Dünya nereye gidiyor?   

Ali Yaşar

ABD başkanlık seçimlerini Trump kazandı. Trump gerici ve ırkçı politikaları seçim kampanyası boyunca açıkça seslendirmişti. Ekonomide de “korumacı” önlemler alacağını,Transatlantik Ticaret anlaşmasını onaylamayacağını ilan etmişti. Attığı bir twitle Çin parasının değer kaybetmesine yol açan Trump, sözlerinin seçim kampanyası ile sınırlı olmadığını gösterdi. Yönetimini dolar milyarderleri ve milyonerleri ile kurmaya başlayan ABD’nin 45. Başkanı, emperyalist dünyanın tüm çelişkilerini daha da keskinleştirip onları daha da görünür kıldı.

Avrupa’nın belli başlı ülkelerinde ise gerici, faşist partiler güçleniyor. Macaristan ve Polonya’da gerici hükümetler iş başında. Almanya’da AfD’nin (Almanya için Alternatif Partisi) gelecek seçimlerde federal parlamentoya girmesi bekleniyor. Fransa’da başkanlık yarışının ırkçı-faşist adayla (M. Le Pen – Ulusal Cephe) diğer gerici aday (François Fillon – Cumhuriyetçiler Partisi ) arasında geçmesi neredeyse kesin gibi. Hollanda’da Geert Wilders’in ırkçı Özgürlük Partisi (PVV) güçleniyor. Avusturya’da gerici-faşist FPÖ (Avusturya Özgürlük Partisi) Cumhurbaşkanlığı seçimini az bir farkla kaybetti. Fakat FPÖ’nün gelecek seçimlerde hükümet olması güçlü bir ihtimal. İsviçre’de gerici parti SVP (İsviçre Halk Partisi) gücünü koruyor. Bu örneklere başkalarını da eklemek olanaklı.

Diğer taraftan, dünyadaki gerilim ve çatışma bölgelerindeki tansiyon her geçen gün biraz daha artıyor. Ortadoğu sürekli kaynayan bir kazan durumunda. “Vekalet savaşları” diye adlandırılan çatışmalar sınırına doğru gelirken, bu durum büyük devletler arasındaki ilişkileri daha da geriyor. Kuzey Afrika’da Libya, Sahra altı Afrika’sında ise pek çok ülke iç çatışmalar ve dış müdahaleler ile çalkalanıyor. Asya ve Pasifik bölgesi ise mevcut gerilimlerin daha da büyüyerek sürdüğü, geleceğin asıl hesaplaşmalarının yapılacağı bir coğrafya durumunda. En “istikrarlı” bölge olarak görünen Avrupa, özellikle doğusundaki gerilimin artmasıyla dikkat çekiyor. Uluslararası politikada diplomatlar eskiye göre daha fazla mesai yapmaya başladı.

Bunlara artan silahlanma eğilimini de eklemek gerekiyor. Dünyanın önde gelen devletleri silahlanmaya ayırdıkları bütçeyi sürekli olarak artırıyorlar. Stockholm Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) tespitlerine göre, 2000 yılından bu yana silahlanma harcamaları yüzde 50’den fazla artmış durumda. ABD, Rusya, Çin, Japonya, İngiltere, Almanya, Fransa vb. ülkeler yeni füzeler deniyor, muharip deniz ve hava filolarını güçlendiriyor. Rakiplere göz dağı olarak yapılan askeri tatbikatlar artık daha büyük ve caydırıcı olması amaçlanan güçlerle düzenleniyor.

Bütün bunlar birbirleri ile bağlantısız gelişmeler mi, yoksa belirli bir yöne doğru gidişin habercileri mi sorusunu gündeme getiriyor. Bu yazı, emperyalizmin geçmişte yaşanmış tecrübelerini de kısaca hatırlatarak, genel hatlarıyla bu soruyu irdelemeyi amaçlıyor. Kuşkusuz tek tek alanlar ele alındığında bu oldukça hacimli bir konu. Ama biz mümkün olduğunca ana gelişme eğilimlerine dikkat çekerek ve ayrıntılara fazlaca girmeyerek konuyu incelemeye çalışacağız.

