AKP-MHP’nin oyunu bozulabilir, referandumu ‘hayır’ kazanabilir

İhsan Çaralan

Türkiye’yi bir “tek parti tek adam rejimi”ne götüren Anayasa değişikliği TBMM Genel Kurulu’ndan geçti.

Siz Teori ve Eylem’i elinize aldığınızda muhtemeldir ki, Cumhurbaşkanı düzenlemeyi imzalamış ve referandum tarihi de (Nisan ayının ilk yarısında) belli olmuş olacak.

Kuşkusuz ki, Türkiye’de gerçek bir Anayasa değişikliği, 1982 Anayasası’nın tümden değiştirilmesi, neredeyse bu Anayasanın kabul edildiği günden beri kamuoyunda şöyle ya da böyle tartışılmaktaydı.

Bu değişiklik, başta siyasi partiler olmak üzere barolar, emek örgütleri, her türden çevreler, tek tek tanınmış kişiler tarafından istenmiştir. Ne var ki, ANAP, DYP, DSP, SHP, MHP, AKP, CHP gibi partiler kalabalık vekillerle Meclise girmiş, iktidar da olmuş, ama gerçek bir anayasa değişikliği yerine sadece sistemin ihtiyacı olan ve kendi hesaplarına gelen kimi maddeleri değiştirmekle yetinmişlerdir. Ama Anayasa’nın şoven milliyetçi, “Türk-İslam sentezci” ruhunu korumuşlar, bu “ruhun” maddeleşmiş ifadesi olan anayasa maddelerini kendi lehlerine kullanmayı tercih etmişlerdir. ’82 Anayasası’nın kötü şöhreti bu anayasaya yönelik her değişiklik girişimi için bir “peşin destek” sağlamış, sermaye partileri bu “peşin desteği” hep kullanmış, değişikliğe yönelik eleştirileri, “Cunta Anayasası’nı savunmak” şablonuyla püskürtmek istemişlerdir.

HALKLARIN ‘GERÇEK YENİ ANAYASA’ TALEBİ İSTİSMAR EDİLDİ

AKP de 15 yıllık iktidarı boyunca birkaç kez anayasa değişikliği yapmış, özellikle 2010’daki anayasa değişikliği bir devrim olarak sunulmuş, ama bu değişiklikler ileriye doğru bir adım olarak takdim edilirken, gerçekte geriye doğru iki adım atılmıştır.

Kısacası, AKP başta olmak üzere sermaye partilerinin anayasa değişiklikleri, ileriye doğru olmaktan çok “geriye doğru değişmeler” olarak gündeme gelmiştir.

Ama geride kalan 35 yıl içinde, 1982 Anayasası’nın şu ya da bu maddesinin değil bütününün değiştirilmesi talebi, onun gerici, “Türk-İslam sentezci ruhu”ndan da kurtulmak için, gerçekten “yeni bir anayasa” talebi, hep ilerici demokrat güçlerden; kendi kaderine sahip çıkmak isteyen Kürt siyasi güçleri, inanç özgürlüğü ve laik Türkiye savunucusu Alevi çevreleri ve örgütleri, aydınlar, sanatçılar, kültür insanları, kadın ve gençlik mücadelesinin unsurları, işçi sınıfının ve emek mücadelesine ön cephesinde yer alan ileri kesimler tarafından savunulmuştur.

Ancak son yıllarda, artık başkanlık sistemine geçmek gerektiğine karar verdikten sora AKP, Anayasanın değiştirilmesini de gündeme getirdi. Nitekim 2014 yılından itibaren Meclis’te AKP, MHP, CHP ve HDP’nin verdiği üyelerden oluşan bir “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” kuruldu. Ama bilindiği gibi, bu komisyon “yeni Anayasa” için 60 kadar madde üstünde anlaşmasına karşın AKP’nin “başkanlık sistemi” dayatmasıyla çalışamaz hale geldi, sonra da dağıldı! Komisyonun 1 Kasım Seçimi sonrası yeniden kurulması için bazı girişimler yapıldıysa da, komisyon çalışır hale gelmedi, tabiri caizse kendiliğinden söndü!

