları yok sayabileceğimiz ve savsayabileceğimiz denli uzak ve gösterilmesi güç şeyler ve olaylar) çokluğu ortasından, kendine bir zorunluluk olarak bir yol açtığı bir etkileşim vardır. Yoksa, teorinin herhangi bir tarihsel döneme uygulanması, inan olsun, birinci dereceden basit bir denklemin çözülmesi denli kolay olurdu.”[12]

Ve Engels bıraktığı yerden sürdürerek, tarihin, son derece aktif bireysel iradelerine dayalı olarak, insanlar tarafından nasıl bizzat yapıldığını açıklar:

Biz kendi tarihimizi kendimiz yaparız, ama, ilkin, çok belirli öncüllerle ve çok belirli koşullar içinde. Hepsi arasında, en sonunda belirleyici olanlar, iktisadi koşullardır. Ama siyasal koşullar vb., hatta insanların kafalarından hiç çıkmayan gelenek bile, kararlaştırıcı olmasa da, gene de bir rol oynarlar.

…Ama ikinci olarak, tarih, sanal sonuç her zaman, her biri bir sürü özel yaşam koşulları tarafından oluşturulmuş büyük bir sayıdaki bireysel iradenin çatışmalarından çıkacak biçimde yapılır; öyleyse birbirlerini karşılıklı olarak engelleyen sayısız güçler, güçlerin sonsuz bir paralelkenarlar grubu vardır tarihte, kendisine de bir bütün olarak bilinçsiz ve kör bir biçimde hareket eden bir gücün ürünü gibi bakılabilecek bir bileşke –tarihsel olay– işte güçlerin bu sonsuz paralelkenarlar grubu içinden çıkar. Çünkü, bir bireyin istediği şey bir başka birey tarafından engellenmiştir ve bundan da kimsenin istemediği bir şey çıkar.[13]

DM’de Engels’in bu söylediklerini, son yıllarında “doğru”ya yönelme sayan yazarımız, “Marksizmin madde zihin ikileminde zihniyeti yok saydığından bahsetmiyoruz. Hatta Engels’te istisnai düzeyde de olsa ucu açık, esnek maddecilik, (bazı mekânlara ait) özerk zihniyet vurguları da vardır.[14] diyerek karşılamaktadır. Marksizm “zihniyeti yok saymıyor”muş; ama “Marksizmin maddeyi öne alıp zihniyeti ikincilleştirmesi; sonuçta zihniyeti araçsallaştırmasına yol açmıştır… modernist zihniyet laboratuvarına dayanmasından ötürü zihniyeti de yoksullaştırmıştır.[15]

Açıklamaya yöneldiğindeyse, yazar düpedüz saçmalamaktadır:

Marksizmin ontolojik, epistemolojik ve metodolojik zihniyet boyutunda diyalektik olan madde anahtar rolü oynuyor. Diyalektik ile materyalizm. Bu iki kavramın yan yana gelmesi eklektiktir. Diyalektikle ikilemden birinin öne alınması birbiriyle uyuşmaz. Zorlamalı biraraya getirim söz konusudur. Madde zihin ikileminde birine öncelik vermek, birini temele almak, haliyle ikilem arasındaki diyalektiği bitirir… İkilem ilişkisi diyalektik olmaktan çıkar. İkilemde diyalektik varsa, ikilemde birinin temel, öncül olması söz konusu olmaz. Materyalizm dediğimizde diyalektiği dışlarız, diyalektik dediğimizde de materyalizmi.[16]

Uzatmanın anlamlı olacağı düşüncesinde değiliz. Ancak bilinmelidir ki, DM ve yazarları, felsefi olarak insan zihnini yere göğe sığdıramıyor, “toplumu yöneten” ve devlet gibi “toplumsal kurumları icat eden”in zihin olduğunu ileri sürüyorlar.

“POZİTİVİST İLERLEMECİ DETERMİNİST” MARKSİZM İDDİASI

Gerek yukarıdaki madde-zihin ilişkisi ya da dergi yazarlarının dedikleri gibi “ikilemi”ne, gerekse de Marksizmin “determinizmi”ne ilişkin iddialar, Teori ve Eylem okurlarının bildikleri gibi, yeni ileri sürülmüyor ve DM yazarlarının orijinal görüşleri değiller. Felsefi materyalizmin madde-bilinç (ya da zihin) ilişkisini ele alışının materyalist tarih anlayışı olarak topluma uygulanmasından başka şey olmayan insanların ekonomik yaşam koşullarının, ekonomik temelin öncelikli ve belirleyici olduğuna ilişkin görüşün determinizmle suçlanması karşısındaki Marksist tutum, özellikle dergimizin önceli Özgürlük Dünyası’nda yayınlanan Althusser eleştirilerinde ortaya konmuş, suçlamalar yanıtlanmıştı. Bu nedenle, tekrardan kaçınacak ve bu alt başlık altında söyleyeceklerimizi de uzatmayacağız.

Ancak bu alt başlığın açılması da gerekiyor, çünkü DM yazarları, devlet ve “devletli uygarlık” üzerine kurgularını keyfi biçimde zihne ve zihnin etkinliğine dayandırıyor; ve devletin, kararlaştırıcı yönü insanların ekonomik yaşam koşullarının var edilmesi ve geliştirilmesi olan toplumların –işbölümü ve sınıflar ve sınıf ayrılıklarının ortaya çıkmasıyla– gelişmesinin bir ürünü ve öyleyse sınıf nitelikli değil, ama nötr bir “kötülük” olarak demokratik değerleriyle insana ve topluma karşı bir dayatma ve zor olduğunu varsayıyorlar.

*

Bıraktığımız yerden sürdürürsek…

Karşılığı olmaması bir yana, keyfi davranmayı reddederek öncelikli saydığı nesnel gerçekten hareket etmesine karşın “nesnelci zihin gerçeklikte karşılığı olmayan bir zihindir” diyerek kafa karışıklığını ortaya koymaktan başka şey yapmayan DM yazarı Satılmış, zihni hareket noktası edinen seçmeci yaklaşımını ortaya koymuştu: “A değil de B nesnesinde bilgi araması bir seçimi ifade eder, bir zihniyeti. Nesne, bilgi için beni seç demez. Özne, bakış açısını, idrak düzeyini, önyargılarını, önkabüllerini, öğretilmişliklerini bilgi edinme sürecine yansıtır. (yani ‘seçer’-K.Y)

İnsan tabii ki seçer, seçimler yapar, ama seçmecilik, ayağı yere basmayan, nesnellikle bağlantısız seçimlerin peşine düşmek farklıdır ve keyfilik iflah etmez. Seçmecilik ya da keyfilik, DM yazarlarının felsefi bir kategori olarak “özgürlük-zorunluluk” ilişkisini ele alışlarında da yansır.

Bir DM yazarı, parçacıkların belirlenimsizliğini kapsayan kuantum teorisini seçmeciliğin dayanağı yapmaya çalışarak, bu ilişkinin Marksistlerce “özgürlük zorunluluğun bilincine varılmasıdır” şeklinde ele alınışını “‘zorunluluk kavrandıkça özgürsün’ demek, sen bir birey olarak hiçsin demektir[17] diye yorumlayarak başlıyor ve zihne, iradeye belirleyici rol yükleyerek sürdürüyor: “Özgürlük zorunluluğun kavranmasıydı… (bu) formülasyon bireyin irade gücünü hesaba katmıyor. Halbuki iradi güç birçok şeyi etkileyebilecek pozisyondadır. Elbette insan ya da herhangi bir varlık büyüdüğü ortamın etkisini taşır ancak sadece etkisini taşır. O varlık kendi yolunu çizecek gücü ve kudreti içinde barındırmaktadır. Özgürlük artık zorunluluğun bilincine varmanın da ötesinde kendi yolunu kendi çizme oluyor.[18]

Yani? Bir miktar büyüdüğü ortamın etkisini taşısa da, insan ve iradesi, doğal ve toplumsal zorunlulukların “esiri” olmadan, kendi bildiği ve istediği gibi, yani keyfi olarak seçebiliyor, kendi yolunu çizebiliyor! Hayır, burada üzerinde durulan, maddi varlık olan ve –doğal ve toplumsal– maddi koşullarca şekillenen insanın çevresini ve bu arada kendisini değiştirmesi, kendisi de içinde doğanın ve toplumun dönüşümüne katkıda bulunması, insanın tarih yapımına katılması, hatta bir adım ileri gidilerek söylenirse, kendi tarihini kendisinin yapması değildir. Özgürlük özlemi şüphesiz olumsuzlanıp yadsınamaz, ancak nesnel zorunluluklarla bağlantısı koparılmış özgürlükçülüğün su katılmamış idealizm olduğu da söylenmelidir.

Yazarımız, özgürlükçü ajitasyonla, bu “özgür seçim”in nasıl yapılabileceğini de gösteriyor. Bunlar, 1. istiareye yatarak “yoğunlaşma” ve 2. “pozitif bakış” sahibi olma ve 3. çözüm ve alternatif çokluğunu seçmeci özgürlüğün “coşku” verici kolaylaştırıcısı olarak anlamaktır: “Birey ne kadar yoğunlaşırsa o düşünceyi o kadar baskın hale getirebilir. Bir sorun mu var, o sorun üzerine düşünmek yoğunlaşmak o düşünceyi pratikleştirmenin kapısını aralamaktır. Önemli olan, bireyin, kendisini o şey her ne ise ona kilitlemesidir. Bir de pozitif bakış edinmesidir… Bir soruna, olaya, olguya bakış eğer pozitif olursa ona değer biçme ve yükleme anlamına gelir ki, bu da inançtır, umuttur ve çözümün önemli bir parçasıdır. Her şeyin çözümü vardır. O da tek yol değil, birçok çözüm, yol ve yöntem var… Her sorunun en az iki çözümü var ilkesinden hareketle çok seçenekli denklemi çözmek daha rahat ve olanaklıdır. Daha çok özgürlük, moral ve pozitivizmdir. Alternatif mücadele insana coşku verdiği gibi sinerjiye de yol açmaktadır.[19]

DM ve yazarları keyfiliğe savrulmayıp, nesnel gerçekten, maddi olandan hareket ederek, toplumsal alanda da toplumların gelişmesinin bilgisini dayanak edinseler, halka yönelik zorbalığa karşı mücadelede özgürlük isteği, moral, coşku arayışı şüphesiz reddedilemeyecek şeylerdir. Böyle olduğunda, soruna yoğunlaşma, “olmuyor” denip “pes” etme yerine “pozitif” tutum alıp çözüme odaklanma ve bütün alternatifleri göz önüne alma, elbette işe yarayacak, bu, moral ve coşku kaynağı da olacaktır. Ancak, nesnelliğin bilgisiyle bizzat nesnelliğin kendisine, maddi toplumsal koşulların belirleyiciliğine karşı ileri sürüldüklerinde, ayağı yerden kesilecek “yoğunlaşma” ve pozitif” tutumlar işe yaramayacağı gibi, olumluluk yüklü “özgürlük”, “moral” ve “coşku” türü kavramların da keyfiliğin yüceltilmesinden başka anlamları olmaz. Bir de tabii, bu söylenenlerde, zihnin bunca öncelenmesinin, zıddıyla, nesnelliğin insan zihni ve iradesiyle seçilebilecek birden çok görüngüsü olabileceği varsayımında verili bilinemezcilikle bir arada bulunuşuna tanık oluyoruz. Zihnin önceliği ve iradenin nesnellikle (ve tabii ki bilginin verili insan neslinin sınırlılıklarıyla) kısıtlanmamış seçmeci özgürlüğü, doğanın olduğu kadar maddi toplumsal koşulların göreli bilgisine de erişilemeyeceği ve nesnelliğin bilinemeyeceği (ama zaten zihin ve iradenin belirleyiciliği öngörüldüğünde bunun önemli de olmadığı) bir ön kabul durumunda olmaktadır.

