Castel, Prekarite ve ‘Ücretliler Toplumu’

Arif Koşar

2013 yılında yaşamını yitiren Fransız Sosyolog Robert Castel’in 1995 yılında Fransa’da yayınlanan kitabı, Türkçe’ye Ücretli Çalışmanın Tarihçesi / Sosyal Sorunun Dönüşümü ismiyle çevrilerek İletişim Yayınları tarafından okuyucuya sunuldu. Fransız sosyolog Robert Castel’in en önemli eseri olarak bilinen bu kitap, yazarın 1970’li yıllardan ölümüne kadarki düşünsel evriminin varış noktasını yansıttığı gibi tezlerinin derli toplu bir sunumunu da gerçekleştiriyor.

Castel, araştırmacı kimliğinin oluştuğu 1960’lı yılları tanımlarken Althusser’in Marx yorumu, Deleuze ve Guattari’nin anti-psikiyatri yaklaşımı, Foucault’nun iktidar eleştirisi ve Bourdieu’nün eğitim/yeniden üretim konusunda çalışmalarının etkisine işaret eder. Dönemin kuramsal eğilimlerinden birisi olan psikiyatri pratiklerinin eleştirisi özellikle ilgi alanındadır. Uluslararası Psikiyatriye Alternatifler Ağı içinde yer alır. Bu çerçevede ilk dönem çalışmaları psikoloji ve psikanaliz eleştirisine odaklanmıştır.

Neoliberal politikaların etkisini göstermeye başladığı 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren Castel’in ilgisinde, bir kopuş olarak nitelendirilemese bile, bir “kayma” yaşanacaktır. 1980’lerden sonra neoliberal dönüşüm süreciyle bağlantılı olarak sosyal yardımlarla geçinenlerin, toplumsal dışlanmaya maruz kalanların, eğreti koşullarda çalışanların, banliyö gençlik isyanlarının Fransa’nın gündemini belirlemeye başlaması Castel’i “sosyal sorunu” incelemeye sevk etmiştir. Böylece ikinci dönem çalışmalarını, neoliberalizmin giderek gevşettiği sosyal güvence mekanizmasına, bu çözülmenin yarattığı yeni mağduriyetlere ve “mensubiyet yitimi”ne, toplumsal bağların zayıflamasına vakfeder.

Kadrolu, tam zamanlı, sendikalı ve sosyal haklarla sarmalanmış istihdam biçiminin taşeronlaştırma, part-time çalışma, belirli süreli iş sözleşmeleri vb. esnek çalışma politikaları sonucu gevşemesiyle sayıları gittikçe artan “güvencesiz” işçiler 1990’lı yılların başında çeşitli gruplar halinde bir araya gelip kendi özel taleplerini dile getirmeye başladı. Konuyla kuramsal olarak ilgilenenler, özellikle, işçi sınıfının “kapitalizm tarafından içselleştirildiğini”, “onun devrimci niteliğini yitirdiğini” ve “kapitalizmle uzlaştığını” düşünen, bu nedenle onun içinde, ötesinde berisinde “mücadeleci” ya da “hegemonik” bir odak arayan postoperaist ya da otonomcu gruplardı. Ancak, bununla birlikte, gerçekten de işçi sınıfının geniş kitleleri arasında güvencesizlik çeperden başlayarak merkeze doğru güçlü ve hızlı bir biçimde yayılıyordu. Castel, bu olgunun “sanayi toplumu” ya da “ücretliler toplumu”nun kalbinde derin bir sızı ve çatlak yaratacağını, onu parçalanmaya sürükleyeceğini ve “sosyal sorun”un bu yeni biçimine ilişkin toplumsal bir güvence geliştirilmesi gerektiğini düşünüyordu.

Castel, toplumsal bağ ile sosyal güvence arasındaki ilişkiyi merkezine alan bir sorunsaldan hareket ediyor. Aidiyetler, mensubiyetler ve ilişkisellikler toplamı olarak tanımlanan toplumsal bağın farklı sosyal güvence politikalarına bağlı olarak değişmesi, onun öncelikli inceleme konusudur. Castel’e göre, güvenceler, haklar ve korumalar kişinin birey olarak toplumun içinde var olabilmesi ve “yakınların himayesine” bağımlı olmaksızın toplumu oluşturmaya devam edebilmesi için vazgeçilmez hale gelen desteklerdir. Bu destekler olmadığında ve geleneksel toplumsal aidiyetler parçalandığında, günümüz toplumunda görüldüğü gibi çok sayıda güvencesiz insan “mensubiyet yitimi”ne uğrayacaktır.

GEZGİN SERSERİ VE ÜCRETLİ EMEKÇİ

Castel’in, sosyal sorunun dönüşümü ile kastettiği; Ortaçağ feodal toplumu içinde, aile, cemaat, soy vb. “birincil toplumsallık” ağlarının dışında kalarak mensubiyet yitimine uğrayanları imleyen “sosyal sorun”un, günümüzde yeni bir biçimde yeniden ortaya çıkışıdır. Kitapla yapmak istediği, “bu modelin geçirdiği tarihsel dönüşümleri ortaya çıkarmak; modelin belli başlı somutlaşmaları içinde –ilk bakışta tanınmasını sağlayan biçimler altında olmasa bile– neyin yeni, neyin kalıcı olduğunu vurgulamak”tır. Çünkü “şu anda istikrar, prekarite ya da çalışma yaşamından uzaklaştırılma, topluma ilişkisel anlamda dahil olma, koruma türünden desteklerin kırılganlığı ya da toplumsal tecrit gibi mevhumların somut içerikleri, sanayi öncesi toplumlarda ya da 19. yüzyılda olduklarından elbette çok daha farklıdır.

Castel, geçmişteki ile günümüzde beliren “sosyal sorun” arasındaki ilişki ve yeniliği ortaya çıkarmak üzere geçmişin mirasını inceler. Ancak bunu Foucaultcu bir perspektifle yapar. Günümüz işsizlerini, geçmişin berduşlarından ayırmak için; toplumsal üretimi, sınıfları, karşılıklı ilişki ve mücadelelerini, dolaylı-dolaysız sonuçlarını değil “toplumsal bütünleşme” matrisi olarak emeği çevreleyen ilişkiler sistemini Foucault’nun deyişiyle “sorunsallaştırır”. Bu noktada yüzünü Durkheim’a dönerek, toplumsal anomileri ve bunların ortaya çıkmasını engelleyecek toplumsal bağları araştırır. Bir Durkheimcı olarak bireyin ancak hukuksal düzenlemelerce belirlenmiş sosyal hakları ve destekleri sayesinde özerkliğini kazanabileceğini ileri sürer. Bunun siyasal karşılığı, “sosyal devlet” savunusu ve reformizminde görülebilir.

