Aydınlar ve toplumsal muhalefet

12 Eylül darbesi döneminde bir grup aydının öncülüğünde hazırlanan ve 1383 aydının imza attığı 15 Mayıs 1984 günü yayınlanan “Aydınlar Dilekçesi”, Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Başkanlığı’na verildiği gün Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından yasaklandı. İmzacılar “vatan hainliği” ile suçlandı. Aydınlar Dilekçesi davasında 59 kişi yargılandı. Fotoğrafta aydınlar dilekçe vermek üzere Cumhurbaşkanlığı Köşkünde.

Aydın Çubukçu

Marksizm-Leninizm bakımından aydın toplumsal kategorisi, tarihte oynadıkları rol ve işçi hareketi ile ilişkileri bakımından her zaman önem taşımıştır. Yine bu iki özellik açısından, dünya sosyalist hareketi ve Türkiye solu için her zaman tartışılan bir “aydın sorunu” da olmuştur.

Tarihsel bir rolleri olduğu ve işçi hareketi ile ilişkilerinin önem taşıdığına ilişkin bu iki değerlendirme, yalnızca teorik bir varsayıma mı dayanmaktadır, yoksa nesnel karşılığı toplumsal hareket içinde bulunan bir gerçeklik midir? Günümüzde ve Türkiye’de, toplumsal muhalefetin içindeki rolleri ve etkileri bakımından aydınların konumu hakkındaki bu değerlendirmelerin değeri nedir?

TEORİDE

Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde, aydınların toplumsal işbölümünün belli bir düzeyinde, zihinsel faaliyetin fiziksel faaliyetten ayrılması sonucunda ortaya çıktıklarını belirtmişlerdir. Marx ve Engels açısından sınıflı toplumlarda aydınlar, felsefi ve siyasal tutumları bakımından ikiye bölünmüşlerdir. Bir bölümü, egemen sınıfın ideolojik üreticisi durumunda ve onların çıkarlarına bağlıyken, diğer bir bölümü ilerlemeyi ve ezilen sınıfların çıkarlarını temsil etmişler, onlar için düşünüp hareket etmişlerdir. İkinci gruptaki aydınların, yeni ve gelişmekte olan sınıfları veya toplumsal değişim eğilimlerini, özlemlerini ifade ettiklerini ve bu eğilim ve özlemlere biçim verdiklerini ifade etmişlerdir. Örneğin, Kutsal Aile’de Fransız materyalistlerini, yalnızca metafiziğin yıkıcısı olarak değil, aynı zamanda Fransız burjuvazisinin monarşi ve aristokrasiye karşı meydan okumasını hazırlayan sözcüsü olarak da değerlendiriyorlardı. Komünist Manifesto’da proletaryanın saflarının genişlemesini örneklerken, “kendilerini tüm tarihsel hareketi teorik olarak kavrama düzeyine ulaştırmış olan kesimi” tanımlamasını kullanarak, kendilerinin ve benzeri aydınların ezilen sınıfların yanında yer alışlarını da bir başka açıdan açıklıyorlardı. Diğer yandan, yine Komünist Manifesto’da “Alman Sosyalizmi veya Gerçek Sosyalizm” olarak adlandırılan akımı ve teorisyenlerini eleştirirken, “yersiz soyutlamalarla hayal ürünü teoriler icat” eden bir başka aydın türüne de işaret ettiler. Belirleyici özelikleri, Fransız Sosyalizmini sınıf mücadelesinden ayrı, “İnsan Doğası’nın, hiç bir sınıfa ait olmayan, hiç bir gerçekliği bulunmayan, yalnızca felsefi fantezinin puslu dünyasında var olan genel olarak insanın çıkarlarını” savunan bir düşünce olarak yorumlamalarıydı. Bu “sosyalizmi bozan” aydınlara yönelik eleştirinin klasik örneği, Engels’in Dühring’e karşı yazdığı kapsamlı polemiktir. Açıktır ki, Marx ve Engels, aydınlar arasında yaptıkları ayrım üzerinden geliştirdikleri eleştirilerde, sosyalizm adına konuştuğunu iddia eden fakat sınıf mücadelesi gerçeğini görmezden gelen ya da üstünü örten aydınlara özel bir önem vermişlerdir.