*

Başlarken aktarmıştık. Öcalan, “Marx ve ekolü, ekonomik çözümlemeyle toplum, tarih, sanat, hukuk ve hatta dini açıklayabileceklerini sanıyorlardı… İnsan zihninin icat ettiği kuruluşlar olan toplumsal kurumlar…” diyordu. Bu madde karşısında zihni olduğu kadar toplum karşısında devleti de keyfi biçimde konumlandırmak demektir.

Tarihi kim yapar? Tarihin belirleyici etkeni nedir? Toplumların gelişmesi nasıl açıklanmalıdır? –Bu sorulara Engels’ten, Marksizmin yanıtını aktarmıştık.

Tarihi kuşkusuz insan yapar. Ama, DM’de söylendiği gibi, öyle istediği ve bildiği gibi, geçerli en az birkaç çözüm, yol ve yöntem içinden keyfine göre beğendiği birini seçerek yapmaz. Üstelik insan, yalnızca zihin ve düşünce, irade de değildir, ama üretici, öyleyse yaşadığı çevreyi, yani doğayı ve doğayla birlikte kendisini değiştirip dönüştürücü üretken insandır ki; hayvandan, ayakları üzerine dikilmesiyle öncelikle alet yapmak üzere serbest kalan ellerini kullanmasıyla, başka bir yerden değil ama buradan –besinlerini de çeşitlendirerek– düşünme organı olarak beyninin de gelişmesiyle ayrılmaya başlamıştır. Daha düşünme ve birbirleriyle iletişim süreçlerinin de başında bulunan hayvandan yeni ayrılmakta olan insan zihniyle neyi seçecek ve neyi seçeceğine hangi bilgisiyle karar verecektir? “Birey olarak bir hiç olmak”tan kaçınmak üzere, henüz ne demek olup olmadığının bile ayırdında olmadığı, doğal zorunluluklar bir yana bir toplumsal baskı varolmadığı için üstelik yine daha henüz sorun ve kavram olarak da oluşmamış “özgürlüğünü” kullanarak şöyle ya da böyle yaşamayı seçerek mi, yoksa yüz yüze bulunduğu doğal zorunluluklar ve henüz son derece az toplumsallaşmış maddi toplumsal öncüllerin zorunlu kılıp kendisini sürükleyeceği yönde ve şekilde mi yaşamını sürdürecektir –yanıt tartışma götürür mü, dersiniz?!

Yine Engels’e başvuralım. O sadece Bloch’a yazdığı mektubuyla, son yıllarında ve DM’de ileri sürüldüğü gibi materyalist tarih anlayışının olumsuz sonuçlarını gidermek üzere insanın ve bireysel etkinliklerinin tarih yapıcı rolüne işaret etmemiştir. Doğanın Diyalektiği’nde, çok önceden aynı sorunla ilgilenmiştir:

İnsan ile birlikte tarihe gireriz. Hayvanların da bir tarihi, kökenlerinin ve bugünkü durumlarına kadar geçirdikleri evrimin tarihi vardır. Ama bu tarihi onlar yapmazlar, ve bu tarihe, bilgileri ve iradeleri dışında katılırlar. Buna karşılık insanlar, dar anlamda hayvandan uzaklaştıkları ölçüde, kendi tarihlerini, bizzat, bilinçle yaparlar, umulmayan etkenlerin, denetlenmeyen kuvvetlerin bu tarih üzerindeki etkisi o ölçüde azalır, tarihsel başarı önceden saptanmış amaca o ölçüde tam olarak uygun düşer. Ancak bu ölçüyü, insan tarihine, günümüzün en gelişmiş topluluklarının tarihine uygularsak, burada, hâlâ daha tasarlanmış amaçlarla varılan sonuçlar arasında çok büyük bir oransızlık bulunduğunu, önceden görünmeyen etkilerin üstün çıktığını, denetlenmeyen kuvvetlerin planlı olarak harekete getirilmiş kuvvetlerden çok daha güçlü olduğunu görürüz. İnsanların en önemli tarihsel faaliyeti, onları hayvanlıktan insanlığa yükselten, bütün öteki faaliyetlerinin maddi temelini meydana getiren faaliyet, –yaşam gereksinmelerinin üretimi, yani bugünkü toplumsal üretim–, denetlenmeyen güçlerin tasarlanmamış etkilerinin karşılıklı hareketine bağlı bulunduğu, tasarlanmış amaca pek seyrek durumlarda ulaşıldığı, çoğunlukla bunun tam tersi gerçekleştiği sürece başka türlüsü olamaz.[20]

Ancak burada Engels bir şeyin altını özenle çizmektedir: Yaşam gereksinmelerinin üretimi, yani bugünkü toplumsal üretim faaliyeti, insanların en önemli tarihsel faaliyetidir ve bütün öteki faaliyetlerinin maddi temelini meydana getirir. İnsanlar kendi tarihlerini bilinçle yapmalarına karşın, tarihsel faaliyetleri, birbirleriyle çelişen ve biri diğerinin etkisini gideren bireysel faaliyetleri olarak tek bir irade ve plana bağlı olmayan ve denetlenemeyen toplumsal (ve dahi kuşkusuz doğal) güçlerin tasarlanmamış etkilerinin karşılıklı hareketine bağlıdır. Ve istisnai durumlar bir yana, tasarlanmış amaç ulaşılamaz kaldıkça, toplumsal üretimin ve öyleyse ekonomik altyapının insanın bütün diğer faaliyetlerinin maddi temelini oluşturmasının anlaşılmaz yanı olmamalıdır. (Tasarlanmış amaçlara ulaşılmasının önkoşulunun ise, zorunluluğun bilincine varılması anlamına gelerek, insanlığın, toplumun ekonomik gelişme yasalarının bilgisine uygun bilinç, tasarım-plan ve uygulama iradesine sahip olacakları bir toplumsal gelişme aşamasına varılması olduğu herhalde açıktır.)

Peki, Marksist “ekonomik çözümleme” açıklayıcı bulunmadığına göre, “yaşam gereksinmelerinin üretimi”nin “insanların en önemli tarihsel faaliyeti” olarak, bütün öteki faaliyetlerinin maddî temelini meydana getirdiği” kabul edilecek mi edilmeyecek mi, ve insan, toplum ve üretim ilişkileriyle devlet de içinde bütün bir siyasal, hukuksal, ideolojik, felsefi vb. üst yapıyı kapsayarak toplumsal örgütlenmeler ele alırken nereden hareket edilecek? İradeden, bilinçten, “devleti icat edecek” olan zihinden mi? Yoksa maddi koşullardan mı?

Marksizmin kurucuları Alman İdeolojisi’nde açıklıyorlar:

Hareket noktamız olan öncüller, keyfi öncüller veya dogmalar değil, gerçek öncüllerdir ve bunlardan ancak imgelemde soyutlama yapmak mümkündür. Bunlar, gerçek bireyler, bu bireylerin faaliyetleri ve hem hazır halde buldukları hem de kendi faaliyetleriyle yarattıkları maddi yaşam koşullarıdır. O halde, bu öncülleri, tamamen ampirik yolla saptamak mümkün.

Bütün bir insanlık tarihinin ilk öncülü, hiç kuşkusuz, canlı insan bireylerinin varlığıdır. Dolayısıyla, saptanması gereken ilk olgu, bu bireylerin fiziksel yapısı ve bu yapı sonucunda doğanın geri kalanıyla kurdukları ilişkilerdir.[21]

Ve devam ediyorlar:

…yapmamız gereken ilk şey, tüm insani varoluşun, dolayısıyla da tüm tarihin ilk öncülünü; yani insanların ‘tarih yapabilmek’ için yaşamlarını sürdürebilecek durumda olmaları gerektiği öncülünü tespit etmektir. Yaşamak içinse her şeyden önce yiyecek, içecek, barınak, giysi ve daha başka şeyler gerekir. O halde, ilk tarihsel eylem, bu ihtiyaçları karşılayacak araçların üretimidir; maddi yaşamın kendisinin üretimidir. Ve bu, binlerce yıl önce olduğu gibi bugün de insanların hayatlarını sürdürebilmeleri için gün be gün, saat saat yerine getirilmesi gereken tarihsel bir eylem, tüm bir tarihin temel koşuludur.[22]

Bu durumdaysa, bundan böyle temel sorun maddi yaşamın üretimi ve onun bilgisi olmaktadır. Çünkü insanlar kuşkusuz düşünürler, kendilerinin ve çevrelerinin geleceklerini tasarlar, planlar yaparlar; ancak bütün bunları doğayla ve kendi aralarında düşünce ve iradelerinden bağımsız olarak girdikleri belirli ilişkiler çerçevesinde gerçekleştirirler.

Araştırmalarım, beni, –devlet biçimlerinde olduğu gibi– hukuki ilişkilerin de, ne kendilerinden, ne de ileri sürüldüğü gibi insan zihninin genel evriminden anlaşılamayacağı, tam tersine, bu ilişkilerin köklerinin, Hegel’in 18. yüzyıl İngiliz ve Fransız düşünürleri gibi, ‘sivil toplum’ adı altında topladığı maddi varlık koşullarında bulundukları, ve sivil toplumun anatomisinin de, ekonomi politiğin içinde aranması gerektiği sonucuna götürdü.” diyerek başladığı ünlü önsözünde Marx, şöyle özetlemektedir:

Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, aralarında zorunlu ve kendi iradelerine bağlı olmayan belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri onların maddi üretici güçlerin belirli bir gelişme derecesiyle örtüşür. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç biçimleriyle örtüşen bir hukuki ve siyasal üst yapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur. Maddi yaşamın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel yaşam sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değildir, tem tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.[23]

DM yazarları, şimdiye kadar zaten zihni ve zihniyeti yoksullaştırdığını ileri sürdükleri Marksizmin bu andan itibaren bilimciliğe ve pozitivizme sürüklendiğini ve ekonominin ve toplumsal gelişme yasalarının belirleyiciliğini öne sürerek determinizme savrulduğunu belirtmektedirler.

