Yeni bir mücadele döneminin eşiğinde

İhsan Çaralan

Ülkeyi “tek parti tek adam yönetimi”ne sürükleme amaçlı olarak düzenlenen anayasa değişikliği referandumu 16 Nisan 2017 günü yapıldı.

YSK’dan yapılan açıklamaya göre, Referandum’da, oylamaya katılanların yüzde 51.36’sı evet, yüzde 48.64’ü hayır dedi.

Ancak değişikliğin Meclis’ten geçiş sürecinden başlayarak yapılan usulsüzlükler, kaba güç kullanılması ve dayatmalar yapılması, referandum sürecinde adil olmayan ve haksız-hukuksuz uygulamalar ile oylama sırasında yapılan skandal mahiyetindeki hile ile sonuç alma amaçlı yasa ihlalleri birleşince, oylama şaibeli, anayasa değişikliğinin meşruiyeti de daha ilk günden tartışmalı hale geldi.

Ancak öte yandan referandumunda “evet cephesi” ile “hayır cephesi” arasındaki mücadelenin ortaya çıkardığı tablo, sadece referandumun meşruiyetini tartıştırmakla kalmamış, Türkiye’de siyasetin bundan sonraki şekillenmesi bakımından da son derece önemle veriler ortaya koymuştur. Nitekim bu veriler, referandum sonrasında “bu referandumun asıl kazananı ‘evetçiler’ mi yoksa ‘hayır cephesi’ mi?” tartışmasını da başlatmış bulunmaktadır.

Bu yazı referandumdan üç gün sonra yazılmıştır ve bu üç gün içinde ortaya çıkan tartışmalar, referandumun “meşruiyeti”ni olduğu kadar, referandum sonuçlarının Türkiye’nin iç siyasetinden dış siyasetine bütün sorunlu konularını yeniden tartışmaya açacak görünmektedir.

Ancak burada biz, tartışmayı; 16 Nisan Referandumu’nda “bıçak sırtı” da olsa geçirilen yeni Anayasal düzenlemenin meşruiyeti tartışması ve referandumda ortaya çıkan “evet-hayır” haritasının ortaya koyduğu gerçeklerle, bu gerçeklerin Türkiye’nin ilerici demokratik güçleri ve sınıf partisi için anlamı ile sınırlı tutacağız. Tabii, önümüzdeki sayılarda bu tartışmayı çeşitli yönleriyle sürdürmek üzere…

MEŞRUİYET TARTIŞMASI DERİNLEŞECEK VE BÜYÜYECEK

16 Nisan günü daha oy kullanımı sürerken, AKP’li YSK üyesinin isteği üzerine ve Seçim Yasası’na açıkça aykırı olmasına karşın YSK’nın “arkasında ‘sandık kurulu mührü’ bulunmayan oy pusulalarının da geçerli sayılacağı” açıklamasıyla başlayan tartışma; yüzlerce ve binlerce sandıkta böyle bir yasa tanımaz durumun ortaya çıkmasıyla bir skandala dönüştü. Bir yandan “hayır” cephesindeki siyasi partiler YSK’ya başvurarak, öte yandan halk sokağa çıkarak, referandumun iptal edilmesi talebi öne sürülmeye girişildi. AGİT, ön raporunda bu uygulamanın “yasanın ihlali” olduğunu açıkça ortaya koydu.

Ancak YSK, referandumun iptal edilmesini talep eden başvuruları reddetti.

Şimdi süreç, bir yandan partilerin “referandumun iptali” taleplerini Anayasa Mahkemesi’ne, sonuç alınamazsa AİHM’e götürmeleri doğrultusunda işlerken, öte yandan da halkın sokağa çıkarak taleplerini dile getirmesi biçiminde gelişmektedir.

Elbette sadece CHP ve HDP değil, referandumda “hayır” diyen diğer parti ve çevrelerle aydınlar, bilim insanları, kültür-sanat insanları tarafından, anayasa değişikliğinin “anti demokratik”, ülkeyi “tek adam tek parti rejimine” sürükleyen gerici içeriğine ve referanduma eşitsiz ve adil olmayan koşullarda gidilmesine yönelik eleştirilere yasaya göre geçersiz oyların geçerli sayılması skandalı da eklenince, “referandumun iptal edilmesi” talebinin yanı sıra, aksi halde değişikliğin meşruiyetinin olmayacağı da yaygın biçimde tartışılmaya başlanmıştır.

Meşruiyet tartışması sadece Türkiye’nin içinde yapılmakla kalınmamaktadır, ama yurt dışına da taşmıştır. Referandum sürecini izleyen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) temsilcilerinin referandum sürecini izleyerek hazırladıkları rapor, AB ve ABD’nin yetkilileri ve Batı basını tarafından da referandumun sonuçlarının şüpheyle karşılandığını göstermektedir.

Yurt içi ve dışından yükselen bütün bu tepkiler karşısında “Atı alan Üsküdar’ı geçti”, “Eyyy AGİT”, “Sorun maçın 1-0 mı, 5-0 mı olduğu değil, ama kazanılmış olmasıdır” gibi tepkileriyle Cumhurbaşkanı Erdoğan, onca tartışmayı umursamadığını göstermektedir.

