Birlik: Kapsamı ve olanakları

Nuray Sancar

Geçen yüzyılın ilk yarısında Avrupa’yı bir kan gölüne çevirerek milyonlarca insanın ölümüne, göç ederek yer değiştirmesine, toplama kamplarında imha edilmesine neden olan Nazizmin yenilgiye uğramasından sonra, dünya emekçilerinin çıkardığı ders “bir daha asla” idi. Bugünle kıyaslandığında epey bir bölümü örgütlü, 1918-1923 yılları arasında Almanya, Avusturya, İtalya, Bulgaristan, Macaristan gibi ülkelerde başarıyla sonuçlanmasa da devrimci ayaklanmalara imza atan, Rusya’daki işçi devrimini de büyük bir heyecanla karşılayan işçi sınıfı ve emekçilerin geniş bir kesimi için, rejime hukuki bir çerçeve çizen, kanıksanmış Anayasal düzenin bizzat burjuvazi tarafından kolaylıkla gözden çıkarılabileceği, başlangıçta ufuk dahilinde değildi. Burjuva demokrasisinin düzen koruyan sübaplarının ya da bariyerlerinin sanıldığından daha iğreti olduğunu gösteren ve Mussolini taraftarlarının Roma’ya yürüyüşünden itibaren ciddi bir politik güç olarak ortaya çıkan faşizmin ilk sinyallerinin doğru alınamadığı o süreçte, birçok ülkenin işçi ve emekçileri, faşizmin bu kadar yaygın bir karşılık bulacağını düşünmüyordu.

Bu yüzden güçler ayrılığına dayanan parlamenter sistemin “Roma’ya yürüme”den de ilga edilebileceğini gösteren Alman faşizminin, İtalyan tecrübesinin bir istisna olmadığını kanıtladığı koşullarda, bu insanlık belasını püskürtmek için gerekli birleşik eylemin örgütlenmesinde bir hayli gecikilmişti. Böylece Nazizm 1. Dünya Savaşında ağır yenilgiye uğrayarak Versay Anlaşmasıyla Alsace-Lorrain gibi ekonomik bakımdan önemli bölgelerini Fransa’ya kaptıran, on yıllarca sürecek bir borç yükümlülüğüne sokulan; ordunun, bürokrasinin ve diğer devlet kurumlarının işleyişinin müttefiklerle yapılan anlaşmalarla hükme bağlandığı ülkede, bu anlaşmanın sonuçlarıyla gururu yaralanmış Alman işçi ve emekçilerinin kışkırtılmış ulusal duygularını, ırkın temizlenmesi ve yüce Almanya idealine tahvil ederek, kaybettiklerini geri almak için gün saymaya başlayan mali sermaye, kendi iç rekabetinden kaynaklanan ayak sürçmeleri de kısa sürede bertaraf ederek iktidarını sağlamlaştırdı.

Eski dünyayı yıkabilmek için birkaç kez ulusal veya yerel düzeylerde ayaklanmış olan emekçilerin, yenilgi ve ağır kayıplarla sonuçlansa da bu hareketlerinden geriye kalan güçlü sistem eleştirisinin, geniş kesimlerde yarattığı yankı güvensizlik olmuştu. Kitlelerde mevcut sisteme karşı güvensizliğin Almanya’nın refahını ve güçlenmesini her şeyin üstünde tutuyormuş gibi görünen ve işçilere vaatlerde bulunan Nazizmin popülizmine emilmesi bugün bakıldığında bile bir sürpriz değildir.

Kuşkusuz devrimci ayaklanmaların ortaya çıktığı ülkelerde iktidarda olan yerel ve ulusal hükümetlerin sosyal demokrat sahipleri ya da partnerlerinin, ayaklanmaların bastırılmasında oynadığı rol, işçi sınıfının önemli bir bölümünün örgütlendiği sendikaları kontrol eden bu partilerle birlikte oluşturulacak bir cephenin oluşumunu da bir hayli zora sokmuştu. Ancak tek sebep bu değildir. Siyasetin bu yakın-tarihsel defosu, Hitler’in iktidara geldiği yıl 4.5 milyon oy alan Alman Komünist Partisinin, kendi etkisindeki sendikalar ile sosyal demokrat sendikalardaki işçiler arasında “tabandan” ittifakı zorlarken ortaya çıkan sorunları kolay aşamadı. Partinin faşizme karşı emekçilerin en geniş birleşik cephesini oluşturmak için gerekli manevrayı yapmasını zorlaştıran faktörlerden biri de kent ve kır yoksulları arasındaki çalışmasının zayıf olmasıdır. Derin bir yoksulluk içinde yaşayan, bu kesim ve tabakalardaki hoşnutsuzluk Nazizmin, kitle tabanını geliştirmesinin önemli dayanaklarından biriydi ve özellikle Almanya’da halkın, yaklaşan tehlikenin boyutları hakkında yeterli bir birikim oluşturulmasını sağlayacak deneyimden yoksunluğu ortak bir mücadelenin imkânlarını önemli ölçüde sınırlıyordu.