İlk itiraz “demokratik özlem” ve “gelenekleri”yle toplumsal yaşamın başından bu yana varlığını sürdürdüğü ve günümüzün de asıl tarih yapıcısı olduğunu bildirdiği “komünal yapılar”ın gerçek “alternatifi” oluşturduğuna gönderme yapan Öcalan’dan gelmektedir:

Kalkıp ‘Tarihi altyapı belirliyor’ veya tersine ‘Tarih devletin eyleminden ibarettir’ demek, ne kadar olay sıralansa ve çözümleme yapılsa da tarihin gerçek anlambilimi açısından saptırılması ve çarpıtılmasından öteye bir sonuç vermez. Bu yöntemle tarihin dolayısıyla toplumun anlatılamayacağı ortadadır.[24]

İşte Marx’ın gerek birlikte kaleme aldıkları Alman İdeolojisi’nde Engels ile birlikte gerekse kendisinin kaleme aldığı Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsözü’nde “toplumsal üretimin insanların bütün öteki faaliyetlerinin maddî temelini meydana getiren en önemli tarihsel faaliyeti” ve “maddi yaşamın kendisinin üretiminin tarihin temel koşulu”nu olduğuna, “varlıklarının toplumsal üretiminde insanlar(ın) aralarında (kurdukları) zorunlu ve iradelerine bağlı olmayan belirli üretim ilişkilerinin tümü(nün) toplumun ekonomik yapısını, hukuki ve siyasal üst yapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluştur”duğuna ilişkin bu söyledikleri Marksizmin “determinizm” olarak suçlanmasının temeli yapılmakta; felsefi ve tarihsel materyalizmin varoluşun ve yaşamın gerçek öncüllerinden hareket ederek vardığı sonuçlar olan, maddenin bilinç, maddi yaşam gereksinmelerinin üretiminin insanın bütün diğer faaliyetleri ve üretim ilişkileriyle maddi yaşamın üretim tarzının siyasal ve entelektüel yaşam süreci karşısındaki önceliği ve birincilerin ikincileri koşulluyor oluşunda ifadesini bulan materyalizm “determinizm” olarak nitelenmektedir!

DM yazarlarına göre, herhalde maddi toplumsal yaşam bir yüce bilinç ve iradenin “ol” demesiyle olmuş ve başlangıcından bu yana bu oluş bir “akıllı tasarım” süreci olarak süregelmekte olmalıdır! Hayvandan farklılaşan atalarımızın çok akıllı oldukları, zihinlerinde kura kura, bizleri bugünlere getirdikleri herhalde teslim edilmelidir!

Burada, az sonra göreceğiz ki, tarihsel ve diyalektik materyalizm olarak Marksizmin madde-bilinç, maddi yaşamın üretimi-insanın bütün diğer faaliyetleri ve maddi yaşamın üretim tarzı-siyasal ve entelektüel yaşam süreci ilişkilerinde belirleyici önceliği, gerçekte olduğu gibi, madde ve maddi olana veriyor olması, konumuzla doğrudan ilgili olarak, devlet ve devletin ele alınışıyla, devlet öğretisinin hareket noktası edilişiyle bağlantılıdır ve politik saptama, program ve yol haritalarına teorik dayanak arayışıyla ulaştığı “paradigma”sında, DM yazarları, olanca idealizmleriyle asıl olarak bu nedenle Marksizme saldırmaktadırlar. DM’nin “pozitivizm”, “determinizm”, “düz ilerlemeci çizgisellik” türünden Marksizme yöneltilmiş suçlamaları, kalkış noktaları değil, arayışları içine girilip bulunan teorik dayanaklardır, asıl olan, politikada, devletle olan ilişkilerde ve devletle olan ilişkilerde yapılmak istenen yenilemeler ve yeniden yapılandırmadadır. Devletle olan ilişkinin yenilenmesi gerekli görülmekte ve bu yenilenmenin kolaylıkla ve istendiği biçimde, keyfe göre yapılabilmesi için, hukuki ve siyasal üst yapının, onun belirgin şekillenişi olarak devletin üzerinde yükseldiği somut temelin üretim ilişkilerinin tümünden oluşan toplumun ekonomik yapısı olmaması gerekli sayılmaktadır. Çünkü tersi, devlet ve devletle olan ilişkilerle istendiği gibi oynanamaması, bu ilişkilerde keyfe göre yenilemelere gidilememesi demek olacaktır ki, bu, bir kez devletle ilişkinin yenilenmesi kararlaştırıldığından, artık hiçbir biçimde amaca uygun düşmemektedir. Marksizme saldırıya geçmenin mantığı buradadır!

*

Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsözü’nde yalnızca toplumsal siyasal, entelektüel yaşam sürecinin, hukuki ve siyasal üst yapının (devletin) gerçek temelinin toplumun ekonomik yapısı olduğunu ve devlet de içinde olmak üzere bütün tüm siyasal entelektüel süreçlerin üretim ya da mülkiyet ilişkileriyle belirlenen maddi yaşamın üretim tarzınca koşullandığı söylemekle kalmaz. Bu yoğun paragrafta bir önemli saptama daha vardır ki, bu, “üretim ilişkileri(nin) maddi üretici güçlerin belirli bir gelişme derecesiyle örtüş”tüğüne ilişkindir. Burada geçerken belirtilen, toplumların gelişme yasasıdır: Üretici güçlerin gelişme derecesi belirli üretim ilişkilerini varsayar ve çelişme halinde bulunuşları toplumsal gelişmenin nedenidir. Üretici güçler üretim ilişkilerinin verili “zarfı”na sığmaz olduğunda, toplumsal devrim çağı başlamış demektir; eninde sonunda üretim ilişkileri üretici güçlerin gelişmesine uygun hale gelmek zorundadır. Bu, politik mücadele olarak beliren –kararlaştırıcı unsuru iktidar sorunu olan– insanın bilinçli faaliyetini dışlamaz, tersine bu faaliyeti davet eden iktisadi zemini ve onun maddi toplumsal nedenlerini açıklar. Önsöz’de kaldığı yerden devam eden Marx bunu şöyle belirtir:

Gelişmelerinin belirli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde devindikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan, mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. iktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, çok ya da az bir hızla altüst eder… İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar.[25]

İşte “determinizm” sayıldığı kadar; toplumların, üretici güçlerin gelişmesiyle değişip dönüşmeye zorlanarak, birbiri ardı sıra farklı gelişme aşamalarından geçip değişik toplumsal biçimler alarak bugüne gelmelerinin bu açıklaması da, zihni reddeden “kadercilik” ve “düz çizgisel ilerlemecilik” olarak suçlanmaktadır!

Birkaç örnek vererek geçelim:

(Marx ve ekolü) Toplumsal Doğa’nın niteliksel farkını belirleme gereği duymayıp, Birinci Doğa’yla aynı nitelikte kanunlara tabi olduğuna inanarak, katı bir determinizme kapıyı açık bırakmışlardır?[26] (“Toplumsal Doğa” ile devletin ya da “devletli uygarlık”ın bozmadığı “doğal toplum”dan başlayarak, devlet-dışı toplum; “Birinci Doğa”yla ise bilinen doğa kastedilmektedir.)

Bir ikincisi:

Tarihsel materyalizmin Marksist yorumunun (kaba materyalizm) büyük bir yanılgı ve saptırması tarihsel toplumsal gelişmede zorunluluk olduğu iddiasıdır. Daha da vahimi, toplum biçimlerinin düz çizgisel temelde geliştiği iddiasında olması, Hegel idealizmini materyalizm adı altında sunmasıdır. Bu da Hegelciliğin bir türevi olmaktan başka bir anlam taşımaz. Kant’ın çok utangaçça yapmaya çalıştığı şey, bu tür nesnel gelişim anlayışına karşı öznenin gücünü, dolayısıyla ahlakın bir özgürlük tercihi olarak rolünü belirtmiş olmasıdır. Marksizm, özgürlük ahlakı açısından Kantçılığın da gerisine düşmektedir.[27]

Biraz uzun olmasını önemsemeden A. Öcalan’ın bir değerlendirmesini daha görelim:

Marksizm… tarihsel gelişmelerde belirleyici rolü üretim araçlarıyla ilişkilerine verir. Zihniyet savaşımına tali bir rol verir… Büyük toplulukların hareketlenmesine bir anlam vermeden değişim gücü olarak tekniğe ve üretim yapısına ağırlık vermek, farkında olmadan devlet çerçevesine mahkûm olmaya yol açar. Dinlerin ve etnisitenin ‘kabile, aşiret ve kavim gerçeği’ büyük hareketlerini çözmeden tarihi yorumlamak, hem yöntem hem de içerik olarak ciddi yanlışlara ve göz ardı etmelere yol açar. Marksist yöntemle yapılan tarih yorumlarının kısır olmasında ve yanlış sonuçlara yol açmasında bu gerçeğin büyük rolü vardır… Toplum sistemlerini değerlendirirken yapmak istediğim bir değişiklik, zorunluluk ve rastlantılılık konusundaki yaklaşımlara ilişkindir. Kökenini tanrısal yasa anlayışında bulan ve Batı düşünce sisteminde sıkı bir nedensellik ve düz çizgide kesintisiz ilerleme anlayışı, … kuantum ve kozmos fiziğindeki gelişmelerle artık geçerliliğini yitirmiştir. Gelişmenin diyalektiğinde ‘kaos aralığı’ her olguda kendini göstermektedir. Niteliksel değişimler bu aralığı gerekli kılmaktadır. Bu da kesintisizliğin, düz çizgideki sürekli ilerlemenin zihinsel bir soyutlama, metafizik bir yaklaşım olduğunu ortaya koyar. Aralıktan düz çizgisel ilerleme her zaman mümkün değildir. Birçok etkenin o aralıktaki ilişkileri çok sayıda ve çok yönlü gelişmelere yol açabilir… Sürekli ilerleme evrensel kurama da uymamaktadır… Doğa mutlaklar ile gelişmez. Mutlaklık, değişmezlik, aynılık demektir… Doğadaki yasallığın kaos aralıklarına dayalı, insana doğru gelişiminde gayet esnek bir halde olduğu fizik, kimya ve biyoloji bilimlerindeki yasa özelliklerinden çıkarılabilmektedir. İnsan toplumunda ise yasallık son derece esnek bir karaktere sahiptir. Bunun anlamı, yasa aralıkları sık ve çok sayıda yeni yasaların gelişim kaydedebileceğidir… İnsan bu anlamda kendi yasallığını en çok ve en sık yapan doğa harikası bir varlıktır. Dolayısıyla da insan toplumu aynı zenginlikte bir sıklık ve çoklukla kendi sistem yasalarını oluşturabilmektedir.[28]

Hele en son uzun pasajı okumaya tahammül gösterenler, şüphesiz ki kesintilere uğrayabilse de, gelişme yönü itibariyle ileriye doğru bir ilerlemeye işaret eden, ama “düz çizgide sürekli ilerleme”yi tanımladığı ileri sürülen toplumsal gelişme yasaları ve bilinebilirlikleri karşısında, “mutlaklık”ın reddedilmesi adına, kuantum fiziği ve parçacıkların belirlenimsizliklerine ilişkin teorinin ardında “seçici” bir “karar verici”nin keyfiliğine hizmet edecek bir başıboşluğun zemininin oluşturulması çabasına tanıklık etmiş olmalılar.