Hamaset, umursamazlık, halka tepeden bakan bu kibirli tavır gerçeklerin üstün örtemeyecek görünmektedir.

Çünkü, ülkenin rejiminde önemli değişimlere yol açmayacak konularda yapılacak herhangi bir referandumda teknik olarak yüzde 50+1’i alan taraf galip sayılır. Ama, 16 Nisan’da oylanan Anayasa değişikliği herhangi bir düzenleme değildir. Tersine referanduma sunulan Anayasa değişikliği, Cumhurbaşkanının söylemiyle, “son derece önemli” ve ülkenin rejiminin önemli ölçüde değiştirilmesini amaçlayan bir anayasa değişikliğidir. Bu yüzden de, halkın yüzde 51’nin “evet” dediği bir Anayasa değişikliğinin büyük sorunlarla karşı karşıya olan Türkiye’de halkı birleştirmesi, çeşitli toplumsal kesimler arasında “uzlaşma sağlaması”, hele üstüne hilelere başvurulmuş olması da eklendiğinde, toplum indinde “meşru” görülmesi beklenemez.

Üstelik bu anayasa değişikliği; Meclis’ten de AKP-MHP çoğunluğunun kaba gücüne dayanılarak, içtüzük, teamül, muhalefetin söz hakkı gibi ölçütler umursanmadan geçirilmiştir. Dahası, bu Anayasa değişikliği, Meclis’ten, Meclis’in üçüncü büyük partisinin, HDP’nin eş başkanları ve 13 vekilinin tutuklandığı, partinin Meclis faaliyetlerinden adeta dışlandığı bir dönemde referanduma sunulmuştur.

Meclis’teki hak-hukuk tanımazlık, sahadaki referandum çalışmalarında kendisini daha da açıkça göstermiştir.

Devletin, Hükümetin ve yerel yönetimlerin elindeki uçak, helikopter, makam araçları başta olmak üzere tüm imkanlar, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanlaremrine sunulur ve “evet” kampanyası için seferber edilirken; valiler, kaymakamlar, savcılar, emniyet güçleri (polis ve jandarma) da tüm yetkileriyle ellerindeki bütün devlet güç ve imkanlarını “hayır” çalışmasını baskılamak ve “evet”e güç vermek için kullanmışlardır.

OHAL’in Hükümete ve valilere verdiği yetkiler, “hayır” çalışmasını engellemek için kullanılmıştır.

Cumhurbaşkanından başlayarak “Evet”in önde gelen sözcüleri, “Hayır” diyenleri “darbeciler”le, “FETÖ” ile aynı safta gösteren bir kara propagandayı hiçbir ahlaki kaygı gözetmeden kullanmışlardır. Bu kara propaganda, milliyet, din-mezhep, inanç, ahlak, kültür,…halkın kutsal bildiği bütün değerleri istismar etmekten çekinmemiştir. İç ve dış politikanın en hassas konularının bile istismarında fütur tanımayan “evetçiler”; bütün bir referandum sürecini eşitsiz, haksız, hukuksuz, adaletsiz bir “yarış” dönemi olarak değerlendirmiştir.

Nitekim bu gerçeklerin önemli bir bölümü, bir buçuk ay süresince referandum kampanyasını izleyen AGİT temsilcilerinin kamuoyuna da açıklanan ön raporlarında hiçbir teredddüte mahal vermeyecek biçimde ifade edilmiştir.

Türkiye’nin de kurucu üyesi olduğu AGİT, referandumla ilgili ön raporunda referandum sürecini ve sonucunu;

  • – “YSK’nın mühürsüz oy pusulaları ve zarfları geçerli sayması yasaya aykırıdır. Böylece YSK’nın tarafsız içeriği engelleme yetisi ortadan kaldırılmıştır.
  • – “Referandumda iki taraf eşit şartlara sahip değildi.
  • – “‘Evet’ kampanyası medyayı domine etti.
  • Anayasa referandumunda idari kaynaklar ‘evet’ kampanyası lehine adaletsiz olarak kullanıldı” biçiminde değerlendirildi.

Böylece referandumun “şaibeli” durumu ve “meşruiyeti” ile ilgili tartışmaya temel olan “adaletsiz yarış” ve “şaibeli oylar” sorunu, Türkiye’nin de kurucusu olduğu bu konuda yetkili bir kurum tarafından da tescillenmiş oldu.

Ne var ki AGİT’in Anayasa referandumu uluslararası standartlara uyumun gerisinde kaldı” diyen bu raporuna, içeriden yapılan itirazlarda olduğu gibi, Cumhurbaşkanı tarafından hakaretamiz nitelemeler de içeren suçlamalarla karşılık verildi.

AGİT’e “Eyyy AGİT!” diye seslenen Cumhurbaşkanı Erdoğan; “Önce haddinizi bilin. Sizin hazırlayacağınız o siyasi içerikli raporları biz ne görürüz, ne duyarız, ne biliriz. Biz yolumuz devam ederiz. O raporu külahımıza anlatın…” diye meydan okudu!