Tam da; “Artık herhalde Erdoğan fiili başkanlıkla yetinecek, artık bir Anayasa değişikliği zorlaması yapmayacak” denildiği bir zamanda, 15 Temmuz darbe girişiminin arkasından yapılan “Yenikapı ruhu” çağrıları, Hükümetin terörle mücadele konsepti çerçevesinde ilan ettiği OHAL, ülkeyi KHK’lerle yönetme girişimlerine fırsat sağladı. Yanı sıra MHP Genel Başkanı Bahçeli ve ekibinin MHP’nin başından atılacağı bir sürecin hızla ilerlemesi karşısında AKP’nin uzattığı eli tutan Bahçeli, ortada ne fol ne yumurta varken, partisinin bir grup toplantısında meydan okuyan bir üslup da kullanarak, “Haydi bakalım AKP başkanlık sistemini getirecek bir Anayasa değişikliğini Meclise getirsin çıkaralım ve halka götürelim” diye çağrı yaptı.

AKP, bu çağrının arkasından, “tek parti tek adam rejimi”ne geçişin belgesi olan 18 maddelik bir Anayasa değişikliğini, MHP ile de diyalog içinde Meclis’e getirdi. 21 Ocak 2017 günü sabaha doğru bu AKP-MHP koalisyonunun Anayasası diyebileceğimiz değişiklik, “gizli oy ihlali”, “sahte oy kullanılması”, MHP’li vekillere yönelik “ahlaksız teklif” tartışmaları içinde, kaba güç de kullanılarak, Meclisten 339 vekilin desteği ile geçirildi. Nisan’da referandum olacak!

Böylece Türkiye’nin ilerici güçleri ve halklarının 35 yıllık gerçek bir yeni anayasa talebi MHP-AKP tarafından istismar edilerek, 1982 Anayasası’ndan bile geri bir rejimin tarifi güvenceye alınacak biçimde 1982 Anayasasının değiştirilmesine ilişkin düzenleme TBMM Genel Kurulu’ndan geçirildi.

ANAYASALAR SINIFLAR MÜCADELESİNİN EN SERT YANSIDIĞI BELGELERDİR

Meclis’ten geçirilen Anayasa değişikliğine, kamuoyu ve muhalefetten iki başlıca itiraz yapıldı, yapılıyor.

Bunlardan birincisi; Anayasanın yapılma koşullarının anti-demokratik olduğudur. Meclis’teki tartışmaların sınırlandırılmasından OHAL koşullarına, HDP’nin Meclisten dışlanmasına, eş başkanlar dahil her kademeden binlerce HDP yöneticisinin tutuklanmasına kadar anti demokratik koşullarda yapılıyor olması, anayasa değişikliği karşısındaki başlıca itiraz durumundadır. Dahası bu itiraz, Anayasaların tümü ya da şimdi yapıldığı gibi esasına ilişkin kapsamlı değişiklerin, bir anayasa yapmak için seçilmiş, çeşitli sınıf ve tabakalardan gelen temsilcilerin oluşturacağı bir “Kurucu Meclis” tarafından yapılması gerektiğine kadar götürülmektedir.

Meclis’ten geçirilen anayasa değişikliğine ikinci ve daha temelli bir itiraz ise, Anayasa’nın ülkenin başlıca sorunlarının çözümüne imkan tanıyacak değişiklikler[1] yerine, AKP iktidarının sürgit devamı anlamına gelecek bir “tek parti tek adam rejimi” için yapılan değişikliğe indirgenmiş, daha doğrusu mevcut Anayasa’nın bu değişiklikle “tek parti tek adam rejimi”ni güvenceye alacak bir anayasaya dönüştürülmüş olmasıdır.

Kuşkusuz ki her iki itiraz da son derece yerindedir ve sonuna kadar da haklıdır.

Ama bütün bu itirazlara karşın, AKP-MHP koalisyonu, Meclis’teki parmak sayısına dayanarak, bundan endişe ettiklerinde de “açık oy” dayatması yaparak, vekilleri baskı altına alıp Anayasa’da istedikleri değişiklikleri yaptılar ve “Cumhurbaşkanlığı sistemi” adı altında, “Türk usulü bir başkanlık sistemi”ni referanduma sunacak hale getirdiler.

