Yeni Bir Kadın Hareketi, Yine Bir Feminizm

Sevda Karaca
Fulya Alikoç

2016 yılında Polonya’da kadınlar, ülkede kürtajın tamamen yasaklanmasını öngören yasa tasarısını protesto etmek için greve gitti. Kadınlar, “Kara Pazartesi” adını verdikleri yürüyüşler kapsamında başkent Varşova dahil birçok şehirde siyah kıyafetleriyle sokağa çıktı. “Ağıt yakan” kadınlar, pankartlı fotoğraflarını sosyal medyadan paylaştı. Protestolara katılan kadınlar, işe ve okula gitmeyi, ev işleriyle ilgilenmeyi reddetti. Greve destek için bazı şirketler ofislerini kapatırken bazıları da kadın çalışanlarına eylemlere katılması için izin verdi. Bu eyleme 60 kentte 6 milyon kişinin katıldığı ifade ediliyor. Eylemciler, 1975’te İzlanda’da kadınlar tarafından gerçekleştirilen grevden ilham almıştı.

2016’da İzlanda’da erkek işçilere göre yüzde 14 ila 18 daha düşük maaş alan kadın işçiler eşit ücret talebiyle greve çıktı. Sendikaların ve kadın örgütlerinin yaptığı hesaba dayanarak, ücretlerinin mesai günündeki sonu anlamına gelen 14:38’de iş bırakan binlerce kadın, ülkenin başkenti Reykjavík’te sokakları doldurdu. 2005 ve 2010 yıllarında da eşit ücret talebiyle iş bırakan kadınların 2016 yılında 24 Ekim tarihini seçmelerinin ise özel bir anlamı var: 24 Ekim 1975, ülkedeki kadın işçilerin yüzde 90’ının grev yaptığı bir tarih. 42 yıl önce gerçekleşen bu eylemde kadın işçiler, kadınların toplumsal yaşama katkı sunduğu kabul edilmediği için sokağa çıkmıştı. 25 bin kadının katıldığı 1975 yılındaki grev, ülkedeki birçok düzenleme için tarihi bir adım oluşturdu. Eylemin işe yaramasının ardından 1976 yılında, İzlanda Cinsiyet Eşitliği Konseyi kurulurken; iş yerlerinde ve okullarda cinsiyet ayrımcılığını yasaklayan cinsiyet eşitliği yasası onaylanmıştı.

2016’da en çok ses getiren kadın eylemleri Arjantin’de yapıldı. Arjantin’de ekim ayının 8’ini 9’una bağlayan gece işlenen bir kadın cinayeti, kadınların mücadelesini sadece Arjantin’de patlama noktasına getirmekle kalmadı, Güney Amerika kıtasındaki birçok ülkede şiddetle mücadelenin ortak bir eksenle ve şiddetin farklı biçimlerinin kapitalist sistemle bağlarını kurarak yürütülmesinin nişanı oldu. Buenos Aires’in 400 kilometre güneyindeki Mar del Plata kentinde, 16 yaşındaki Lucia Perez, kendisine uyuşturucu verilerek tecavüze uğradı, hayatını kaybetti. Aynı hafta sonu Arjantin’de 31. Ulusal Kadın Buluşmasında 70 bin kadın bir araya geldi ve kadınlara karşı uygulanan her türlü şiddete karşı mücadeleyi yükseltme kararı aldı. Kadınların yaptığı gösteri ve yürüyüşlere polisin şiddetle müdahale etmesi üzerine kadın kuruluşları “Ni Una Menos” (Bir Eksik Olmayacağız) sloganı ile grev ve protesto eylemleri çağrısında bulundu. Çağrı, ülkedeki tüm kadınların (ve kadın haklarına sahip çıkan erkeklerin) tüm ülkede saat 13.00-14.00 arasında işi bırakmalarını ve saat 17.00’den sonra protesto eylemleri düzenlemelerini talep ediyordu. Ev kadınlarına da hitap edilerek bir saatliğine çalışmayı bırakmalarını ve evlerinde pencerelerinden, balkonlarından siyah çarşaflar asmaları istendi. Çağrı ülkenin her yanında büyük yankı buldu.

İzlanda, Arjantin ve Polonya’dan sonra kadınlar, Fransa’da da greve gitti. Kadınlar Fransa’da Avrupa İstatistik Kurumu (Eurostat) verilerine de yansıyan ücret eşitsizliğini protesto etti. Eurostat verilerine göre Fransa’da kadın işçiler, erkek işçilerden ortalama yüzde 15,1 daha az ücret alıyor. Bu verilerle birlikte kadınlar, yıllık 253 iş gününün 38,2’sinde ücretsiz çalıştırılmış oluyor. Paris’te yüzlerce kadın “Collectif Les Glorieuses”ün çağrısıyla 16:34’te Republique Meydanı’nda “Eşit İşe Eşit Ücret” talebiyle miting gerçekleştirdi. Fransa’daki kadınlar bu eylem için 24 Ekim’de İzlanda’da yapılan grevden “cüret bulduklarını” ilan ettiler.

Geçen Kasım ayında İtalya’da kitlesel kadın eylemleri gerçekleştirilmiş, onbinlerce kadın yapılan çağrıya uyarak sokaklara çıkmıştı. Eylemin çağrısını yapan kadın örgütlenmeleri hastane ve sağlık hizmetlerinin bütçesini kırpan, kürtaj ve doğum kontrol yöntemlerine erişimi kısıtlayan kemer sıkma politikalarına karşı, tüm kadınların cinsel ve üreme hakları için örgütlenen, kadın örgütlerinin yönettiği “kurumsal” olmayan 77 şiddet merkezini bir araya getiren, ya da UDI (İtalya Kadınlar Birliği) gibi kadınların anti-faşist direniş deneyiminden doğmuş kadın örgütü gibi bir geçmişe sahip kadın örgütlenmeleriydi. Son 3 yıldır İtalya’da kemer sıkma politikalarına karşı yükselen halk protestolarının da önemli örgütleyicilerindendi.

Dünya çapında ses getiren bu kitlesel eylemlere İrlanda ve Güney Kore’de üreme haklarının savunulması için yapılan grev ve eylemleri de eklemek gerekir. Ve elbette 2 yılın dökümünü yaptığımız bu kadın mücadelesi yükselişine son 10 yılın başka yerel mücadelelerini de ekleyebiliriz; Meksika-ABD sınırında Ciudad Juarez’de uyuşturucu çetelerince katledilen binlerce kadın tekstil işçisiyle dayanışma kampanyaları; Arjantinli Piquetor (işsiz işçiler) hareketi içindeki kadına şiddetle mücadele komiteleri; Brezilya’da MST (Topraksız İşçiler Hareketi) kadın örgütlenmeleri; Bask ülkesindeki barınma hakkı mücadeleleri içindeki kadın örgütlenmeleri…

Bu eylemlerde ve örgütlenmelerdeki en dikkat çekici olgu, çoğunda şiddete karşı mücadelenin çalışma yaşamının güvencesizleştirilmesi, ağırlaşan yaşam koşulları ve ücret eşitsizliğine karşı mücadeleyle birleştirilmesi, aynı zamanda homofobi, transfobi ve ırkçı göç politikasının reddedilmesi, ırkçılığa, emperyalizme, heteroseksizme ve neoliberalizme karşı çıkan bir söylemle hareket etmeleriydi.

Dünya çapındaki bu hareketlilik, dünya çapında etkili olacak bir çağrıyı ve tartışmayı da beraberinde getirdi.