İtalyan ve Alman faşizminin güçlenmesi Avrupa’nın diğer emekçilerine faşizmin ulusal sınırlar içindeki yükselişinin tek bir biçimi olmadığını gösterdi. Kimi zaman kitle tabanı sağlanarak yapılan siyasi bir darbe, kimi zaman anayasal sistemin boşluklarını genişletip kanırtarak kendine alan açan bir gericilik, İspanya’da olduğu gibi iç savaştan kazanılan zafer, kimi zaman da doğrudan doğruya sandık sonuçlarından güç devşiren bir yasal görünüm altında, faşizm bulabildiği her yolla yükseliyordu. Fransız işçi ve emekçilerinin kurabildiği ilk cephe, faşizmin artık ete kemiğe büründüğü, ülkenin işgal tehdidi altında bulunduğu bir tarihe tekabül eder. Almanya’da Komünist Parti yasaklanmış ve kadrolarının önemli bir kesimi ya öldürülmüş ya da ülkelerinde yaşayamaz hale gelmiş, sosyal demokrat partiler parlamentolardan tasfiye edilmeye ve liderleri tutuklanmaya başlamış, parlamento dağıtılmış veya tek parti diktatörlüğünün bürosuna dönüşmüş, burjuva liberal olanları dahil bütün basın yayın organları kapatılmış, çıkarılan yasalarla mevcut işgücü militarist düzene tabi tutulmuştur. Bütün bunlara rağmen ortaya çıkan direniş ve grevler ise şiddetle bastırılmıştır. Ve açık bir işgal gücü olarak palazlanan Nazizmin, Fransız burjuvazisinin işbirliğini sağlamaya başladığı zamandır bu.

Bıçağın kemiğe dayandığı süreç, komünist partilerin etkisiyle birçok ülkede sosyalistler, komünistler, sosyal demokratlar, henüz mali sermayenin “en gerici, en şoven” bloğuna dahil olmamış liberal burjuvazinin değişik kanatları, aydınlar arasında birleşik cephe tartışmasının güçlendiği ve ortak mücadelenin bir ölüm kalım meselesi haline geldiği süreçtir ve bundan sonra önemli adımlar da atılmıştır. Faşizmin açık işgaline uğramış ülkelerde de halk cepheleri ulusal kurtuluş mücadelesinde önemli roller oynamış; halk cephelerinde birleşen güçler, zaferden sonra da başta halk demokrasisi ülkeleri (Bulgaristan, Çekoslovakya, Romanya, D. Almanya gibi) olmak üzere iktidara gelmişler ya da parlamentolarda önemli bir güç (Fransa, İtalya gibi) oluşturabilmişlerdir.

Dimitrov, faşizmi “mali sermayenin en gerici en şoven en emperyalist unsurlarının” açık terörcü diktatörlüğü olarak tanımlar. Her biri tek tek göz önüne alındığında faşizmin yükseldiği ülkelerdeki iç siyasi çekişmeler ile sınıflar arasındaki ilişkilerin düzeyi farklılıklar gösterse de, dünya burjuvazisinin, sosyalizmin inşa edildiği Sovyetler Birliği’ne yönelik nefreti, emperyalist güçler arasındaki çelişkilerin diplomasinin sınırları içinde çözülemeyeceği bir kavşağa gelmiş olması ortaktır. Faşizm tekelci burjuvazinin en büyüklerinin artan merkezileşme eğiliminin aynı zamanda siyasal bir merkezileşmeyle sürdürüldüğü, artık eskisi gibi yönetilmek istemediğini her biçimde dile getiren halk sınıflarıyla çelişkilerin çatışmaya evrildiği belirli bir evrede, dünyayı kan gölüne çevirmek pahasına bulduğu terörcü bir çözümdür. İşlerin artık eskisi gibi seyredemediği; işçi ve emekçilerin kapitalizme karşı nefretinin arttığı; eski kurumların, söylemlerin, işleyişin hükmünü yitirdiği ancak halkın kapitalizmi yıkmak için yeterince güçlü ve örgütlü olmadığı, değişim için ayağa kalktığı anda da yenilgiye uğradığı koşullarda, emekçilere verdiği taviz ya da kısmi şiddetle ayakta duramaz hale gelen, tam ve topyekûn kontrolü altına alabileceği bir rejim dizaynına ihtiyaç duyan; mevcut düzenin kuralları kuralsızlıkla değiştirildiğinde yağma, soygun, talan ve fetih biçiminde sermaye birikiminin en ilkel ve en vicdansız yollarının önünde açılabileceğini düşünen burjuvaziler, en çok emekçilere ama giderek merkezileşen tekelleşme adına, en güçlü ve imtiyazlının diğerini soğurmasına ya da ortaklığa zorlanmasına yol açacak biçimde birbirlerine karşı da bu teröre başvururlar. Ancak bu, faşizmin sadece bir şiddet rejimi olduğu anlamına gelmez. Geçmiş deneylerde de bu terörcü diktatörlüğün, iktidara gelebilmek ve sürdürebilmek için kitlelerin zorla sağlanmış sessizliğine olduğu kadar onların kendi hayatlarına dair kontrol kaybını, düzenli bir iş ve gelir karşılığında bir otoriteye devretmeye hazır halini itaat ve desteğe dönüştürmek için de ihtiyaç duyar. Nitekim Naziler işçi ve emekçiler için işsizliği sona erdirme, düzenli iş ve ücret vaadinde bulunmuşlardır. Çalışma süreleri ve koşulları son derece ağırlaşsa da, savaş koşullarında bütün sanayi savaş ekonomisinin bir parçası haline getirilerek temel ihtiyaç malzemeleri ulaşılamayacak kadar pahalı ve hatta bulunamaz olsa bile, savaşmayan nüfusun istihdamındaki artış bu vaatlerin karşılık bulmasını kolaylaştırmış; sosyal hayatın militarize edildiği savaş döneminde güçsüzleştirilen kitleler arasında “buna da şükür” diyenlerin varlığı sayesinde Nazizm güçlenebilmiştir.