Kuşkusuz yukarıdaki itirazlar, sadece şekli itirazlar da değildir. Türkiye’nin laik ve demokratik bir ülke olmasını isteyen ilerici demokrat güçlerin, Türkiye’nin mezhep ve milliyet çatışmaları yerine halkların kardeşleştiği, eşit haklar temelinde bir arada yaşadığı bir ülke olmasını isteyenlerin, ülkenin işçi ve emekçilerinin serbestçe örgütlenmesini ve daha yaşanır, bağımsız, laik ve demokratik bir Türkiye isteyenlerin itirazlarıdır.

Çünkü bu kesimler halkların kendi kaderlerine sahip çıkmalarını, bunu yaparken de anayasalarında nelerin olması gerektiğinin halk tarafından belirlenmesini, bunun için de anayasaların mümkün olan en demokratik koşullarda tartışılarak, çeşitli toplumsal kesimlerin üstünde uzlaşarak Anayasa yapmalarını isterler. Ama bu, sadece istenmekle olmaz, olmuyor da. Tersine anayasa yapmanın diğer tarafını oluşturan gerici güçler, anayasaları kapalı kapılar arkasındaki gizli pazarlıklarla, ahlaksız teklifler ve şantajlarla, iç ve dış gericiliğin yönlendirmesiyle, al takke ver külah biçiminde yapılmasından yanadırlar.

Liberaller, toplumun sınıfsız zümresiz bir kalabalık olduğunu kabul eden çevreler, anayasaların kendi başına bir “kutsallığı” olduğunu, bir “uzlaşama metni” olması gerektiğini öne sürmektedirler.

Oysa gerçek bu iddiaların tam tersini göstermektedir. Çünkü anayasaların herkesin üstünde anlaştığı belgeler olması gerektiği iddiası kulağa çok hoş gelen bir iddia olsa da, gerçekte anayasalar tüm toplum kesimlerinin üstünde uzlaştığı bir uzlaşma metninden çok, sınıflar (pratikte çeşitli güç odakları) arasındaki çatışmanın en sert olduğu dönemin çelişkilerini ifade eden metinler olmuşlardır. Bu yüzden de anayasalar genellikle devrimler ya da karşı devrimlerden (askeri darbeler ya da çeşitli kılıflar altında güç odaklarının bir bölümünün ötekilere karşı darbe yapması gibi) sonra çıkarılan belgelerdir. Yani anayasalar, toplumdaki çeşitli güç odaklarının ellerindeki her araçla mücadele edip, bu mücadelenin galiplerinin ve mağluplarının belirlendiği, galibin (galiplerin) taleplerinin tüm toplumun talebiymiş gibi anayasa güvencesine aldığı belgelerdir. Yoksa olağan koşullarda yapılan anayasa değişiklikleriyle, çeşitli güç odakları arasında belki tali konularda yeni uzlaşmalar yapıldığında bazı maddelerin değişmesi söz konusu olmaktadır. Ki, bu değişikliklerde bile toplumun tüm güçlerinin uzlaştıkları bir değişiklik olmamakta, tersine sonucu, toplumdaki bazı güçlerin karşı, bazılarının taraf olduğu bir mücadele belirlemektedir. Anayasaların tümden yeniden yapılması ya da şimdi olduğu gibi kısmi görünen ama anayasanın temelli değiştirilmesinin söz konusu olması durumunda, anayasalar, bütün tarafların uzlaştığı değil, ama en azından taraflardan birinin diğerlerini bir biçiminde alt ettiği koşullarda yapılmaktadır.

Kısacası, pratikte bu iki eğilim çarpışır ve sonunda anayasalar da diğer sınıfsal sorunlarda olduğu gibi, karşılıklı mevzilenen sınıf güçlerinin, bu sınıf güçlerinin pratikteki yansıması olan güç odaklarının mücadelesi tarafından belirlenir. Hatta anayasaların, gerek yapılış biçimleri gerekse güvenceye aldığı talepler (içerik) bakımından sınıflar mücadelesinin en sert yansıdığı belgeler olduğunu söylersek, yanlış bir şey söylememiş oluruz.

TÜRKİYE’DE ANAYASALAR NASIL DEĞİŞTİ?