Statülerin belirsizliği, toplumsal bağın kırılganlığı, topluma inancın yitirilmesi, olumsuz bireycilik, kitlesel korunmasızlık, mensubiyet yitimi gibi toplumsal entegrasyon sorunlarını ele alan Castel, yukarıda ifade ettiğimiz yöntemsel çizgide, çalışma ile kurulan ilişkinin analizine giderek daha fazla yer verir. Bu nedenle kitabının tarihsel bölümüne, 13. yüzyıl feodal toplumunun ağır mesleki örgütlenmesi içerisindeki kaçak noktalarından başlar: gezgin serserilik ve dilencilik.

Feodal dönemde, bir meslek birliğinin (lonca) iki hedefi vardır: bir; şehirde çalışma tekelini sağlamak (dış rekabeti engellemek), iki iç rekabetin gelişmesini engellemek. Buna göre, yabancılar ve gezginler dışlanır; üç yıldan 11 yıla kadar çıkabilen uzun bir çıraklık dönemi zorunludur. Çırak ya da kalfa sayısı bir ya da iki kişiyle sınırlandırılır. Dericilik gibi aynı hammadde ile çalışırken bile, birden çok mesleği yapmak yasaklanır, ustalar arasında eşit bir şekilde paylaştırılması gereken hammaddenin alımı kısıtlı ve kurala bağlıdır. Örneğin 16. yüzyıl sonunda, Paris’te hiçbir derici usta kendi başına ham deri bulamaz, keza kendi hammadde payını da başka bir ustaya satamaz. İdeal olan çok az kar ederek geleneksel yapıyı yeniden üretmektir. Statükoyu korumak için hem her bir üretim biriminin hem de mesleğin bütününün ve genel olarak sanayi mesleklerinin yayılma imkanını engellemek gerekir.

Castel, bu kapalı toplumda, sistemin yeniden üretiminin dışında kalma tehlikesi olan iki toplumsal kesime işaret eder: ilki, gezgin serseriler ve dilenciler; ikincisi engellilik ya da yaşlılık gibi nedenlerle çalışabilecek durumda olmayan muhtaçlar. Castel, feodal toplumun henüz çözülme eğilimleri göstermediği dönemlerde ‘sosyal sorun’un daha çok toplumsal ilişkilerin görece kenarında kalmış, marjinal gruplarla sınırlı kaldığını vurgular.

Bu toplum; “gerçekten muhtaç” durumda olanlar ile “aylak” ve “serseri” olarak tanımladığı, eli ayağı tutan ama çalışmayıp/çalışamayıp dilenen kesimleri kesin olarak birbirinden ayırmaya çalışır. Modern toplumda da bu ikilik devam edecektir. Çalışabilecek durumda olmayan muhtaçlara kilise ve yerel yönetimler yardımda bulunurken; gezgin serseri ve eli ayağı tutan dilencilere ise çok sert yaptırımlar uygulanacaktır.

Öncelikle bir soruyu yanıtlamakta fayda var: kimdir bu “gezgin serseri”?

Haklı gerekçesi olmadan el avuç açanlar, reziller, niteliksizler, aylaklar, sefihler, ağzı bozuklar, muhabbet tellalları, miskinler. Sayılan bu nitelemelere genellikle kötü şöhretli meslekler de eklenir: jonglörler, şarkıcılar, tuhaf ucube gösterileri yapanlar, diş sökenler, yılan sokmasına karşı panzehir satanlar. Keza toplumdan dışlanmış onur kırıcı meşguliyetler: barbutçular ya da “fahişeler”, hatta işçiler ya da berber çırakları. Bunları sistematikleştirme yönünde ilk teşebbüslerden biri Fransa Kralı I. François’nın 1534 tarihli buyruğunda önerilir: “Herhangi bir senyörün himayesinde olmayan insanlar ve geçinebilecek hiçbir malı bulunmayan ve hayatlarını kazanmak için çalışmayan ya da toprak işlemeyen kimseler gezgin serseri ve aylak” olarak tanımlanır.

Ancak, henüz gezgin serserilerin kim olduğu tam olarak yanıtlanmamıştır. Castel, bunun için dönemin başkaca kaynaklarını inceler. Örneğin, Fransız Devrimi’nin hemen öncesinde Soissons’daki dilenciler nezarethanesine kapatılanların sosyolojik profiline bakıldığında, 854 kişiden 256’sı “kol işçisi”, 294’ü “geçim kaynağı olmayan tarım işçisi”dir. Yani nezarethanede tutulanların üçte ikisinden fazlası mevcut durumda işi olmayan işçilerdir. 1769-1778 arasında Lyon’da tutuklanan 278 gezgin serserinin sadece dördü ‘meslekten dilenci’ olarak sınıflandırılmıştır. Buna karşın, 88 toprak çalışanı ve tekstil, giysi, inşaat gibi çeşitli zanaatkarlık mesleklerini temsil eden 138 kişi, 19 hizmetçi, 14 seyyar satıcı, 5 eski asker, 3 denizci, 3 okul öğretmeni, bir viyola çalgıcısı, bir keşiş, bir hacı, bir eski forsa bulunur. Kendi yaşadıkları bölgelerde iş bulamayan emekçiler, iş umuduyla ülkeyi dolaşmakta, ancak bu hareketlilikle mevcut kapalı lonca sisteminin kurallarını gevşetmekte, düzeni bozmaktadır.

Bu nedenle gezgin serserilere karşı en sert önlemler hayata geçirilir. İdam bunlardan biridir. Fransa’da II. Henri’nin 18 Nisan 1556 tarihli buyruğu, onları Chastelet hapishanesine götürmeyi emreder ve “Chastelet komutanı ve subayları söz konusu suçlunun bizim buyruğumuza karşı geldiğine karar verirlerse onu ölüm cezasına mahkum ederler.” Ölüm cezası, İngiltere’de gezgin serserilere uygulanan kanlı yasamanın sert çekirdeğidir. VIII. Henri’nin hükümdarlığı döneminde 12 bin, Elisabeth döneminde de yılda 400 gezgin serseri asılmıştır.

İngiltere’de 1547 yılındaki krallık kararnamesine göre; “aylak ve gezgin serseri olan kişiler topluluğun işe yaramaz üyeleridir, daha doğrusu kamunun düşmanlarıdırlar.” Yakalananların alnı kızgın çelik yardımıyla V harfiyle damgalanacaktır. Ayrıca, gezgin serseri, yakalayan kişiye teslim edilecek, iki yıl boyunca onun kölesi olacaktır. Gezgin serseri kırbaçlanabilir, zincire vurulabilir, hapse atılabilir, kiralanabilir, miras bırakılabilirdi. Kaçma teşebbüsünde bulunursa cezası ömür boyu köleliğe çevrilir, ikincisinde ise ölüm cezası verilirdi. Gezgin serserilik hakkında yasalar, Rönesans’ın ortasında köleliği İngiltere krallığına geri getiriyordu.