Başlarken, DM yazarlarının görüşlerinin, belirli paralelliklere sahip olmanın ötesinde, I. Wallerstein’in görüşleriyle benzerliğine işaret etmiştik. Yukarıda, toplumların evrimi ve toplumsal gelişmenin yasalarına ilişkin açıklamaları dolayısıyla, burjuva liberal nitelikli, Aydınlanmacı pozitivist ideolojiden ödünç alındığı ileri sürülen “düz çizgisel ilerlemeci” yaklaşımın Marx ve Marksizme atfedilmesinin de yine I. Wallerstein kaynaklı olduğunu söylemeliyiz. Tarih, bir dizi gerilemeyi kuşkusuz tanıyarak zikzaklar da çizse, toplumlar, genel yön itibariyle eskisinden yenisine, geri olandan daha ileri olana doğru bir gelişme seyri izlerler; eski toplumsal siyasal biçimler içine sığmayan –başta üretken insan olmak üzere– gelişen üretici güçler yeni bir toplumun kuruluşunu zorunlu kılarlar ve her yeni toplumsal örgütlenme bakımından bir önceki toplumun bağrında filizlenir (sosyalizmin gelişmesi açısından durum farklıdır).[29] DM yazarlarının I. Wallerstein’le birlikte “ilerlemeci” ideoloji ve zorunlu “ilerlemecilik” olarak suçladıkları budur. Şimdilik gerekli olmadığından onunla tartışmaya girmeden I. Wallerstein’dan iki örnek verirsek:

Hepimiz bu tarihsel sistemin moda ettiği, haklılığı kendinden menkul ilerleme ideolojisiyle öylesine dolmuşuz ki bu sistemin büyük sayıda tarihsel olumsuzluklarını kabul etmekte bile zorlanıyoruz. Karl Marx gibi kararlı bir suçlayıcısı bile tarihsel kapitalizmin tarihsel olarak oynadığı ilerici role büyük ağırlık vermiştir.[30]

Liberallerin ilerlemeye inanması şaşırtıcı değildir. İlerleme fikri, feodalizmden kapitalizme geçişe bütünüyle haklılık kazandırıyordu… Şaşırtıcı olan, liberallerin ideolojik karşıtlarının, Marksistler’in… ilerlemeye en az liberaller kadar tutkuyla inanmasıdır…. Ne yazık ki, ilerlemeye olan bu çağcıl inancın görünüşte uyanıkça ve mutlaka heyecanlı olan benimsenişinde iki küçük kusur vardı. İlerleme fikri sosyalizme haklılık kazandırırken, kapitalizme de haklılık kazandırıyordu.

Marksistlerin evrimci bir ilerleme modeli benimsemesi… kocaman bir tuzak olmuştur.[31]

Bölümü bitirmeden, başta Öcalan olmak üzere, DM yazarlarının Marx ve Marksizmi, tarihsel materyalizmi, –toplumların doğru ya da yanlış, ama ancak kendi ele aldıkları yöntemle ele alınabileceğini sanıp–, onları, kendi idealizmlerini yakıştırarak değerlendirmeye çalışıp suçlamakta olduklarını belirtmeliyiz. Sanmaktadırlar ki, Marx ve Marksizm de, toplumları ve toplumsal gelişmeyi, gerçek öncüllerden hareket ederek, gerçekte oldukları ve belirli süreçler içinde geliştikleri gibi değil, ama tıpkı kendilerinin yaptığına benzer şekilde, öznelliğiyle zihin ve kurgunun esas olduğu kurgulama (spekülasyon) sürecinde, işine geldiğince ve keyfe göre açıklamaktadır. Marx ve Marksizmin öngörüp olması gerektiğini varsaydığı toplumların muhayyel varlık ve gelişmelerini anlatmaya kalkışmadıkları, şöyle ya da böyle olsaydı şeklinde projeksiyonlar yapmadıklarını, ama zaten olanı, tüm nesnelliğiyle ortaya çıkan ve yaşanmış olanı açıklamaya çalıştıklarını kavrayamamakta; onlardan, insanların düşüncelerinin yaratısından başka bir şey olmayan din ve efsaneye göre şöyleydi ya da nesnelliğine karşın önyargılarını yükledikleri devlet ve çerçevesi böyle buyurmuştu, zihinsel, iradi ve göreceğimiz gibi ahlaki tercihlerle seçilen ve seçilecek olan toplumsal biçimler şunlardı demelerini beklemektedirler.

İlkel komünal ve ardından köleci toplumlar ortaya çıkmış mıdır –çıkmıştır. Sonra feodal toplum ve ardından kapitalizm sökün etmiş midir –etmiştir. Açıklanması gereken, bu –düz bir çizgi sürekliliğiyle olmasa ve örneğin Fransa’da burjuva devriminin ardından kralcı aristokratik bir restorasyona, Rusya’da da sosyalist devrimin ardından kapitalizmin restorasyonuna tanıklık edilse bile– birbirinin peşi sıra biri diğerini izleyen toplumların gelişmelerinin nasıl gerçekleştiğidir.

İŞBÖLÜMÜ, SINIFLAR, KAPİTALİZM VE DEVLET

Şimdi artık devletin ortaya çıkışı sorununa gelebiliriz. Çünkü, maddi yaşam gereksinmeleriyle varlıklarını üretim sürecinde insanlar arasında kurulmadan edemeyen üretim ilişkileri, başlangıçta kan bağına dayalı toplumsal örgütlenme olan gensin ortak mülkiyetini ifade etse bile, giderek işbölümüne dayalı olarak farklılaşan özel çıkarlarıyla farklı insan gruplarının aralarındaki ilişkilere dönüşmeye başlamaktan kaçınamamış ve ardından aralarında kalıcı çıkar zıtlıkları bulunan ve adına sınıf denen insan grupları ve özel mülkiyet ilişkileri sökün etmiş; bu, aynı zamanda devletin ortaya çıkışına varan süreç olmuştur.

Ancak tam devletin eşiğine gelinen yerle üstteki ara başlığının öncesinde kalınan yer aynı yerdir ve burada DM yazarlarının temelli itirazları vardır. Hayır demekte, doğal toplumun ardından sözü edildiği türden bir gelişmenin zorunlu olmadığını iddia etmektedirler! En başta A. Öcalan bu iddiadadır:

Doğal toplumdan zorunlu olarak hiyerarşik ve devletçi toplumun gelişmesi diye bir kanun yoktur.” Marksist terminolojinin kullanılmasından kaçınılmakta ve özgün kavramlar geliştirildiğine gönderme yapmak üzere söylenmek istenenler farklı terimlerle ifade edilmeye özen gösterilmektedir; önemi yoktur. Ancak, insanların doğal örgütlenmesine dayalı toplumdan zorunlu olarak artık devleti de olan sömürü toplumuna geçilmesi diye “bir kanun yoktur” demenin bir önemi vardır. Dünyada bugüne kadar tanık olunmuş tüm gelişme doğal toplumdan sömürü toplumuna geçiş yönündedir; Amazonlarla Polinezya’nın balta girmemiş ormanlarında sonradan rastlanmış son ilkel komünal toplumlar kendi yollarından gelişme şansına sahip olamayarak bölgelerinde kurulu toplumsal düzenlere bağlanıp onlar içinde erimiş ve artık henüz keşfedilmemiş ve kendi gelişmesiyle başka türden bir topluma geçme olasılığı olabilecek bir doğal toplum da kalmamıştır.

Başta Marx ve Engels’in, kılı kırk yaran yorulmak bilmez araştırma, inceleme ve çözümlemeleriyle, genellemelerle yetinmeden, özellikle kapitalizmi, ama onu ortaya çıkışına getiren sömürücü toplumları, sömürü toplumunun tarih öncesindeki şekillenişini ayrıntıdaki tüm olgu ve gelişmeleri içinde, bu gelişmelerin çeşitli yönlerinin somutluklarına inerek ele aldıkları ve açıklamaya giriştikleri bilinmektedir. Hiçbir zaman üstten ve genel deyişlerle “evet” ya da “hayır” demekle yetinmemişler, “var” ya da “yok” deyip kestirip atmamışlar, ciddi emekler harcayarak sürdürdükleri incelemelere dayanarak, sebep sonuç ilişkisi içinde olay ve olguları açıklamaya yönelmişlerdir. Kuşkusuz onlara da karşı çıkılabilir ve çeşitli konularda yanlışlıkları iddia edilebilir. Ancak eğer yanlışlıkları iddia edilecekse, ki DM yazarları böyle davranmaktadırlar, çalakalem, ciddi araştırma ve incelemelere dayanmadan, sadece kurgulayarak bu iddiada bulunulamaz, bulunulursa ciddiye alınmaz. Genel laflarla ve daha çok araştırma ve bilime dayanmadan spekülasyon yapılarak, tarihin materyalist yorumuna dayanarak Marksizmin toplumların gelişmesini açıklamasını çürütmeye kalkışmak herhalde cesaret işidir. Örneğin Marx’ın Germen Markı’nı inceleyerek, Engels’in Morgan’ın Amerikan Kızılderilileri arasında yaptığı araştırmasıyla kendi incelemelerine dayanarak ilkel komünal toplumun barbarlığın orta ve asıl olarak üst aşamasında yaşanan askeri demokrasiden geçerek köleci topluma dönüşmesini ortaya koyuşu karşısında “hayır öyle değil”, “böyle kanun yok” demekle yetinmek yapılacak şey olmasa gerektir. A. Öcalan da “böyle bir kanun yok” demekle yetinmemiş ve sürdürmüştür:

Belki bu yönlü bir eğilim olabilir. Eğilimin zorunlu, kesintisiz ve sonuna kadar olması tamamıyla yanlış bir varsayımdır. Sınıflı toplumun ilerlemeler için zorunlu olduğu biçimindeki Marksist tespit (ezilen ve sömürülenler adına) yapılan en büyük yanlışlıklardan biridir. Bu sosyalizmi peşinen sınıf hakimiyetine terk etmektir. Bu yanlış, Marksizmin yaklaşık 150 yıllık tarihinde bir kapitalizm yedeği haline getirilmiş olmasının en temel nedenidir. Devleti, sınıfları ve zoru toplumsal gelişmenin, ilerlemenin kaçınılmaz evreleri olarak görmek, organik, doğal toplumun günümüze kadar muazzam direnmesini küçümsemek, hatta yok saymaktadır. Tarihi kendiliğinden tahakküm güçlerine hediye etmektedir. Sınıfların varlığını kader olarak görmek, belki de farkında olmadan hâkim sınıfların ideologluğuna alet olmaktır.[32]

Üst perdeden suçlama çok ve suçlayıcılığın düzeyi düşük olsa bile dozajı yüksek. Ancak suçlamalara dayanak aramak beyhude bir çaba olur! Yapılan, hiçbir dayanağı olmayan itham ve suçlamalarda bulunmaktır.