Yüzyıla yaklaşan Cumhuriyet tarihinde dört anayasa yapmış (şimdi beşincisi denenmektedir), sayısız anayasa değişikliğinde bulunmuş bir ülke olarak, Türkiye, bu konuda bir labaratuvar gibidir.

Kurtuluş Savaşı koşullarında, savaşa katılan kesimlerin taleplerinin de yansıdığı anti-emperyalist, ilerici güçlerin anayasası olarak, 1921 Anayasası bir yana bırakılırsa, Cumhuriyet döneminin dört anayasası şöyle değişmiştir:

1924 Anayasası: Kurtuluş Savaşı’nda Kemalistlerle ittifak yapan İttihat Terakkicilerin, İslamcı odakların ve Kurtuluş Savaşı’na katılan Kürt güçlerinin tasfiyesinin üzerinden (yani onların isteklerini umursamayan) ve onların anayasanın oluşturulmasına katılmasının da engellenmesiyle biçimlendirilmiştir.

1961 Anayasası: Demokrat Parti’nin (DP) ve dayanaklarının, giderek bir DP diktatörlüğüne evrilen yönetimlerine karşı, “güçler ayrılığını esas alan” ve Batılı ülkelerde 2. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan anayasalardaki “insan hakları”, “bireysel ve toplumsal özgürlükler” ve “sosyal devlet normları”nı eğip bükerek olsa da, az çok benimseyen bir “rejim” tarif eden anayasa olarak biçimlenmiştir. Dolayısıyla DP’nin iktidarını sembolize eden güçler ve onların kamuoyunda tanınan sözcüleri dışlanarak oluşturulan bir “Kurucu Meclis” toplanarak yapılmıştır. DP’nin devamı olan Adalet Partisi (AP) kuruluşundan itibaren bu anayasaya karşı çıkmaya başlamış, yargının (Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın) yürütmenin kimi eylemlerini iptal etmesinden, kişisel ve toplumsal özgürlüklerin kullanılarak iktidarının sınırlanmasına yönelik girişimlerden şikayet etmiş, örneğin “planlı kalkınma modeline” karşı çıkmış, üniversite, TRT özerkliği gibi konularda sürekli itirazlarda bulunmuş, ancak anayasayı değiştirmek için herhangi bir girişimde bulunma cesaretini gösterememiştir. Ama AP’nin bu isteklerinin en azından bir bölümünü, AP Hükümeti’ne karşı bir darbe gibi görünen, gerçekte ilerici demokrat güçlere karşı bir darbe olan   12 Mart Darbesi gerçekleştirmiştir. 12 Mart darbecileri, bireysel ve toplumsal özgürlükleri tarif eden maddeler başta olmak üzere, 1961 Anayasası’nın 40 maddesini, AP’nin Meclis çoğunluğunu arkasına alarak değiştirmiştir.

1982 Anayasası: 1961 Anayasası’ndaki “demokratik normların” tümden tasfiye etme başarısını 12 Eylül cuntası göstermiştir. Yüzde 60 cuntanın ad ad çağırdığı, geri kalanları da cunta tarafından veto edilmeyen üyelerden oluşan “Danışma Meclisi”, 1982 Anayasası’nı hazırlamış, “hayır” propagandasının açıkça yasaklandığı, örneğin “Hayırlı sabahlar” dediği için insanların gözaltına alınıp sorgulandığı, “Eğer evet çıkmazsa cunta gitmeyecekmiş” şantajları eşlinde yürütülen bir “evet” kampanyasının arkasından referandum yapılmış ve katılanların yüzde 92.5’i bu Anayasaya “evet” demiştir! Ve daha o günden beri de 1982 Anayasası, az çok demokrasiden yana olan ya da demokrat görünmek isteyen herkesin karşı olduğunu ve iktidara gelirse değiştirilmesi için çalışacağını vaat ettiği bir anayasa olmuştur. Ama 12 Eylül Anayasası, bugüne kadar da pek çok maddesini değiştirilmesine karşın “ruhuyla” ve çeşitli antidemokratik maddeleriyle bugüne kadar yürürlükte kalmıştır. Bugün de MHP-AKP koalisyonu o gerici antidemokratik ruhu koruyarak, hatta bu ruhu daha da güçlendirecek maddeler getirerek, rejimi yeniden “tek adam ve tek parti rejimi” olarak tarif etmiştir. Çünkü bir cunta Anayasası olarak ’82 Anayasası’nın ruhu, “tek adam tek parti” fikriyle son derece uyumludur. Böylece AKP-MHP ittifakı, artık kimsenin savunmadığı 12 Eylül Anayasası’nı, bir doping yaparak yeniden canlandırmak yoluna girmiştir.