***

Hitler faşizmi Stalingrad’da kahramanca savaşan Sovyet halkından ilk ağır darbesini aldıktan kısa bir süre sonra çöktü. Nazileri çıktıkları yere kadar kovalayan Kızıl Ordu’nun Berlin Meydanına diktiği kızıl bayrak Avrupa’nın karanlık tarihine sonunun geldiğinin ilanıydı. Savaşın değişen seyri başlangıçta sosyalizmin yıkılmasından hiç rahatsız olmayacak devletler arasında, tehlike kendilerine yöneldiği ölçüde yeni ittifaklar yaratmış, yeni çelişkiler ortaya çıkarmış ve nihayet bu savaştan, faşizme karşı partizan mücadeleleri veren diğer ülke emekçilerinin de yabana atılmaz katkısıyla Sovyetler Birliği galip çıkmıştı. Faşizme karşı direnerek kan ve can bedeli ödeyen halkların kazandığı moral üstünlük, Avrupa’nın bir bölümünde demokratik beklentilerinin gerçekleşebileceği zemini açarak halk demokrasilerinin kurulmasına ama diğer ülkelerde de zorunlu bir değişime yol açtı: Dünyanın o günkü politik koşulları tarafından sınırlılıklar taşısa da, savaş sonrasında hayata geçirilen burjuva demokrasileri sendikalarda, partilerde örgütlü emekçilerin hem kazanımlarının ürünüdür hem de uzun bir savaş boyunca boyun eğdirilemeyen sosyalist Sovyetler Birliği’nin kitleler arasında karşılık bulan popülaritesini kontrol edebilmek için burjuva devletlerin verdiği tavizlerin toplamıdır.

Bu süreçte burjuva liberalizminin hanesine yazılan bütün evrensel değer ve haklar önce faşizme karşı kazanılmış zaferin sonra da ulusal sınırlar içinde veya uluslararası platformlarda sürdürülen mücadelelerin bir çıktısı olmuştur. Bunun böyle olduğunu; Avrupalı komünist partilerin zayıflamasını ve Sovyetler Birliği’nin açık çöküşünü takip eden zamanda, emek örgütlerinin çökertilmesi, sendikal zihniyetin zamana yayılmış dönüşümü, örgütsüzlüğün teşvik edilmesi için bizzat burjuvaziler ve işçi aristokrasisi tarafından harcanan çaba yeterince kanıtlamıştır.

Dünya egemen sınıflarının uzun bir ön hazırlıkla 1990’ların başından itibaren tedrici olarak geçtiği neoliberalizm döneminin açık ajandası, işçi ve emekçilerin iktisadi ve politik kazanımlarının tasfiyesini, dünyanın yeniden paylaşıma açık görünen alanlarının yağmasını, vaktiyle liberal demokrasinin kendi öz malıymış gibi yansıtılan ama şimdi ayak bağı haline gelmiş sayılan değerlerinin ilgasını içeriyordu.

Neoliberal paketler yasama süreçlerinden geçerken birçok ülkede emekçiler önemli mücadeleler verdiler; bunların bir kısmını, Fransa’da Juppe Planı’nın püskürtüldüğü 1995 Aralık eylemlerinde olduğu gibi, kazanımla sonuçlandırabildiler; bir kısmı ise kayıpları önleyemedi. Kazanımla sonuçlanan mücadelelere rağmen neoliberal planlar zaman içinde tedrici olarak yürürlüğe sokulabildi. Gündeme getirilen bir tasfiye planına, hak gasplarına karşı eldekini korumaya yönelik mevzi direniş ve mücadeleler hala sürse de neoliberal saldırılar sonrasında ortaya çıkan toplam tablo: ücretlerin düştüğü, işsizliğin arttığı, sosyal güvenlik sisteminin altının oyulduğu, güvencesizlik ve esnek çalışmanın derinleştiği bir dünya tablosudur.

Bu tablonun en ağır sonuçlar verdiği “zayıf halka”larda başlayan “ekmek, onur, özgürlük” talepleriyle halkların meydanlara döküldüğü 2011 Arap İsyanları dünya işçi ve emekçileri için ilham verici bir eşik olmuştur. Ne var ki bu isyanların önemlice bir kesimi, sonrasında ağır siyasal sonuçlara yol açmak pahasına ülke/bölge devletlerinin zoruyla veya açık emperyalist müdahaleler sayesinde şiddetle bastırıldılar ve ayaklanmaya katılan güçlerin birleşik cephe oluşturarak süreçten güçlü çıktığı Tunus hariç, ülkelerin kahir ekseriyeti, bedelini şu veya bu şekilde ödetilen istikrarsızlıklara sürüklendi. Aynı yıl Akdeniz’in kuzeyinde Yunanistan, İtalya ve İspanya emekçilerinin başlattığı eylemler, Brezilya ve Türkiye direnişleri, İngiltere ve ABD’deki “İşgal et” eylemleri; neoliberalizmin dayatma ve saldırılarına karşı bir tepkinin, coğrafi alana bağımlı kalmadan her yerde birikmekte olduğunun göstergesiydi.