Böylece Cumhurbaşkanı ve Hükümeti; içeriden gelen “sonuçlarını tanımıyoruz Referandum iptal edilsin” biçimindeki eleştirileri olduğu gibi uluslararası uyarı ve eleştirileri de umursamadığını,”hedeflerine en kestirme yoldan yürüyeceklerini” ilan etmiş olmaktadır.

SEÇİM GÜVENLİĞİ TARTIŞMALI HALE GELMİŞTİR

Hükümetlerin az çok seçimle belirlendiği her ülkede, seçimler, hep yönetimlerin halk indinde ve uluslararası planda “meşruiyeti”nin başlıca dayanağı olmuştur. Ancak seçimleri yönetimin meşruiyetinin dayanağı yapan, seçimlerin yapılıyor olması değil (çünkü tek parti tek adam rejimlerinde, sonucu önceden bilenen seçimler yapılmaktadır), seçimlerin “güvenilir bir biçimde yapılıyor olması”dır. Yani seçimin, işe hile hurda karıştırılmadan, “gizli oy açık sayım”la yapılıyor olmasıdır.

Türkiye’de de bugüne kadar, 1946 seçimleri bir yana bırakılırsa, seçimler, “gizli oy açık sayım”la yapılmaktadır. AGİT de bu seçimleri denetlemiştir ve bu, bir kural hatası olmadığı için, bugüne kadar AGİT’in seçimleri izleyip raporlar yazdığı kamuoyu gündemine gelip tartışılmamıştır. Çünkü, seçimlerde “normlar” açısından bir sorun görülmemiştir. Tabii burada akla 12 Eylül cuntasının yaptırdığı “1982 Anayasa referandumu” gelir, ama cunta koşullarda bir referandum olduğu için, onu burada ele almak bile yersizdir.

Evet, bugüne kadar seçimlerde şurada burada “hile yapıldı”, “şu çöplükte muhalif partilere verilmiş oylar bulundu” gibi haberler çıkmıştır. Bazı köylerde “tulum olarak bir partiye oy çıkan sandıklar”a raslanmış, özellikle kaybeden tarafın “hile yapılıyor”,…iddiaları olmuştur; ama bugün olduğu gibi seçimin sonucunu etkileyecek büyüklükte bir hile olduğu iddiası, bu iddianın “seçim sonuçlarının iptalinin istendiği” boyutlara vardığı 70 yıldan beri görülmemiştir.

Dolayısıyla 16 Nisan Referandumu’nda ortaya atılan “şaibe” iddiası, geçmişteki gibi, çok kısmi ya da söylentiye dayanan değil, çok ciddi dayanakları olan iddialardır.

Bu iddialardan, örneğin sandıklarda ne kadar mühürsüz oy pusulasının YSK kararı ile geçerli sayıldığını kanıtlamak güç olmanın da ötesinde imkansızdır, ama YSK’nın “mühürsüz oyların geçerli sayılması” talimatının büyük hilelerin önünü açtığı tartışmasızdır. Referandum’dan bir hafta önce sandıklardaki tutanaklardan “kullanılmayıp artan zarf sayısı”yla “itiraz üzerine geçerli sayılan oy pusulası sayısı” bölümlerinin kaldırılmasına karar verilmiş olmasının mühürlü ve mühürsüz zarflara dair itirazların incelenebilmesi ve hile yapılıp yapılmadığının tespit edilebilmesi imkanını ortadan kaldırdığı dikkate alındığında, bu, muhtemel hileleri kanıtlayacak delillerinin de yok edildiği anlamındadır. Yasaya göre geçersiz olması gerekirken YSK’nın geçerli saydığı bu oyların mühürsüz zarflarının yekununun 2,5 milyon olduğu iddia edilmektedir ki, bu rakam, “Evet” ve “Hayır” oyları arasındaki farktan çok fazladır. İki buçuk milyon “filigranlı” oy pusulasının önceden çalınıp, sonra da “evet” işaretlenerek sandıklara atılmış olduğu ve arkasında “sandık kurulu mührü” olmayan pusulaların da bunlar olduğu iddia edilmektedir.

Ve üstelik özellikle kırsal alanda, gözden ırak pek çok sandıkta “mühürsüz zarflar” kullanılarak hilelerini yapıldığı, sandıklardan çıkan blok oylarla kanıtlıdır. Nitekim “Oy ve Ötesi”nin ilk tespitlerine göre, kırsal alanda 961 sadıkta, bir tek bile “hayır” çıkmamıştır. Üstelik de bunlar, 1 Kasım Seçimi’nde AKP ve MHP’ye az oy çıkan sandıklardır. Bu, aklı başında hiç kimsenin inanmayacağı bir durumdur.

Yine yüzlerce sandıkta, kullanılan oy sayısının seçmen sayısından fazla olduğu ortaya çıktığı gibi, özellikle blok “evet” oyu çıkan bazı sandıklarda “bütün imzaların tek elden atıldığı”, “oy kullanma günü Muğla’da çalışan kişilerin (200 dolayında kişi olduğu belirtiliyor) Urfa’da oy kullanmış gösterildiği”,… gibi pek çok örnek hile biçimi basına yansımıştır. Bütün bunlar da hilenin rastlantısal değil, yaygın, organize ve “Bize hesap soran olmaz” biçiminde pervasız bir gözü karalıkla yapıldığını göstermektedir. Bu pervasızlık o boyuttadır ki, elinde otomatik tüfekle sandığın önünde fotoğrafını çekmiş olan kişi, bu fotoğrafını “ben sandığıma 40 ‘evet’ oyu attım” notu düşerek, sosyal medya hesabından yayınlamıştır!