Değerlendirmemize başlarken, geçmişte yapılan şu tespitin yol göstericimiz olacağını vurgulamak istiyoruz: “Emperyalizmin yeni bir savaşa hazırlanması, bunun içinde bulunduğu krizi aşmanın tek yolu olarak gördüğünden şaşırtıcı değil. Silahlanmanın eşi görülmedik artışı, burjuva hükümetlerinin genel olarak faşist “hükümet” yöntemlerine yönelmeleri….dünyanın bir kere daha yeniden paylaşılması için yeni bir savaş hazırlığı….Sürüm pazarları uğruna, sermaye ihracı için pazarlar uğruna, bu pazarlara giden deniz ve karayolları uğruna, dünyanın bir kez daha yeniden paylaşılması amacıyla azgın bir mücadele sürüyor” (Savaş Tehlikesi Üzerine Cilt 9 sayfa 254-255 Stalin)

Bu tespitin doğruluğu, İkinci Dünya Savaşı’nın patlamasıyla kanıtlanmıştı. Çünkü emperyalist dünyada bu tür çelişkileri başka yollardan çözme olanağı bulunmuyordu. Ancak bu söylenenleri bugün; savaşın kapıda olduğu, mutlaka bir genel savaşın çıkacağı biçiminde yorumlamak erken yapılmış bir tespit olacaktır. Evet, yoğunluğu farklı olsa da bütün bunlar bugün yaşanmaktadır. Bu çelişkilerin daha da keskinleşmesi durumunda savaşın genel bir dünya savaşı haline gelip gelmeyeceğini somut gelişmelerin seyri belirleyecektir.

Gözden kaçırılmaması gereken gerçek şu ki, bugün dünyanın pek çok bölgesinde emperyalist büyük devletlerin kışkırttığı, bir biçimde müdahil oldukları çatışmalar yaşanıyor, etki alanları ve pazarlar için sert bir mücadele yaşanıyor. Fakat sonunda bunların paylaşım mücadelesinin bir biçimi olan genel bir çatışmaya ya da sınırlı savaşlara dönüşüp dönüşmeyeceğini; çelişkilerin keskinliği, dünya halklarının barış için mücadelesi vb. belirleyecektir. Burada esas olan, paylaşım mücadelesinin sürmekte olduğu ve kapitalist-emperyalist sistemde zorunlu olarak buna yol açan nedenlerin varlığıdır. Bu mücadelenin her hangi bir biçimini mutlaklaştırmak meselenin özünü gözden kaçırmak olur. Bu konuda şimdilik genel eğilime, gidişatın yönünü işaret etmek yeterli olacaktır.

Emperyalist ülkelerde içeride gericileşme, dışarıda kesin hesaplaşmalara giden yoldur.

Marksizmin iç politika ile dış politikanın, birbirinden ayrılmak bir yana, dış politikanın iç politikanın bir uzantısı ve devamı olduğu gerçeğini ısrarla ileri sürmesi boşuna değildir. Öncesi bir yana, iki emperyalist savaş bu gerçeği kesinlikle kanıtlamıştır. Büyük güçlerin birinci emperyalist paylaşım savaşı öncesi sömürgeler elde etme, dünya pazarında tekelci bir konum elde etme mücadeleleri onları genel bir hesaplaşmaya sürüklemişti. Tekeller iç pazarı bütünüyle ele geçirmiş, dış pazarlarda ise daha büyük pay kapma yarışına başlamışlardı. Ama kapitalist-emperyalist dünyada bu tür temel konular barışçı bir biçimde çözülemezdi. Savaş kaçınılmazdı ve doğası gereği bu bir yeniden paylaşım savaşıydı. Emperyalist sofraya sonradan gelenler kendilerine daha büyük payların verilmesini (Almanya, Japonya, sonradan ABD) istiyor, eski paylaşıma baş kaldırıyorlardı.