Cumhuriyet’in 100 yıla yaklaşan “Anayasa yapma” tarihi dikkate alındığında açıkça görülmektedir ki, Cumhuriyet tarihinde yapılan bütün anayasalar olağan olmayan koşullarda, hatta sıkıyönetim koşullarında yapılmıştır. 12 Mart darbecileri de, yeni bir Anayasa yapmadılarsa bile, eski anayasanın 40 maddesini değiştirerek, Anayasa’yı, yapabildikleri kadar kendi amaçlarıyla uyumlu hale getirmişlerdir. Nitekim Erdoğan-AKP yönetimi de bu geleneği bozmamış, 15 Temmuz darbe girişimini halka karşı bir darbeye dönüştürüp, tüm Türkiye sathında OHAL ilan ederek ülkeyi KHK’lerle yönettiği koşullarda anayasayı değiştirmeye (doğrusu anayasanın esasını değiştirmeye) yönelmiştir.

Yani “Anayasalar, toplumun tüm kesimlerinin üstünde anlaştığı ‘temel uzlaşma’ belgeleridir, bu yüzden de yapılırken toplumun tüm kesimlerini temsilcilerinin katıldığı Kurucu Meclislerde yapılır” demek[2], bir dilek ve “ideal bir formülasyon” olarak kaldığı sürece bir iyi niyet ifadesidir. Bu yüzden de böyle bir talep, bir “Kurucu Meclis” için mücadeleyle ve bu “Kurucu Meclis”te toplumun ilerici güçlerinin, yeni bir Türkiye isteyenlerin önemli bir mevzi tutması mücadelesiyle birleştiği ölçüde anlamlıdır.

Tersine, bir anayasa mücadeleleri tarihi de olan son iki yüzyılda Avrupa’daki anayasalar da, Türkiye örneklerinde de olduğu gibi, sınıfların ve onların çeşili örgütlenmeleri olan güç odaklarının çatışarak, az çok bir yenen ve yenilenler ilişkisinin oluştuğu koşullarda yapılan ve “galiplerin” damgasını taşıyan belgelerdir. Bu Anayasalarda kimin hangi taleplerinin güvenceye aldığını belirleyen de galip gelenlerin pozisyonudur.

Bu gerçek elbette, “Madem ki anayasaların nasıl olacağını güç belirliyor, o zaman gerici güçlerin anayasaları en gerici metinler olarak ve sınırsız bir baskı ortamında yapması da haklarıdır” gibi bir sonuç çıkmaz.[3] Tersine, anayasaların herkesin üstünde uzlaştığı değil, ama gücü elinde bulunduranların dünya ve ülkenin koşulları (ve getirdikleri sınırlılık) içinde egemenliklerinin belgesi olarak biçimlendiği anlamı çıkar. Aksi, gücü ele geçirenin yapacağı her şeyin haklı ve doğru olduğu gibi absürd bir sonuca götürür ki, bu doğru değildir. Tersine insanlığın geldiği uygarlık düzeyi, toplumun önceki mücadeleler içinde kazandıklarının savunulması, bunların ortadan kaldırılmasının doğruluğu ya da haklılığını gösteremez. Ancak bunlardan, gücü ele geçiren gericiliğin hakka hukuka bakmayacağını, ama ancak mücadelenin dilinden anlayacağını anlamamız gerekir.