Referandum oylamasında şaibenin boyutları, bu referandumun meşruiyetini büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Ve bu ulusal ve uluslararası boyuttaki tepkilerden de anlaşıldığı gibi, Türkiye’nin “seçimlerin güvenilirliği konusunda” aldığı yaranın büyüklüğünü göstermektedir.

Çünkü, bu “meşruiyet” tartışması ve hilenin yaygın ve organize olduğuna işaret eden kanıtlar, sadece bu referandumun sonuçlarını değil, bu hükümet ve bu YSK’nın düzenleyeceği bundan sonraki her seçimi, her oylamayı bugünden “şaibe” damgasıyla gölgelemiş bulunmaktadır. Çünkü bundan böyle, “Türkiye’de seçim var, seçim yapıldı” dendiğinde içerde ve dışarıda herkes önce “hile yapılıp yapılmadığı”nı, seçimden sonra da “sonuçların hileli mi yoksa adil bir seçimin sonucu mu” olduğunu tartışacaktır!

Kısacası, Türkiye, 16 Nisan Referandumu’yla, –doğruluğu ya da yanlışlığı bir tarafa– 70 yılda kazandığı “Türkiye’de seçimler hukuk kuralları çerçevesinde yapılır. YSK’nın kararları da yansız ve adildir” yargısını[1] yerle bir etmiştir. Bu “güven”in yeniden kazanılması da öyle kolay olmayacaktır. Shekspare’in dediği gibi “Güven duygusu ruh gibidir terk ettiği bedene bir daha dönmez!

GALİP SAYILIR BU YOLDA MAĞLUP!

Skora bakarak Cumhurbaşkanı, “Atı alan Üsküdar’ı geçti”, “1-0 da olsa üç puanı biz aldık” diyerek övünüyor, ama Başbakan ve AKP yönetimi, belki de sahaya Cumhurbaşkanı gibi Saray’dan ve önceden özenle sterilize edilmiş kürsülerden bakmadıkları için, “başarısız sonuç”tan ve “partide ve hükümette revizyon”dan, belediyelerde operasyonlardan, yeni haberleri olmuş gibi, “rüşvetçi, rantiyeci, bürokrat partililer”den söz ediyorlar; “halkın mesajını anladık” diyorlar.

Ama bu yazı içinde sorunun bu boyutuna değil, skorun arkasındaki asıl gerçeğe bakmaya çalışacağız. Çünkü genellikle skorlar yanıltıcıdır. İlk bakışta büyük, güçlü, yenilmez, son çarpışmada bile zafer kazanmış görünen olup bitene bir süreç içinde baktığımızda, asıl güçlü olanın, büyük, yenilmez gibi görünen değil, henüz küçük, ama giderek büyüyen, güçlenen, gelecekte büyüyüp ve güçlenecek olan olduğunu görürüz ki, tarihsel bakımdan da o anda yenilse bile, asıl galip olan odur.

16 Nisan Referandumu bu açıdan son derece öğretici olmuştur.

Evet, skorda 48.6’ya karşı 51.4 ile “evet” galip görünmektedir. Ama bu sadece matematiksel bir gerçektir; bu matematiksel gerçek arkasındaki asıl gerçekle çatıştığı için “evet” ve kuşkusuz hem YSK hem de “evetçi” partilerle arkalarındaki asıl güç olan Erdoğan bir meşruiyet sorunuyla karşı karşıya kalmıştır.

Çünkü bu galibiyeti elde eden AKP-MHP gericiliği;

1-) Büyük kentlerde kaybetmiştir: Her şeyden önce, içinde İstanbul, Ankara İzmir, Adana, Mersin, Antalya, Diyarbakır, Mardin gibi en büyük iller ve stratejik bakımdan önemli merkezler olmak üzere 17 büyük kentte “evet” tarafı, “hayır” karşısında yenilgiye uğramıştır. Ki, bu büyük kentler Türkiye’de üretimin, ticaretin, turizmin, kültür-sanatın, “Kürt sorunun çözümü”nün merkezleridir. Dahası, Bursa, Kocaeli, Kayseri, Konya gibi “evet”in önde çıktığı sanayi ve ticaret merkezlerinde de AKP+MHP koalisyonununun, 1 Kasım Seçimi’ne göre, yüzde 10-15 dolayında oy kaybına uğradığı ortaya çıkmıştır. Hatta pek çok ilde AKP+MHP+BBP+Hüda Par ve diğerlerinin toplamının 1 Kasım’da AKP’nin tek başına aldığı oya bile ulaşamadığı görülmüştür. Bütün bunların yanında “hayır”ın önde çıktığı büyük kentler, Türkiye’deki Gayri Safi Milli Hasılası’nın yüzde 70’nin üretildiği kentler olup, Hükümet de topladığı verginin yüzde 85’ini bu kentlerden sağlanmaktadır. Bütün bunların ötesinde, AKP’yi 15 yıldır iktidarda tutmuş olanın da, İstanbul başta olmak üzere “büyükşehirler”de dayandığı geniş destek olduğu bilinir.