Savaş sonrasında yenik Almanya ağır tazminatlara mahkum edilip yağmalanmış, diğer emperyalist güçler kendi kayıplarını kısmen bunlarla telafi etmişlerdi. Emperyalist ekonomiler içine düştükleri ekonomik krizden ancak 1920’li yılların ortasına doğru çıkmışlardı. Ama 29 krizi bu ekonomileri yeniden ve sert bir biçimde vurmuştu. 1920’li yılların hemen başında İtalya’da faşist Mussolini İtalyan tekelci burjuvazisinin desteğini ardına alarak iktidara gelmişti. Almanya’da Hitler’in iktidara yürüyüşü 30’lu yılların başında hızlanmıştı. Hitler en büyük Alman tekellerinin desteği ile 1933-34’te iktidara yerleşip faşist diktatörlüğünü kurmuştu. Faşistler halk kitlelerinin acil ekonomik sosyal sorunlarına demagojik olarak sahip çıkmış, onları istismar etmiş, kendilerine kitle tabanı yaratmış, ancak başlangıçta tekelci burjuvazinin en gerici, en saldırgan kesimlerinin iktidarını temsil etmişlerdi. Ama bir kez iktidara yerleşince, tekelci burjuvazinin bütününün çıkarlarının koruyucusu ve tekelci devletin çıkarlarının savunuculuğunu üstlenmişlerdi.

Kuşkusuz faşist yönetimlerin egemen olduğu, faşist hareketlerin güç kazandığı ülkeler sadece Almanya ve İtalya değildi. Avrupa’nın diğer ülkelerinde de faşist hareketler iktidar için mücadele etmiş, Fransa örneğinde olduğu gibi bunlar püskürtülmüş ama Balkanlarda bazı ülkelerde faşist yönetimler egemen olmuş, Uzak Doğu’da Japonya gibi ülkelerde faşizmin türleri sayılabilecek yönetim biçimleri kurulmuştu. İçeride işçi ve emekçi hareketlerinin ezilmesi ve sosyalist ve komünist partilerin bastırılması; tekelci emperyalist burjuvazi için iç cephenin sağlamlaştırılması, uluslararası planda saldırgan ve savaşçı politikalara daha fazla yönelme anlamına geliyordu. Ekonomiler militarize ediliyor, silahlanmaya yönelik devlet harcamaları dev boyutlarda artırılıyordu.

ABD ve İngiliz emperyalizminin özellikle sosyalist SSCB’ye karşı Hitler Almanya’sının yeniden silahlanmasına destek vermelerine rağmen, İkinci Dünya Savaşı emperyalistler arası bir savaş olarak başladı. Hitler, İngiliz ve ABD emperyalizminin isteğinin aksine öncelikle Batı’da saldırıya geçmişti. Ancak bu savaşın farklı özellikleri vardı ve “demokratik kamp” denilen ülkeler Stalin ve Sovyetlerin doğru politikalarının sonucu olarak Sovyetlerle Nazilere karşı işbirliği yapmak zorunda kaldılar. Faşist Almanya ve İtalya, Sovyet halklarının büyük fedakarlıkları ile yenilgiye uğratıldı. Sovyetler dışındaki ülkeler için emperyalist çıkarlar daima ön plandaydı ve onlar Almanya’nın parçalanmasına ve diğer ülkelerin soyulmasına yönelik politikaları hayata geçirdiler.

Konumuz açısından burada dikkat çekici olan şudur ki; içeride gericiliği ve faşizmi egemen kılmadan, işçi ve emekçi hareketini bastırmadan dışarıda ciddi bir mücadele, savaşları da içeren hesaplaşmalar yürütülemez. Bugün açısından pek çok ülkede gerici, aşırı sağcı hükümetlerin, faşist akımların güç kazanmaları tesadüfi değildir. Halkın en geri duygularını kışkırtma, mevcut sorunlarını istismar etme üzerinden güç toplamaya çalışan bu akımlar bulundukları ülkelerin egemen sınıfları tarafından gizli veya açık olarak desteklenmekte; yabancı düşmanlığı, mültecilere karşı politikalar ve bazı büyük emperyalist devletlerin yönlendirdiği İslami hareketlerin başvurduğu terör kullanılarak içeride halk kitleleri gericileştirilmeye çalışılmakta; belli başlı emperyalist ülkeler böylece dışarıdaki askeri müdahalelerine alan açmakta ve kendi halklarının “rızasını” kazanmaktadırlar. Almanya ve Japonya gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış ülkelerin son yıllarda dışarıdaki askeri faaliyetlerini artırması dikkat çekicidir. Örneğin Japonya bunu kolaylaştırmak için anayasasının ilgili maddesini değiştirdi, Almanya ise bu sorunu daha önce çözmüştü.