Toplumun evrimine, önce doğal komünal toplumun sömürü toplumuna dönüşmesine ve toplumsal gelişmenin bir toplumun yerini diğeri alarak ilerleyişine ve bütün bu gelişmenin yasalarına ilişkin Marx ve Marksizmin açıklamaları, üstelik herhangi ciddi inceleme ve araştırmaya dayanmadan suçlanmaktadır. “Yanlışlık” denmekle yetinilmeyip, birbirinden ağır karalamalar ardı ardına sıralanmaktadır: Herhalde egemen sınıf ya da sınıflar kast edilerek, sosyalizmi “sınıf hakimiyetine terk etmek”, “kapitalizmin yedeği haline gelmek”, “tarihi tahakküm güçlerine hediye etmek”, “sınıfların varlığını kader olarak görmek” ve “hâkim sınıfların aleti olmak”!

Hem de nedendir? Marx ve Marksizm yöneltilen bunca suçlama ne içindir? Ortaklaşmacı ilkel komünal toplumun bağrında sınıfların ve sınıf mücadelesinin ortaya çıkması –bu mu “yanlışlık”tır? Henüz daha ortada kapitalizmden eser yokken, barbarlığın yukarı aşamasında sınıfların ortaya çıkmaya başlaması ve bunun saptanmasıyla “kapitalizmin yedeği haline gelme”nin nasıl bir ilgisi kurulabilmektedir? Üstelik, sorun kapitalizmin hizmetinde bir yedeklenme sorunu olarak konacaksa, hangisi bir yedeklenişi belirtir: Sınıfların varlığı ve mücadelesinin kabulü ve gereklerine uygun davranma mı yoksa sınıflar ve sınıf mücadelesinin inkarı mı? Kapitalistlerin işine gelecek olan nedir, işçi ve sömürülen yığınların sınıf karşıtlıklarıyla karşıt sınıfların çıkar zıtlıklarını net olarak algılamaları ve pozisyonlarını buna göre belirlemeleri mi, tersine sınıf karşıtlık ve çıkar zıtlıklarının farkında olmadan sömürücü kapitalistlerin kendilerine iş verdikleri için iyilik yaptıklarını sanmaları ve onlara toz kondurmamaları mı? Kapitalistler, sınıf çıkarlarının bilgisiyle donanmış işçi sınıfının kapitalizme karşı ayaklanmasının önünü almak üzere sınıflar ve sınıf mücadelesi gerçeğinin üstünü örtmekte sonsuz fayda ummazlar mı, ummamışlar mıdır? Bu nedenle örneğin M. Kemal “Türk milleti imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitledir” dememiş midir?

Yine doğal toplumdan sınıflı topluma geçişe dönersek, üretici güçlerin belirli bir gelişme aşamasında işbölümünün ortaya çıkışına bağlı olarak ve aralarında mücadeleye yönelerek sınıflar tarih sahnesine çıkmamışlar mıdır? Sınıfların varlığı spekülasyon mudur? Doğal toplumdan sınıflı topluma geçilmemiş midir? Sömürücü toplumlarının doğal toplumun yerini alması nesnel tarihsel bir gerçek değil midir? Hayale dalmanın, sadece bir eğilimdir, olmasaydı iyi olurdu demenin ne âlemi vardır? Yaşanan neyse onu bilip tanımak ve açıklamak neden bunca suçlamaya konu olsun?! “Hayır, antik Yunan ve Roma uygarlıkları yoktur” iddiasında bulunmak başkadır, ama ortaya çıkmayabilirlerdi, bu zorunlu değildi demek bambaşkadır. İstenirse gözler gerçeklere kapatılabilir, ama bu gerçekleri değiştirmez, Yunan ve Roma uygarlıkları olarak sömürü toplumları ortaya çıkmışlardır. Gerçek budur! Ve Marx ve Marksizmin yaptığı, toplumların bu ardışık gelişmesini tarihin materyalist yorumuna dayanarak açıklamış olmaktır.

Sınıfların varlığını kader olarak görme”ye gelince, bu, nasıl Marx’a ve Marksizme yamanabilir? Bizatihi suçlama konusu yapılan sınıf mücadelesine dayanılarak, işçi sınıfının ve tüm insanlığın kurtuluşunun, insanın kendi kendisinin efendisi olacağı sınıfsız, sömürüsüz toplumun yolunu gösterip açanın en başta Marx olduğu ortadayken, o ve Marksizmin “sınıfların varlığını kader olarak” gördüğüne kim inanır? Öncelikle sınıfların varlığı ve mücadelesini tarihsel bir gerçek olarak bulup çıkaran Marx ve Marksizm değildir. Ama bütün teori ve pratiklerinin en başta sınıfların varlığına son verilerek sınıfsız toplumun kurulmasına yönelik olduğunu, Marksist olmayanlar da teslim ederler.

Açıktır ki, sınıfların varlığını ve sınıf mücadelesi gerçeğini, bir gerçek olarak görüp kabul etmekle “sınıfların varlığını kader olarak görmek” bir ve aynı şey değildir. Sınıflar ve sınıf mücadelesi gerçeğini kabul etmenin götürebileceği birbirinin tam zıddı iki sonuç olanaklıdır. Bunlardan biri, sömürücü egemen sınıfların talebini ifade eder ki, bu, verili sömürü biçimiyle buna uygun düşen sınıf egemenliğinin devamından yana olmak, sınıfların varlığında sömürü ve egemenliği bulmaktır. Ya da ara sınıfların talebinde ifadesini bulan, verili sömürü toplumunda kendilerine yer açma kaygısıyla egemen sınıflarla uzlaşma arayışına yönelmektir ki, yine aynı sonuca bağlanır ve bu da sınıfların varlığında sömürü ve egemenliği bulur. Ancak sınıfların varlığı ve sınıf mücadelesi gerçeğinin kabulünden bir başka sonuç daha çıkarılabilir ki, bu, sosyalizm için olgunlaşmış kapitalizm koşullarında gerçekleşme şansı bulabilecek olan, sınıfların ortadan kaldırılması ve sınıfsız toplumun kurulması talebiyle son sömürücü sınıf olan burjuvazinin egemenliğinin devrilmesi tutumunu benimsemektir. Bu işçi sınıfının talebi ve tutumudur.

5 Mart 1852 tarihli J. Weydemeyer’e mektubunda Marx’ın şunları yazdığı bilinir:

… modern toplumdaki sınıfların ya da bunlar arasındaki savaşımın varlığını keşfetmiş olma onuru bana ait değildir. Burjuva tarihçileri bu sınıf savaşımının tarihsel gelişimini, burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini benden çok önce açıklamışlardır. Benim yeni olarak yaptığım: 1 ) Sınıfların varlığının ancak üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu; 2) Sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını; 3) bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak olmuştur.[33]

Yani?

Sınıfların varlığı ve sınıf mücadelesi, evet, Marx’tan önce bulunup açıklanmıştır. Marx’a gelince, onun yenilik olarak açıkladığı, öncelikle “sınıfların varlığının üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğu”dur ki, bunun açık anlamı, ezelden ebede sınıfların bulunmadığı ve “sınıfların varlığının kader olarak görülme”diğidir. Marx’ın yeni olarak bulup gösterdiklerinin ikincisi, “kapitalizmin yedeği haline gelmek” ve “tarihi tahakküm güçlerine hediye etmek” bir yana, tam tersine, sınıfların varlığının bir yönü ve dolaysız ürünü olan sınıf mücadelesinin –bir tercih sorunu olmayıp– zorunlu olarak kapitalizmin devrilmesi ve işçi sınıfının egemenliğine, proletarya diktatörlüğüne vardığıdır. Marx’ın yaptığı yeniliklerin üçüncüsü ve en önemlisiyse, kendisi ve Marksizmin “sınıfların varlığını kader olarak görme”sine dair iddianın yalnızca bir kara çalma girişimi olabileceğini belirtmek üzere, proletarya egemenliğinin “sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını” gösterip kanıtlamak olmuştur. Ne “tahakkümü”, ne kapitalizmi, ne “kader”i ve ne “hakim sınıflara alet olma”sı!.. Bırakalım hâkim olanı-olmayanını, ne sınıf, ne sınıf mücadelesi! Ne egemenlik ilişkisi (ve ne bir egemenlik ilişkisinden başka bir şey olmayan demokrasi) ve ne de egemenliğin zor aleti olarak devlet! Bunları göreceğiz.