Nitekim, 21 Ocak 2017 günü TBMM Genel Kurulu’ndan geçirilerek referanduma götürülmesine karar verilen anayasa değişikliği, toplumda oluşan yeni anayasa talebinin AKP-MHP koalisyonu tarafından istismar edilerek, geriye doğru bir değişimin dayanağı yapılmıştır. Ve Meclis’te AKP-MHP koalisyonu her yola başvurarak ilk raundu kazanmıştır. Şimdi referandumda ikinci bir güçler savaşı yapılacak, mücadele bu sefer referandumda verilecek. AKP-MHP ortaklığı, referandumun OHAL koşullarında binlerce siyasetçinin cezaevinde olduğu koşullarda yapılmasında bir beis duymayacağı gibi, referandumda da ellerindeki her imkanı kullanarak, baskı, tehdit, şantaj, rüşvet vb. her yolla vatandaşı kendi doğrultusunda oy kullanmaya zorlayacaktır. Bundan şüphe etmek için ya hayattan hiç öğrenmemiş ya da aşırı iyimser olmak gerekir.

AKP-MHP KOALİSYONU ANAYASAYI HANGİ KOŞULLARDA DEĞİŞTİRİYOR?

Partili Cumhurbaşkanlığı sistemi” adı altında getirilen “Türk tipi başkanlık sistemi” değişikliğinin ilk ayağının terörle mücadele konseptine eklenen OHAL koşullarında yapılmış olması bir rastlantı değildir.

Tersine, eğer Erdoğan-AKP yönetimi;

  • – 7 Haziran seçimindeki yenilgisinin ardından 1 Kasım seçiminde elde ettiği başarıyla siyasi ve psikolojik üstünlüğü ele geçirmeseydi,
  • – 15 Temmuz darbe girişiminin başarısızlığa uğraması sonrasında durumu kendi darbesine dönüştürüp, halk güçlerine karşı başarılı bir darbe gerçekleştirmeseydi,
  • – 15 Temmuz darbe girişimi bahane edilerek OHAL ilan edilmesi ve terörle mücadele konseptine, KHK’lerle yönetim eklenmeseydi,
  • – Savaş politikalarına karşı çıkarak barış, Kürt sorununun demokratik çözümü, özgürlük ve demokrasi talepleriyle, laik ve demokratik bir Türkiye için mücadele eden güçler, son bir yıl içinde mevzilerinden geriye atılmasaydı… Erdoğan-AKP yönetimi, “tek parti tek adam rejimini” getirecek bir anayasa değişikliği için harekete geçemezdi. Dahası MHP ve onun lideri Devlet Bahçeli, eğer ilerici demokrat güçler geriye itilmemiş olsaydı; AKP’ye, “Haydi getirin başkanlık sistemini, Meclisten geçirelim” çağrısı yapamazdı![4]

Velev ki MHP AKP’ye, “Getirin Anayasa değişikliğini Meclis’e, çıkaralım” çağrısı yaptı; Erdoğan-AKP yönetimi, MHP’nin bu çağrısını ciddiye alarak harekete geçemeyeceği gibi, MHP-AKP ortaklığında bir anaysa değişikliğinin ülkenin birliği bütünlüğü açısından bir yararı olmayacağı gibi ayırımcılığı güçlendireceğini iddia ederek, MHP’nin girişimini reddederdi.

Kısacası, bugün Erdoğan-AKP yönetimi MHP ile ortaklaşarak bir rejim değişikliğine yol açacak kapsamda bir anayasa değişikliği yapmaya cesaret ediyorsa, bunun başlıca nedeni, son bir-bir buçuk yıl içinde gerçekten yeni bir anayasa ve laik ve demokratik bir Türkiye isteyen güçlerin mücadelesinin hayli geriletilmiş olmasından dolayıdır. 15 Temmuz darbe girişimi, Lozan tartışmaları, Sevr tartışmaları, “ülkenin bekası” üstünden uydurulan kurt masalları, gerçek, “yakın ve somut bir tehlike”ymiş gibi gösterildi, gösterilmeye devam ediyor. Ama bunlar sadece bahanedir!

İLK RAUNDU AKP-MHP KAZANDI AMA MÜCADELE HENÜZ BİTMEDİ!

Yani bugün karşı karşıya olduğumuz sorun, AKP’nin vekillerinin ve yöneticilerinin “tek parti tek adam rejimi”nin ülkeyi diktatörlüğe götüreceğine ya da böyle bir rejimin MHP’yi bitireceği ve ideali olan Türkiye tasarımıyla çeliştiğine ikna edilmesi değildir. Çünkü onlar için; söz konusu olan iktidarsa, o iktidarın en güçlü biçimde elde edilmesi ise, Sevr’di, Lozan’dı, “Türkiye’ni bekası”ydı, vatan milletti, hepsi teferruattır!