ABD ve İngiltere gibi ülkeler açısından dışarıya asker göndermek, çatışma bölgeleri yaratmak pek sorun olmamıştır. Sömürgecilik geleneği ve süper emperyalist bir güç olmak bu devletler açısından dış müdahalelerde belirli kolaylıklar ve avantajlar yaratmıştır. Ancak Trump gibi başkanların iş başına gelmelerinin daha gerici politikaların uygulanmasına hız kazandıracağı da bir gerçektir. Trump’ın gümrük duvarlarını yükseltmeyi hedefleyen politikaları da göz önünde bulundurulduğunda, bütün diğer etkenlerle birlikte uluslararası kapitalist emperyalist sistemin gerilimlerinin artacağı olgusuyla karşı karşıyayız.

Ayrıca şu temel olgular da bugünkü uluslararası durumun gidiş yönünün anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. “İki kutuplu” dünyanın çökmesi, bu dünya dengeleri üzerine şekillenmiş eski kurumları ciddi biçimde sarsmaya devam ediyor. BM, NATO, AB vb. kurumlar bu yıkıntının artçı dalgaları ile sallanmaya devam ediyorlar. Trump’ın “NATO’nun eskidiğine” yönelik açıklamaları, İngiltere’nin AB’den çıkmasını olumlaması, AB’deki çelişkileri kışkırtmak üzere, “AB’nin Almanya’nın aracı olduğuna vurgu yapması, Doğu Avrupa ile Kuzey ve Baltık ülkelerine silah ve asker sevkiyatı, girilen bu yeni dönemde çelişkilerin daha da keskinleşeceğini açıkça ortaya koyuyor.

EMPERYALİST EKONOMİLERİN AÇMAZLARI DERİNLEŞİYOR

ABD 1950’de dünya ekonomisinin en güçlü ülkesi idi ve dünya üretiminin yüzde 27.3’ü tek başına bu ülkede yapılıyordu. Bugün ise dünya üretiminin yüzde 23’ünü yapmaktadır ve bu pay sürekli olarak azalma eğilimindedir. 1999 yılında ABD firmaları uluslararası toplam şirket yatırımlarının yüzde 39 kadarını gerçekleştiriyordu. Şimdi ise yüzde 24 kadarını gerçekleştiriyor. ABD’nin dünya mal ticaretindeki payı ise yüzde 12 civarındadır. ABD halen en güçlü emperyalist olma konumunu korumakla birlikte diğer emperyalist ülkeler karşısında giderek daha fazla zemin kaybetmektedir.

1980’lerde dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumundaki Japonya yüzde 9,17’lik paya sahipti. 2015’de ise bu pay yüzde 5,15 düşmüştü. Almanya’nın payı yüzde 6,68’den yüzde 3,42’ye, İngiltere’de yüzde 4,29’dan yüzde 2,74’e, Fransa’da yüzde 4,72’den yüzde 2,62’ye, İtalya’da yüzde 4,47’den yüzde 2,08’e düşmüş durumdadır. Daha önceleri dünya üretiminde tuttuğu yer çok küçük -1980’de 2.19- olan Çin’in payı ise 2011’de yüzde 17’ye çıkmıştı. Rakamlar, Çin’in büyüme hızının böyle devam etmesi halinde, ülkenin   2030 yılında dünya ekonomisinin yüzde 28’ine denk geleceğini gösteriyor. 2015 rakamlarına göre Çin satın alma gücü paritesi hesaplarına göre ABD’yi geçmiş durumdadır. Çin halen GSMH’da ABD’nin ardından ikinci durumdadır. ABD 17.698 trilyon dolar, Çin ise 11.385 trilyon dolar GSMH’ya sahiptir.

Sanayileşmiş 7 büyük emperyalist ülkenin (ABD, Japonya, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Kanada) oluşturduğu G-7 (Grup 7), 1980 yılında dünya ekonomisinin yüzde 56,3’ünü, 1992’de yüzde 51,4’ünü, 2010 yılında yüzde 40,1’ini oluştururken, bu oran 2015 yılında yüzde 36’ya indi. ABD bu konuda halen liderliğini korumaktadır. Ama artık dünya üretimindeki payı sürekli düşmektedir. Rakamlar diğer eski emperyalist ülkelerin de benzer durumda olduğunu göstermektedir. Bu pazarlar üzerinde ciddi bir pay alma mücadelesinin süreceğini işaret etmektedir.Bu mücadelede ne zaman “barışçıl” yöntemlerin yerine “barışçıl olmayan” yöntemlerin geçeceğini hiç kuşkusuz çelişkilerin daha da sertleşmesi belirleyecektir. Ama dikkati çekmek gerekir ki, bugün devam etmekte olan bölgesel savaşlar ve gerilimler bu mücadeleden ayrı düşünülemez.