2015 yılından bugüne Arjantin’de korkunç boyutlara ulaşan ve vahşileşen kadına yönelik şiddete karşı mücadele için çok kitlesel eylemlere öncülük eden geniş bir kadın örgütlenmesi tüm Latin Amerika ülkelerindeki kadınları da kapsayan bir ortak sloganla “Ni Una Menos” (Bir Eksik Olmayacağız) diyerek yüzbinlerin katıldığı büyük gösteriler düzenledi, iş yerlerinde iş bırakmayı içeren eylemler gerçekleştirdi. Bu inisiyatif Latin Amerika başta olmak üzere 8 Mart’ta kadınları greve çağırdı ve yeni bir uluslararası birlik kurmayı önerdi.

Arjantinli kadın inisiyatifinin 2016 Ekim ayında yaptığı ilk çağrı hızla yankı buldu. 30’a yakın ülkede kadınlar toplantılar düzenleyerek, hazırladıkları çağrı metinlerini paylaşarak, sosyal medya etkinlikleri açarak 8 Mart’ı karşıladılar.

Çağrının içerdiği taleplerin tamamı kadın hareketinin emekçi karakterli, antikapitalist ve antiemperyalist nitelikler taşıdığına işaret ediyor.

Arjantinli kadınların çağrısı şu şekilde:

Kapitalizm bizim kayıtsız, güvencesiz ve yarı zamanlı çalışmamızdan besleniyor. Buna dur demek için grevdeyiz;

Ulus devletler ve piyasa, bizim borçlanmamızdan besleniyor. Buna dur demek için grevdeyiz;

Devletler, kadınların uluslararası emek göçünü bir suç olarak ele alıyor. Buna dur demek için grevdeyiz;

Erkeklerden aynı iş için ortalama %27 daha az ücret alıyoruz. Buna dur demek için grevdeyiz;

Ev ve bakım emeği iş olarak görülmüyor ve ücretli işimizin üzerine her gün en az üç saat ekleniyor. Buna dur demek için grevdeyiz;

Özgürce kürtaj olabilme hakkımız için ve hiçbir kız çocuğu anneliğe zorlanmasın diye duracağız;

Bakım emeğini görünür kılmak için duracağız. Bakım emeği tüm toplumun sorumluluğu olmadığı sürece, kadınlar arasındaki sınıfsal ve kolonyal farkın zorunlu olarak daha da derinleşmekte olduğunu görüyoruz: İşe gitmek için başka kadınlara bağımlıyız. Göç etmek için yine başka kadınlara bağımlıyız. Buna dur demek için grevdeyiz;

Zor durumlarda ve krizlerde ilişki ağı oluşturan, dayanışma ören, çözüm üreten ama görünmeyen emeğimize değer katmak için duracağız… Şirketlerin işlediği suçlar ve uyuşturucu ticareti kapitalizmi beslediği için cezasız kalırken, kadınların hayatta kalma biçimleri suça dönüştürüldüğü için, çocuklara yönelik işlenen suçlar dolayısıyla kadınlar hapse atıldığı için duracağız. Çünkü bir eksiğiz.

Grevdeyiz çünkü taleplerimiz acil! Ücretli çalışanlara, nakit yardımı alanlarla, serbest meslek sahipleriyle, öğrencilere birlikte, işgal edilmiş ve edilmemiş yerlere barınak olabilecek, geniş çaplı bir kadın grevindeyiz. Çünkü hepimiz emekçiyiz. Grevdeyiz.

Evlere hapsolmaya, annelik dayatmasına, kadınlar arasındaki zorunlu mücadeleye karşı, patriarkal aile modeline ve onun kapitalizm tarafından önümüze sürülen tüm biçimlerine karşı örgütleniyoruz.”

Kadınların bu içerikteki çağrısının işaret ettiği çıkış yolu ise “yeni bir uluslararası birlik” oldu. Bu uluslararası birliğin temeli ise “Zulme karşı daha çok feminizm!” sloganı ile özetleniyordu.

Dünya çapındaki bu eylemlerin gösterdiği yeni duruma yol haritası çizme çabası ise Amerika’dan çoğu tanınmış feminist akademisyenlerden oluşan kadınların yaptığı çağrı ile ete kemiğe büründü.

%99’UN FEMİNİZMİ VE 8 MART’TA GREV ÇAĞRISI

20 Ocak’ta Donald Trump’ın yemin töreninin hemen ertesi gününde yapılan ‘Kadın Yürüyüşü’ çağrısına ülke içinde yarım milyon, ABD dışındaki birçok ülkede de yaklaşık 2 milyon kişi, protestolara destek için yürüyerek yanıt verdi.

Kadın yürüyüşünde konuşan ünlülerin yanı sıra en fazla ses getiren konuşmalardan biri de kendini sosyalist feminist olarak tanımlayan ve bir dönem ABD Komünist Partisi merkez komite üyeliği de yapmış Angela Davis’ti. Konuşmasında “Bu bir kadın yürüyüşüdür ve bu kadın yürüyüşü, devlet şiddetinin ölümcül gücüne karşılık feminizmin vaadini temsil etmektedir. Ve kapsayıcı ve mücadeleleri kesiştiren feminizm hepimizi ırkçılığa, İslamofobiye, anti-Semitizme, kadın düşmanlığına, kapitalist sömürüye karşı direnişe davet etmektedir” diyerek Trump’ın görevde kalacağı öngörülen süre boyunca 1459 günlük bir direnişin başladığını ilan etti.

Bu çağrının üzerinden çok fazla geçmeden kendilerini sosyalist feminist olarak tanımlayan, aralarında Siyah Hayatlar Değerlidir, Cezaevi Reform Hareketi ve Arap-Amerikan Eylem Ağı gibi etkili kampanyaların önde gelen isimlerinin de olduğu 8 kadın (Linda Martín Alcoff, Cinzia Arruzza, Tithi Bhattacharya, Nancy Fraser, Barbara Ransby, Keeanga-Yamahtta Taylor, Rasmea Yousef Odeh, Angela Davis), “Yüzde 99 için Feminizm” başlıklı bir açık mektup yayımladılar. “Yüzde 99’un feminizmi için 8 Mart’ta bir kadın grevi” çağrısı yaptılar[1]. Çağrıda Amerikalı feministler, merkeze kendilerini yani ABD’deki hareketi koymadan, Polonya, Latin Amerika, İtalya, İrlanda, Güney Kore’de yapılan kitlesel kadın eylemliliklerinin “uluslararası feminist kıpırdanmanın ön habercileri” olduğuna dikkat çekiyorlardı.

Lean-in-feminism[2]’in eleştirildiği çağrıda yeni bir dalganın yaratılmakta olduğu ve yeni dalganın “yüzde 99’un feminizmi” olması gerektiği vurgulanarak bütün dünyada da kadın eylemlerinin, ırkçılık karşıtı, anti-emperyalist, heteroseksizm karşıtı ve neoliberalizm karşıtı yeni bir uluslararası feminist hareketin müjdesini verdiğini söylüyorlar.

“İlk adım olarak 8 Mart’ta erkek şiddetine karşı çıkmak, üreme ve yeniden üretim haklarını savunmak için uluslararası bir grev çağrısı yapıyoruz. Bu çağrımızla 30 ülkede grev çağrısı yapan kadınlara katılıyoruz. Trans kadınlar da dahil tüm kadınları ve onları desteklemek isteyen herkesi grev, eylem, boykot, sokak, köprü, alan işgalleriyle dolu bir gün için harekete geçirmek düşüncesindeyiz. 8 Mart’ta ev, bakım veya seks hizmeti sunulmayacak, kadın düşmanı politikacı ve işverenlerle tartışılacak ve eğitim hizmeti veren kurumlarda grev yapılması düşünülüyor. Bu eylemlerde kariyer kadınları feminizminin (lean-in-feminism böyle çevrilmiş) görmezden geldiği‚normal çalışma hayatındaki kadınlar, toplumsal yeniden üretim alanında çalışan kadınlar, bakım işlerinde çalışanlar, güvencesiz işyerlerinde çalışan veya işsiz kadınların ihtiyaçları ve talepleri savunulacaktır.”