Siyasal bir programdan yoksun, ufku daha çok iktidardaki diktatörün devrilmesiyle sınırlı ancak bu diktatörü var eden devlet aygıtının dağıtılmasıyla veya en azından belirli ilkeler etrafında yeniden düzenlenmesi ile ilgili bir talebi bulunmayan; klientalist ve sömürücü burjuvazinin karşısında örgütsüz; neoliberalizmin hissedilir yıkımını ve kötü yönetimleri geriletmek amacıyla sınırlı eylemler dalgası kendi kısıtlılıklarının çizdiği sınırlara çarparak bir süre sonra, yeniden güç biriktirmek üzere geri çekilirken güç birliği, ittifaklar, örgütlenme gibi kadim sorunları emekçilerin gündemine tekrar getirdi. Bu sürecin ülkelere göre değişen sonuçları oldu: Bir yandan emperyalist paylaşım müdahalelerinin konusu olmuş ve demografik haritaların mezhep ayrılıkları kışkırtılarak çizilmeye çalışıldığı Irak, Suriye, Yemen vb. ülkelerde radikal İslamcı cihadistler hoşnutsuz kesimler için bir mıknatıs işlevi görerek bu enerjiyi kıyıcı bir savaşın insan gücü haline dönüştürürken; Mısır’da sendika ve gençlik örgütlenmelerinin az da olsa yolunu açmış, Tunus’ta laik-sol ve demokrat bir cephenin; halk cephesinin kurulmasıyla sonuçlanmış; Yunanistan’da Syriza’nın İspanya’da da Podemos’un ortaya çıkmasını kolaylaştırmıştır.

2008 krizinin en tahrip edici sonuçlarının yaşandığı Yunanistan’da halk eylemleri nihayet Papendreu Hükümetini devirmeyi başarmıştı. Kapitalist dayatmalara ve AB prosedürüne uyum paketlerine karşı emekçilerin sürekli hareket halinde olduğu bu ülke, rejim mekanizmalarının esnekliğinin ve dayanıklılığının tekrar tekrar sınandığı alan haline gelmiştir. Halkın hükümeti devirmesinden sonra Yunanistan’ın başına AB tarafından bir teknokrat hükümet atanması, alttan gelen taleplere karşı Avrupa Birliği’nin, temsiliyetini üstlendiği liberal demokrasinin sınırlarının ne kadar erken başladığına işaret eder. Bu aynı zamanda liberal demokrasinin bir organik parçası olduğu varsayılan evrensel değerler adına burnundan kıl aldırmayan burjuvazinin ikiyüzlülüğünü apaçık ortaya koyarak bu değerleri ileri sürebileceği yaptırım zeminlerini altından kaydırmıştır.

Syriza AB’a olan bütün borçların reddedileceği, Euro Bölgesinden çıkılacağı gibi bazı ekonomik reformlar vaadiyle iktidara gelebilmişti. Ne var ki Avrupa Birliğinin kuşatmasına bir dirençle yanıt koymayı beceremedi ve bir düzen partisi haline gelerek halkın güvenini istismar etti. Bu süreçte İspanya’da kurulan Podemos’un programının, yönelimlerinin, stratejisinin Syriza’dan hiç de farklı olmadığı ortaya çıkmıştı. Akdeniz’in güneyinde, Tunus’ta ise daha farklı bir gelişme göze çarpmaktaydı. Bin Ali’nin devrilmesinden sonra “Devrim”e katılan geniş halk kesimlerini ve onların siyasal temsiliyetlerini üstlenen partileri kapsamak, devrimci bir programla ortaya çıkmak konusunda uzlaşan halk cephesinin öğeleri bu dönemi dağılmadan karşılamayı başardılar. Bin Ali’den sonra iktidara gelen Müslüman Kardeşleri gerilettiler ve parlamentoya birçok cephe milletvekilini sokmayı başardılar.

Syriza ve Podemos’un yükselişi Türkiye’de de yoğun bir ilgiye mazhar olmuştur. Onda halk güçlerinin, irili ufaklı sol kesimin bir araya gelebilmesinin taşıdığı potansiyeli HDP’ye projekte eden kesimler tarafından Syriza özellikle 7 Haziran seçimlerine doğru gidilirken bir beklentinin de adresi olmuştu. HDP’nin yüzde 13 oranında bir oyla 80 milletvekili çıkararak parlamentoya girmesi “çözüm süreci”nin sürmesine ve silahların susmasına yönelik önemli bir talep olduğunu; HDP’nin “Seni başkan yaptırmayacağız” sloganının AKP’den kurtulmak için bu partinin barajı aşması gerektiği konusunda etkili bir mutabakat yarattığını kanıtlıyordu.

Ancak bu Kürt sorununa olduğu kadar, ulus devlet inşasına giriştiği andan itibaren tek tip vatandaş profili oluşturmak adına azınlıklara, egemen olanın dışındaki mezhep ve dinlere, kültürlere, dillere karşı baskıcı ve yok sayan bir tutum izleyen Türkiye burjuvazisi ve onun değişik renk ve skaladaki siyasi temsilcileri için de kritik bir sonuçtu. Kısa bir süre önce Rojava kantonlarının kurulması gibi, çözüm masasının bir tarafında oturan Kürt ulusal hareketi için koz artırıcı bir siyasal gelişme de bu sonuca eklendiğinde, Suriye’ye doğrudan müdahalenin koşullarını zorlayan hükümet/devlet açısından alarm zillerinin çalması kaçınılmazdı.

Müzakere masası seçimlerden çok kısa bir süre sonra devrilmek suretiyle Kürt sorununun çözümünde eski şiddet politikalarına geri dönüldü. Kürt illerinde uygulanan sokağa çıkma yasakları sırasında çok sayıda insan öldü. Bugün bu politikanın sonuçları Kürt halkının seçtiği yerel yöneticilerin, HDP eş başkanlarının ve milletvekillerinin birer birer tutuklandığı, belediyelere kayyum atanarak siyasi alanın Kürtsüzleştirildiği bir siyasi tablodur.