*

Başta Öcalan olmak üzere DM yazarları, ilkel komünal toplumdan sömürü toplumuna, köleciliğe geçiş bir yana, kapitalizmin de bir toplum biçimi olarak varlığına, bu varlığının zorunluluğuna itiraz etmektedirler. İlginçtir, ama onlara göre böyledir, “kapitalizm bir toplum biçimi değildir”:

Kapitalizmi zorunlu bir toplumsal aşama olarak görmek şurada kalsın, bu yaklaşımın kendisi ya bilerek ya da bilincinde olmadan bu sistemin etkisi altındadır ve propagandasına alet olmaktadır… Kapitalizm bir toplum biçimi olamaz. Toplumu etkilemek ister, etkili olur ama toplum biçimi olamaz. Kapitalizm dört yüz yıldır dünyaya egemen olan tek biçim değil midir diye sorulabilir. Egemen olmak ayrı bir husus biçim olmak ayrı bir husustur. Tarih üç toplum biçimini veya tarzını tanımaktadır: İlkel klan toplumu, sınıflı devlet veya uygarlık toplumu, demokratik çoklu toplum. İlkel, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist toplum gibi çizgisel ilerlemeci yaklaşımlar fazlasıyla dogmatiktir. Diğer bir deyişle idealist ve kadercidir.[34]

Biliyorduk, “çizgisel ilerlemeci” “kadercilik”e değinilmişti denecektir. Hayır öyle değil; ona ve sömürü toplumuna geçişin zorunlu olmadığı iddiasına değinilmişti, ama kapitalizmin de bir toplum biçimi olmadığını yeni öğreniyoruz. Ancak daha ilginci, hem de aynı dergi, hatta aynı makale içinde bir öyle bir böyle söylenip yazılıp çizilmesidir. Kapitalizmin bir toplum biçimi bile olmadığı söylenirken, –üstelik– Marx kapitalizmi yeterince çözümlememiş olmakla da eleştirebilmekte ve kapitalizm, kapitalizm olmaktan çıkarılmaktadır:

Marx ve ekolü modernitenin sınıf temelinden habersiz görünmektedirler veya çözümleme konusu yapmayı pek gerekli görmemişlerdir. Yaptıklarında ise tam bir sağ sapma örneği sergilemişlerdir. Modernitenin ilk ayağı olan kapitalizmi bile patron-işçi kâr-ücret, değer-artı değer temelinin ötesine taşıramamışlar, kapitalizmin daha Sümerlerden beri varlığına rastlanan bir birikim tarzı olduğunu görememişlerdir. Üç yüz yıllık İtalyan şehir kapitalizmini sistemin başlangıcı saymamışlardır.[35]

Neresinden tutacaksınız! Zorunluluk olmadığı söylenen sınıflar ve sınıflı toplum gereksiz görülürken ve üstelik “modernite”den kasıt “uygarlık”tan başka şey değilse, en başta Marx, Marksizm asıl olarak başta kapitalizm olmak üzere uygar toplum biçimlerinin kuşkusuz sınıf temelleriyle çözümlenmesinde yoğunlaşmasına rağmen, “modernite”nin sınıf temelinin çözümlenmesinin eksik bırakılmış olduğu suçlama konusu yapılmakta… Üstelik çözümlemenin sağı-solu neyse, yapıldığında da sağa sapıldığı ileri sürülmekte… Kapitalizm üzerine Marx’a ders vermeye kalkışılarak ve sanki Kapital’in üzerine eleştiri babından üç cilt daha yazılmış gibi, incelemesinin darlığından söz açılıp… İtalyan kent ticaretiyle yetinilmeyip, Sümerlerde kapitalizm icat edilmektedir!

Herhalde Marx’ın Kapital’inin kapağını kaldırmamış olan DM yazarlarına az-çok Marksizmden haberdar bir akademisyen tanıdıklarının meta üretimi ve değişimiyle kapitalizm arasındaki farklılık üzerine bir seminer vermesinde fayda olacaktır! Özünde meta üretimi olsa bile, basitçe meta üretiminden ibaret olmayan kapitalizm, işgücünün metalaşmasıyla basit meta üretiminden farklılaşır. Henüz ufukta bile görünmeyen kapitalizmin izine dahi rastlanmazken, meta üretimi ve ticaret, kuşkusuz yalnızca İtalyan kentlerinin değil, Sümerlerin de gerçeğiydi ve yazarlarımızın zorunluluk olmadığını iddia ettikleri ilkel komünal toplumdan, Mezopotamya’da köleci Sümer uygarlığına olduğu kadar, antik Yunan ve Roma’da köleci, barbar akınlarıyla Roma’yı yıkan Franklarla Germenlerdeyse feodal topluma tam da başlıca bu nedenle geçilmişti. Bir sözün diğeriyle çeliştiği anlaşılmaz konuşmalar yerine sözü Engels’e bırakırsak, şunları göreceğiz:

Uygarlık, işbölümünde yeni bir gelişmeyle başlar. En aşağı aşamada, insanlar yalnızca doğrudan doğruya kişisel gereksinmeleri için üretiyorlardı; zaman zaman yapılan değişim, yalnızca rastlantı sonucu elde kalan fazlalıkla ilgili yalıtık olaylardı. Barbarlığın orta aşamasında, çoban halklar arasında sürü belirli bir büyüklük kazanınca, davarın, kişisel gereksinmeler üzerinde sürekli bir fazlalık sağlayan bir mülk haline geldiğini görürüz; aynı zamanda çoban halklarla sürü sahibi olmayan geri kalmış aşiretler arasında bir işbölümü de görürüz: yan yana varolan iki ayrı üretim aşaması bundan doğar; düzenli bir değişimin koşulları da bundan doğar. Barbarlığın yukarı aşaması, bize, tarımla küçük sanayi arasında yeni bir işbölümü ve bunun sonucu, çalışma ürünlerinin daima artan bir parçasının doğrudan doğruya değişim için üretilmesini getirir; bireysel üreticiler arasındaki değişimin dirimsel bir zorunluluk kazanması da bundan doğar. Uygarlık, özellikle kent ve köy arasındaki karşıtlığı daha da belirgin bir duruma getirerek (iktisadi bakımdan, ilkçağdaki gibi, kent köye, ya da, ortaçağdaki gibi, köy kente egemen olabilir), daha önce varolan bütün bu işbölümlerini güçlendirip geliştirir, ve onlara, kendine özgü ve çok önemli bir üçüncü işbölümünü ekler: artık, üretimle değil, yalnızca ürünlerin değişimiyle uğraşan bir sınıf doğurur –tüccarlar. O zamana kadar, sınıfların oluşumundaki bütün izler üretime bağlanıyorlardı; bunlar üretime katılan kimseleri, az çok geniş bir ölçek üzerinde, yönetici ve yürütücü, ya da üretici olarak bölüyorlardı. Burada, sahneye, ilk kez olarak, üretime herhangi bir biçimde katılmaksızın, onun yönetimini ele geçiren ve üreticileri iktisadi bakımdan (egemenliği altına alan) bir sınıf girer; bir sınıf ki, iki üretici arasında zorunlu aracı olarak geçinir ve her ikisini de sömürür.[36]

Marx ve Marksizme yönelik olarak dile getirilen uygarlığın “sınıf temelinden habersizlik”le, “Sümer kapitalizmi” ya da “İtalyan şehir kapitalizmi”ne dair iddialar; barbarlıktan uygarlığa geçiş, bu geçişin dayanağı olarak işbölümüyle kurulan ilişki, geçişin temel verisi olduğundan kuşku duyulamayacak değişimin düzenli hal almasıyla değişim için üretim ve değişimin yürütücüsü tüccarların ortaya çıkışı ve üreticileri egemenliği altına alıp sömürmesi (ticari sömürü) üzerine açıklamalarını aktardığımız Engels’in yukarıdaki pasajıyla karşılaştırılsın ve söz konusu iddialarla birlikte köleciliğin zorunlu ve değişim için üretimle kapitalist üretimin ne olup olmadığı yeniden düşünülsün!

*

Düşünülür mü bilinmez, ancak “ilk ayağı” olarak “Sümerlerden beri varolan” kapitalizmin yanı sıra “modernite”nin –Marksizm tarafından yanlış değerlendiren– iki ayağının daha olduğu söylenmektedir:

Modernitenin ikinci önemli ayağı olan endüstriyalizm övülmüştür. Kapitalizmle niteliksel bağı ve sonraki sakıncaları eleştiri konusu yapılmamış, tersine kurtarıcı rol atfedilmiştir. Ulus-devlet ayağını da ileriye doğru atılmış bir adım sayarak, daha sonra ulusal ve sosyal şovenizme kapı aralamışlardır. Konfederalizm yerine merkezi ulus-devleti yeğlemişlerdir.[37]

Bu pasajın eleştirisini ve “ilerleme”nin yönü ve “ilericilik-gericilik” bakımından ele alınmasını ileriye bırakıyor, şimdilik girmiyoruz. Aktarma nedenimiz, yalnızca, bu zaman-mekân üstü, ancak “modernite” ile kastedilen uygarlığın yeni gelişmeye başladığı dönemi de kapsadığı düşünülebilecek pasajın iki başlıca ayağı olarak endüstri=sanayi ve devlete yaptığı vurgudur. Uygarlığın gelişimini anlattığı yukarıdaki açıklamasında Engels’in değişim (pazar) için üretime geçilmesini olanaklı kılmak üzere “barbarlığın yukarı aşaması”nda ortaya çıktığını belirttiği “tarımla küçük sanayi arasında yeni bir işbölümü” ve ilkel ve küçük çaplı da olsa sanayileşme ile endüstriyalizm olarak suçlama konusu edilen şeyin bir ve aynı şey olduğunu, okuyucu kolaylıkla anlayacaktır. Ve barbarlıktan “geriye”, yabanıllığa doğru atılmış bir adım değil, ama –sınıflar ve sömürünün ortaya çıkışıyla birlikte– “ileriye” doğru atılmış, uygarlığa geçişe delalet eden devlet adımı ki, az sonra onu göreceğiz.

Ancak önce değinilmesi gereken iki sorun daha var. “Ulus” ve “sınıf” ve “sınıflaşma”.

Yukarıdaki “modernite”yi, uygarlığı zamansız-mekansız ele alışında A. Öcalan, onun “önemli bir ayağı” olarak “ulus-devlet”ten söz etmekteydi. Devlet değil, güncel politik ihtiyacı karşılamak üzere “ulus devlet”. Ama “zaman-ötesi” boyutuyla, örneğin Sümerleri de kapsayarak, genel olarak uygarlığa (“modernite”ye) özgü olan “ulus-devlet”! Zorlayarak yorumladığımız, yoksa “ulus-devlet”in –Sümerlerde kesinlikle yaşanmamış– günümüz kapitalizmiyle bağlantısı içinde ele alınmış olduğundan şüphe edilemeyeceği sanılmasın. “Ulus”un, yalnızca kapitalizmle de değil, genel olarak sınıflı toplum ve öyleyse bütün olarak uygarlıkla bağlantısı reddedilerek anlaşılıp tanımlanması, “ulus-devlet”in de öncelikle kapitalizme özgü olmadığının düşünüldüğünü gösteriyor olmalıdır. Ama bu kadar da değil; hatta “ulus devlet” sınıflı topluma bile özgü sayılmaz:

Toplumların ulusal olgular biçiminde şekillenmesinin doğrudan kapitalizmin bir ürünü olmadığını kavramak gerekir. Bu konuda da sanki kapitalizm ulus yaratır gibi bir ideacılık ciddi bir yanlıştır. Bu yanlışlıkta Marksizmin payı da vardır. Toplumlarda klan, kabile, aşiret, milliyet, millet şeklindeki süreç kendine özgü bir diyalektiğe sahiptir. Sınıflı toplumun ürünü olarak doğmazlar. Kapitalizm olmadan da ulus olunabilir.[38]

Zaman-üstü ve mekansız ya da her zamana ve mekana uygun genel-geçer “modernite” fikrinin zaman-üstü ulus ve “ulus-devlet” fikriyle bir arada bulunması herhalde akla uygun sayılmaktadır.