3 Şubat’ta Viewpoint Magazine’de “Lean-In’den Öteye: %99’un Feminizmi ve 8 Mart’ta Militan Bir Uluslararası Grev İçin” başlığıyla yayınlanan çağrı şu sözlerle bitiyor:

“21 Ocak’taki kadın yürüyüşleri ABD’de de yeni kadın hareketinin ortaya çıkmak üzere olduğunu gösterdi. Önemli olan bu atılımın sönmesini engellemektir. Gelin 8 Mart’ta gösteriler yapmak için bir olalım. Gelin bu uluslararası eylem gününü kariyer kadınları feminizminden kurtulmak, onun yerine yüzde 99’un feminizmini, tabana ait feminizmi, işçi kadınlar, aileleri ve tüm dünyadaki destekçileriyle dayanışma içindeki antikapitalist bir feminizmi kurmak için değerlendirelim.”

ABD’de “en alttakiler” sayılabilecek kesimlerden yani siyah ve göçmen hareketlerinden feminist isimlerin imzalarını koyduğu çağrı, özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde ama aslında dünyanın önemli bir kısmında son yirmi otuz yıldır etkili olan feminizme eleştiri niteliğinde.
Düzen içi bir ideoloji olarak, esasen koşulları iyileşen orta ve üst sınıflardan kadınların kariyerlerini geliştirmekte kullandığı bir araca dönüşen, bireysel ilerleme temelli feminist anlayış eleştiriliyor ve oluşmakta olan “yeni feminist hareketin” tanımı yapılıyor.

“Yeni oluşmakta olan feminizmin” manifestosu niteliğindeki çağrılar ve metinler ise 2017 8 Martı’nı bir nevi “köklere dönüş ve yeniden doğuş” miladı olarak ortaya koyuyordu.

#SiyahlarınYaşamıDeğerlidir’den Siyahların Özgürlüğüne kitabının yazarı ve ABD Uluslararası Kadın Grevi ABD Ulusal Organizasyon Komitesi üyesi Keenga-Yamahtta Taylor, “21 Ocak bize feminist hareketin yeniden ortaya çıkma potansiyelini gösterdi; ancak 8 Mart özel bir feminist harekete çağrıdır” diyerek 8 Mart’ı işçi kökenlerine döndürme çağrısı yaptı[3]. “Bu 8 Mart’ı bir geri alma projesi olarak, kadının ezilmesini kapitalizme ve serbest piyasaya oturtan, 1960’lar ve 1970’lerin sosyalist feminizmi ve Siyah feminizminin militan ve radikal politikasıyla yeniden ilişkilendirme çabası olarak görüyoruz. Uluslararası Kadınlar Günü senelerdir fark edilmeden geçmekte ya da depolitize edilmektedir. Artık çoğu insan, bu günün temelinde ABD’deki kadın tekstil işçilerinin mücadelesinin yattığını veya 1917 yılında Rusya’da 1. Dünya Savaşına karşı çıkan kadınların seferberliğinin Çar’ın devrilmesine yol açan ve Rus Devrimini ateşleyen ayaklanmanın kıvılcımı olduğunu bile bilmiyor. Bu 8 Mart’ta umuyoruz ki kadınlar ve onları destekleyenler, işçi-sınıfı kadınlarının yaşam koşullarına ve bu koşulları dönüştürülmek için mücadelenin gerekli olduğuna dikkat çekmek amacıyla ülkenin dört bir yanındaki politik eylemlerde bir araya gelecekler” dedi.

12 Şubat’ta leftvoice.org’da “İşçi Sınıfı İçinden Çıkan Enternasyonalist Bir Feminizme Doğru” başlıklı yazıyı kaleme alan Tatiana Cozzarelli Bu 8 Mart’ın Amerika’da yeni bir tür feminist hareket için sıçrama tahtası olmasını umuyoruz: İşçi sınıfından güç alan bir feminizm. Bu tarz bir feminizm, Washington’daki Kadın Yürüyüşü üstüne inşa edilebilir, eğer bir yürüyüş yerine grev örgütlenirse. Grev, kâra dayalı bir sistemin en güçlü silahı olan kapital akışına sekte vurur. Grevimiz ücretli ve ücretsiz işi yapmayı reddetmek olacak – evde yaptığımız iş ve resmi işyerinde yaptığımız iş. Grev, kapitalizmi bitirebilecek olan tek sınıftan, işçi sınıfından güç alan bir feminizmin en somut örneğidir. İşçi sınıfından güç alan bir feminizm tüm ezilen insanların yanında yer almalıdır… Biz bütün kadınları saldırılara karşı savunan bir feminizm istiyoruz, bu nedenledir ki işçi sınıfının içinden çıkmalıdır. Hillary Clinton’un neoliberal feminizmi ve Sanders’ın milliyetçiliği bizi savunamaz ve savunmaz. Yalnızca bütün haklarımız için taviz vermeden savaşan bir feminizm kurtuluşumuzu sağlayabilir. Yüzde 99’un haklarını kazanabilmek için feminizmimiz, bize saldıran ve bizi satan Cumhuriyetçiler ve Demokratlarla ve ücretli ve ücretsiz emeğimizden kazanç sağlayan kapitalist sistemle savaşabilecek tek sınıf olan işçi sınıfının kuvvetinden güç almalıdır. Sadece işçi sınıfı sistemi dizlerinin üstüne çöktürecek güce sahiptir. Bu nedenle feminizmimiz Demokrat Parti’den bağımsız olmalı ve işçilere kısa çöpü veren perde arkası anlaşmalarda geçmişi olan sendika liderleriyle mücadele etmelidir. Bu nedenle işçi sendikalarının 8 Mart’ta grev çağrısı yapmalarını talep etmeliyiz ki onlar olmadan kitlesel bir grev neredeyse imkansızdır… Bu sistemin işlemesini sağlayan ürünleri ve kazançları üreten işçi sınıfıdır ve yalnızca işçi sınıfı buna bir son verebilir. Kapitalist bir toplumda yaşayan kadınlar olarak yaşadığımız baskıya son vermek istiyoruz, o halde baskılanmamızdan kazanç sağlayan sömürgeci sisteme son vermeliyiz” diyordu.

SINIF KÖRLÜĞÜNÜN BAKİYESİ

2000’li yıllar sosyalist feminist kuramı “içeriden” eleştirerek yeniden canlandırma amacı taşıyan feminist yazarların feminizme ilişkin yeni bir tartışma açtığı yıllar oldu. 2005 yılında Hester Eisenstein’in “Feminizm ve Neoliberal Küreselleşme Arasında Gizli ve Tehlikeli Bir İlişki mi Mevcut?” makalesi, Nancy Fraser’ın 2009 tarihli “Feminizm, Liberalizm ve Tarihin Oyunu” makalesi ve Hester Eisenstein’in 2010 tarihli “Baştan Çıkarılan Feminizm: Küreselleşme ve Toplumsal Cinsiyetin Kullanımları” kitabıyla feminizm hakkında önemli bir tartışma açıldı.

Bu çalışmalar 1960 sonrası feminist hareketin yönelimlerinin ve söylemlerinin neoliberal sermayenin yükselişine ve krizlerini aşmasına katkıda bulunup bulunmadığını sorguluyor. Buna ek olarak feminist hareketin hala toplumsal bir hareket niteliği taşıyıp taşımadığını tartışıyordu.