Castel’e göre; gezgin serseri ‘saf’ bir emekçidir; kelimenin tam anlamıyla emek gücünden başka hiçbir şeye sahip değildir. Fakat, bunu satmak için ücretlilik ilişkisine girmesi onun açısından imkansızdır. Bu biçimi altında ücretli emek dibe vurmuş haldedir, ücretlilik durumunun sıfır noktasıdır. Dönemin küçümsenen ücretliliği, gezgin serserilikle bir statüsü olan herkesin altında yer alır.

Böylece feodal toplumda, merkezinde gezgin serseriler ve dilencilerin olduğu “sosyal sorun” toplumun henüz marjinal bir kesimini ilgilendirmektedir.

‘SOSYAL SORUN’UN MERKEZE KAYMASI

  1. yüzyıl sonu 18. yüzyılın başından itibaren iki yeni veriyle birlikte toplumdaki en dezavantajlı grupların konumu meselesine yaklaşım değişir. Castel’e göre; bu değişimin ilk unsuru; kitlesel bir korunmasızlığın bilincine varılmasıdır. Elbette muhtaç durumda olanların çok sayıda olduğunun kabulü bir yenilik değildir. Bu sorun üzerine literatür yüz yıllardır dilenci ve gezgin serseri “sürüleri”nin tasvirleriyle doludur. Ancak bu gruplar feodal mesleki toplumsal örgütlenmeler içinde uzun süre atipik olarak görüldü. “Dilenci” ve “gezgin serseri” kavramlarının kendisi bile bu marjinalliği göstermeye yeterli. Bu insanlar, olağan düzenin dışındaki, kabul gören yoksulluğun altındaki insanları belirtir. 17. yüzyıl sonundan itibaren ortaya çıkan yenilik; kitlesel bir yoksulluğa dair yüzlerce yıllık bilinçten farklı olarak, kitlesel bir korunmasızlığın bilincine varılmasında yatmaktadır. Bu sefalet, bizzat emekçileri, yani şehirdeki ve kırdaki halkın çoğunluğunu etkileyen bir tehlike halini alır. Böylece “sosyal sorun” sadece en marjinalleri değil, halkın önemli bir kısmını ilgilendiren bir mesele haline gelecektir.
  2. yüzyıl sonunda dikkat çeken ikinci unsur ise çalışma/emek anlayışına ilişkin değişimdir. Çalışma dini, ahlaki, hatta yer yer ekonomik bir gereklilik olmaktan çıkarak, servetin kaynağı olarak görülür. Gerçekten de feodal toplumda mesleki örgütlenmenin dışında kalan ücretli çalışma, köleci toplumda ise, köleci ideolojinin ağırlığı altında her türlü çalışma aşağılanır. Feodalitede emeğin servetle ilişkisi en azından açıkça ifade edilmez. Kural olarak zenginler daha az çalışır ya da hiç çalışmaz. Çalışma yoksulların payına düşer. Zengin ve fakirlerin ekonomik gereksinimleri karşıladığı gibi ağır bir dinsel ve ahlaki örtü ile sarmalanmıştır. Örneğin kapitalist değerlerin erken bir savunucu olarak görülen 16. yüzyılda yaşamış Juan Luis Vives, gerçekten de eli ayağı tutmayanlar dahil bütün muhtaçları çalıştırmak ister. Fakat buradaki amacı, öncelikle “bir işle meşgulken ve kendilerini çalışmaya vermişken, meşguliyetsiz kaldıklarında içlerinde doğacak kötü düşünce ve meşguliyetlerin engelleneceği” şeklindeki görüştür. Klasik feodal toplum modelinde; zanaat loncaları emekçinin özgürce çalışmasını engelliyor, onun iş piyasasına girmesi için uzun bir kurallar listesi koyuyor, hatta onu dışlıyordu. İç ve dış rekabete kapalıydı. Keza, krallığın zorunlu çalışma uygulamaları da çalışmayı verimsizleştirdiği gibi emekçinin özgürce dolaşımını ve üretimini engelliyordu. Serflerin, bağlı oldukları feodal beyin toprağını terk etmeleri yasaktı. Castel’e göre; merkantilizm döneminde de çalışmaya yaklaşım, bu egemen anlayışın belirleyici etkisini taşımaktadır.

Yeni olan ise, çalışmanın güçlü bir biçimde ekonomik anlam kazanması, zenginliğin kaynağı olarak görülmesidir. Fizyokratlar için tarımsal emek, Adam Smith gibi liberal ekonomi politikçiler içinse sanayi ve tarımsal emek zenginliğin hem ölçütü hem de kaynağıdır. Yoksulların mesleki sınırlamalar olmaksızın, feodal kişisel bağımlılık/serflik ilişkilerinden azade bir şekilde çalışmaya katılması; yani çalışma özgürlüğü fikri yaygınlaştı.

  1. yüzyılın teşvik ettiği yenilik, feodal çalışma zorunluluğu yerine “çalışma özgürlüğü” zorunluluğudur. Bu, o zamana dek egemen olan iş örgütlenmesinin iki biçiminin yıkılmasını gerektirir: kurallı lonca sistemi ve zorunlu çalışma. 16. Louis’in Maliye Bakanı ve aynı zamanda liberal bir Fizyokrat kuramcı olan Turgot, inisiyatifi almış göründüğü kısa zaman zarfında, hem loncaları ve dilenci nezarethaneleri, hem de angarya kalıntılarını ortadan kaldırmaya çalışmış kişidir. Ancak başarılı olamamıştır. Turgot gibi Aydınlanma’nın bütün yandaşları, bu tür nezarethane ve zorunlu çalışma yurtlarına karşıdır.

Çalışma özgürlüğü”nün “sosyal sorun” açısından anlamı ise paradoksaldır. Çünkü, lonca kuralları ve zorunlu çalışmanın kaldırılması kişisel/siyasal/hukuki özgürlükler açısından önemli olmakla birlikte emekçiyi, “çalışma özgürlüğü” adına hiçbir güvence olmadan piyasa kuralsızlığına teslim ediyordu. Bunun sonucu ise geniş emekçi kitlelerin yaygın bir sefalet ve işsizlikle karşı karşıya kalması oldu. “Sosyal sorun” toplumun marjından merkezine kaymıştı.