Lenin de, özellikle Rusya’daki burjuva, küçük burjuva aydınlar hakkında kimi zaman şiddetli ve alaycı eleştiriler yazmıştır. Özellikle 1905 yenilgisinden sonra Bolşevik aydınların yılgınlığa düşmeleri ve bir kısmının ideolojik bakımdan son derece geri noktalara savrulmaları karşısında Lenin’in eleştirileri daha da şiddetlenmiştir. Fakat aynı süreçte, sınıf mücadelesinin ihtiyaçları açısından bakarak, aydınların işçi hareketi bakımından önemlerini de vurgulamıştır.

Lenin, devrimde işçi sınıfının bağımsız rolünü anlamayan, proletarya ve köylülük arasındaki sınıf farklılıklarını örtbas eden ya da proletaryanın, köylülüğün ve aydınların türdeş toplumsal güçler olduklarını savunan Narodnikleri de kıyasıya eleştirmiştir.

Marx, Engels ve Lenin’in geliştirdiği eleştirilerde dikkat çeken temel özellik, sınıf mücadelesi ve devrimde işçi sınıfının rolü kıstaslarının şaşmaz bir biçimde kullanılmış olmasıdır.

Lenin, bu kıstası parti teorisinde de kullanmış, aydınlar, işçi sınıfı ve parti ilişkisine dair oldukça zengin bir literatür yaratmıştır.

Marksizm-Leninizmin teorik yaklaşımı, aydınların toplumsal rolüyle işçi sınıfının ve halk kitlelerinin hareketi arasında dolaysız bir bağ görür. Elbette bu mekanik bir nedensellik bağıntısı değildir. İşçi sınıfı hareketinin yükselmesi ve toplumsal etkisini arttırması, aydınların hareketini de etkiler ve güçlendirir. Bununla birlikte, hiç de nadir olmayan kimi durumlarda aydınların bağımsız bir siyasal muhalefet yaratabildikleri, kitle hareketini tetikleyebildikleri ya da yönlendirebildikleri görülmüştür. Bunu abartan ve “Marksist” bilinen kimi ideologlar, işçi sınıfının tarihsel devrimci rolü hakkındaki teoriyi terk ederek bunun yerine aydınları öne çıkaran teoriler ileri sürmüşlerdir.

 TARİHSEL SÜREÇTE

Aydınların toplumsal hareket üzerinde düşünsel etkisinin açıkça göründüğü tipik örnek Fransız Devrimi’dir. Kuşkusuz feodal krallıkların ve aristokrasinin yıkılışı, bütün Avrupa çapında uzun ve karmaşık süreçlerin eşzamanlı olmayan bir sonucudur ve esas olarak temelinde ekonomik ve siyasi gelişme süreçlerinin bulunduğu bir değişimdir. Ne var ki, bu köklü değişimin görünen yüzü bilimsel, düşünsel ve sanatsal alandaki büyük ilerlemeler olmuştur; devrimin düşünürlerin eseri gibi yorumlanmasının nedeni de budur.

Toplumu ve doğayı insan aklıyla düzenlemeyi amaçlayan, metafizikle, dogmatizmle ve skolastikle tavizsiz savaşan özellikleri dolayısıyla Fransız Aydınlanması kendi başına büyük bir devrimci adımdır kuşkusuz. Aydınların tarihsel rolü ve sınıf ilişkilerindeki yeri hakkında yapılabilecek her yorumun kaynağında olmaları bu bakımdan doğaldır.

Aynı biçimde, Klasik Alman Felsefesi’nin ve İngiltere’de bilim ve felsefenin gelişmesi de skolastik düşünme tarzının, dinsel gericiliğin ve politik istibdadın sona ermesinde önemli rol oynamıştır.