Emperyalist ekonomiler kendi içlerinde de kapitalist sistemin çözümsüz çelişkilerinden kaynaklanan ciddi problemlerle karşı karşıyadırlar. Bugün belli başlı emperyalist ülkelerin ekonomilerine damga vuran etken son derece küçük büyüme rakamlarıdır. Japonya, İtalya gibi bazı emperyalist ülkeler ise açıktan durgunluk içindedirler. 2008 krizinden sonra en çabuk toparlanan ülkelerden birisi ABD’dir. Ancak ABD ekonomisi de istenilen büyüme hızlarına ulaşmaktan uzaktır. Trump ithalat vergilerini artıracağını ilan ederken, bunun gerçekleşmesi durumunda başlıca iki etken ortaya çıkacaktır. Dışarıda ticaret savaşları, yani pazar mücadelelerinin sertleşmesi, içeride ise fiyatların genel düzeyinin yükselmesine bağlı olarak emekçi sınıfların yaşamlarının kötüleşmesi ve sonunda onların açık mücadeleler yolunu tutması.

Euro alanı Almanya ve bir kaç ülke dışarıda tutulursa genel olarak durgunluğun egemen olduğu bir alan durumundadır. Özellikle gençler arasında –ülkelere göre yüzde 15’le 40 arasında değişmektedir- yüksek işsizlik oranları, emekçi kitlelerinin ekonomik ve sosyal haklarında geriye gitme, Yunanistan örneğinde olduğu gibi bunların açıkça gasp edilmesi söz konusudur. İtalya gibi ülkeler ise yeni bir krizin eşiğinde bulunmaktadır.

Çin uzun bir süre dünyanın üretim atölyesi işlevini yıllarca gördü ve büyümede dünya ortalamasını yükseltti. Ama artık son yıllarda Çin’deki büyüme de yavaşlamış durumdadır. 2007’nin yüzde 14.2’lik büyüme oranının 2015’e gelindiğinde yüzde 6.8’e düşmesi bu durumun inkar edilemez kanıtıdır. Artık eski büyüme rakamları hayal bile edilemez.

Aşağıdaki tablo genel olarak dünya ekonomisinin ve belli başlı emperyalist ülkeler ile ortak ekonomik alanların büyüme rakamlarını ve gelecek tahminlerini göstermektedir. Gelecek tahminlerinin iyimserlik pompalamaya yönelik olduğunu sanırız ayrıca belirtmeye gerek bulunmamaktadır.

Yıllara göre büyüme ve tahminler (kaynak IMF)

IMF Dünya Ekonomik Gelişme Raporu’na (7 Nisan 2015) göre, 2015-2020 yılları arasında gelişmiş ülkelerin ortalama büyüme hızı, % 1.6 ya çıkarken, “gelişmekte olan ülkelerinki” ise % 5.2 ye inecek. Daha önceki dönemin (2008-2014) büyüme oranları, gelişmişlerde %1.3, gelişenlerde ise %5.2 olmuştu. BM, OECD, IMF, Dünya Bankası, vb. tüm kurumların verileri, 2016 yılında olağanüstü bir durum yaşanmaz ise, büyüme oranının dünya açısından   %2.4 olacağını gösteriyor. Hollanda’daki Ekonomik Politika Analizi Bürosu’nun (CPB) yayımladığı Dünya Ticaret Takibi (World Trade Monitor) raporunda yer alan tespitte, 2015 yılının küresel ticaret hacmi bir önceki yıla göre ABD doları bazında yüzde 13,8 oranında daralmış durumdadır.

Burada dikkat çekici olan şu ki, dünya ticaret hacmi krizin etkisi ile düştüğü 2009 yılından bu yana ilk defa değer olarak düşmüş oldu. Yani ilkinde düşüş krizin etkileri ile olurken, 2015’te ise bütünüyle büyümedeki yavaşlama ile –pazar sorununun etkisiyle- gündeme geldi. Hacim olarak yüzde 2.5 artış da, bir önceki yılın 3.2’lik artışının gerisinde kalıyor. ABD dolarının diğer paralar karşısında değer kazanması, ürün fiyatlarındaki düşüş gibi etkenler nedeniyle miktar ile değer artışları arasında bir uyumsuzluk görünmesine karşın, daralma gerçeği ortada duruyor.