Aynı zaman-üstülük kapitalizmin temel ilişkisi olan patron-işçi ilişkisine de uygulanmakta ve Sümerlerde de geçerliliği ileri sürülen “kapitalizm”in –herhalde yalnızca değişim (ticaret) ilişkisi olarak ve Engels’in yeni bir işbölümü sonucu ortaya çıktığını belirttiği küçük sanayi ve değişim için üretime eşitlenmiş haliyle– “ahlaki ve politik toplum” olarak ifade edilen ve “ekonomi” olarak tanımlanan temel eylemleriyle ortaklaşa mülkiyetlerini üreten ilkel komünal klan toplumunu parçalayıp dağıtması “tekelci hırsızlık” sayılmaktadır. Karışıklık belirgindir, her şey baş aşağı konmuştur: Kimi yerde kapitalizm, kimi yerde “modernite” ya da “kapitalist modernite” ve tabii ki “ulus-devlet”, “devletli uygarlık”; “Toplumsal Doğa” da denen “ahlaki ve politik toplum” olan demokratik komünal, konfederal toplumu dağıtmaya girişmiştir! İşçiye yüklenen anlamı da ortaya koyarak söylenen şunlardır:

Patron-işçi eylemi asla ekonomi olamaz. Ben şahsen patron-işçi ikiliğini, Toplumsal Doğa’nın temel demokratik eylemi olan ekonominin tekelci hırsızları biçiminde değerlendirmek durumundayım. Buna klan, kabile dönemlerini dâhil edersek, ahlaki ve politik toplumun temel faaliyeti demek uygun düşer. Burada işçiden kastım toplumun diğer yoksullarından özellikle ücretsiz ev kadını ve kızlarından çalınan değerin ufak bir kısmının ücret adı altında kendisine verildiği tavizci işçidir. Köle ve serf nasıl ağırlıklı olarak efendi ve beyin uzantıları durumundaysa, tavizkâr işçi de her zaman patronun uzantısıdır. Köleleşme, sermayeleşme ve işçileşmeye kuşkuyla bakmak ve karşı durmak, kendi ideolojisini ve eylemini bu temelde geliştirmek ahlaki ve politik olmanın başlıca koşuludur… Uygarlık tarihi, bir anlamda politik toplumun daraltılması ve işlevsiz bırakılarak kadükleştirilmesinin tarihidir. Toplumun sınıflaştırılması ancak sert geçen politik mücadelenin devlet lehine bastırılmasıyla mümkün olmuştur.[39]

Uygarlığın tarihi, “toplumun sınıflaştırılması” denen sınıfların ve devletin ortaya çıkması ve gelişmesinin tarihidir, bu doğrudur; ancak ilk olarak, devlet, daha öncesinin değil, işbölümü ve sınıfların ortaya çıkıp gelişmesinin ürünüdür ve sınıfların ve devletin ortaya çıkışı öncesinde ve sınıfların ortaya çıkışına götüren/götürecek olan bir politik mücadeleden bahsedilemez. Politik mücadele, baskılayan ve baskı altına alınan/baskı altında olan, öyleyse sömüren ve sömürülen farklı sınıf çıkarlarına sahip insan gruplarının varlığını öngerektirir.

Klan ve toplayıcılıkla avcılık üzerine söylenenleri kapsayan aşağıdaki pasaj, politika ve politik mücadelenin ele alınışına ilişkin tartışmanın anlaşılıp yürütülmesini kolaylaştıracaktır:

Klanın toplayıcılık ve avcılık gibi çok basit iki işi vardır. Şüphesiz tüm klan üyeleri kendileri için hayati olan toplayıcılık ve avcılık üzerine belki de bin kez tartışarak, danışarak, deney alış verişinde bulunarak, bazı üyelerini görevlendirerek en iyi ve en verimli şekilde avcılık ve toplayıcılık politikalarını oluşturup uygulamaya çalışmışlardır. Aksi halde yaşam mümkün olmazdı. Neyin nasıl toplanıp yenileceği en temel politikaydı, ortak işti. Politika ortak iş olarak tanımlanır. O halde klan toplumu çok basit ama hayati bir politik topluluktu. Bir gün bile politika yapmazsa ölürdü. Politika bu nedenle çok hayati bir doku işlevine sahipti. Diğer tüm özellikleri belki de primatlarınkine benziyordu. Yegâne önemli farkları, basit ahlaki ve politik dokuyu geliştirmiş olmalarıydı. Araçlar ancak politika var olduğunda devreye girer. Dilin gelişimi, ancak ahlaki ve politik temelde mümkündür. Konuşma ihtiyacını hızlandıran unsurların işin yapılmasına ilişkin tartışma ve karar olduğunu hiç unutmamalıyız. Burada ‘ahlak ve politikanın temelinde beslenme ihtiyacı yatar’ demek bana anlamsız gelmektedir. Şüphesiz tek hücreli bir canlı olan amiplerin de beslenme ihtiyacı vardır. Ama amiplerin ahlakı ve politikasından bahsedemeyiz. İnsanın amipten farkı, beslenme ihtiyacını sürekli farklı ahlaki ve politik yaklaşımlarla karşılamasıdır. Bu anlamda Marksist öğretideki ‘ekonomi her şeyi belirler’ ifadesi pek açıklayıcı değildir. Önemli olan ekonominin nasıl belirlendiğidir. İnsan türünde bu durum ahlaki ve politik dokuyu, toplumsal alanı gerektirir.” (A. Öcalan, DM, s. 18, sf. 25)

Çok şey bir arada söylenince çok yanlış yapılıyor. Önce amiple insan ve beslenme ihtiyacı. Evet, ideolojik değişkenler olan ahlakın da politikanın da belirleyicisi, maddi yaşamın üretimidir, ekonomik yapıdır, beslenme ihtiyacının giderilmesi ilk öncüllerdendir. Ama insanın, amip ya da “dantel” ören örümcek, düzgün yuvalar yapan arı, karınca, kuzgundan… farkının ahlakı ve politika yapması olduğu ileri sürülebilir mi? Fark çok daha öncesindedir: Alet yapıp çevresini (doğayı) değiştirip dönüştüremeyen ne ahlaka sahip olabilir ne de politika yapabilir! Dilin gelişimi de ne ahlak ne de politikaya değil, ama elin gelişimine ve alet kullanmaya başlanarak girişilen doğanın/dünyanın değiştirilmesi işine, insanın üretken etkinliğine bağlıdır ki, ahlak ve politikayı koşullayan da bu etkinliktir.

Ve bir insan topluluğu düşünün ki, politik ve ahlaklı olsunlar, ama diğer tüm özellikleriyle primatlara benzesinler –bu olacak şey midir? Başını sokacak bir in/yuva yapamayan ahlakını nasıl yapacak, politikayı nasıl geliştirecektir? Ve eğer ahlaktan konuşulacaksa, yabanıl klan topluluklarında anaerkil dönemin bir kurala bağlı olmayan ilk cinselliğiyle sonradan onun yerini alan iki-başlı-evliliğin birbirleriyle kardeş olmayan kadın ve erkeklerle çocuklar vb.’den oluşan “aile”yle daraltılmış cinselliği, tam da anlatılan “toplayıcılık ve avcılık” dönemine özgü olan bu her iki cinsellik türü, örneğin günümüzün ya da feodal ve köleci dönemlerin ve hatta ataerkil ilkel komünal toplumun ahlakıyla nasıl açıklanacak ya da hangi ahlaka göre açıklanacaktır?

Ama asıl önemli olan, politika ve politik mücadeleden ne anlaşılması gerektiğidir. Avcılık ve toplayıcılığın politikası olmaz. Neyin nasıl yeneceğinin politikası olamaz! Politika, ortak iş de değildir, böyle tanımlanamaz; tersine politika dendiğinde, ortak olmayan işlerle karşıtlıkların bulunması şarttır. En başta bu nedenle klan bir politik topluluk değildir.

Politika, düşünsel ideolojik yaşama dairdir, onun bir unsurudur. Her şeyin ötesinde politika, şeylerin değil, ama insanların ve toplumun yönetilmesi işiyle, öyleyse devlet işleriyle ilgilenmek demektir. İnsanlar hiç kimse karışmadan kendi kendilerini yönetiyorlarsa orada politika yoktur. Sadece şeyler yönetiliyorsa, orada yine politika yoktur. İnsan gruplarının birbirlerini yönetiyor oluşları, politikanın varlığının koşuludur ki, politik mücadele de kimin yöneteceğine dairdir ve kim kimi yönetecek sorusuna verilecek yanıtı belirler.

Politika yapmak, ya devleti yönetmektir ya da –muhalefet olarak– devleti yönetmeye yada kendi devletini kurmaya talip olmak ve bunun mücadelesini vermek.

Politika ve politik mücadele, belirli insan gruplarının başka belirli insan gruplarınca egemenlik altına alınıp üzerlerinde baskı uygulandığı koşullarda geçerlidir. İnsan gruplarının egemen olan başka insan gruplarınca baskı altında tutulmasıysa tek bir anlama gelir ki, artık orada devlet var demektir. Çünkü devlet, belirli insan gruplarının, iktisaden egemen hale gelmiş başka insan gruplarınca, egemenliklerine boyun eğmeleri ve karşı koyuşlarının bastırılması amacıyla baskı altına alınması ihtiyacından doğmuştur. Adı konulacak olursa, ilkel komünal toplumun bağrında, barbarlığın orta ve yukarı aşamalarının askeri demokrasisinden geçerek, devlet, işbölümü ve sınıflar ortaya çıkıp ortak mülkiyetin özel mülkiyete dönüştürülmesine bağlı olarak, sömürünün dış koşullarını sağlamak üzere, kendi üretmedikleri ürünlerin mülkiyetini ele geçirenlerin devleti olarak, tarih sahnesine çıkmıştır.