Bu örnekler, aydınların, tek tek bireysel çabalarının, düşüncelerinin ve eylemlerinin değil, ortaya çıktıkları toplam toplumsal koşullar içinde anlamlı ve etkili olduğunu göstermektedir. Lenin, Fransa’da Dreyfus Davası sürecinde Emile Zola’nın başlattığı kampanyanın büyük bir kitle muhalefetine dönüşmesini, neredeyse bir devrim durumunu ortaya çıkaran siyasal kriz olarak değerlendirir. Lenin’in “gerici askeri kastın binlerce hilesinden biri” olarak tanımladığı bu dava öncesindeki siyasal ve toplumsal gelişmeler göz önüne alındığında, Emile Zola yalnızca bir kıvılcım çakmıştır oysa.

Toplumsal muhalefet üzerindeki aydın etkisi, esas olarak bir tanımlama, çerçeve çizme, hedef gösterme biçimindedir. Özetle, zaten var olan bir toplumsal, nesnel, maddi bir temeli varsayar. Toplumsal muhalefetin bir parçası ve onun sözcüsü olarak hareket etme imkânı bulamadığı koşullarda, yalnızca aydınlar arasında bir eylem niteliği taşır. Kuşkusuz, “aydın sorumluluğu” gibi kimi etik ölçütlerle harekete geçen, bireysel ya da mesleki veya yalnızca toplumun belli bir kesiminin talep ve özlemlerini dile getiren çıkışların da anlamı ve değeri vardır. Ancak bunlar, genel ve toplumun bütün muhalefet dinamiklerini kapsayacak etki göstermeyebilir.

TÜRKİYE’DE AYDIN MUHALEFETİ

12 Mart 1971 askeri darbesi sonrasında, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamına karşı imza toplanmasında görülen aydınlar tepkisi, Türkiye’de yeni bir muhalefet ve direniş biçiminin başlangıcı olmuştur. Toplu imzalı dilekçe verme, daha sonra 12 Eylül 1980 askeri darbesine karşı “Aydınlar Dilekçesi” adıyla yeniden gündeme gelmiştir.

Her iki eylemin de kamuoyunda büyük ilgi görmesine rağmen, kitlesel gösterilere, siyasal krizlere yol açtığı söylenemez. Bununla beraber, etkileri yıllarca sürmüş, Türkiyeli aydınlar adına onurlu izler bırakmıştır.

Daha sonra, birçok kez çeşitli vesilelerle aydınlar arasında toplanan imzalar, sık başvurulan ve yapılabilecek başka herhangi bir yol arayışını da erteleyen özellikleriyle giderek etkisiz ve sıradan bir tepki biçimine dönüşmüştür. Bir bakıma, aydın dilekçeleri ve toplu imza kampanyaları da sendikacıların bir zamanlar bütün direniş yollarını bir yana bırakan Ankara’ya yürüyüş eylemleri gibi, sıradanlaşmış ve imzacıları dahi heyecanlandırmaktan uzak “yasak savma” eylemleri düzeyinde kalmıştır.

Bunun temel nedeninin, imza kampanyalarının demokratik kitle örgütlerinin temsilcileriyle ya da imzacıların bireysel çevreleriyle sınırlı kalması, tepkiyi yaygınlaştıracak herhangi bir türden örgütlenmeye dayanmaması ve bizzat bu eylemlerin örgütleyicilik hedefinden yoksun olmasıydı.

Dünya ve tarih boyutuyla bakıldığında, aydın eylemlerinin etkisini sağlayan iki temel unsur olduğunu görüyoruz.

Birincisi, hareket halindeki muhalefet dinamiklerinin genel eğilimi üzerinde yükselmişlerdir.

İkincisi, toplumsal, siyasal ya da ekonomik işlevli geniş tabanlı örgütlerce ve örgütlü olarak desteklenmişler, aynı zamanda bizzat eylemin kendisi örgütleyici bir rol oynamıştır.

Türkiye’deki aydın eylemleri ise, esas olarak “kamuoyu yaratma” gibi bir hedefe yönelmiş olarak doğmuş, kendi etkisi hakkındaki beklentileri de bununla sınırlamıştır.