FOUCAULTCU SÖYLEM ANALİZİ

Castel’in üzerinde ısrarla durduğu “korunmasızlık bilinci” ve “çalışma özgürlüğü” fikrinin gelişiminde, elbette bu düşünce atmosferini besleyen iktisadi ve sosyal olgular söz konusudur. Sefaletin artışı ve toplumsal düzeni rahatsız eder hale gelmesinde salgın hastalıkların azalması ile nüfusun artışı gibi kimi demografik ve sosyal ögelere atıf yapıyor olsa da, Castel; bu fikri değişimi, ağırlıklı olarak söylem düzeyinde analiz etmektedir. Yüzlerce yıllık “zorunlu çalışma” ve “mesleki lonca örgütlenmesi” savunusunu krallık buyrukları ve kanunlar üzerinden anlattıktan sonra, liberal “çalışma özgürlüğü” fikrine geçişi, Turgot gibi devlet adamları ve Smith gibi düşünürlere atıfla betimliyor. Bunu oldukça başarılı yaptığı da söylenebilir. Ancak, “zorunlu çalışma” ya da lonca ayrıcalıklarının yüzlerce yıldır savunulurken, 17. yüzyıl sonundan itibaren neden eleştiri, hatta büyük bir mücadele konusu haline geldiği, eskiyi ve yeniyi savunan karşıt odaklarının nasıl şekillendiği, bu odakların karşı karşıya gelişinin hangi zeminde gerçekleştiği, nasıl bir iktisadi ve siyasal çıkar karşıtlığına dayandığını gösterme ihtiyacı duymuyor.

Castel, bu fikirsel dönüşüm sürecinin elbette karşıt odakların iktidar ve güç mücadelesini içerdiğini inkar etmiyor. Ancak bu güçlerin başkaca özellikleri olsa da, ayırt edici nitelikleri, toplumsal olarak farklı çıkarları savunuyor olmalarından çok karşıt görüşlerin sahipleri olması. Okura sunulan akış, bir fikirden –elbette bu fikrin başarısızlığa uğraması ile– başka bir fikre geçiş; fikir ya da Foucaultcu bir deyişle bilme biçimleri arasında mücadeledir.

Çalışma özgürlüğü”nün doğrudan muhataplarından birisi olan ve yaşama geçirilmesiyle el koyduğu artı-değer miktarı önündeki Eski Rejim engellerinin kalkacağı “işverenler” gibi sınıflardan bahsetmesi gerektiği zaman Castel, fazlasıyla “olumsal”dır. Castel’e göre;

Doğal hukuka dayalı bu [çalışma, a.k.] özgürlüğün[ün, a.k.] iadesi, aynı zamanda, faaliyeti toplumsal bakımdan yararlı (yoksa ayrıcalık taşıyanlarınki gibi asalak değil) olan grupların somut çıkarlarıyla kesişme avantajına sahiptir. En başta işverenler ve çalışanlardan oluşan iki kategori söz konusudur, ki bunların konumları, bu bakış açısından, birbirlerini tamamlayıcı görülür ve antagonist oldukları ise daha sonra ortaya çıkar.

Çalışma özgürlüğü fikri ve uygulamasının, “grupların somut çıkarlarıyla” “kesişmesi” tespiti, gerçekten tarihsel olarak uygulama ile açık çıkarlar arasındaki zamansal paralize olma durumuna işaret ediyor. Ancak, bu açık olgu, pek de büyük bir başarı sayılamaz. Çünkü, sorun, zaten göz önündeki bu kesişmede değil, onu koşullayan, ortaya çıkartan ve bin yıllık Eski Rejim tarafından tüm güçleri ile karşı çıkılmasına rağmen hayata geçiren tarihselliğin kendisindedir.

Zorunlu çalışma” ve “mesleki ayrıcalık” temayülünün salt zihni dünyanın sınırları içerisinde kendi çelişkilerinin mücadelesi ile tez, anti-tez ve sentez biçiminde ilerleyişi ve böylece “çalışma özgürlüğü” fikrine dönüşümü olması mümkün olmadığını göre, hele de konu toplumsal üretim/çalışma süreciyle ilişkili olduğuna göre, toplumsal sınıflarla rastlantısal bir kesişmeden fazlasının olması gerekir.

Kapalı feodal yapının içinde ticari ilişkilerin yaygınlaşması, meta üretiminin giderek etkinliğini artırması, ticari sermaye birikiminin ve kentlerin gelişmesi, feodal sınıfların karşısına güçlenen bir sınıf olarak ticari kapitalist sınıfın çıkışı, sanayi devrimi ile sanayi kapitalistlerinin “özgür emekçi”ye duyduğu ihtiyaç vb. daha bir dizi olgu bu fikirsel süreci teşvik eden, destekleyen ve fikri dünyanın sınırlarını aşarak onun pratiğe geçirilmesini sağlayan tarihsel zemindir. Bu zemin, sınıflar arasındaki doğrudan ya da dolaylı ilişki ve mücadeleler tarafından şekillendirilmiştir.

Ancak, Castel, elbette, yer yer kral buyrukları, karar ve görüşlerin ötesine geçip somut gerçekliğe atıf yapıyor olsa da, onun yaklaşımı Foucaultcu söylem analizi ile sınırlı kalmaktadır.

‘SOSYAL MÜLKİYET’

Castel, feodal toplumun sanayi devrimiyle çözülmesi, emek gücü üzerindeki kişisel/hukuki bağımlılık ilişkilerinin son bulması ve çalışmanın sözleşme ilişkisine bağlanması ile gelişen kapitalist toplumun, onu savunanların ötesinde büyük bir ‘sosyal sorun’a yol açtığına işaret ediyor. Gerçekten de, zorunlu çalışma ve hukuki ayrıcalıkların kaldırılması ile emek gücünün “özgür” hale gelmesi; en azından ütopik liberallerin emekçilerin de rahat bir nefes alacağı öngörüsünü doğrulamadı. Sefalet ile tarif edilen ve toplumsal bütünlüğü tehdit eden ‘sosyal sorun’, gezgin serseri, dilenci ve muhtaçlarla feodal toplumun marjlarında iken bu sefer “sanayi toplumu”nun merkezine yerleşmiştir. Toplumun üretici gücü olan işçi sınıfı ve geniş emekçi kitleler, çalışmadıkları için değil, tam da çalıştıkları için sefildir.

Fransa’da 1834 yılında 198 bin dilenci ve 1 milyon 600 bin muhtaç kayıtlara geçmiştir. Muhtemelen durum bundan daha vahimdir, çünkü tüm muhtaçlar sayılmamıştır. Örneğin Lille’de, 70 binlik nüfusun 22 bini hayatını idame ettirebilecek durumda değildir. Paris’te, Seine Emniyet Müdürlüğü’nün hazırladığı rapora göre, 1836 yılında her 12 kişiden biri muhtaç durumdadır. Başka bir yazar buna itiraz eder ve Paris’te her 4.2 kişiden birinin, ülke genelinde ise her 9 kişiden birinin muhtaç durumda olduğu sonucuna varır. Louis Chevalier’in ifadeleriyle;

Sonuç olarak, canavarca ve daimi sefalet: bu sefalet krizlerinin en derinleştiği dönemlerde şiddetlenir ve Paris nüfusunun yaklaşık yarısını, yani işçi nüfusunun neredeyse tamamını açlık, hastalık ve ölümle baş başa bırakır; ama normal dönemlerde de ortalığı kırıp geçirir ve etki alanı, toplam nüfusun çeyreğinin, yani işçi kitlesinin büyük bölümünün altına inmez.