Bu durum belli başlı emperyalist ülkeleri pazar elde etme, genişletme sorununda daha atak olamaya zorlayan bir etkendir. Diğer yandan, son dolar yükselişinin kanıtladığı gerçeklerden birisi de, “gelişmekte olan ülkelerin” şişirilmiş büyüme oranlarına ulaşıp ulaşamayacakları bir yana, bunların daha büyükler tarafından soyulacağı gerçeğidir. Bu durum emperyalist sistemin dengeleri sarsacak, çelişkilerini derinleştirecek başka bir etkendir.

Kuşkusuz dünya tekelci kapitalist sisteminin tek sorunu bunlar değildir. Gelir paylaşımının ulaştığı korkunç adaletsizlik artık zirveye çıkmıştır. Eğer uluslararası işçi sınıfı ve emekçi halklar mücadeleleri ile engelleyemezlerse daha da kötüye gitmeyeceğine ilişkin hiç bir belirti bulunmamaktadır.

İngiliz yardım kuruluşu Oxfam, 2016 Ocak ayında açıkladığı raporunda dünyanın en zengin yüzde 1’lik kesiminin servetinin, geri kalan yüzde 99’luk kesime eşit olduğunu belirtti. Oxfam’ın verilerine göre, dünyanın en zengin 62 milyarderin serveti de dünya nüfusunun en yoksul yüzde 50’lik kesiminin servetine denk geliyor. Bu rakam 2010’da 388, 2013’te ise 92 kişiydi. En zengin 62 milyarderin serveti beş yılda 1.2 trilyon artarak dünyanın yarısının servetine ulaştı. 2010-2015 arası süreçte dünyanın en zengin 62 kişisinin varlıkları 500 milyar dolardan 1 trilyon 760 milyar dolara çıktı.

Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 15’inin yaşadığı kapitalist-emperyalist ülkeler, dünya çapında yaratılan toplam zenginliğin yaklaşık yüzde 85’ine el koyuyor, hammadde ve enerji kaynakları üzerindeki hakimiyetlerini sürdürüyorlar.

ILO’nun “Dünya İstihdamının Sosyal Görünüşü 2015 Eğilimleri” adlı yayınında belirttiğine göre, ücretler ile emek üretkenliğinin karşılaştırılmasından çıkan sonuçlar şu şekilde: 2000-2008 arasında ücretler %2.3 artarken, emek üretkenliği %2,5 olarak artıyor. 2008-2009 arasında ise ücretler % 1,9 artarken, üretkenlik artmayıp %-0.5’lik mutlak gerileme gösteriyor. 2009-2014 arasında ise %2’lik ücret artışına karşılık %2,6’lık üretkenlik artışı görünüyor. Bu rakamlar kapitalist ekonomilerin verimlilikte ciddi sorunlarla yüz yüze kaldıklarını gösterirken, ücretlerin de geri kaldığını kanıtlamaktadır.

Bu bölümü şu hatırlatmayı yaparak kapatalım: Toplam hasılası 70 triyon dolar olan dünya ekonomisinin 2002 yılında 62 trilyon dolar olan toplam borç stoku beş yılda yüzde 80 artarak 2007’de 112 trilyon dolara yükselmişti ve ardından 2007 krizi patlak vermişti. Kriz boyunca en az yüzde 35 daha artan borç stoku 2016 yılında ise 152 trilyon doları geçmişti. Bu borç dağı üzerinden üretilen mali enstrümanları da içeren türev piyasalarının hacmi kriz başladığında 630 trilyon dolar düzeyindeydi. Şimdi ise 1.2 katrilyon dolara yakın bir yerlerde olduğu tahmin ediliyor. Bu miktarın yüzde 75’inin ABD, AB ve Japonya’ya ait olduğunun altını çizmek gerekiyor. (Rakamlar E. Yıldızoğlu’ndan özetlendi. Cumhuriyet 19.12.2016)