Kamuoyu yaratmak” belirsiz bir deyimdir ve elde edildiğinde bile, bununla ne yapılacağı pek de belli değildir. Genel beklenti, imza verilen konu üzerinde sorumluluk taşıyan makamlara ses duyurmak, bu kurumları baskı altına alarak taleplerin bir kısmını olsun elde edilebilir hale getirmektir.

Bir diğer yanını ise, “dış baskı” beklentisi oluşturmaktadır. Özellikle Avrupa Birliği hakkında abartılmış değerlendirmeler, bu türden eylemlerin yaygın ve sık kullanılmasına yol açmıştır.

Kuşkusuz uluslararası dayanışma ve bunun yaratacağı baskı bu tür eylemlerde önemli bir başarı unsurudur. Ancak bunun her birinin bin bir çıkar ilişkisiyle birbirine bağlanmış hükümetler ya da devletler arasındaki ilişki üzerinden sağlanabilmesi her zaman zayıf bir olasılıktır. Uluslararası destek, ancak türdeş meslek, sınıf örgütleri ya da ortak düşüncelere sahip aydınlar arasında kurulan ilişkiler dolayısıyla etkili olabilmektedir. Eğer amaç, sadece “sesini dünyaya duyurmak” değilse, nesnel ve işlevli bir etki, yine etkin örgütlenmeler ve zincirleme eylemler sayesinde elde edilebilmektedir. Sendikalar, demokratik kitle örgütleri, siyasal partiler, muhalif medya kuruluşları hükümetlerden ya da parlamentolardan daha etkili olabilmektedir. Söz konusu olan demokrasi mücadelesiyse, doğru seçenek bunlardır.

“BARIŞ İÇİN AKADEMİSYENLER BİLDİRİSİ”

Ocak 2016’da Kürt illerinde yaşanan katliam, ağır bombardıman ve sayısız hak ihlalini protesto etmek üzere 1128 akademisyenin yayınladığı bildiri, Türkiye demokratik mücadele tarihinin belki de en fazla ses getiren, etkisi bugün de devam eden eylemi halini aldı.

İçeriği sınırlı ve sorunlu, dili de kapsayıcılıktan uzak olmasına rağmen, bu bildiri önceden hesap edilemez bir biçimde demokratik muhalefetin odağı haline geldi. Bunun nedenlerinden birisi, kuşkusuz iktidar çevrelerinin gösterdiği sert ve ahlak dışı tepkiydi. Özellikle imza sahibi akademisyenlerin üniversiteden kovulmaları, soruşturmanın en sert usullerle yürütülmesi haklı bir öfke patlamasına sebep oldu. Ama diğer yandan bildiri, uzun zamandır en can yakıcı haliyle süren savaş ve baskı politikalarının sinir uçlarına dokunuyor ve bu politikaların yasa dışı sonuçlarını teşhir ediyordu. Dolayısıyla, birikmiş kamuoyu tepkisinin vurmak için aradığı hedefi kendisini öne atarak oluşturmuştu. Bildiri, içeriğinden ziyade, yayımlandığı zamanın özellikleri nedeniyle savaş atmosferinin bunalttığı milyonlarca insanın taleplerini dile getirme rolü üstlendi. Kısacası, birikmiş bir bunaltının, öfkenin ve kendisine ses arayan muhalif kesimlerin neye itiraz edecekleri, ne için seslerini yükseltecekleri konusunda yardımcı olma durumuna yükseldi. Böylece iktidarın bütün baskı politikalarına, yalanlarına, müdahalelerine, diktatörlük heveslerine karşı birikmiş tepki bu bildiri vesilesiyle dile getirilme yolu buldu.