HDP’ye yönelik baskıların artması sadece Kürt sorununa ilişkin şiddet sarmalına geri dönmek amacını taşımaz. Aynı zamanda Türkiye’nin Batısında yaşayan veya Kürt olmayan nüfusta ortaya çıkan izanı da ehlileştirmeyi amaçlar. Bu ehlileştirme işlemi Suruç, 10 Ekim ve sonrasındaki patlamalarla da önemli bir faz atlamıştır. Bu patlamaların dolaysız sonucu Kürt bölgelerinde tırmandırılan şiddete karşı Batı’dan gelebilecek bir tazyiğin önünün kesilmiş olmasıdır. Basının giderek tek seslileştirilmesinin de eklendiği böyle bir ortamda hem HDP’nin halk nezdinde terörize edilmesine hız verilmiş hem de Kürtlere karşı şoven ve milliyetçi propagandayı kırılıma uğratabilecek mecralar zorla kapatılarak iktidar etrafındaki konsolidasyonun sabit tutulabilmesi için elden gelen her şey yapılmıştır.

2011 HAREKETİNDEN KALAN

2011’e damgasını vuran halk ayaklanmaları dalgasının gecikmeli olarak uğradığı Türkiye’de 2013 yılında ortaya çıkan Gezi Direnişi AKP Hükümetinin “ustalık dönemi”nin pek de kolay geçmeyeceğinin de işaretlerinden biriydi. 7 Haziran seçimleri döneminde Bursa’da başlayarak yayılan, işçilerin uzun süre geri adım atmadan sürdürdüğü metal grevi de AKP’nin kendi seçmen kitlesi içinde stabil hale getirmeye çalıştığı işçi sınıfı içindeki dayanaklarının da çözüldüğünün dolaysız emarelerini ortaya çıkarmıştı. Öte yandan cemaatle girilen ittifakın tavsamaya başladığının işareti olarak Gezi Direnişinin hemen ardından, yerel seçimlere az bir zaman kala ortaya çıkan “17/25 Aralık sendromu”, Hükümet cenahında işlerin pek de iyiye gitmediğinin işaretini açıkça verdi. Musul konsolosluğunun IŞİD tarafından işgal edilmesi ile birlikte Ortadoğu/Suriye savaşına adı IŞİD ile birlikte yazılarak Türkiye’nin dahil oluşu da bu kısa zaman dilimine denk düşmüştür.

Bütün bunlar AKP’nin yandaş medyadaki kimi ideologlarının “çok cephede savaş” olarak andığı, tamamen mevcut iktidarın ömrünü güçlendirerek uzatmaya hizmet edecek ve Hükümetin “rejim değişikliği” adıyla andığı bir otoriterleşmenin her kademede inşasına malzeme ve gerekçe devşirilecek bir sürecin başlangıcını tetiklemiştir. Bu savaşın içeriği son bir yılda yoğunlaşmak üzere yaklaşık üç yıllık bir zamanda açıkça ortaya çıkmıştır.

Birincisi; grevlerin güvenlik gerekçesiyle yasaklanmasına başvurulmasının yoğunlaştığı bu süreçte işçi ve emekçilerin statüsünde, yaşam düzeyinde muazzam düşüşler yaşanmış; çalışabilir nüfus kapsamındaki genç işsizliği yüzde 30’ları bulmuş; sendikal örgütlenmeler ve yetki prosedürü zora sokulmuş; bunun karşılığında hükümet yandaşı sendikalar teşvik edilmiş; sıfır zamlı sözleşmeler dayatılmış ve nihayet çıkarılan yasalar sayesinde işçi sınıfının azımsanmayacak bir kesimi güvencesizliğe mahkûm edilmiştir. Birkaç ay önce çıkarılan torba yasa kapsamında işçi bir patrondan bir diğerine devredilebilen, kiralanabilen bir köle statüsüne indirgenmiştir.

İkincisi; Yasal sistem tamamen çökertilmiş ve “hukuk” kurumları denetim altına alınmıştır. Bir yasama organı olarak Meclis, partili cumhurbaşkanı artı çoğunluk partisi matematiği bir fırsata çevrilmek suretiyle etkisizleştirilmiş; yasama işlevi doğrudan doğruya Cumhurbaşkanı’na ikame edilmiştir. Böylece kuvvetler ayrılığına dayalı bütün parlamenter sistem kadük hale gelirken bu süreci denetleyebilecek hukuk sistemi işlevsizleştirilerek by pass edilmiştir. Şimdi de bu parti “başkanlık sistemi” getirilerek Cumhurbaşkanı/başkana istediği kimseyi istediği biçimde bakan atama yetkisinin verilmesini tartışmakta ve bunu etkisizleştirilmiş bir muhalefetin varlığında bir Meclis tartışması olarak lanse edebilmektedir.

Üçüncüsü; Üniversiteler ve eğitim kurumları zapturapt altına alınmıştır. Birçok akademisyen açığa alınmış ya da ihraç edilmiş, bir kısmı da ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Akademisyenler hakkında hakaretamiz ifadeler kullanan devlet yöneticileri üniversiteleri AKP’nin bir yan kuruluşu haline getirme gayreti içinde seçilmiş rektörleri değil kendi istediklerini atayarak üniversiter sistemin kazanımlarını gasp etmiştir.

Dördüncüsü; Cemaatle mücadele bağlamında başlatılan, bu kesime mensup sermaye, birikim ve mal ve mülke “el koyma” işlemi yaygınlaştırılmış ve özellikle 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yürürlüğe sokulan OHAL’de çıkarılan KHK’ler ile yüzlerce gazete, televizyon, dergi, internet sitesi kapatılarak kurumların malzemeleri bloke edilmiş; el koyma, işten atılanların banka hesabını dondurma, emekliliklerini iptal etmeye kadar genişletilmiştir.