2-) Kadınlar, gençler, eğitimli kentliler “evet”e kazanılamadı: AKP referandum kampanyasının henüz başındayken, “evet”e mesafeli olarak gördüğü kadınlarla 18-25 arası yaştaki gençleri (ki, bunların bütün eğitim yaşamları, hatta akılları ermeye başladığından bu yana tüm yaşamları, AKP’nin devri iktidarında geçti) ve eğitimli kentli nüfusu ikna etmeyi önüne koydu. Kampanya sırasında bu kesimlere rüşvet dağıtımı yapıldı. Hamasi nutuklarla gençlere “şehitlik” “gazilik”, “toprak”, “kan”, “bayrak” üzerinden milliyetçilik satıldı, vaatler yapıldı, kadınlara, “büyükanneye torun maaşı”, “ev kadınlarına emeklilik”, “gençlere sağlık sigortası borç affı”,…gibi çeşitli ekonomik ve sosyal içerikli vaatlerde bulunuldu, ama eskiden çok etkili bir yedekleme yöntemi olan bu tür vaatlerin bu sefer insanları aldatmaya yetmediği görüldü.

3-) Kürtler bütün provokasyonlara ve baskılara rağmen “hayır” dedi: AKP’nin referandum sürecinde kazanmayı amaçladığı kitlelerin önemli bir bölümü de HDP’ye oy veren Kürtlerdi. Bunun için; Barzani’nin Ankara’ya davet edilmesinden marjinal Barzanici partilerle ve Hüda Par’la açıkça ilişkilere girmeye, bölgeye “cazibe merkezleri kurma” girişimleriyle referandum sürecini aynileştirmeye, “Silahsız olan herkesle oturup konşuruz” diyerek “Barış sürecini yeniden başlatılması” propagandasına açık kapı bırakmaya, bölgede son yıllarda yakıp yıkmaya varan operasyonların üstün örten bir kara propagandaya kadar her yola başvuruldu. Dahası, HDP’nin vekilleri ve her düzeyden binlerce yöneticisinin gözaltına alınıp tutuklanması bir organize baskıya dönüştürülürken, belediyelere atanan kayyım yönetimler de bu baskının araçları olarak kullanıldı. Ama bütün bunlara karşın Anket kuruluşu Gezici’nin verilerine göre, HDP’den “evet”e kayan oy, 400 bin dolayında, sadece “1 puan”lık bir oydur. Kaldı ki hilenin, sahte oy kullanımın en yoğun yaşandığı, oyların silahların gölgesinde kullanıldığı başlıca sandıklar bu illerdedir. Bu yüzden de şoven-milliyetçi odakların “Kürtlerin ‘eveti’i kazandırdığı” iddiası tamamen kara propaganda uydurmasıdır. Dahası, referandum kampanyası boyunca da bu aklı evvel milliyetçiler; “Evetçilerin asıl amacı üniter devleti yıkmak, federasyon ve özerkliği getirmektir”, “Evet çıkarsa Hükümet PKK ile barış sürecini yeniden başlatacak” diyerek en gerici çevrelere selam gönderirken, Kütlere de “evet sizin için iyidir” demişlerdir. Böylece niyetlerinden bağımsız “evet”e destek vermişlerdir. Ama 30 yılılk mücadelerinin ateşinde oluşan bilinçleriyle Kürt yığınları AKP’nin olduğu gibi “hayırcı” görünen şoven-milliyetçi odakların yalanlarına da pirim vermemiş; kendi mevzilerini korumuşlardır.

Cumhurbaşkanı bölgedeki küçük oy kaymalarını abartarak, “Kürtlerin büyük desteği”nden söz etmesi ise, askeri operasyonlarla sonuç alma, “ezerek çözme stratejisi”nde ısrar edeceğine işeret etmektedir.

Bütün bu gelişmeler dikate alındığında, şunu söyleyebiliriz ki; skor bakımından “evet” önde çıksa da, gerçekte “evet”in başlıca unsuru olan AKP ve MHP büyük kentlerde, gençlik ve kadın kitleleri içinde güç ve itibar yitimine uğrayarak, Kürtlere boyun eğdiremeyerek referandumun gerçek kaybedeni olmuştur.

Onun için AKP ve MHP önde gelenleri skora bakıp bir “zafer”den söz ettiklerinde, buna illa “zafer” denecekse, olsa olsa “Pyrus zaferi[2] olduğundan, hatta “Pyrus zaferi” bile olmadığından söz ediyoruz. Böyle durumlar için bizim de bir deyimimiz var: Mağlup sayılır bu yolda galip!

TARİHİN AKIŞINA KARŞI DURAMAYACAKLAR!