Ayrıca, Noam Chomsky, David Harvey, Étienne Balibar, Judith Butler ve Immanuel Wallerstein gibi etkili düşünürler, yazarlar, politikacılar da katılınca, önemli bir uluslararası destek de sağlanmış oldu. Harvard ve Columbia Üniversitesi dâhil olmak üzere, büyük ve prestijli eğitim kurumlarında görev yapan 351 akademisyen ve üniversite yöneticisi ve aralarında Michael Löwy, Tarık Ali, Bertell Ollman, Michael Lebowitz, Vijay Prashad, Neil Faulkner, Robert Brenner, Nancy Holmstrom, Joan Cocks, Suzi Weissmann ve Fred Moseley’nin de bulunduğu akademisyenler, “IŞİD’e yardım ve yataklığa son! Kürtleri ezmeyi ve katletmeyi durdurun!” başlığı taşıyan ikinci bir bildiri yayımladılar.

Bildiride, akademisyenler üzerindeki baskıları protesto etmenin yanı sıra, bu politikaları eleştirenlerin tehdit, eziyet ve soruşturmaya maruz bırakılmalarına son verilmesi de talep edildi.

Konu uluslararası platformda da tartışma konusu oldu, ABD, Rusya ve birçok Avrupa ülkesi tepkilerini dile getirdi.

Böyle bir eylemin ulaşabileceği en yüksek sonuç, kuşkusuz soruşturmaların durdurulması, üniversitelerden uzaklaştırılan akademisyenlerin görevlerine iade edilmesi olurdu. Bunun bu koşullarda sağlanabilmesi için iktidarın asgari demokratik endişelere sahip olması gerekirdi. Bu olmadığına göre ve zincirleme protesto ve destek eylemlerine girişenlerin de aslında bunun olamayacağını az çok tahmin etmelerine bakarak, elde edilen bu etkili birleşmenin oldukça iyi bir sonuç olduğunu söyleyebiliriz. Bugün hâlâ dünyanın pek çok yerinde akademisyenlerle dayanışma etkinlikleri düzenleniyor ve artık iktidarın “tek adam diktatörlüğüne doğru ilerlemesi” konuşuluyor.

Böylece, güncel bir olay ekseninde bir araya gelen ve aslında akademisyen olmalarından öte herhangi bir siyasal kimlik taşımayan önemli sayıda aydının başlattığı bir bildiri eyleminin uygun koşullarda kendi çapını aşan sonuçlar doğurarak ilerlemesine tanık oluyoruz.

Bu gelişmede kuşkusuz, akademi dışı çevrelerin, sinemacıların, edebiyatçıların, gazetecilerin, kadın örgütlerinin, tiyatrocuların yanı sıra, siyasi partilerin, sendikaların destek ve çabalarının da büyük rolü vardır. Elbette, imzacı akademisyenlerin hemen hemen tamamının baskılar karşısında geri adım atmayışları, daha önce imzalamamış olan bir kısım akademisyenin de arkadaşlarına sahip çıkmak üzere imzacılara katılması gibi etik değeri yüksek davranışlar da kamuoyunda desteği güçlendirmiştir.

Böylece, aydın eylemlerinin hedefleri ve taşıması gereken özelliklerin, asgari düzeyde de olsa, bu eylemde bulunduğunu söyleyebiliriz. Kitlelerin özlem ve beklentilerine sözcü olmak ve bu sözlerin örgütlü güçlerce sahiplenilip taşınması… Buna üniversite öğrencilerinin aralıksız sürdürdükleri destek ve protesto eylemlerini de eklersek, bildirinin aynı zamanda örgütleyici biri işlev de üstlendiğini söyleyebiliriz.

Yukarıda belirtiğimiz gibi, içeriğinin ve dilinin taşıdığı kimi olumsuz özelliklere rağmen, eylemi başlatanların önceden beklemedikleri kadar etkili sonuçlar elde edilmiş olmasının doğrudan nesnel siyasal ve toplumsal koşullarla ilgisi açıktır. Özellikle başlangıçta hiç de hesaplanmadığı halde, referandum sürecinde HAYIR kampanyalarının işlevli bir parçası olarak gündemdeki ağırlığını koruması, içinde yaşadığımız koşullarla aydın eylemlerinin etki mekanizması hakkında değerli bir örnek oluşturmaktadır.