  1. yüzyılda sorun, yönetenler açısından; bu tehlikeli sınıfa karşı nasıl bir önlem alınmalı biçimde ortaya konulabilir. Elbette, sadece sermayenin ve Meclis içi tartışmaların “özgür” ortamında alınacak kararlar bu önlemleri belirlemedi. Çünkü, bu ağır sefalet içindeki “tehlikeli” sınıf, dernekler, yardım sandıkları vb. çeşitli biçimlerde örgütlenmekte, kendi talepleri için iktisadi ve siyasi bir mücadele vermektedir. Dolayısıyla, bu mücadele ile Castel’in deyimiyle “kartlar yeniden dağıtılmakta, kapitalist özel mülkiyete dokunmayacak bir biçimde korumalar ya da “sosyal mülkiyet” dağıtılmaktadır: Bu “sosyal devlet”in henüz başlangıcı olmakla birlikte ona doğru giden yoldur. Castel, uzun uzun Meclis içinde liberallerle sosyal liberaller ve reformcu “sosyalist”ler arasındaki tartışmaları ayrıntılı bir biçimde anlatır. Anlatılan “mülkiyet kaynaklı güvenliğin” “hukuki güvenliğe” dönüşümüdür:

20. yüzyılın başında (ücretli) emek, güvenlik ve mülkiyet arasında kurulan yeni ilişkileri dikkate almak gerekir. Güvenceden ilk yararlananların hayatta kalmak için tek sahip oldukları şey emekleridir. Onlar mülkiyet düzeninin dışına yerleşmiş proleterlerdir. Mülkiyet ile emek karşıtlığını temsil ederler, ki bu karşıtlık her zaman için güvenlik ile güvensizlik arasındaki karşıtlıkta ifade bulmuştur” dedikten sonra, Castel, kritik bir eşikten geçerek şu tespiti yapar:

Bu mülksüzlere güvence sağlamak, sadece emek ile güvenlik arasındaki ilişkiyi değiştirmekle kalmayacak, mülkiyet ile emek arasındaki ilişkileri de değiştirecektir. Bu noktada, ‘mülkiyet kaynaklı güvenliğin hukuki güvenliğe güçlükle dönüşümünü’ kavramayı deneyen Henri Hatzfeld’in açtığı yolu takip edeceğiz. Fakat bu geçişin modern ‘ücretliler toplumu’na götürecek altüst oluşun ilk evresi olduğunu da göstereceğiz: toplumsal kimliğin mülkiyetten ziyade ücretlilik üzerinde temellendiği toplum.

İşçi sınıfının kazandığı hafta tatili, yıllık izin, iş güvencesi, hastalık, işsizlik tazminatı vb. sosyal koruma önlemleri, Castel’e göre, sadece emek ile güvence arasındaki ilişkiyi değil; emek ile mülkiyet arasındaki ilişkiyi değiştirdi. Bu da, işçi sınıfı ve sermaye arasındaki çelişki, çatışma ve mücadele üzerine kurulu kapitalist toplumdan “ücretliler toplumu”na, sözleşmeye dayalı işçi sınıfından “ücretli” emekçiye geçişi sağlamıştır.

Böylece Castel, “özel mülkiyet”in yanına “sosyal mülkiyeti” dahil ederek, güvence sorununun çözülebileceğini düşünmektedir. Buna göre;

Sosyal sorunun yeniden formüle edilmesi, mülk sahibi ile mülksüz arasındaki bu karşıtlığı ortadan kaldırmaktan değil, yeniden tanımlamaktan, yani özel mülkiyetin yanına başka türde bir mülkiyeti –sosyal mülkiyet– koymaktan ibaret olacaktır; böylelikle, güvence eksikliği yaşamadan özel mülkiyet alanının dışında kalınabilir. Burada bir düzlem değişikliği söz konusudur. Sosyal güvenlik, devletin himayesi altında ve emek vasıtasıyla, bir tür mülkiyet aktarımı ile gerçekleşir. Güvenlik ile emek, özde birbirine bağlanacaktır; çünkü ücretlilik etrafında yeniden örgütlenen bir toplumda, geleneksel olarak mülkiyetin sağladığı korumaların modern türdeki benzerini üreten şey, emeğe tanınan statüdür.

Böylece Castel’e göre; aşırı sefaletle ya da güvencesizlikle tanımlanan “sosyal sorun”, kapitalist özel mülkiyet rejimine dokunmadan, onun yanındaki yeni bir olgu, yani sosyal mülkiyet ile büyük ölçüde çözülmüştür.

Castel’in hatası, “sosyal sorunu”, birincil ve ikincil toplumsallığın dışında kalmaya, topluma entegre olamama durumuna indirgemesi, böylece mülkiyet ile emek arasındaki ilişkiyi “sosyal güvence” sorunu olarak görmesidir. Evet, kapitalistler, üretim ve tüketim araçları üzerindeki özel mülkiyetleri sayesinde toplumsal riskler karşısında güvende, bu tür bir mülkiyete sahip olmayan emekçiler ise tehlike altındadır. “Mensubiyet yitimi” ile tarif edilecekse, egemen ideolojik bağlılıkların yetmediği koşullarda (kapitalist) toplumla öznel düzeyde de karşıtlık halindedirler. Ondan rahatsız, ona öfkeli, kimi zaman da yozlaşmış biçimlerde tepkiseldirler.

Ancak, kapitalist mülkiyet “güvence” olanaklarının ötesinde bir ilişkiselliği koşullar. Bu tür mülkiyete sahip olan sınıf, sadece toplumsal risklerden azade olmakla kalmaz; siyasal yönetim araçları üzerinde alabildiğine bir denetim kurar, işçi sınıfı ve emekçi kitleleri giderek daha ağır bir sömürü ve baskıya zorlar, karşı tepki yükseldikçe de siyasal demokratik kazanımları ayaklar altına alarak otoriter/baskıcı politikaların uygulanmasına sağlar ya da destekçisi olur. Bu tür bir mülkiyet hem üretim sürecinde yoğun bir sömürü, hem de toplumsal yaşamda büyük sınıfsal yarılmaların sorumlusudur. Sadece “güvencesizliğe” indirgenemeyecek biçimde yoksulluk, işsizlik ve sömürüye neden olur. Bu nedenle, Castel’in mülkiyetin yarattığı güvenceden hukuki güvenceye geçiş olarak tarif ettiği ve sosyal güvence ile eşitlediği “sosyal mülkiyet aktarımı”, bir bakıma, kapitalist özel mülkiyete dayalı sınıfsal ilişkilerin kelime oyunu ile aşılması girişimidir.