Beşincisi; OHAL döneminde yüz binden fazla kamu emekçisi işinden atılmış veya açığa alınmıştır. FETÖ ile mücadele bahanesiyle muhalif emekçilere kadar uzatılan tasfiye operasyonu açıkça kamu emekçilerinin örgütü KESK’i hedeflemektedir ve sendikal tasfiye sürecinin yoğunlaştırılmış uygulamasıdır.

Altıncısı; Bu dönemde kadınlara yönelik saldırı, şiddet, tecavüz istatistiği kabarmış; üstelik Hükümet mensuplarının teşvik edici beyanları sayesinde kadınlar risk altında yaşayan bir kesim haline gelebilmiştir. Bu durumun en vahim göstergesi yine OHAL döneminde, AKP vekilleri tarafından Meclise getirilen “istismar yasası” olmuştur.

Yedincisi; Türkiye Ortadoğu’da açık bir savaş kışkırtıcısı pozisyona düşürülmüş; emperyalistlerin bölgedeki paylaşım savaşının etkin bir unsuru olmak için AKP büyük güçlerle kalkıştığı her dansta yere düşse de, komşu ülke topraklarına müdahale etmek için sürekli fırsat kollamış ve büyük davasında başarılı olamadığı halde halka pozisyonu ile ilgili yalan üstüne yalan söylemiş; uçak düşürmek, provokasyona müsait ortamların yaratılmasına katkıda bulunmak gibi yöntemlerle ülkeyi savaşa sokabilecek bir eşikte olmaktan hiç vazgeçmemiştir. Ancak bu politikalar hem bölgede hem de müttefikleri arasında Türkiye’yi giderek sıkıştırmış; diplomatik skandallara yol açarak “çoklu cephe”yi genişletmekten başka bir işe yaramamıştır.

Sekizincisi; AKP bugün Batı sınırlarını da tartışarak Lozan’ı tanımadığını iddia ettiği bir noktaya gelmiştir. Öte yandan Suriyeli göçmenlerin pazarlık vesilesi olarak kullanılması diğer Avrupa ülkeleriyle siyasi krizlere yol açmış; AKP “savaşacağı” düşmanlarını çoğaltmıştır.

Ve nihayet; 15 Temmuz darbe girişimi sonrası en geniş kitleyi etrafında toplamaya çalışan AKP ana muhalefet partisi üzerinde bile bir baskı kurarak CHP’nin etkisiz bir varlık haline gelmesi için tehditten aşağılamaya kadar her türlü yöntemi uygulamakta. Doğrusu CHP de, sıkıştırıldığı noktada hükümetin işini kolaylaştırmak konusunda AKP’nin yüzünü kara çıkartmamaktadır.

***

Darbe girişimi sonrasındaki olağanüstü koşulların ürünü olarak gösterilen ve Hükümet mensuplarının OHAL’in kalkmasıyla birlikte haksızlığa uğrayanlara yargı yolunun açılacağı teminatında bulunduğu uygulamalar aslında iktidarın genel politik çizgisine uygunluğu bakımından bir olağanüstülük taşımazlar. Tersine olağan koşullarda yapılmak istenip de yapılamayan bir dizi işlem için OHAL sadece bir fırsat, bir lütuf olarak kullanılmış ve OHAL öncesindeki politika daha derinleştirilerek sürdürülmüştür. AKP ve Saray Hükümetinin işçilere, emekçilere, diğer halk kesimlerine karşı uyguladığı politikaların; içeride ve dışarıdaki savaş tercihlerinin sonucunda ortaya çıkan siyasal ve sosyolojik tablonun yönetilmesi gittikçe güçleşmektedir ve tam da bu yüzden faşizm adım adım inşa edilmektedir.

AKP iktidarı 14 yıldır ittifaklar kurmuş, bozmuş, bugün düşman bellediğiyle ertesi gün koalisyon kurabilmiş ve böylelikle iç ve dış müdahalelerinde devletin ihtiyaç duyduğu manevraları layıkıyla yerine getirebilmek için dün söylediğini bugün revize eden pragmatist bir aygıt olarak uzun süre yönetimde kalmayı başarmıştır. Tekelci burjuvazinin önemli bir kesimini kendi temsiliyetine bağlarken geriye kalan kesimlerini de ya mali yaptırımlarla veya siyasal baskı araçlarıyla kontrolü altına alabilmiş; arkasına aldığı yüzde 50’ye yakın oy oranını da stabil kılabilmek için kitlelerin önüne, milliyetçi mukaddesatçı formu muhafaza edebilmeleri için gerekli siyasal veya sosyal meşguliyetleri çıkarabilmiş; onları teyakkuz halinde tutmuş, devletin çeşitli katlarını, fraksiyonlarıyla ittifakını da, bozulduğu anda yeniden toplayacak bir malzemeyi Ortadoğu’nun ve ülkenin çalkantılı ve sallantılı dengeleri içinde bulup çıkarabilmiştir. Ancak bu elbette halk güçlerinin, işçi ve emekçilerinin etkisizleştirilmesi pahasına olacaktır ve iktidarın faşizan yöntemlere ihtiyacı bunun içindir. Çünkü bu iğreti ittifaklar ancak dikensiz gül bahçesinde, emekçilerin sessizliği pahasına elde edilebilir.