Referandumda ortaya çıkan oyların oluşturduğu haritanın anlamını yukarıda ifade etmeye çalıştık. Ama bu haritanın böyle şekillenmesindeki gelişmeyi anlamak da önemlidir.

Rakamlar; AKP’nin yüzde 10, MHP’nin de 65-70 dolayında oy kaybettiğini, toplamda ise bu oy kaybının yüzde 10-15 dolayında olduğunu gösteriyor. Ancak bu tablonun oluşmasını sağlayan görünenin arkasındaki gelişmelerin çok daha önemli olduğunu söylemek gerekiyor.

Çünkü;

  • – AKP’nin 15 yıllık iktidarının dayanağı olan büyük kentlerde nüfus her gün artmakta, sanayi ve ticaret, kütür-sanat faaliyetleri de bu merkezlerde büyümektedir.
  • – Bütün yaşamları AKP iktidarı altında geçmiş ve AKP’nin dini ve millyetçi referanslara göre eğitim almış olan gençlik yığınları, AKP’den uzaklaşmaktadır. Ki, bu, bu nüfusun aşağıdan gelen tabakasının, AKP ve MHP’ye desteğinin büyümesi değil zayıflaması anlamına gelmektedir.
  • – Yine, yakın geçmişte bile AKP’nin en samimi ve “militan” gücü olan kadınların AKP’ye mesafeli duruşları, en azından 7 Haziran’dan beri kendisini hissettirmektedir. Bu AKP’nin en çalışkan kolunun zayıflaması yanında, gelecek nesillerin yetiştirilmesi bakımından AKP’nin hayallerinin kırılma noktası olabilecek bir gelişmedir.
  • – Okumuş kentli nüfus; ki eğitimin yaygınlaşması ve artan üniversitelerle eğitimli nüfus da hızla artmaktadır, o da AKP için artık bir handikapa dönüşmüştür.

Toplam açısında bakıldığında; dün AKP’ye oy veren ama bugün “evet”e karşı “hayır” diyen kesimlerin kendiliğinden büyüyen bir nüfus kitlesi olduğu, ve dolayısıyla da, AKP’nin, sosyolojik olarak büyüyen değil, küçülen bir toplum kesimi üstüne oturan bir partiye dönüşme sürecine girdiğini söyleyebiliriz.

Çünkü AKP; 15 yıllık iktidarı boyunca büyük kentlere, gençliğe ve dinamik bir kadın kitlesine dayanarak politika yapmıştır.

Öte yandan, AKP’nin öncülü sayılacak DP, AP iktidarlarını kırsal, muhafazakar toplumsal kesim üstünden gerçekleştirmişlerdi. Ama bu kesim sosyolojik olarak çok hızlı sayılacak biçiminde ketlere “sürülünce” muhafazakarlığın, dinci-milliyetçi odakların dayanakları da kentlere inmiş oldu. Böylece en büyük kentler; kentleşmeden çok muhafazakarlığın, kırsal kültürün taşıyıcısı olan, dini ve milliyetçilik referanslarla içli dışlı bir yaşamı benimseyen yığınların merkezleri oldular. AKP, bu dönemin en önemli partisi olarak kente inen bu muhafazakar kitleleri, tarikatları, cemaatleri, şeyhleri, taşradan gelen zenginleri kendi siyasi amacı doğrultusunda birleştirerek kullanan bir yol izledi.

Bu yüzden de kentlere gelen işsiz, yoksul, ama din ve milliyetçiliğin derin etkisindeki bu geniş nufus, 15 yıldan beri (Erdoğan’ın İstanbul Belediye Başkanı olmasından başlatırsak, 23 yıldan beri), AKP’nin kapalı av alanı oldu. Ancak son yıllarda, büyük kentlerin varoşlarına yığılan bu kırsal kökenli geniş kesimin kentleşmeye başladığının işaretlerinin ortaya çıkmakta olduğu görülmekteydi. Bu gelişmenin gözle görünen ifadesini önce “Gezi Direnişi”nde, sonra da 7 Haziran Seçimi’nde gördük.

Gezi”de ve 7 Haziran’da ilk belirtileri ortaya çıkmasından sonra geniş yığınlardaki bu yöneliş, referandumda yeni bir atak yaparak, AKP ve MHP’nin av alanı olan kesimdeki gelişmeyi bir kez daha gözler önüne sermiş bulunmaktadır. Çünkü böylece kentlerdeki geniş emekçi yığınların, dünden farklı olarak, şu köyün, bu cemaatin, bu tarikatın tarafı olmaktan öte kentli yurttaş olarak davranmaya yönelen bir eğilim içine girdiğini gösteren işaretler vermeye başlamıştır. Bu referandumda, bu geniş kitle içinde yüzde oranı henüz düşük olsa da, azımsanmayacak, ama giderek artacağını da var saymamız gereken böyle bir kitlenin AKP-MHP kültüne karşın “hayır”a yönelmesi son derece önemli bir gelişmedir.