Fraser, özellikle 2. dalga feminizmin kapitalist toplumsal dönüşümü meşrulaştırmaya hizmet ettiğini söyler: “İkinci dalganın neden olduğu kültürel tutumların yaygınlaşması, feminist aktivistler tarafından beklenmedik ve kasıtsız başka bir toplumsal dönüşümün parçasıdır; bu dönüşüm savaş sonrası kapitalizmin toplumsal örgütlenme biçiminde bir dönüşümdür. Bu olasılık daha açık ve kesin bir biçimde ifade edilebilir: İkinci dalganın can verdiği kendi içinde olumlu kültürel değişimler, feministlerin adil bir toplum vizyonuna doğrudan doğruya zıt olan kapitalist toplumun yapısal dönüşümünün meşrulaşmasına hizmet etti.”[4]

Fraser bu “meşrulaştırma hizmetinin” “tarihin bir cilvesi” olduğunu ifade ederek bir anlamda yaşananları “kazaileştirir.”

Eisenstein neoliberalizmle feminizm arasındaki ilişkinin sorumlusu olarak liberal feminizme işaret eder.[5] Kadınların ekonomik bağımsızlık ve otonomi ihtiyacına vurgu yapan feminist ideallerin emek piyasalarının neoliberal dönüşümünde oynadığı rolü tartışır. Feminist idealler, ileri kapitalist ülkelerde yoksul kadınların emek piyasasına sürüklenmesi için aile ücretinin ve sosyal devlet kalıntılarının tasfiyesini kolaylaştırmıştır. Azgelişmiş ülkelerde serbest bölgeler yaratılarak işgücünün feminizasyonu ve yoksul kadınların mikrokrediler sayesinde ekonomik aktörler olarak disipline edilmesine neden olan söylemler üretmiştir.[6]

Fraser ve Eisenstein’in “Feminizmin nihayetinde neoliberalizmin bir ‘bileşimi’ haline gelmiş olduğu” tartışmasına feministlerden yapılan itiraz daha çok “feminizme haksızlık edildiğini” kanıtlamaya dönük oldu. Bu eleştirilere verilen cevaplardaki temel argüman ise bahsi geçen feminizmin “belli bir tür” feminizm olduğu, yani liberal feminizmin “suçlu” olduğuna dönük argümanlar oldu.

Sözünü ettiğimiz son 30 yıllık dönem sınıf kavramının hem politik hem de teorik olarak geçersiz ilan edildiği, bir mücadele ekseni olarak indirgemeci, ekonomist, demode vs bulunduğu bir süreç. Sosyalizme sadece reel sosyalizmin yıkıntısı olarak, sosyalist birikime sadece kadınların özgür-bireysel kimliklerini bastırmaya çalışan dogmatik yapılar olarak bakıldığı bu dönemde feminist tartışmalar Marksizmi “cinsiyet körü” ilan edip ikili sistem teorileriyle bu cinsiyet körlüğünü aşma iddialarını ve tezlerini ortaya koymuştu. 1970’ler ve 80’lerde Marx’ın ekonomi kuramını ve metodolojisini feminist teoriye uyarlama ve bütünleştirme girişimlerinin ardından, Marx’ın kadınların kurtuluş hareketi bağlamında hiç denecek kadar az önerisi olduğunu savunan feminist eleştiri güç kazanmıştı feminist harekette.

Ve bu feminist “eleştiri”, feminist idealleri tahrif ettiği iddia edilen liberal feminist kanattan değil, bizzat kendilerini Marksist feminist olarak tanımlayan feministlerden geldi. Bu, ataerki ve kapitalizmi kadın emeği üzerinden birbiriyle çelişki halinde bulunan iki ayrı üretim sistemi olarak tanımlamanın bir sonucuydu; ancak Marx’ın metodolojisiyle varılabilecek bir sonucu, kapitalizmin tarihsel bir olasılık değil, tarihsel bir zorunluluk olarak ataerkil doğduğu ve geliştiği sonucuna varamamanın bir göstergesiydi. Tarihin diyalektik materyalist kavrayışından yoksunluk kapitalist üretim biçiminin temel çelişkilerini kavrayamamayı beraberinde getirdi. Hal böyle olunca “Marksist”, “sosyalist” önekli feminizmler de dahil teorik ve ideolojik savrulmalar kaçınılmaz oldu.

Son 20 yıldaki feminist teorilerin çoğu ise postyapısalcı bir anlayışa yöneldi. Kadınların ezilmesine ilişkin sorunlar, sömürü fikrini siyaseten buharlaştıran bir “kimlik politikaları” eksenine çekildi. Bu, feminizm dikkatini ve söylemini “farklılıklar” sorununa yöneltirken bir yandan da dönemin ruhuna uygun bir biçimde “feminizmin makbulleşmesini”, kadınların eşitsizliğine ve emek sömürüsüne ilişkin kavramların bu “makbul feminizmin” sözlüğüyle tercüme edilmesini de beraberinde getirdi.

90’lı yıllar kadınların neden ezildiği sorusuna birer kimlik kategorisi olarak “kadınlık ve erkekliğin” öznelliklerinin nasıl kurulduğu sorusuna cevap yetiştirmeye çalışarak geçti. Kapitalizmin, sömürü ilişkilerini nasıl kurduğu ve cinsiyetin bu sömürü ilişkisinin kurulmasında nasıl bir rol oynadığının analizinden çok “toplumsal cinsiyet” kavramının analizi başat mesele haline geldi.

2000’li yılların başından beri esnekleşme, taşeronlaşma, güvencesizleştirme vb. temelinde çalışma yaşamının yeniden düzenlenmesi sürecinde sermaye, kadın emekçileri “bir dayanak haline getirme” çabasında oldu. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi sonucunda kadınlar için “güvencesizlik”, bugün dünden daha fazla sorun oluşturuyor. Çünkü güvencesizlik sadece iş ve gelecek güvencesinin yitirilmesinden ibaret değildir. Bu, aynı zamanda işçi, emekçi ailelerin sosyal haklarının da tasfiyesi anlamına geliyor. Bu tasfiyenin yıkıcı sonuçları, genel olarak işçi-emekçiler açısından olduğu gibi özel olarak işçi-emekçi kadınlar açısından da yaşamı daha çekilmez hale getiriyor.

Dünya burjuvazisi ve onun finans kurumları işçi, işsiz, emekçi, köylü kadın kitlelerine biçilen bu rolü iddialı söylemlerle gündeme getirdiler. Başta Dünya Bankası (DB) olmak üzere, sermaye örgütlerinden, burjuva düzen partilerine kadar egemen güçler, kadın nüfusunu yedeklemek için adeta bir seferberlik ilan etti. DB’nin 1990’lı yıllarda yayınlanan raporunda, kadınların “kurtuluşu” ilan ediliyordu. Bundan böyle kadın erkek “fırsat eşitliği”nin gerçekleşeceği ve kadın emeğinin değerleneceği söyleniyordu. Keza aynı kurum “eşitlik kârlılık getirir” sloganıyla 2012 yılını da “kadın yılı” ilan etti. Son 10 yılını krizlerle geçiren neoliberalizm, kendini esasen “bireycileştirilmiş ve depolitize edilmiş bir güçlenme politikası” olarak kuran feminizmi araçsallaştırarak kadın emeğinin yoğun sömürüsü ve toplam olarak işçi sınıfının güvencesizleştirilmesi ve çalışma yaşamının kuralsızlaştırılması sürecine götürdü.

Bunu yaparken de hem evde hem işte yoğun emek sömürüsü ve tam bir güvencesizlikle çalışmak zorunda bırakılan kadınların durumunu gözetmeden, kadınların güçlenmesinden “pazar ekonomisine eşit katılımı anlayan piyasacı bir feminizm” ile kadın emeğinin artan sömürüsüne meşruiyet sağlayan depolitize edilmiş bir “toplumsal cinsiyet eşitliği” söylemini kullandı.