SİLAHLANMA HARCAMALARI ARTIYOR

Emperyalistler arasındaki ilişkilerin boyutlarını gösteren diğer bir unsur da silahlanma harcamalarındaki artıştır. Başta ABD olmak üzere belli başlı büyük emperyalist güçler ve onların çeşitli bölgelerdeki taşeronları ordularını yeni silahlarla güçlendirmeye, modernize etmeye hız verdiler. Aşağıdaki tablo bu konu hakkında yeterince fikir vermektedir. Rakamların da ortaya koyduğu gibi dünya çapında silahlanmaya harcanan paralar 2000 ile 2013 yılları arasında yüzde 52 artarak yılda toplam 1,7 trilyon dolara ulaşmış durumdadır.

Bu rakamların ABD için gerçeği yansıtmadığı da bilinmektedir. ABD emperyalizmi başta Ortadoğu olmak üzere çeşitli bölgelerde askeri müdahalelerde bulunmakta, “acil durum fonları, harcamaları” vb adı altında daha büyük bir bütçeyi kullanmaktadır. Bu miktarın gerçekte 1 trilyon dolar olduğu ifade edilmektedir.

 

Belli başlı ülkelerin silahlanma bütçeleri ve bunların dünya toplamına oranı ise aşağıdaki tabloda gösterilmektedir.

Bu silahlar kullanılmak için üretilmektedir. Ortadoğu’da, Arap Yarımadası’nda –Yemen- Afrika’da, Afganistan’da kullanılan, son zamanlarda Baltık ülkelerine dikkat çekici bir biçimde sevkedilen silahlar bunlardır. Çatışma bölgelerinin yaygınlığına, silahlanmanın hızlanmasına bakılarak bazı çevreler tarafından 3. Dünya Savaşı’nın başladığı tespitleri yapılabilmektedir. Kuşkusuz bu yanlış bir tespittir. Evet sert bir mücadele sürmekte, ama henüz bunun genel bir dünya savaşına dönüştüğüne ilişkin reddedilemez veriler ortada bulunmamaktadır. Ayrıca geçmişte de bölgesel savaş ve çatışmaların şiddetlendiği dönemler –Vietnam, Kore, Arap-İsrail savaşları, Afganistan, Balkanlar vb- olmuştur. Bu tür çatışmalarla bir dünya savaşı gerçeğini birbirine karıştırmamak gerekir.

Gerçek olan şudur ki, bugün emperyalistler arası mücadeleler ekonomik, politik ve askeri alanda bir önceki döneme göre daha sert bir biçimde sürmekte, iç politikalar buna uygun bir biçimde şekillendirilmektedir. Bu gidişatın genel bir dünya savaşına dönüşmesi için kuşkusuz daha fazla ve açıkça kamplaşma, büyük güçlerin karşılıklı çatışması vb. gibi ayırt edici belirtilerin ortaya çıkması gerekir.

Bugün Avrupa’dan Asya’ya, Afrika’dan Uzak Doğu’ya kadar dünyanın pek çok bölgesi kitle imha silahları ve diğer silahlarla tam anlamıyla doldurulmuş durumdadır. Halklar adeta bir barut fıçısının üzerinde yaşamaktadırlar. Silahlanmanın ve bölgesel çatışmaların bu kadar yoğun yaşandığı bir dönemde işler her an kontrolden çıkma ihtimali taşımaktadır. Yani emperyalist büyük güçlerin “kontrollü çatışma, vekalet savaşı” gibi stratejilerle yürüttükleri politikalar işleri çığırından çıkaracak provokatif gelişmelere açık ve gebedir. Bu kadar barut yığını arasında havada uçuşan kıvılcımların böyle bir tehlike yaratmayacağı ihtimali üzerine iyimserlik beslemek doğru olmayacaktır.