Kuşkusuz burada söz konusu olan, dün AKP ve MHP’nin etrafında olan yüzde 10-15’lik kitle, o çevreden radikal ve artık geri dönmeyecek biçimde kopmuş bir kitle değildir. Ama bir çözülme olduğu, eski “tabiyet” bağının koptuğunu, ama hala ayrışmaya başladığı çevrenin tüm zaaflarını taşıdığı, bu güçler onları kazanmak için yeni hamleler yaptığında bir bölümünün geriye dönebilmesi de olasılık dışı değildir. Ama öte yandan bu geniş yığınları içinde tutan kabuk çatlamış, içeriden dışarı çıkanlar olmuş; geri dönseler bile, geri dönenler, dışarıda daha güzel bir dünya olduğunu dünyayı “içeriden” ibaret sananlara anlatacaklardır! Ve bu eğilim, AKP-MHP etkisindeki yığınlar içinde giderek yükselecektir. Artık bu geniş emekçi kesimin eskisi gibi birbirine bir “tabiyet” bağı ile değil çıkarlarıyla, talepleriyle, talepleri için ortak mücadele etmeye varan bir ilişkiyle bağlanacak bir yola yöneldiklerin söyleyebiliriz. Bu, sadece AKP tabanı için değil, MHP için de söz konusudur. Çünkü; MHP’deki eğilim, bir Bahçeli-Meral Akşener çatışması olarak görülemez. Tartışma da zaten “9 Işık” ya da “Tanrıdağı kadar Türk Hira dağı kadar Müslüman” olunup olunmadığı tartışması değildir. Uzunca bir zamandan beri her sanayide, mücadele az çok yükseldiğinde MHP’li işçiler (nispeten de AKP’li işçiler) arasındaki kaynaşmalar göstermektedir ki, sorun, Türkçülük ve milliyetçiliğin ötesinde; iş, ekmek, özgürlük talebi üstünden ve bu taleplerle bağlantılı olarak (özellikle başlangıçta yabancı düşmanlığı, Kürt düşmanlığı baki olsa da) batı ülkelerindeki neo-faşist partilerin üyeleri gibi, kendi işini, aşını koruma gayreti içinde, ihtiyaç duyduğunda, sınıf talepleri doğrultusunda, Kürt işçiyle de, komünist, terörist dediği işçiyle de birleşmekten geri kalmayan bir milliyetçilik çizgisine yönelmektedirler. Bu tutumun en çıplak örneğin 2015’te büyük Metal Direnişi’nde gördük. Şimdi de bu kesim “hayır” diyerek HDP ile solcularla, komünistlerle “aynı safta” durmayı, partilerinin merkezlerinden yapılan tehdit ve çağrılara karşın, hazmetmiştir. MHP tabanındaki Bahçeli karşıtlığının işyerinde böyle bir bölünmeye karşılık geldiği fabrikalardan yapılan haberde ve gazetemize gönderilen mektuplarda da sıkça ifade ediliyor.

SINIF PARTİSİ VE ARTAN MÜCADELE İMKANLARININ KULLANILMASI

Referandum, AKP’de bir “iç kanama”, MHP deyse bir “yarılma” olduğunu ortaya çıkarmıştır. Kuşkusuz her iki partide de içeriye yönelik operasyonlar olacaktır ve bunların belirli etkileri olabilir. Başbakan Binali Yıldırım, hem Hükümette hem de partide tasfiyeler olacağını açıklamıştır bile. MHP’de de Devlet Bahçeli, “partide ‘FETÖ’cüler oluğunu ve tasfiye edeceklerini” duyurmuştur.

Hükümet’teki tasfiyeler sırasında MHP’den de bakanlar hükümete alınırsa kimse şaşırmayacaktır elbette.

Ama bunlar, hatta bu tasfiyelerin bir merkez sağ partisi kurmaya kadar varması, bir yere kadar bu partilerin kendi iç meseleleridir, ama ne var ki; “hayır”ın bu kadar yüksek çıkması ama, “evet cephesini” kesin bir biçimde, onu sindirecek kadar güçlü yenilgiye uğratamamasının faturasını Erdoğan-AKP yönetiminin ve koalisyon ortağı MHP’nin, “evet” cephesinin unsurlarına çıkarmak için OHAL ve TMY’nin imkanları dahil ellerindeki her imkanı kullanacağından şüphe etmek için bir neden yoktur.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın referandum kutlamaları sırasında yaptığı açıklamalardan da anlaşılmaktadır ki, içeride ve dışarıda savaş politikası, propaganda düzeyinde kalsa da “canlı tutulacak”, AB ile gerilim kontrollü olarak (kontrol edilebildiği kadar) sürdürülecektir. Rusya ile de (bu Suriye, Irak ve İran’la da gerilim demektir) gerilimli bir sürece girildiği dikkate alındığında, tek dost Trump’ın ABD’si kalmaktadır. ABD ile gerek AB gerek Rusya’ya karşı bir ortaklık aranacaktır. Ama burada PYD-YPG sorunu vardır ve ABD ile bu konuda nasıl bir uzlaşmaya gidilebileceği de meçhuldür.

Ortayı çıkan durum; demokrasi güçleri açısından ele alındığında; yüzde 48.6’lık “hayır”; bu “hayır”ın büyük şehirlerden çıkmış olması; işçiler, gençlik, kadınlar gibi gelişen ve dinamik güçler içinde yoğunlaşmış olması hiç kuşkusuz ki; “evet” cephesinin bütün unsurları için bir güç ve motivasyon dayanağıdır.