Dünyanın her mahallesine sızan “kadınların güçlendirilmesi, iş ve aile yaşamlarının uzlaştırılması” ideolojik bombardımanı kadın özgürlüğü açısından mücadeleyle gündeme gelen tarihi kavramları dönüştürüyordu. 90’lardan bu yana tüm dünyada, “kadının insan hakları” söylemi çerçevesinde ve neoliberal politikaların bir parçası olarak, kadınlara “eşit fırsatlardan yararlanan yurttaşlık” sunulması kapsamında bir eşitlik tanımı şekillendi. “Fırsat eşitliği” politikaları eğitimli üst orta ve üst sınıf kadınlar için yeni imkânlar yaratırken (holding yönetim kurullarında kota vb gibi), işçi sınıfından kadınlar için sadece düşük ücretler, güvencesiz çalışma ve bakım emeğinin tüm yükünü üstlenerek işgücüne katılabilme “hedefi” anlamına geldi. Piyasa ekonomisinin, kapitalizmin emeğe yönelik sınır tanımayan saldırısı, toplam olarak tüm emekçilerin “vatandaş” statüsünü değiştirirken artık güvenceli bir iş, güvenceli bir gelecek koşulunun olmadığı bir toplumda sürekli iş, sosyal güvenlik, emeklilik vb. haklarını yitiren ve gelirleri sürekli azalan emekçiler, aile-cemaat-tarikat bağlarına sığınmak, yükselen muhafazakarlığın üzerine inşa edilen zemin olma durumuyla karşı karşıya kaldı. Bu süreç, emekçi kadınların yükünü daha da artırırken, onları, aynı zamanda hane reislerinin, cemaatin, mahallenin insafına terk etti, ataerkil denetimi güçlendirdi.

Gerçek böyleyken söylemsel düzlemde ekonomik, siyasal ve toplumsal alanlardaki tüm politika ve programların uluslararası güçlerce tasarlanması, uygulanması ve değerlendirilmesine “cinsiyet eşitliği” zorunlu bir boyut olarak eklendi. Az gelişmiş ülkelere yapılan kalkınma yardımları “kadının güçlenmesi ve kalkınmaya katılması yönündeki projelerin uygulamaya konulması” şartıyla dağıtıldı. Bu süreç demokrasiyi bir katılım sorununa indirgeyen ve kadın-erkek eşitliğini liberal “fırsat eşitliğine” dönüştüren, böylelikle örneğin güvenceli çalışma hakkını “kadınların özgür girişimciliğinin desteklenmesi”ne evrilten bir dönüşümü de beraberinde getirdi. “Katılımcı kalkınma” söyleminin 90’lı yıllarda ulusal hükümetlerin, DB’nin, BM ajanslarının desteklediği kalkınma program ve projelerinin temel bileşeni haline gelerek düzen içi bir kavrama dönüşmesi gibi “kadınların güçlenmesi” de düzen içi bir kavrama dönüştü.

Kadınların “eşitlik, sosyal haklara erişim, bağımsızlık, kendi hayatı hakkında söz sahibi olma ve demokrasi” talepleri “sürdürülebilir kalkınma” anlayışı içerisine güzelce yedirildi. Demokrasi bir “katılım”, sosyal haklara erişim bir “bireysel güçlenme” meselesine indirgendi. Neoliberalizm, feminizmin de desteğiyle vitrinini toplumsal cinsiyet eşitliği kavramıyla süslerken, gündelik hayatın içinde kadın emeğine köle olmaktan başka seçenek sunulmuyordu.[7]

Bu süreç çeşitli kadın örgütlerinin sermaye ve onların ulusötesi kuruluşlarıyla daha çok işbirliği geliştirdiği bir süreç oldu. Bu işbirliği, neoliberalizmin yarattığı derin sefalet karşısında kadınların “pratik ihtiyaçlarını” giderecek “güçlendirme” politikalarının “çok acil ve ertelenemez” olduğu meşrulaştırmasıyla gerçekleştirilmeye çalışıldı. Yoksul kadınların devrime değil acil çözümler gerektiren somut politikalara ihtiyacı olduğu savıyla yürütülen mücadele, kapitalizmi yapısal bir eleştiriden muaf tuttu. Dikkatleri kapitalist bölüşüm ilişkileri yerine “bireylerin güçlendirilmesi”ne yönelten bu feminist argüman toplumsal ilişkilerin analizinde sömürü ilişkilerinin dışarıda bırakıldığı bir tartışma ve örgütlenme modeli ortaya koydu kadın hareketinin önüne. Kadınların ezilmişliğini bir sistem sorunu olarak görmekten ziyade bir “fırsat eşitliği” sorununa indirgeyen bu feminist yaklaşım bir yandan piyasaları temize çıkarmaya yararken diğer yandan da emeği güvencesizleştirme girişimlerinin de asli ilkelerinden birini oluşturdu.

İşte tam da feminizmin bu kuramsal içeriği kadın emeğini piyasaya seferber eden neoliberal politikaların çarpıcı bir biçimde feminist argümanların desteği eşliğinde meşrulaştırılıyor olması sonucunu doğurdu. Bu araçsallaştırılma tartışmasını Fraser’ın ya da Eisenstein’ın ifade ettiği gibi bir “talihsizlik” ya da “feminizmin bir kanadının sorumluluğu” olarak ele almak doğru olmaz. Ne somut koşulların bir sonucu olan toplumsal sorunlar “olumsallıkla” açıklanabilir, ne de feminizmin bu sorunlar karşısındaki öznel konumlanışına bir “kazailik” atfedilebilir. Bu tartışma, feminist hareketin bir “taktik” sorunundan ziyade feminist kurama içkin olan ideolojik bir tartışmadır[8].

Bu ideolojik tartışmaya ek olarak şu da ifade edilmeli: 2017 yılına gelindiğinde, neoliberal dönemin kullanışlı “kimlik” kavramı, küçük burjuva ve orta tabakaları ve dolayısıyla bu sınıflara ait kadınları 2008 krizinin tahrip edici sonuçlarından muaf tutmaya yetmedi. Bugün “yüzde 99 için feminizm” sloganıyla çağrı yapan ve bu çağrıdan heyecan duyan kadınların sınıf konumlarında da işçileşme yönünde bir değişim gözlemlemek mümkün. Yaşam koşulları giderek proleterlerinkine yakınlaşan küçük burjuva kadınların proletaryayı “hatırlaması” ne tarihin bir cilvesi ne de bir tesadüf olarak okunabilir. Bu aynı zamanda her türden feminizmin kapitalizm karşısındaki ideolojik kullanışlılığının da sınırlarına ulaştığına işaret eder.

Sonuç olarak bugün geldiğimiz noktada, bu ideolojik kullanışlılığı siyaset yapma biçimi ve taktiğinin sonuçları üzerinden tartışan, özeleştirel bir süreç olarak sermaye tarafından araçsallaştırılması “hatasını” düzeltme zeminini sınıf siyasetinde arayan feminizm bugün “neden sınıf sorununda bir tutum belirlemek ve saf tutmak zorundaydık, zorundayız?” tartışmasını yapıyor.

Şimdiki tartışma kadınların ezilmişliğinin ekonomi politiğine geri dönüş olarak ifade edilebilir. Ve evet, sınıf ekseni kadınların ezilmişliğini tarihsel bir bağlama yerleştirebilmek, yani kadınlar olarak özgürleşmenin önündeki engelleri ve ona karşı mücadeleyi hiçbir kullanışlılığa yer vermeden görebilmek için gerekli olan tek zemindir.

Bu tartışma, sınıfı yadsıyan feminist düşünme ve örgütlenme biçiminin geçmiş 30 yılda kapitalizmin kriz uğraklarında nasıl kurtarıcı bir rol oynadığını sergilerken, bir yandan da feminizme ilişkin derinlikli bir ideolojik tartışmayı da beraberinde getiriyor.