Öte yandan; otoriter rejim inşası veya faşizm sadece bölgedeki siyasal güçleri, uluslararası ilişkilerini istediği gibi kontrol etmekte zorlanan, bölgesel gelişmeler karşısında kendisini sürekli tehdit altında hisseden, içeride biriktirdiği tepkiyi ancak baskı ve zor yoluyla kontrol altına alabileceğini düşünen bir iktidarın özgün dönüşümü değildir. Büyük kapitalist ülkelerde iktidardaki burjuva partilerin şimdiye kadar yürüttüğü iktisadi ve sosyal politikalar, bu partilerin dayandığı zeminleri ve kitle desteklerini çoktan aşındırmış görünüyor. Dünya emekçilerinin kazanımla sonuçlanmayan mevzi mücadeleleri iş, aile, okul, kent veya diğer toplumsal yaşam alanlarının kuralsızlaştırılmasına karşı yeterince etkili bir barikat oluşturamadığı ölçüde, kurallı ve kontrollü bir dünya özlemi başat hale gelmiş görünüyor. Tam da bu yüzden emekçilere, yakın geçmişteki altın çağı yeniden vaat eden, onların yoksulluk ve ezilmelerinin nedenini yabancılara, göçmenlere, demokrasinin esnek değerlerine ikame ederek bu dağılmış, hayatı üzerindeki kontrolünü yitirmiş, tedirgin ancak örgütsüz ve bilinçsiz kitlelerin taleplerini sahiplenerek yola çıkmış faşist partilerin, ya da bu dalga karşısında kitle tabanını eritmemek için giderek faşistleşen merkez partilerin “sağ popülizm”i yükselme olanakları bulabiliyor. ABD’de Trump’ın başkan seçilmesi, İngiltere’de faşist partinin oy oranlarını artırması, Fransa’da ve Avusturya’da da benzer gelişmenin olması bir tesadüf değildir. Faşizm bir kez püskürtüldükten sonra, “bir daha asla” diyen emekçilerin mücadeleleri sonucunda ve sayesinde, faşizme karşı oluşturulmuş sistem mekanizmaları, hukuk bütünlüğü ve içselleştirilmiş demokratik değerler artık su alıyor ve faşist partiler veya en kitlesel iktidar partileri aracılığıyla faşizm, iktidara gelmenin koşullarını zorluyor. Düşmansız yapamayan faşizmlerin istenmeyenler çuvalına doldurduğu göçmenler, Batıda yaşayan Müslümanlar, ABD’deki Latinler ve siyahlara savaş açılırken geri kalan “beyaz”ların ayrıcalıklarının, üzerine nakşedildiği parti ve devlet programlarında “arı ırk”ın bekası garanti altına alındığında Amerikanın “Grand”, Almanya’nın “uber”, kapitalizmin tekrar muktedir olacağına işaret ediliyor.

Faşizm tıpkı geçmişteki gibi dünya egemen sınıflarının; tekelci burjuvazinin yeryüzünde oynadığı bir oyundan domino etkisiyle yayılarak yeniden ve her yerde bel doğrultmaya çalışıyor. AKP iktidarının Avrupa’ya ABD’ye veya Rusya’ya yönelik her tür şantajına müsait bir ortam kendisi dışında oluşmuştur zaten. Türkiye Suriyeli göçmenler üzerinden yapılan pazarlıklardan kafa tutma aşamasına geçtiğinde, kendi değerlerini çoktan çiğnemiş ve demokrasi kavramına kendi yurttaşlarını bile ikna edemeyen, insan hakları belagatinin, sadece göçmenlerle değil beyaz haklarla da sınandıktan sonra hiçbir hükmünün kalmadığı Avrupa Birliği’nden gelen cılız yaptırımların bir karşılık bulamaması normaldir.

Buradan on yıllar boyunca emekçi kitlelerin örgütsüzleşmesi, partilerinin ve sendikalarının dağıtılması, aydınların kafasının karışması için çaba harcayan, sadece çaba harcayan değil aynı zamanda para döken, üniversitelerine ince ayar veren mali sermayenin iktidarları, bugün fabrika ayarlarına dönmüş; demokrasiyle işçi sınıfı zoruyla yaptığı mantık evliliğini sonlandırmanın daha kârlı olacağını düşündüğü başka bir mantık düzlemine gelmiş bulunuyor.

Burası dünya işçi sınıfı ve emekçileri için bir dönüm noktasıdır. “Bir daha asla” denilen faşizmin yani şimdiye kadar siyaseten kötülenmiş bir marjinalliğin “merkez”e doğru yürüyüşünü; etrafında ne varsa değersizleştirerek mali sermayenin en gerici, en şoven, en ırkçı ve en saldırgan diktatörlüğünü inşa etmeye doğru ilerleyişini durdurabilmek için uzak ve yakın geçmişin deneylerinden ders çıkararak derlenip toparlanmanın imkanlarını yaratmanın gerektiği zamandır bu.

SINIFLAR, TEMSİLİYETLER

Sahip oldukları mesleki ve sendikal örgütleri, sendika bürokratlarının da katkısıyla ülkedeki gelişmelere karşı etkili bir biçimde kullanma alışkanlığı geliştiremeyen Türkiyeli işçi ve emekçilerin her şeye rağmen oluşturduğu bir miras ve birikim vardır. Son yıllarda yaşanan Tekel ve metal direnişleri, kamu emekçilerini seferber eden eylemler, 1989 Bahar Eylemleri, Büyük Zonguldak yürüyüşü, yıllarca özelleştirmelere karşı verilen direnişler, grevli toplusözleşmeli sendika hakkı için yapılan mücadeleler vb. emek süreçlerinin değiştirilmesi, hak gaspları, sosyal politikaların tasfiyesi biçiminde ortaya çıkan dönemsel saldırıların kısmen püskürtülmesinde, bu başarılamadığı durumda da hızının yavaşlamasında rol oynadılar. Ne var ki kesintisiz süren neoliberal uygulamalar dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi Türkiye’de de kayda değer sonuçlar elde etti. Bunun en önemli göstergesi sendikalı işçi sayısının azalması, sendikalaşmanın zorlaşması, işsizliğin istatistikleri zorlaması ve nihayet giderek iktidarın muhalif olarak bildiği sendikalardan tutuklamalar yoluyla kurtulma eğilimine girebilmesidir.