Çünkü “sosyal devlet” uygulamaları, emekçileri 19. yüzyıl kapitalizminin çıplak vahşetinden bir ölçüde koruyor olsa da, kapitalist özel mülkiyetin sağladığı sınıfsal sonuçlar, temel çelişki ve karşıtlıklarıyla varlığını sürdürmektedir. “Sosyal mülkiyet” olarak tanımlanamayacak sosyal güvenceler, emekçilerin mücadele ile kazanımları olmakla birlikte, kapitalist toplumsal temeller üzerinde varlık kazanmıştır. Kapitalist özel mülkiyete sahip tekelci bir azınlık, toplumun çok büyük bir kısmının ürettiği artı-değere el koymakta, devletin aygıtının bel kemiğini doğrudan ve dolaylı yollardan yönetmekte, büyük bir gelir ve servet uçurumu yaratmakta, uluslar arasında ise devasa bir eşitsizlik ve emperyalist sömürü ağına yaslanmaktadır. Dolayısıyla ne mülkiyet ve emek arasındaki ilişki köklü bir biçimde değişmiştir, ne de bu çelişki güvenlik ile güvensizlik karşıtlığına indirgenebilir.

‘ÜCRETLİLER TOPLUMU’

Castel’e göre; özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından sağlanan “toplumsal uzlaşma” ve güvenceli yaşam, işçi sınıfını orta sınıflaştırdı. Ayrıca ücretlilere, “burjuva ücretliler” (ya da “orta sınıflar”) olarak tanımladığı mühendisler, teknik ve idari yönetici kadrolar da katıldı. Bu iki olgu ile; işçi sınıfı ücretlilerin ağırlık merkezi olmaktan çıktı ve ücretlilik toplumsal entegrasyonu sağlayan bir statü haline geldi.

Ücretliler toplumu kavramı, ilk kez Castel tarafından ortaya konulmuş değildir. Terim, sosyal bilimlerin gündemine, Fransız Düzenleme Okulu’nun önde gelen isimlerinden Michel Aglietta ve Anton Brender’in 1984 yılında yayımladıkları Ücretliler Toplumunun Başkalaşımları kitabı ile girdi. Kitapta, ‘ücretliler toplumu’nun kapitalizmin o güne kadarki son aşaması olduğu ileri sürüldü. Kendisi de eski bir Düzenleme Okulu mensubu olan Robert Delorme, Aglietta ve Brender’in bu dönemselleştirmesini şu şekilde özetler: Ücretliler toplumu, Eski Rejim’den de, burjuva-kapitalist toplumundan da ayrılır. Feodal toplumda tabakalaşma, zümreler ve statülerden oluşan bir hiyerarşiye dayanırken, burjuva toplumunda farklılık mülk sahibi olan ve olmayan sınıfların yasal ayrışmasıyla belirlenmiştir. Ücretliler toplumunda ise, ücretlilik ilişkisi ayrıştırıcı değil bütünleştiricidir. Ancak bu bütünleşme, ücretliler arasında tabakalaşmayı ve statü farklılıklarını reddetmez. Buna göre, sınıfa karşı sınıf mücadelesi yerini farklı statülerdeki ücretliler arasındaki mücadelelere bırakacaktır.

Robert Castel, bu genel yaklaşımı benimserken, kavramı, toplumsal ilişkilerin örgütlenmesini de dikkate alarak tanımlamaya çalıştı. Yani sosyal sorunu tarif ederken başvurduğu iki kriter (çalışmayla ilişki ve toplumla ilişki) aynı zamanda ücretliliğin evrimini açıklarken, Fransız sosyolog için bir analiz çerçevesi sunar. Buna göre, çalışma ilişkilerinin billurlaşmasının üç egemen biçimi, aynı zamanda “çalışma dünyası ile küresel toplumun üç ilişkilenme biçimi” birbirinden ayrılır: proleterler, işçiler ve ücretliler.

Castel’e göre; proletaryanın durumu, toplumsal bünyeden kısmi bir dışlanmanın ifadesidir. Proleter, doğmakta olan sanayileşme sürecinde bir halkadır, fakat kendini yeniden üretebilmek için çalışmak zorundadır, bulunduğu toplumda kamp kurmuş, ama yerleşikleşememiştir. Bu durumda bir hiyerarşiden ziyade, sermaye ile emek karşıtlığı, yani mülkiyet temelli güvenlik ile kitlesel korumasızlık ekseninde bölünmüş bir dünya söz konusudur. Bölünmüş, ama aynı zamanda tehdit altında. Bu durumda artan sefalet ile, giderek toplumsal parçalanmanın bilincine varılır.

Proleterlikten işçiliğe geçiş ise, Castel için yeni bir ücretlilik ilişkisidir. Bu ilişkinin yeniliği, ücretin başkaca bazı hakları sağlaması; istihdam dışı yardımlara (hastalık, kaza, emeklilik) erişim imkanı vermesi ve sosyal yaşama katılımı teşvik etmesidir: tüketim, konut, eğitim ve 1936 yılında itibaren boş vakit. Bu kez, sermayeye tabi oluş koşulları altındaki işçilerin bir entegrasyon görüntüsü ortaya çıkar. Ancak işçi sınıfı, neredeyse hala tüm ücretlileri temsil ederken; iktidardan ve tüm haysiyet unvanlarından uzak tutulur. Toplumsal serveti üretmelerine rağmen, bu dışlama; “onlar” ve “biz” biçimindeki sınıf bilincini güçlü bir biçimde ayakta tutar.

Kimi sosyal hakların kazanılmasıyla, proleterlikten işçi sınıfı statüsüne geçildiği varsayılmaktadır, ancak bu ayrım, tamamen Castel’in kavram setiyle ilgilidir. 18. yüzyıl sonundan itibaren, üretim araçlarını (zanaatkarın atölyesini, köylünün toprağını) kaybeden ve kişisel/hukuki bağımlılık ilişkilerinden kurtulan ve sermayenin artı-değer sömürüsüne maruz kalan ücretli emek (Castel’e göre proleter) ile aynı koşulları taşıyan, ancak kimi sosyal haklar kazanan ücretli emeğin (Castel’e göre işçi sınıfı) arasında, elbette önemli değişiklikler olmakla birlikte, toplumsal sınıf ilişkilerindeki konumu açısından fark yoktur. İkisi de, üretim araçlarının mülkiyetine sahip kapitalistin tahakküm ve sömürüsü altında çalışmaktadır. Birisinden diğerine (sosyal hakların kazanılması) geçiş, Castel’in analizinde vurguladığı söylemsel dönüşümün ötesinde, toplumsal mücadelelerin doğrudan ve dolaylı yansımasının sonucudur.

Castel’ın sosyal hak ve güvencenin kazanılmasını, yeni bir ilişki biçimi olarak tarif etmesinin nedeni, onun toplumu sınıflardan çok, onun yansımalarından birisi olan “güvence” sahipleri ve güvencesizler ayrımı ile tanımlamak istemesidir. Ancak, güvence, sınıfları belirlemediği gibi, ortadan da kaldıramaz. Sadece bugünkü neoliberal kapitalizmin yarattığı devasa eşitsizlik değil, sosyal devletçi dönemin ülkeler bazında ve uluslararası düzlemde yarattığı eşitsizlik ve sömürü sınıfsal saflaşmaların güçlü bir biçimde yaşamaya devam ettiğini, hatta bahsi geçen reformlar biçimindeki toplumsal dönüşümleri koşulladığını göstermektedir.