Başta A. Öcalan olmak üzere DM yazarlarının, politikayı ve devleti (ve kapitalizmi) zaman-dışı kıldıklarını ve “sınıflı toplumun ürünü olmadığını” söyleyerek, ortaya çıkışını, sınıflar ve sınıf karşıtlıklarıyla geçilen uygarlığın öncesine taşıdıklarını gördük. DM’nin editörü de aynı görüştedir, hatta formüle edişinde ileri gider; Öcalan devleti, kuruluşuna direniş gösterdiğini belirttiği ve “Toplumsal Doğa” dediği doğal komünal toplum dışı ve karşıtı bir güç olarak tanımlarken, o “devlet anti-toplumdur” der:

… genelde iktidar ve devlet, özelde ise kapitalizm anti-toplumdur. Yani anti-insandır. İnsanlığı hayvanlaşma derekesine düşürme hamlesidir kapitalizm.[40]

Oysa devlet doğrudan doğal toplumun bir ürünüdür, işbölümü ve ortaklaşa komünal mülkiyeti kendi elinde toplamaya yönelen sömürücü sınıflar ve sömürü ilişkilerinin toplumu bir kurt gibi içinden çürütmesinin sonucu olarak doğmuştur: “… devlet, topluma dışardan dayatılmış bir güç değildir; Hegel’in ileri sürdüğü gibi, ‘ahlak fikrinin gerçekliği’, ‘aklın imgesi ve gerçekliği’ de değildir. Devlet, daha çok, toplumun, gelişmesinin belirli bir aşamasındaki bir ürünüdür; bu, toplumun, önlemekte yetersiz bulunduğu uzlaşmaz-karşıtlıklar biçiminde bölündüğünden, kendi kendisiyle çözülmez bir çelişki içine girdiğinin itirafıdır. Ama, karşıtların, karşıt iktisadi çıkarlara sahip sınıfların, kendilerini ve toplumu kısır bir savaşın içinde eritip bitirmemeleri için, görünüşte toplumun üstünde yer alan çatışmayı hafifletmesi, ‘düzen’ sınırları içinde tutması gereken bir güç gereksinmesi kendini kabul ettirir; işte toplumdan doğan, ama onun üstünde yer alan ve gitgide ona yabancılaşan bu güç, devlettir.[41]

Ve çok ayrıntılı açıklamalar da yapan Engels, bir yerde, devletin nasıl “icat olduğu”nu da özetler:

Demek ki, kahramanlık zamanlarındaki Yunan kuruluşu içinde eski gentilice örgütlenmeyi henüz dirim ve güç dolu, ama aynı zamanda yıkılışının başlangıcında görürüz: Babalık hukuku, servetin çocuklara geçişiyle, aile içinde servet birikimini kolaylaştırır ve aileyi gens karşısında bir güç durumuna getirir; servetler arasındaki fark, soyluluk ve soydan geçme bir krallığın ilk izlerini yaratarak, kuruluş üzerinde etkili olur; önceleri savaş tutsaklarıyla sınırlanan kölelik, daha o zamandan aşiret üyelerinin, hatta kendi öz gens üyelerinin köleleştirilmesi yolunu açar; aşiretten aşirete eski savaş, bu çağdan itibaren, sürü hayvanları, köleler, hazineler kazanmak için, karada ve denizde sistemli bir yağmacılık biçiminde, yani normal kazanç kaynağı biçiminde yozlaşır; sözün kısası, zenginlik, en yüksek iyilik olarak övülür ve değerlendirilir; ve zenginliklerin zora dayanarak çalınmasını haklı göstermek için eski gentilice kurallar çiğnenir. Artık bir tek şey eksikti: yalnızca özel kişiler tarafından az zamandan beri edinilmiş bulunan zenginlikleri, gentilice düzenin komünist geleneklerine karşı koruyan ve yalnızca eskiden o kadar hor görülen özel mülkiyeti kutsallaştıran ve bu kutsal şeyi bütün insan topluluğunun en yüce ereği olarak bildiren bir kurum değil, ayrıca mülkiyet edinmenin, başka bir deyişle, zenginliklerdeki durmadan daha hızlı bir büyümenin ardarda gelişmiş yeni biçimleri üzerine, genel olarak toplum tarafından yasaya uygunluk mührünü de basan bir kurum; yalnızca toplumda başlamış bulunan sınıflar halindeki bölünmeyi değil, ayrı mülk sahibi sınıfın hiçbir şeye sahip olmayan sınıfı sömürme hakkını ve onun üzerindeki egemenliğini de sürdürüp götüren bir kurum. Ve bu kurum çıkageldi. Devlet icat oldu.[42]

*

Günümüze gelecek sayıda gelmek üzere, geriye, şimdi açıklanması gereken sadece şu kalıyor:

Neden akli sınırlar zorlanarak kapitalizm ta Sümerlere varıncaya kadar gerilere götürülmeye çalışılıyor? Neden şimdiye dek içinde onu ileriye taşıyıp dönüşümlere neden olmuş ciddi direniş, ayaklanma ve devrimler olduğu bilinmesine karşın sınıflar ve sınıflı toplumlar –hele sonuncusu olan kapitalizm, direniş ve devrimlere yataklık etmesine ve bağrında kaç kez ayaklanmış ve kaç kez devrim yapmış işçi sınıfını barındırmasına rağmen– “ekonomi değil” türünden ele alışlarla neredeyse yok sayılıp bunca uzlaşmasız biçimde kötüleniyor? Neden kapitalizmle birlikte, bugünkü burjuva devlet olarak değil, ama sınıf niteliğinden bütünüyle soyundurulup kapitalizmle bağlantısı tamamen koparılmış soyut bir muhayyel devlet hedefe konuyor? Ve neden “köleleşmiş tavizci işçi” nitelemesiyle işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi neden üstü tartışmasız çizilip bütünüyle reddediliyor?

Bunca karmaşanın göze alınmış oluşunun yanıtı ortadadır ve bellidir. Söz konusu olan ve hedefleri konup politikası belirlenmeye çalışılan bir ulusal harekettir ki; ulusal hareket, politik içeriği ve sınıf niteliği itibariyle burjuva demokratik hareket olmasının yanında, genel karakteri bakımından, içinde, asgari müştereğini ulusal taleplerde bulan farklı ulusal sınıfları barındırır. Özel olarak kapitalizm karşıtlığı ve işçi sınıfı ve çıkarlarının ileri sürülmesi ve genel olarak sınıflı toplumlara karşı mücadeleye, sınıf mücadelesine atıfta bulunulması ulusal hareketi bozup dağıtır ya da öyle varsayılır. Ve öngörülen ulusal kurtuluştur, ama sosyal kurtuluş değildir. İşçi sınıfı hareketi ve sosyalizmin yenildiği ve tarihte tanık olunmuş en geri mevziine püskürtüldüğü ve dolayısıyla sınıftan ve sosyalist hareketinden ileri düzeyde destek gelmesinin de beklenmediği koşullarda, işçi sınıfına yakın durmanın ve lafta bile kapitalizmin hedef alındığı anlamına gelebilecek tutumların hiç gerekliği olmadığı düşünülmüş olmalıdır.

Ve tabii aynı zeminden kaynaklanan başka ideolojik hareket ettiriciler de vardır. Biri, işçi sınıfı ve hareketinin geriliğiyle karşılaştırıldığında, ulusal hareketin görece gelişkinliği abartılarak, önü arkası da düşünülmeye gerek duyulmadan, her şeyi bu hareket ve çıkarlarının temsil ettiği ve her şeyin bu çıkarlarca belirlenebileceğinin sanılmasıdır.

[1] I. Wallerstein, Liberalizmden Sonra, sf. 11-12, Metis Yay., İkinci Basım

[2] I. Wallerstein’e göre, sömürülen ve sömürenlere “yardım etme” arasında tercih yapma durumunda olan devlet bir sınıf devleti değildir, ama “herkes”indir: “Devletler işleri herkes için bir parça daha iyi (ya da bir parça daha kötü) kılabilirler. Sıradan insanların sorunlarla daha iyi başa çıkabilmelerine yardım etmek ile yukarı katmanların daha da serpilmesine olanak tanımak arasında bir tercih yapabilirler.

[3] Ahmet Cemal, Demokratik Modernite, “Marksizmin İktidar, Bilgi ve Sermaye Birikimine Yaklaşımı”, sf. 54

[4] A. Öcalan; Demokratik Modernite, s. 18, “Kuramsal Marksizmin Tıkanıklıkları ve Çözüm Arayışları” Sayısı, “Kapitalizmin Döl Yatağı: Ziggurat”, sf. 7

[5] DM; Murat Satılmış, “Marksizmin Zihniyete Yaklaşımı”, sf. 77

[6] Agy, sf. 78

[7] Agy, sf. 79

[8] Agy, sf. 80-81

[9] Bkz. Deniz Uztopal, Özgürlük Dünyası, s. 279

[10] Agy.

[11] Alman İdeolojisi, sf. 45, Evrensel Basım Yayın

[12] Engels, Marx-Engels Seçme Yapıtlar, c. III sf. 591, Sol Yay. 1. Baskı

[13] Age, sf. 592

[14] DM; Murat Satılmış, “Marksizmin Zihniyete Yaklaşımı”, sf. 78

[15] Agy.

[16] Agy.

[17] Engin Elbistanlı, DM, “Zorunluluğun Bilincine Varmak Özgürlük müdür?”, s. 18, sf. 106

[18] Agy, sf. 108

[19] Agy., sf. 109

[20] Engels, Doğanın Diyalektiği, sf. 45, Sol Yay., 4. Baskı

[21] Alman İdeolojisi, sf. 30, abç, Evrensel Basım Yayın

[22] Age, sf. 36, abç

[23] Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz, http://www.solyayinlari.com/pdf/epek_marx_onsoz.pdf, sf. 38-39

[24] A. Öcalan, DM, s. 18, sf. 10

[25] Age, sf. 39-40

[26] A. Öcalan, DM, s. 18, sf. 7

[27] Agy, sf. 14, abç

[28] Agy, sf. 15, abç

[29] Sömürüye dayanmayan üretim ilişkileriyle sosyalizm bakımından ise durum farklıdır. Kendisinden önceki sömürücü toplumun bağrında gelişme şansı olmayan sosyalizmin ancak önkoşulları kapitalist toplum içinde olgunlaşır ve sosyalist ilişkilerin kuruluşu, proletaryanın, burjuva sınıf egemenliğine son verip egemen sınıf olarak örgütlenmesini gerektirir.

[30] I. Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm, sf. 36, Metis Yay., 4. Basım

[31] Agy, sf. 82-83

[32]A. Öcalan, DM, s. 18, sf. 15

[33] Marx, Marx-Engels Seçme Yapıtlar, c. 1, sf. 637, Sol, Yay., 1. Baskı

[34] A. Öcalan, DM, s. 18, sf. 14

[35] Agy, sf. 7

[36] Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, sf. 170-171, abç, Sol Yay., 9. Baskı

[37] A. Öcalan, DM, s. 18, sf. 7

[38] A. Öcalan, DM, s. 18, sf. 18, abç

[39] Agy, sf. 26, abç

[40] Editör, DM, s. 18, sf. 5

[41] Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, sf. 175, abç,

[42] Age, sf. 111-112