Bir nevi özeleştiri sürecinden geçen feminizmin dünyada yükselen kadın hareketine “yeni bir tür feminizm” ile yön verme ve ajanda oluşturma çabası, bu ideolojik tartışmayı eleştirel bir biçimde yürütmeyi sınıf mücadelesi açısından da aciliyetli ve önemli kılıyor.

YENİ GÖRÜNÜMLER, ESKİ SINIRLAR

Emperyalist kapitalist dünyada muhafazakârlık, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, kadın düşmanlığı tırmanışta. Kapitalizmin onlarca yıldır uyguladığı neoliberal politikaların dünya çapında yarattığı yıkım, sefalet, aşırı sömürü ve eşitsizliği onu harekete geçirecek, isyan ettirecek kadar yakıcı hisseden çok daha kalabalık kadın yığınları var bugün. Yaşanan gelişmeler de buna işaret ediyor.

Bu eylemlerin kitleselliğinin, geniş yankı bulmasının nasıl mümkün olduğuna ilişkin pek çok şey söylenebilir elbette. Ancak en rahat söylenecek şey; bu hareketliliğin nedeninin feminizmin “etkili söylem gücü ve kadın bilincini devrimci bir dönüşüme uğratması” olmadığıdır. Bu hareketliliğin nedenlerine ilişkin böyle bir analiz yapmak, tarihi bir yanılgı olur. Yükselen ve emekçi karakteri daha baskın bir biçimde açığa çıkan kadın hareketi, gücünü kapitalizmin yarattığı eşitsizliğin, adaletsizliğin, sömürünün, şiddetin ağır sonuçlarına artık daha fazla katlanmak istemeyen geniş kadın kitlelerinin başka bir yaşam hayali ve talebinden alıyor. Bugün farklı ülkelerden yapılan çeşitli grev ve eylemlilik çağrılarının bu kadar geniş kadın kesimleri içerisinde karşılık buluyor olmasının arka planında “etkili feminist çağrılar” değil, bu somut olgu var.

Kollontay, Toplumsal Gelişmede Kadının Konumu kitabında, feminizmin “tarihi yanılgısının” ideolojik kökenli olduğunu söylerken ne demek istediğimizi ortaya koyan örnekler verir:

“Burjuva kadın haklan savunucuları, kadınların eşit hakları için mücadelelerinin ve insan onuruna sahip olma hakkı doğrultusundaki büyüyen kavrayışlarının, kadınları meslek yaşamına girmeye ittiğini kanıtlamaya çalışırken muazzam bir hata işlemektedirler. Tarih, bunun tam tersini kanıtlıyor… Esas olarak ‘kadınların bütün resmi görevlere ve mesleklere özgürce girebilmesi’ne yönelik bütün bu talepler, ancak ‘halktan kadınların’, üretken kadın emeğinin yolunu açmaları sonucu ortaya çıkabilmiştir.”[9]

Ondokuzuncu yüzyılın ellili yıllarında, burjuva kadınlar, eğitim sektöründe hak eşitliği talebinin yerine daha doğru olan ‘çalışma hakkı’nı geçirdiler. Burjuva kadın hareketi, kadınlara bağımsız bir iş geliri yolunu açmış olmakla gurur duyabilir. Ama o burada, bizzat kadın hareketinin, kadınların üretimle bütünleşmesinin bir sonucu olduğu olgusunu tümüyle unutmuştur. Bu talebin, hem de feministler tarafından formüle edilmeden çok önce, milyonlarca proleter kadın tarafından pratikte gerçekleştirildiğini biliyoruz. Bu süreç ise, değişen ekonomik koşulların ve kapitalist sistemin kesin olarak kurumlaşmasının bir sonucuydu.” [10]

Şimdiki “yeni feminizm tartışmaları” da kadınların insanca bir yaşam, eşitlik, özgürlük, hayatlarına ve bedenlerine ilişkin kararları bağımsız bir biçimde alma, güvenceli iş ve gelecek taleplerinin “feminizmin genişleyen etki alanı ve söylemsel gücü” ile açıklamaya çalışarak, ideolojik körlükten kaynaklı bu tarihi hatayı yeniden yapıyor. Hayır. Bugün bütün dünyada yükselen kadın hareketi, feminist hareketin yönelim ve tartışmaları çok etkili olduğu için değil, kapitalizmin tarihsel uğrağı ve gelinen aşamada derinleşen çelişkileri bunu zorunlu kıldığı için emekçi bir karakterle şekilleniyor.

“Kariyer kadınları feminizminden kurtulmak, onun yerine yüzde 99’un feminizmini, tabana ait feminizmi, işçi kadınlar, aileleri ve tüm dünyadaki destekçileriyle dayanışma içindeki antikapitalist bir feminizmi kurmak için” harekete geçen feministlerin “yeni feminizm”   tartışmalarıyla kadın hareketine çizmeye çalıştıkları yol haritasını, dünya kadınlarının yükselen hareketinin sınıfsal karakterinin ve sınıfsal ilerleyişinin üstüne bir örtü olarak sermek, üstelik bu girişimin tarihsel miladını 8 Mart olarak belirlemek ise ancak oportünizmle açıklanabilir.

Kapitalizm koşullarında kadın mücadelesinin karakterinin “işçi kadınlar, aileleri, tüm dünyadaki destekçileriyle dayanışma içinde antikapitalist ve enternasyonal bir mücadele” olma gereksinimi Marksist birikimin kadınların ezilmişliği sorununu analiz eden ilk dönem yapıtlarında bile ifade edilir.

Marksist-Leninist birikimin kadın mücadelesinin sınıfsal ve enternasyonalist karakterine ilişkin söylediklerini “cinsiyet körlüğü”, “ekonomizm”, “indirgemecilik” ve “erkek egemen meta teori” olarak ifadelendirerek değersizleştirilmesinin önünü açan feminizmin bugün “başa dönmesi” ise şaşırtıcı olmaktan çok, kapitalizmin geldiği aşamanın tarihsel bir sonucudur. Eğer feminizm, sınıfsızlık politikasını terk etmek istiyorsa, her şeyden önce, kapitalizmin temel çelişkisini ve bu çelişkinin koşulladığı zorunlu yıkılışı açıklayan ve devrim stratejisini geliştiren Marksizm-Leninizme yönelttiği “eleştiri”nin gerçek bir özeleştirisini yapmak zorundadır. Aksi halde “sınıfsızlık” söylemine geri dönüşü, bugün özeleştirel bir tutum takındığı kapitalizme eklemliliğinin sürekliliği kaçınılmazdır. Diğer bir deyişle, feminizm, doğuşundan bugüne geldiği haliyle “feminizm” olmaktan çıkmadığı sürece, bugün görünürde eleştirdiği eski sınırlarına geri çekilmeye mahkumdur.

DAHA GÜÇLÜ SOSYALİZM!

Gelinen noktada “yüzde 99’un feminizmi” olarak ifadelendirilen “yeni feminizm”in kadın hareketinin politik öznesinin kim olduğu sorununa feminizm içinden vereceği yanıtlar, “işçi sınıfı feminizmi” olma iddiasını kendi içinde çürüten yönler taşıyacak.

“Kadın hareketinin politik öznesi kimdir” sorusuna sosyalist feminizmin en genel önermesi, feminizmin, belirli bir egemenlik ve iktidar ilişkisini (patriyarkayı) hedef aldığı ve bu nedenle herhangi bir politik hareketin programına bir alt başlık olarak eklenemeyeceği için başlı başına politik bir hareket olduğu; ve bu politik hareketin politik öznesinin de feministler olduğu önermesidir. Yani “kadın” öznesi, politik özneye yani feministe dönüşmesi beklenen bir “kolektif özne” olarak ele alınır. Tam da bu noktada feminizmin hem güç aldığı hem de başının belası haline gelen “farklılık söylemi” devreye giriyor.[11] Birbiriyle çelişki içerisinde bulunan farklı sınıf, ulus, din, kültür yapılarından gelen kadınlar, bu “farklılıklarını” eritmeden, ‘ortak ezen’e karşı mücadeleyi kadın olmalarından, kadınlıklarından kaynaklanan bir birliktelikle nasıl yürütebilirler?