Castel’e göre; işçi sınıfından sonra “ücretliler toplumu” aşamasına geçilir. Buna göre; “ücretliler toplumu”nun ortaya çıkışı, az önce tanımlanmış işçi sınıfının yenilgisinden çok, onun yeni ücretli nüfusunca geride bırakılmasının sonucudur. Bu 1970’li yıllardaki Poulantzas, Wright, Carchedi, Ehrenreich’ler, Harry Brevarman gibi düşünürlerin başını çektiği görece olarak yeni emekçi kitlelerin sınıfsal konumlanmasına ilişkin Durkheimcı bir yorumdur.

Klasikleşen tartışmanın zemini şudur: 1970’li yıllarda bilimsel-teknolojik gelişmelerle üretim sürecinde mühendis ve teknisyen gibi teknik personel sayısında ciddi bir artış yaşanmıştır. “Hizmet sektörü” kapsamında kabul edilen büro işleri, reklamcılık, sigortacılık, bankacılık gibi alanlarda çok sayıda ücretli emekçi istihdam edilmektedir. Başlangıçta ağırlıklı olarak kamuda olmakla birlikte eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, çocuk ve yaşlı bakımı gibi hizmetlerde çalışanların sayısı artmıştır. 20. yüzyılın başından beri ilerleyen kapitalist mülkiyet ile yönetimin ayrışması ve iş yönetiminin ayrı bir uzmanlık alanı haline gelmesi ile işyerindeki yönetici ve denetmen sayısı da yükselmiştir. Bu somut gerçeklik karşısında, bu yeni emekçi kitleler nasıl tanımlanmalıdır?

Castel, bu tartışmaya pek girmeden, bu yeni emekçi kitleleri işçi sınıfı dışındaki “ücretliler” olarak değerlendirir. Böylece, toplum hızla ücretlileşirken, işçi sınıfının, ücretliler içerisinde belirleyici olmaktan çıkarak azınlık hale geldiğini savunmuştur. Castel’e göre;

Fransa’da “Öncelikle, faal nüfus içinde ücretlilerin oranı kitlesel olarak artar: 1931’de nüfusun yarısından azını (%49), 1975’te yaklaşık %83’ünü temsil etmektedirler. Mutlak rakamlarla, tarım işçileri de katılırsa, kol emekçilerinin sayısı 9 milyon 700 binden 8 milyon 600 bine inmiştir; buna karşılık tarımda çalışmayan işçilerin toplam sayısı hafifçe artarak 7 milyon 600 binden 8 milyon 200 bine çıkmıştır. Fakat faal nüfusun bileşimindeki temel dönüşüm, işçi olmayan ücretlilerin artışıdır. 1931 yılında sayıları 2.7 milyonken, 1975’te 7.9 milyona çıkar. Dolayısıyla sayıları işçilerinkini yakalamıştır (ve o zamandan beri de büyük ölçüde onları geçmiştir).

Görüldüğü gibi, Castel, işçi sınıfının sayısını yakaladığını, hatta geçtiğini düşündüğü bu yeni ücretli kitlesini, kesin bir biçimde işçi sınıfının dışında saymaktadır. Oysa, aynı dönemde, profesyonel meslek sahiplerinin proleterleşmesiyle ilgili hem ampirik hem de kuramsal düzeyde çok sayıda çalışma yapılmıştır. Dolayısıyla Castel, Poulantzas’ın temsil ettiği bir okuma ile profesyonel meslek sahibi emekçileri kategorik olarak işçi sınıfının dışında, yeni küçük burjuvazi ya da orta sınıf olarak değerlendiriyor. Ancak, bu konuda tartışmalardan tamamen bihaber olmadığından ve kimi göz ardı edilemez gerçekliklerden dolayı, kendini, bu değerlendirmesine bazı kayıtlar koymak zorunda hisseder:

İşçi olmayan ücretlilerin büyük çoğunluğunun kamusal ya da özel sektördeki küçük çalışanlar oldukları ve statülerinin, işçilerinkinden yüksek olarak görülse de, yine de genellikle vasat kaldığı ileri sürülebilir” diye belirtip bu iddiayı ciddiye aldıktan sonra Castel, “1975 yılında ‘basit çalışan’lar[ın] işçi olmayan ücretlilerin yarıdan azını”, dolayısıyla yarısına yakınını “temsil etmekte” olduğun kabul etmektedir. Peki, statüleri işçilerden biraz yüksek olsa da genellikle “vasat” durumda olduğu görülen ücretlileri neden işçi sınıfının dışında olsunlar? Castel’in varsaydığı anlamda işçi sınıfının ortalama statüsünün biraz üstünde olmak, a- üretim ve çalışma ilişkilerinden kaynaklanan kapitalist denetim ve sömürü açısından, b- toplumsal sınıfları birbirinden ayıran kuramsal analiz açısından yeni bir sınıfa işaret etmemektedir.

Ayrıca Braverman’ın Tekelci Sermaye ve Emek isimli kapsamlı çalışmasında ayrıntılı bir biçimde gösterdiği gibi, birçok “beyaz yakalı” meslek, ağır denetim biçimlerine maruz kaldığı gibi, üretim sürecindeki özerkliklerini ve vasıflarını yitirmekte, sanayi işçileri ile karşılaştırıldığında daha düşük ücretler almaktadır. Castel, işaret etmek zorunda kaldığı bu ciddi işçileşme sürecini, kendi yaklaşımı ile büyük bir çelişki oluşturmasına rağmen, küçük bir dipnotla geçiştirmektedir:

Çalışanlar dünyası, özellikle Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra işin rasyonelleşmesinden etkilenmiştir: Büro işleri mekanikleşir, (…) uzmanlaşır, kolektifleşir ve de kadınlaşır; bu da her zaman için bir toplumsal statü kaybı anlamına gelir. Birçok işçi gibi, büyük mağazalarda ya da fabrika bürolarında çalışanlar da, işverenine bağlı tezgahtar ya da yazman türünden klasik çalışanın çok-değerliliğini yitirir derken Castel tamamen haklıdır. Ancak, bu ifadeleriyle, ücretliler içerisindeki profesyonel meslek sahiplerinin sayısının artması ile işçi sınıfının azaldığı yaklaşımını yanlışlamaktadır. Bu tür profesyonel mesleklerin, “birçok işçi gibi” özel ayrıcalıklarını yitirmesi; işçi sınıfına profesyonel mesleklerden kitlesel katılıma işaret eder.