Atom silahlarının yıkıcılığını ileri sürerek yeni bir dünya savaşı çıkmayacağını ileri süren teorilerin varlığı bilinmektedir. İşlerin bir dünya savaşına varıp varmayacağı, mücadele eden ve hesaplaşmakta olan güçlerin rakiplerinin gücü karşısında bazı konumlarını feda edip etmeyecekleri, işler genel bir hesaplaşmaya döndüğünde atom silahlarının mutlaka kullanılacağı üzerine teoriler geliştirmenin elbette bir gereği bulunmamaktadır. Ama hatırlatmak gerekir ki, atom silahları geçmişte kullanılmıştır ve ayrıca bunların dışında da dünyayı harabeye çevirecek silahlar yeterince mevcuttur. Savaş bölgelerindeki kentlerin durumu bu açıdan açık bir fikir vermektedir. Araştırmalar 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana yaşanan çatışmalarda ölen insan sayısının, söz konusu savaşta ölen insan sayısını geçtiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Esas olan şudur ki, rakip emperyalist güçler arasında kesin hakimiyet için kıran kırana bir güç ve egemenlik mücadelesi verilmekte, bu mücadelenin alacağı biçimler –bugün barışçı, yarın barışçıl olmayan vb- iç içe geçmektedir. Bütün bu mücadeleler daha büyük çaplı silahlı hesaplaşmaya doğru ilerleme eğilimi göstermekte, eski “barışçıl” biçimlere böylece silahlı, çatışmalı biçimler her geçen gün daha fazla eklenmektedir.

BAZI GENEL SONUÇLAR

Bitirirken burada işaret edilmeye çalışılan olgular üzerinden genel sonuçlar itibarıyla bazı tespitler yapmak zorunludur. Kısaca şunların altı çizilebilir;

  1. a) Emperyalist ülkelerde iç gericiliğin güçlenmesi, dışarıdaki hesaplaşmaların daha da sertleşeceğinin belirtisidir.
  2. b) Belli başlı emperyalist ülkelerin ve genel olarak dünya ekonomisinin yavaşlayan büyüme oranları ile her kriz sonrasında “çözüm” adına geriye atılarak biriken muazzam sorunlar, dev tekeller ve emperyalist ülkeler açısından meta ihracından sermaye ihracına kadar daha sert pazar mücadelelerini de beraberinde getirmektedir.
  3. c) Bölgesel çatışmaların yaygınlaşması ve silahlanmanın artması; emperyalistler arasındaki enerji ve ham madde kaynaklarını elde etme, bunların geçiş yollarına egemen olma, pazarlara hakim olma ve bunları genişletme mücadelesinden ayrı düşünülemez. Her çatışma bölgesi rakip emperyalistin ya da emperyalistlerin kolunu bükme harekatı şeklinde sürmektedir. “Ortak düşmana” karşı “koalisyonlar” kurulduğunda da çıkar farklılıkları gizlenememektedir.
  4. d) Bütün bu etkenler emperyalistler arasındaki çelişkileri daha keskinleştirmekte ve artırmakta, eski güç ilişkileri üzerine şekillenmiş dengeleri sarsmakta, onları daha fazla “barışçıl olmayan” mücadelelere itmektedir.
  5. e) İçerideki gericileşme dışarıdaki saldırganlığı artırmakta; ancak başta emperyalist ülkelerin iç çelişkileri olmak üzere, işçi sınıfı ile sermaye arasındaki karşıtlığı ve genel olarak halkla üst sınıflar arasındaki çelişkileri de zorunlu olarak derinleştirmektedir. Çatışma, gerginlik ve kriz dönemlerinin büyük alt üst oluşları da tetiklediğini tarihsel gerçekler açıkça ortaya koymaktadır.
  6. f) Bağımlı ve ezilen ülkelerle emperyalist güçler arasındaki çelişkiler giderek daha fazla sertleşmekte, dünyanın çeşitli halkları farklı görünümlere bürünen, ama özünde müdahaleci dış güçlere nefret temelinde şekillenen mücadelelerini yaygınlaştırmakta ve yükseltmektedirler.

Bütün bunlardan sonra “Emperyalist sistem nereye doğru gidiyor?” sorusuna kısaca şu yanıt verilebilir: Dünya yeni bir alt üst oluşlar dönemine doğru artan bir hızla yol almaktadır. Yeni bir dünyanın ancak bütünüyle kokuşmuş, çürümüş, insanlığa artık hiç bir gelecek vaat edemeyen eski köhne dünyanın yıkıntıları üzerinde kurulabileceği gerçeğini unutmamak gerekiyor. Açıkçası acı ve güç olsa da, sömürünün ve sınıfların olmadığı yeni bir dünyanın filizlenmesi eskinin çökmesi üzerinden gerçekleşecektir. Bugün olup bitenlerin bu yöndeki gidişin habercileri olduğundan kuşku duymamak gerekiyor.