“Yeni bir feminizm” tartışmasına esin veren ve kaynaklık eden emekçi karakterli kadın hareketi, feministlerin kadın hareketinin “baş öznesi” olduğu iddiasının da hem doğru hem de anlamlı olmadığını gösteriyor. Hareketin emekçi karakteri, kendini politik olarak nasıl tarif ederse etsin sınıfsal güdülerle ve taleplerle hareket eden “kadın” öznesinin harekete geçmek için “feminist” olma “zorunluluğu” taşımadığını gösteriyor.

“Yeni feminizm”in kadın hareketinin öznesi sorusunun dışında cevaplaması gereken bir başka soru daha beliriyor: “işçi sınıfına dayanan feminizm” işçi sınıfının ve onun bağımsız politik örgütlenmesinin azami programından, nihai hedefinden farklı nasıl bir program öneriyor?

Kadın hareketi farklı sınıflardan, ulus ve topluluklardan kadınların, ortaklaşabildiği ölçüde ortak taleplerinden oluşan asgari bir programa sahip olan, farklı sınıf ve tabakalardan en geniş kadın kitlelerini kucaklayabilmesi için kadınları birleştiren bir platforma sahip olması gereken bir harekettir. Ve elbette feministler de bu programın bir parçasıdır.

Öte yandan “yeni feminizm”in şimdi kendisini dayandırdığı işçi sınıfının azami program ve nihai hedefini, en genel tabirle, sınıfların, her türlü sömürü ve baskı ilişkisinin ortadan kalktığı bir toplum olduğu, işçi hareketinin bütünlüklü mücadelesine kopmaz bağlarla bağlı olan proleter kadın hareketinin de programının bu olduğu çok açık. Proleter kadın hareketi, işçi hareketinin bütünlüklü mücadelesine bağlıdır. Onun özel talepleri, işçi hareketinin gelişmesine ve kök salmasına katkıda bulunur.

Bu durumda “yeni feminizm” asgari program olarak “zulme karşı daha fazla feminizm” diyerek, dayandığı sınıfın programından kopuk ve çelişen bir program önermesi yapıyor ve daha en başından işçi sınıfından uzaklaşıyor. Çünkü işçi sınıfının kadınların kurtuluşunu da içeren programı sosyalizmdir.

Clara Zetkin’in de defalarca ifade ettiği gibi;

“Kadınların kurtuluşu için mücadelenin daha geniş tarihsel bağlamı işçi sınıfının sosyalizme doğru hamlesi demektir. Proleter kadının nihai amacı erkekle serbest rekabete girişmek değil, proletaryanın siyasal egemenliğinin kurulmasıdır. Proleter kadın kendi sınıfından erkekle birlikte kapitalist topluma karşı savaş verir. Kuşkusuz, burjuva kadın hareketinin taleplerini de onaylar. Fakat o, bu taleplerin gerçekleşmesini proleter kadın hareketini kendi sınıfının saflarında aynı teçhizatla silahlanmış olarak mücadeleye girmesi için bir araç olarak görür.”[12]

Yani yükselen kadın mücadelesinin emekçi karakteri düşünüldüğünde hareketin yol haritası “Zulme karşı daha fazla feminizm” olarak değil, ancak “zulme karşı daha güçlü sosyalizm mücadelesi” olarak ilan edilebilir.

Dolayısıyla “yeni feminizmin” yükselen kadın hareketinin emekçi karakterini tümden kendine mal etmeye çalışan ve kadın hareketini farklı sınıf ve tabakalardan kadınların onları birleştiren bir program etrafında yürüttüğü bir mücadele olarak değil topyekûn feminist bir mücadele olarak massetmeye çalışan tutumu, daha şimdiden, yeni bir tarihsel uğrakta yine kapitalizm tarafından araçsallaştırılmasının kapısını açacak bir tutumdur.

Cinsiyetçiliği ve ezilme sorununu sınıf sömürüsü bağlamı içine yerleştiren, homofobik, ırkçı, cinsiyetçi baskıları hiçbir biçimde “öznel deneyimler” olarak ele almayan, her türden ezilme biçimini ve buna karşı mücadeleyi tekelci kapitalizmle işçi sınıfı arasındaki açık mücadelenin ayrılmaz bir parçası haline getiren Marksist birikim, kadın hareketinin farklı bileşenlerini sınıf mücadelesinin ittifak gücü olarak görür. Yani kadın hareketi sınıf mücadelesinin doğal ittifak gücüdür. Kadın hareketi, gerek üzerinde (nesnel koşullar nedeniyle) oluştuğu platform, gerekse saflarındaki işçi kadınlar aracılığı ile müttefiki olduğu işçi sınıfının ve işçi sınıfının örgütlerinin yörüngesinde seyreden bir harekettir. Ve bu, sadece işçi kadınların değil, kadın cinsinin çıkarınadır.

Elbette hareketin önemli bir bileşeni olan feminist hareketin işçi sınıfının azami programına yaklaşma çabası ve niyeti hem kadınların kurtuluşu hem de işçi sınıfının kurtuluşu için çok önemli bir gelişmedir. Ancak feminizmin şu ya da bu eğiliminin kendini kadın hareketinin “baş öznesi” ve yol göstericisi olarak ifadelendirmesinin ne kadın hareketine ne de kendini “işçi sınıfı feminizmi” olarak ifade etmeye çalışan harekete yararı olmaz. Zaten, feminizm içindeki özeleştirel tartışmayı doğuran tarihsel sürece baktığımızda da böylesi bir iddia ve çabanın zararları açıkça ortaya çıkıyor.

ULUSLARARASI BİR PLATFORMA DOĞRU…

Uluslararası Marksist Leninist Parti ve Örgütler Konferansı’nın (CIPOML) 2014 yılında yayınladığı “kadının ezilmişliği sorunu” üzerine konferans metni, kadın hareketinin emekçi karakterinin güçlenmesinin yaratacağı etki gücü ve tartışmalara ilişkin perspektifini ortaya koyarken işçi sınıfının devrimci partilerinin görevine ve sorumluluğuna ilişkin önemli bir noktanın altını çiziyordu:

“Kadın hareketini bölen bir rol oynamaksızın başta işçiler olmak üzere emekçi kadınlara dayanan ve mücadelesini hak eşitliğinin sağlanması ve diğer acil taleplerle sınırlamayan, kadının tam ve kesin kurtuluşu için, sınıfsız toplumun kuruluşu için mücadele eden komünist bir hareketi ulusal ve uluslararası ölçekte geliştirmek işçi sınıfının devrimci partilerinin önündeki görevlerden biridir.

Farklı sınıf ve tabakalardan en geniş kadın kitlelerini kucaklayabilmesi için, kadın hareketinin, onları birleştiren bir platforma sahip olması gerekir. Bu platform, başta hak eşitliği olmak üzere demokratik haklar ve kadınların diğer acil politik, ekonomik, sosyal talepleri üzerinde yükselmelidir. En geniş kadın kitlelerini birleştirebilecek bir örgütlenme de ancak böyle bir platform etrafında inşa edilebilir.”[13]

Bugün tüm dünyada kadınların hak ve talepleri için sürdürdükleri mücadele ile örgütlenme çabaları büyüyor ve yayılıyor. Dahası bu mücadelenin içerisinde işçi-emekçi kadınların katılımı ve etki gücü de artıyor. Bu durum, cinsler arasında hak eşitliği başta olmak üzere, kadınların demokratik hak ve talepleri için yürüttüğü mücadelenin genel işçi-emekçi mücadelesiyle birleşme, ondan güç alma ve ona güç katma zeminini de genişletiyor. İşçi hareketinin bütünlüklü mücadelesine bağlı olan, ancak özel talepleri ve örgütlenmeleriyle işçi hareketinin gelişmesine ve kök salmasında vazgeçilmez bir rolü olan proleter kadın hareketinin bu yükselen dalga içindeki konumunu tartışmak ve gücünü arttırmak için yapacağı hamleleri belirlemek acil bir konu olarak karşımızda duruyor.