Dolayısıyla bir araya gelen en gerici güçlerin, ülkeyi daha geriye götürmesinin tek ve gerçek engeli, ilerici demokrat güçlerin, onların bu girişimlerini engelleyecek bir mücadele mevzisi tutuyor olmalarıdır. Bugün de bu gidişatı değiştirmek, gerici güçlerin “tek parti tek adam rejimi”ni getirmelerini önlemek mümkündür ve bunun yolu, özgürlüklerin genişletildiği, halkın iradesinin Meclisler yoluyla ortaya konabildiği bir Türkiye talebi etrafında birleşen Türkiye halklarının referandumdan Meclis’te oynanan oyunu bozacak bir gücü çıkarabilmesinden geçmektedir.

Elbette burada, “Türkiye’nin ilerici demokrat güçleri gericiliğin, faşist odakların bu hamlesinin önünü kesecek imkanlara sahip midir?” sorusu da gündeme gelmektedir.

Bu sorunun yanıtı tartışılmaz biçimde “evet”dir.

AKP ve MHP kurmayları; referandum sürecini, MHP ve AKP’nin “Evet”, HDP ve CHP’nin ise “Hayır” çıkarmak için uğraşacağı, dört partinin mücadelesinin belirleyeceği bir kampanya olarak tarif etmektedir.

Meclis’teki bileşim açısından bakıldığında bu mantıklı bir tarif gibi görünse de, gerçek öyle değildir. Çünkü MHP ve AKP’in tabanında “tek parti tek adam rejimi”ne karşı çıkacak azımsanmayacak bir kitle olduğu, yakın tarihli anketlerde de açıkça görülmektedir. Dahası “Bu anayasa değişikliğine hayır” diyecek kitle, CHP ve HDP tabanından da çok daha geniştir.

‘HAYIR’ GÜÇLERİ ‘EVETÇİLER’İ YENİLGİYE UĞRATABİLİR

Meclis salonlarından “sahaya” indiğimizde, CHP ve HDP’ye oy veren kesimler dışında;

  • – Seçimlerde belki halen MHP ve AKP’ye oy veren, ama “tek adam rejimine hayır” diyecek oldukça geniş bir kesim,
  • – Kendilerini CHP veya HDP’li olarak tarif etmeyen; talepleri etrafında birleşebilen gençlik ve kadın çevrelerinden işçilerin emekçilerin ileri kesimlerine, akademisyenlerden aydınlara, sanatçılara, kültür insanlarına kadar, ortak bir mücadele hattında birleştiklerinde ülkedeki gidişata damgasını vuracak geniş ve mücadeleci bir kesim de vardır.

Bu yüzden de “sahaya” “bir tarafta AKP ve MHP, öteki tarafta CHP ve HDP var, herkes de onların etrafında birleşecek” gibi bakmak, sadece AKP-MHP koalisyonunun işini kolaylaştıran bir kamplaşmadır.

Burada sorun kimin hangi partiden yana oy kullanacağı değil, Anayasa değişikliği ile getirilecek “tek parti tek adam rejimi”nin, ülkenin karşı karşıya olduğu; Sevr ve Lozan tartışmaları etrafında gündeme getirilen ülkenin “beka sorunu”ndan Kürt sorununun çözümüne, Alevilerin inanç özgürlüğü taleplerinden, Suriye ve Irak’taki askeri girişimlere, IŞİD’le mücadeleye, OHAL uygulamalarına, basın üzerindeki baskılardan grev yasaklamalarına kadar sayısız sorundan hangisini çözeceğidir.

Biraz daha sadeleştirirsek; soruyu, “Böyle bir rejim değişikliği ülkenin sorunlarını çözecek mi yoksa büyütecek mi?” biçimine getirebiliriz.

Kısacası bugün soru; “Türkiye’nin devasa sorunlarının çözcmü için ihtiyaç olan, bütün yetkilerin yüzde 50’den bir oy fazla almış ‘partili Cumhurbaşkanı’ denilen tek kişide toplanması mıdır, yoksa halkın yüzde yüzünün oyuyla oluşmuş bir Mecliste olması mı?” şeklindedir ve böyle ortaya konmalıdır.