Bu yeni ücretli kesimlerin sınıfsal konumu ve tarihsel şekillenişi, ayrıca bir yazı konusu olabilir. Ancak Castel’in, işçi sınıfından bağımsız yeni bir ücretli topluluk (‘burjuva’ ücretliler) tarifi nedensiz ve gerekli özen gösterilmeden varsayılmış, hatalı bir analizdir. Castel, bütün çağdaş analizini, bu tespite dayandırır: “Sanayileşmenin başında ortaya çıkan işçi emeği anlayışı”, “işbölümündeki gelişmelerle birlikte (…) zaman aşımına uğramaya başlamıştır.” Böylece “işçi emeği ‘eser’ üretiminin paradigması olmaktan çıkar.Ücretlilik içinde işgal ettiği yerin bu derinlemesine dönüşümü, sanayi toplumunda işçi sınıfına atfedilen rolün kavranışını sarsar.” Michel Crozier’e atıf yapan Castel’e göre, artık “proletarya çağı tamamlanmıştır. Ve sonuç olarak;

Bu kadim ücretlilik anlayışı 1950 ve 1960’lı yıllara doğru silinerek, işçi sınıfının tarihsel rolünün silinmesine yol açar. Burjuva bir ücretliliğin ağır ağır yükselişi bunun yolunu açmıştır. Artık ücretliler ile ücretli olmayanlar arasındaki, yani proleterler ile burjuvazi, emek ile sermaye arasındaki çatışmadan geçmeyen bir toplum modeline varılır. 1970’li yılların başında alınan bir sloganı alırsak, ‘yeni toplum’, bu değişimin politik tercümesi olmak ister ve daha ziyade ücretli çalışma faaliyetlerinin farklı kutupları arasındaki rekabet etrafında örgütlenir. Bu toplum ne homojendir, ne de kendi içinde bir uzlaşıya varmıştır. Bu toplumun antagonizmaları sınıf mücadelesinden ziyade statüler ve sınıflandırmalar için verilen bir mücadele biçimini almıştır. Bu, ücretliliğin başat toplumsal tanımlama unsuru haline geldiği bir unsurdur.

Castel’ın işçi sınıfını sadece kol işçileri ile sınırlayan yaklaşımı, sınıf, sınıf mücadelesi, üretim ve sömürü ilişkileri ile tanımlanamayacak; ücretlilik içindeki farklı statüler arasındaki mücadele ile sınırlı bir toplum kavrayışına vardırılmıştır. Böylece, sermaye ile onun için bir ücret karşılığı çalışan işçi sınıfı ve geniş ücretli emekçiler kitlesi arasındaki sömürü ilişkisi ve bu sömürü ilişkisinin yol açtığı devasa gelir ve servet farkı, yine bununla ilişkili yoksulluk, sefalet ve işsizliğin güncel boyutlarının, sermaye örgütlerinin raporlarına kadar yansıyan gerçekliğini, Castel gözardı etmektedir. Ücretlilerin olduğu ama sınıf mücadelesinin olmadığı bir toplum, Castel’in Durkheimcı zorlamasının yol açtığı bir tasarımdan ibarettir. Ücretliler arasındaki statü farklılıkları elbette vardır; ancak bu, kapitalistler karşısındaki farklılıklar yanında ikincil olduğu gibi, ortak çıkarlarla birleşme olanağına ve zeminine sahiptir. Ücretliler toplumu, sömürücü bir ücretsizler grubunu, yani tüm toplumsal zenginliğe el koyan kapitalistleri göz ardı etmektedir, sınıf körüdür. Ancak sınıfları görmeyi reddetmek, ortadan kaldırmak için yeterli değildir.

YENİ ‘SOSYAL SORUN’

Castel’e göre; bu ‘ücretliler toplumu’; esneklik ve güvencesizlikle tanımlanan “yeni” çalışma rejimine geçişle birlikte bir krizle karşı karşıya kalmıştır. İşsizlik, “emeğin prekaryalaşması”, belirli süreli iş sözleşmeleri, taşeronluk, geçici ve part-time işler istihdamdaki alanını genişletiyor. Hala süren eski istihdam biçimleri de giderek güvencesini ve kazanılmış sosyal haklarını yitiriyor. Güvencesizlik tüm çalışma dünyasının temel özelliklerinden birisi haline geliyor.

Ücretliler toplumu” ve “sosyal devlet”in kalbindeki bu yeni ‘sosyal sorun’u Castel şöyle tarif ediyor: Sorun sadece eğreti bir çeperin oluşması değil, istikrarlı olanın da istikrarsızlaşmasıdır. “Prekaryalaşma” süreci tüm çalışma yaşamına nüfuz eder. Kitlesel korunmasızlık artar. Nasıl 19. yüzyıldaki yoksulluk erken sanayileşmenin kalbinde meydana çıktıysa, “emeğin prekaryalaşması” da merkezdeki bir süreçten kaynaklanır. Modern kapitalizmin gelişiminin yeni teknolojik-ekonomik gereklilikleri tarafından dayatılmıştır. 19. yüzyılın ilk yarısında, dönemin insanlarını şaşkınlığa düşüren genel sefaletin ortaya çıkardığıyla kapsam ve merkezilikte bir ‘yeni sosyal sorun’ ortaya çıkar.

Bu sosyal sorunun merkezinde eğreti istihdam edilenler, işsizler, part-time çalışanlar, yani bir bütün olarak güvencesizler vardır. Peki, ‘ücretliler toplumu’nun çarklarını gevşeten, toplumsal parçalanmaya neden olan bu yeni ‘sosyal sorun’ nasıl çözümlenebilir?

Castel’e göre; eski sabit istihdam modeli geride kaldı. Bu gerçek kabul edilmeli ve bunun üzerinde bir çözüm aranmalı. Castel’in önerdiği çözüm; gevşeyen ‘ücretliler toplumu’nun güçlendirilmesi: toplumun bütün üyelerinin toplumsal bakımdan yararlı işlerle ve buna bağlı ayrıcalıklarla sıkı bir bağının kurulması gerekir. Böyle bir ücretli emek, yurttaşlığın temeli olarak kalmalı. Sosyal güvence herkesi kapsayacak şekilde sağlanmalı ki, bu kitlesel korunmasızlığın geniş ölçüde uzak tutulmasını ve toplumsal entegrasyonu güvenceye alacaktır. İşsizlik de, işin paylaştırılması planı ile oldukça azaltılabilir. İşte bütün bunlar için, tıpkı İkinci Dünya Savaşı sonrasında olduğu gibi partnerler (sınıflar) arasında “uzlaşma”ya dayalı bir yeni “sosyal devlet” projesi geliştirilmelidir. Ancak Castel’ın unuttuğu bir şey var: kapitalistler bu güvencesizlikten fena halde memnunlar ve karlarını da bu sayede artırıyorlar. Onun iyi niyetli önerisini, pek kalmadığını düşündüğü, sınıf mücadelesi olmadan dikkate almaları da mümkün değil.