“Sermayenin ve üretimin merkezileşmesi sürecinin ilerlemesi kaçınılmaz olarak kadın hareketinin özellikle de kadınların kurtuluş mücadelesinin uluslararası bir hareket olarak gelişmesinin koşullarını geliştiriyor ve artan bir zorunluluk haline getiriyor. Kadın örgütleri ve çevreleri arasında da uluslararası ilişkiler ve ortak çalışma eğilimleri gelişiyor. Konferansımız ve üyesi parti ve örgütler, kadın hareketinin uluslararası düzeyde de doğru bir yönetim ve platform etrafında birleşik bir hareket olarak gelişmesi için girişimlerini ve çalışmalarını yoğunlaştırmalıdırlar.”

Sonuç olarak, emekçi karakteri güçlenen kadın hareketinin uluslararasılaşma eğilimini güçlendirme, bunun zeminini ve olanaklarını değerlendirme görevi giderek daha da acil hale geliyor. Feminist hareketin yönelimlerini tartışmak kadar, hatta daha fazla ihtiyacımız olan şey, yukarıdaki alıntıda CIPOML’nin öngörülü bir biçimde koyduğu belirlemenin hakkını vermek için neler yapmak gerektiğini tartışmaya devam etmektir.

[1] Çağrının tamamının Türkçesini şu linkten okuyabilirsiniz http://www.migrantinnen.net/abd-kadin/

[2] 3 Şubat’ta Viewpoint Magazine’de “Lean-In’den Öteye: %99’un Feminizmi ve 8 Mart’ta Militan Bir Uluslararası Grev İçin” başlığıyla yayınlanan çağrı, Facebook’un sahibi Mark Zuckerberg’den sonra en güçlü ismi Sheryl Sandberg’in 2013 yılında yayınladığı, Lean In yani Sınırlarını Zorla isimli kitaba eleştirel bir atıf içeriyor. Sandberg, kadınların iş hayatında “cam tavanları” kırarak, kadınların özgüven eksikliği, beklentileri ve hedefleri düşük tutma türünden içsel engelleri aşmak için çaba harcayarak liderliğe oynamalarını gözeten, ekonomik ayrıcalıklı beyaz kadınların feminizmi olarak ifadelendirilen bir tür feminizmi savunuyor.

[3] Keenga- Yamahtta Taylor’un röportajının Türkçesini şu linkten okuyabilirsiniz http://sendika15.org/2017/03/8-mart-grev-cagrisi-uzerine-keenga-yamahtta-taylor/

[4] Nancy Fraser, “Feminizm, Kapitalizm ve Tarihin Oyunu”, Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar, Ekim 2009, sayı 9.

[5] Simten Coşar ve İnci Kerestecioğlu da Fraser ve Eisenstein’ın argümanlarını başlangıç noktası olarak aldıkları makalelerinde, Türkiye’de son 30 yılda feminizmin neoliberalizmle kurduğu ilişkinin bir dökümünü yapıp, bu 30 yıllık süreçte feminizm neoliberal ortamı önce kendi lehine çevirdiğini, sonra ona eklemlendiğini söylüyorlar. Değerlendirmeleri feminizmin bir kazanım sayılan toplumsal cinsiyetin anaakımlaştırılmasının amaçlanmayan bir sonucu olarak neoliberalizm tarafından emilme ve marjinalleştirilmesi sonuçlarını yaşadığını ifade ediyorlar. Simten Coşar ve İnci Özkan-Kerestecioğlu.“Feminizmin Neoliberalizmle İmtihanı,” Doğu Batı, sayı 64, 2013, sf. 21-36.

[6] Hester Eisenstein, “Feminizm ve Neoliberal Küreselleşme Arasında Gizli ve Tehlikeli Bir İlişki mi Mevcut?” 21. Yüzyıl Feminizmine Doğru: Neoliberalizmin Ötesinde Bir Kadın Hareketi İçin Tartışmalar kitabı içinde, editör, Aynur Özuğurlu, Notabene Yayınları, 2013, sf. 29-67.

[7] Bu tartışmanın daha kapsamlı bir tarihi dökümü için şu makaleye bakılabilir: Sevda Karaca, Kapitalizmin ‘Anneliği’, Özgürlük Dünyası, sayı 250, Şubat 2014

[8] Esasen sınıf körlüğünün yarattığı bu aynı “araçsallaştırmanın” örnekleri farklı tarihsel uğraklarda da karşımıza çıkar. Örneğin; 19. yüzyılda kadınlar için koruma/koruyucu yasalar talep eden işçi sınıfı mücadelesinin kazanımları, dönemin feminizmi tarafından “ayrımcı” olduğu iddiasıyla reddedilmişti. 80 sonrası feminizm de cinsiyet özgürlüğünü ataerkil sınırlamalardan özgürleşme olarak tarif edip, özgürlüğün sınırlarını ise ekonomik olarak kocaya bağlı olmamak için kendi hayatını kazanma hakkı, üreme ve bedene ilişkin haklarla çizdi. Ama örneğin “aile ücreti”, gece çalışmanın ve kadın sağlığına zararlı işlerde çalışmanın düzenlenmesi gibi sınıf mücadelesinin kazanımları olan çeşitli haklar “kadınlar için ataerkil bir tuzak” olduğu gerekçesiyle feminist tartışmanın odağına oturdu ve sonuçta ücretleri düşürmek, sosyal hakları kesintiye uğratarak hakları birer “yardım”a dönüştürmek isteyen sermayenin kamusal alanı dönüştüren politikalarıyla uyumlu bir biçimde ortadan kaldırıldı. Johanna Brenner “Sınıf Siyaseti ve Kadın” isimli kitabında 1980’ler boyunca feminist eleştirinin odağında yer alan bu türden sınıfsal kazanımlara yönelik saldırıların feminizmin “yanılgısına” işaret olduğunu ifade ediyor. Johanna Brenner, Sınıf Siyaseti ve Kadın, Kalkedon Yayınları, 2012

[9] Aleksandra Kollontai, Toplumsal Gelişmede Kadının Konumu, İnter Yayınları, 2000, sf. 131-132

[10] Kollontai, Toplumsal Gelişmede Kadının Konumu, sf. 148

[11] Bu konuya ilişkin bir başka tartışma için şu makaleye bakabilirsiniz: Fulya Alikoç ve Sevda Karaca, “Marksizm Ve Feminizmin Daimi Geçimsizliği: Bir Konferansın Ardından Feminizmi Yeniden Değerlendirmek”, Özgürlük Dünyası, sayı 224, https://ozgurlukdunyasi.org/arsiv/298-sayi-224/950-marksizm-ve-feminizmin-daimi-gecimsizligi-bir-konferansin-ardindan-feminizmi-yeniden-degerlendirmek

[12] Clara Zetkin, Seçme Yazılar, derleyen Philip S. Foner, Nota Bene Yayınları, 2012, sy 106

[13] Uluslararası Marksist Leninist Parti ve Örgütler Konferansı’nın (CIPOML) ilgili belgesine şu linkten ulaşılabilir: http://www.cipoml.net/tr/?p=73