Yapılacak referandumda “evet” diyenler, “bütün yetkinin tek kişiye devredilmesi”ni kabul etmiş olacaklardır. “Hayır” diyenler ise “halk iradesinin özgürce seçilmiş Meclis’te tecelli etmesini isteyenler” olacaktır.

Kuşkusuz ki “Evet” cephesinin başını çeken AKP-MHP koalisyonunun elinde hem devletin ve Hükümetin devasa imkanları, hem de bu partilerin çok geniş mali ve kadro rezervi vardır.

Hayır” cephesi ise, bir yandan polis güçleri ve yerel milislerin baskısı, OHAL yasakları ve KHK’lerin tehditleri altında, öte yandan basın özgürlüğü ihlalleri, TV’lerin, gazetelerin, dergilerin kapatıldığı, HDP’li vekillerin ve binlerce yerel siyasetçinin cezaevlerine atıldığı koşullarda gerçekleri savunacaklardır.

Ama bütün bu zorluklara karşın; haklılıklarına ve halkın gerçekleri anlama ferasetine duydukları güvenle hareket ederlerse, ellerindeki imkanları gerekli cesaret ve yaratıcılıkla kullanabilirlerse, bu devasa “evet” kampanyasının çanına ot tıkayabileceklerdir. Çünkü, “evet”çilerin maddi imkanları sınırsızsa bizim de haklılılığımızdan, tarihin çarkını ileriye döndüren büyük davadan aldığımız gücümüz vardır.

Sorun böyle açıkça ve doğru biçimde ortaya konabilirse, halkın her kesiminin mücadeleye kendi imkanlarını da koyarak katılmasının önünü açacak bir mücadele hattının geliştirilmesi başarılırsa, bunun için gerekli beceri ve gayret gösterilebilirse, Türkiye halkının gerçeği anlayacağına, MHP ve AKP koalisyonunun çanına ot tıkayacağına güvenmemiz için çok neden vardır.

[1] Kürt sorununun demokratik çözümünün, Alevilerin inanç özgürlüğünün, işçi sınıfı ve emekçilerin örgütlenmesi ve mücadelesinin önündeki engellerin kaldırılması, basın ve ifade özgürlüğünün, kişisel ve sınıfsal özgürlüklerin önündeki engellerin kaldırılması, yargı bağımsızlığı, halk iradesinin Meclis’e yansımasını önleyen siyasi sınırlamaların kaldırılması vb.

[2] Eğer anayasa değişikliği, toplumda nispeten daha barışçıl koşulların egemen olduğu bir dönemde yapılıyorsa ve değiştirilecek maddeler üstünde geniş bir uzlaşma varsa, değişiklikler elbette toplumdaki başlıca güç odaklarının uzlaşmasıyla da yapılabilir. Ama bu tamamen rastlantısaldır. Asıl olan anayasaların karşıt güçlerin mücadelesinin en sert yansıdığı belgeler olmasıdır.

[3] Gerici güçler anayasaların da gerici, tüm ilerici normlara ve değerlere kapalı metinler olarak yapmak isterler ama onlar da bir yandan kendi iç çatışmaları öte yandan dünyadaki demokrasi ve özgürlük akımları, ülkedeki siyasi geleneklerin bıraktığı miras gibi sınırlılıklarla karşı karşıyadırlar. Nitekim 12 Eylül’ün cuntacıları da hiç de istememelerine karşın “kuvvetler ayrılığı”nı ya da kimi sosyal ve sınıfsal hakları eğip bükerek de olsa anayasal güvenceye almak zorunda kalmışlardır.

[4]Şu olsaydı, bu olsaydı” demenin “tarihin yeniden yazılması”nın elbette gerçek hayatta bir karşılığı yoktur. Ama burada, AKP-MHP koalisyonunun anayasa değişikliğinin önünü açmak için hangi gerici girişimlere başvurarak demokratik anayasa talebin önün kestiğini ve kendi “tek parti tek adam rejimi”nin anayasasını yapmaya giriştiğinin anlaşılması içen böyle “şartlı cümleler” kurulmuştur.