Öte yandan yüzlerce uyum yasasının çıkarılacağı bir döneme de girdiğimiz dikkate alındığında, siyaset alanında çok yüksek gerilimli bir döneme girildiği, Hükümetin bütün muhalifleri sindirmek için elindeki her imkanı seferber etmesi, bunda “evet”in ”hayır”dan fazla çıkmasıyla anayasanın değişmiş olmasını dayanak yapacaktır.

Burada “hayır” güçlerinin, ilerici demokrat güçlerin ve sınıf partisinin başlıca dayanağı olarak elbette ki “hayır” etrafında birleşen güçlerin mümkün olan en geniş yelpazesiyle ortaklaşan bir mücadele çizgisi izlemesi belirleyici önemde olacaktır. Bunun için yerel özelliklerden de yaralanılarak, demokrasi mücadelesinin yerellerde örgütlenmesi, tepedeki birlikleri ve yukarıdan direktifleri beklemeden mücadelenin örgütlenmesi, “hayır” kampanyasının ”öğrettikleri”nden yararlanarak ilerlenmesi çok önemli olacaktır.

İşçiler ve emekçiler içindeki çalışmada, elbette referandum kampanyasıyla başlayan; demokrasi, özgürlükleri savunmanın önemini, “tek adam yönetimi mi yoksa gerçek demokratik bir yönetimi mi istememizi gerektiği” içerikli tartışmaları sürdürmek ve ilerletmek, sınıf partisinin, ileri işçilerin, mücadeleden yana sendikacıların görevi olarak ortaya çıkmaktadır. Burada AKP ve MHP’deki çözülmelerin ilerletilmesi için, bu çevrelerle ilişkilerin yenilenmesi, ortak işler yapmaya özen gösterilmesi, siyasi tartışmaları sınıf talepleriyle birleştiren yöntemler geliştirilerek, referandum kampanyasında “evet”te yer alan emekçileri etkilemeye özen gösterilmesi de önemli olacaktır.

AKP ve MHP’deki çözülme, doğru değerlendirildiğinde, sınıf içindeki çalışmada çok önemli gelişmelere yol açacak mahiyettedir. Bu yüzden de demokrasi, özgürlükler, ülkenin nasıl yönetilmesi gerektiği türünden referandum sürecinde başlayan tartışmaların sürdürülmesi, “hayır”la yakınlaşan işçi ve emekçi kesimleriyle diyalogun ilerletilmesi önemlidir. Dahası burada önümüzdeki sürecin pek çok sektörde ve kamu emekçileri arasındaki sözleşme dönemi olması, sınıf talepleri etrafında birliği ve ortak mücadele için zemini son derece genişletmektedir.

Kamu emekçilerinin iş güvencelerinin kaldırılacağı ve taşeron sorununda faturanın sınıfa çıkarılacağı, kıdem tazminatının fona bağlanacağı açıkça ilan edildiğine göre, “hayır”da birleşen kesimlerin, sınıf talepleri etrafında birleşirken, aynı zamanda  demokrasi mücadelesi ile ilgili taleplerini de gündeme getirmesi kolaylaşacaktır.

Bütün bu mücadeleyi günü güne izlemek, her gelişme karşısında tutum belirlemek, mücadeleye katılan güçlerin ortak hareketini ilerletilmesi için sorumluluk ve inisiyatif almak her zamankinden daha önemli olacaktır.

[1] Referandum’daki şaibe, bir yüksek yargı kurumu olan “YSK’nın krizi” olarak da şekillenmiştir. Ki, YSK kendiliğinden bu hale gelmemiştir. Tersine, son yıllarda yargıyı baskı altına alan önce “FETÖ”cüler sonra da AKP iktidarı, YSK’yı da iktidarın gözüne bakarak karar alan bir kurma dönüştürmüştür. Bu yüzdendir ki, AKP’den gelen bir isteği YSK’nın yargıçları reddedememiş, açıkça yasaya aykırı olan bu isteği karara bağlayarak, referandumun bir skandala dönüşmesinin yolun açımışlardır. Bu bile kendi başına Türkiye’de yargının, nasıl yürütmeye bağımlı hale getirildiğini ve iktidarın yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığından ne anladığını göstermesi bakımından ibretlik bir durumdur.

[2] Epir Kralı Pyrus’un yedi oğlu vardır. Kral yaşlanıp artık ölüp gideceğini düşünürken mutsuzdur. Çünkü küçük krallığı yedi oğluna yetmeyecektir! Komşularıyla savaşa girerek toprakların genişletmeye, böylece oğullarına yetecek kadar büyük krallık kurmaya karar verir. Savaş uzun sürer. Sonuçta kral komşularını yener, krallığın topraklarını genişletir. Ama bu toprakları bırakacağı oğlu kalmamıştır. Çünkü oğullar savaşlarda ölmüştür! AKP de skorda kazanmıştır, ama büyük bir itibar kaybına uğramış, dahası kendini geleceğe taşıyacak dayanaklarını yitirmiştir.