Siyasi eğilimleri bakımından heterojen bir yapı gösteren işçiler ve kamu emekçilerinin toplam nüfusu önemli ölçüde iktidarın kutuplaştırıcı politikalarından mustarip olarak bölünmüşlerdir. İktidar tarafından teşvik edilen bu bölünme, emekçileri birbirleriyle günlük insani ilişkilerden alıkoyacak bir biçimde körüklense de başta metal direnişi olmak üzere birçok işçi eylem ve grevinde ortak talep etrafında ortaya çıkan bir araya gelmeler bu kutuplaştırma politikalarından nemalanan siyasetin tedirginlik kaynağıdır. Ne var ki bu bir araya gelebilme potansiyeli eskisinden daha güçlü bir politik müdahaleyi de gerektirmektedir.

Nüfusun dörtte üçünün kentlere yığılmasıyla azalan; geleneksel, muhafazakar ve dini yaşam alışkanlıkları sayesinde iktidar partisine kolaylıkla entegre edilebilen kırsal kesim emekçileri ise, tarihin belirli dönemlerinde ortaya çıkmış olanlar gibi, doğrudan doğruya kendi talepleri üzerinden onlara seslenen, örgütleyen bir mekanizmaya sahip değillerdir.

Türkiye’de üretim süreçlerinde yer alış biçimine uygun temsiliyet iddiasında bulunan siyasi yapılar ile bunların hedef kitlesi arasındaki açıklık ezeli bir sorundur ve örneğin geçmişte komünist partiler ile sendikalar, sosyal demokrat partiler ile yine sendikalar, köylü kitleler ile çiftçi partileri gibi talebe ve toplumsal pozisyona denk düşen özel siyasal örgütlenmeler ile kitle mütekabiliyeti örneklerine bizde pek rastlanmaz. Emekçi kitleler, öncü ve duyarlı kesimleri hariç, daha ziyade mevcut sistemi yönetmeye aday partiler arasında birinden birini tercih etmişler; onlar adına mücadele etmişler ve yine onlar adına bölünmüşler veya birleşmişlerdir. İktisadi statü ile siyasal temsiliyet arasındaki bu çelişkili durumun bir nedeni sınıf mücadelesi ve örgütlenme deneyimi bakımından gelişmiş ülke proletaryasının biriktirdiği deneyime sahip olmamaksa bir diğer ve daha önemli nedeni de; ezilenler adına, işçi sınıfı veya emekçi sınıflar adına politika yapan yapıların bu kesimlerle organik bir bağ içinde olamamasıdır. İşçi ve emekçiler ile onların adına yapılan politika arasındaki tekabüliyetsizlik, ortaya çıkan devasa boşluğun burjuva siyaseti tarafından doldurulmasını kaçınılmaz bir sonuç haline getirmiştir.

Bu bakımdan işçi sınıfı ancak iktisadi talepleri nedeniyle harekete geçebilen, olağan zamanlarda iktidardaki güç ne derse öyle davranan, hegemonik etki altındaki bir sınıf olarak görülür. Demokrasi, hak hukuk mücadelesi ise “orta sınıflar”ın veya işçi sınıfı adına konuşan işçisiz sol örgütlerin meselesi düzeyine indirgenir. İktisadi mücadele ile demokrasi mücadelesi arasındaki bu ayrılık sistemli bir birikim oluşturmaya elvermediği gibi sınıf açısından ancak canının en yandığı anda sesini çıkarmak, amaca ulaşıldığında birliklerin dağılması gibi sınırlayıcı sonuçlar vermektedir. Bu durumun yarattığı istismara açık pozisyon devletin şimdiye kadar bir hayli işine gelmiştir.

Burjuvazi hem bu parçalanmış sınıf yapılarını kışkırtmış hem de sınıf ile siyaset arasındaki aralığın genişlemesi için elinden geleni yapmıştır. Şimdi de bu soruna ikinci bir sorun; işçiler ve emekçiler arasına kültürel bariyerlerin örülmesi yoluyla güçlendirilen bölünmüşlük eklenmiştir.

Bu bakımdan sınıf siyaseti yapan bir partinin bugün en temel ihtiyacı sınıf içinde oluşturulmuş bölünmenin üstesinden gelecek bir çalışmayı kotarmak, işçi sınıfını ancak kendi iktisadi talepleriyle, o da dolaylı olarak, baş başa bırakarak olabileceği en alt statüde kalmaya zorlayan politikayla hesaplaşmaktır. Sınıfın birleşik mücadelesinin olanaklarının bugün her zamankinden daha fazla yoğunlaştığı; mevcut iktidarın işçi kitlesi içinde özel bir ayrım yapmadan her kesimi hedeflediği, örneğin özel istihdam büroları gibi kölelik yasalarının taraf tutmadığı göz önünde bulundurulursa bu o kadar zor olmayacaktır.

Birleşik bir mücadelenin koşulları öncelikle ortak yaşam alanlarında; işçilerin ve emekçilerin birlikte bir eyleyiş halinde bulundukları, bu eyleyiş sırasında ortak yaşamın koşullarının, ritüellerinin, dilinin, esprisinin ve kurallarının hep birlikte yaratıldığı üretim yerlerinde, bürolarda, okullarda, semtlerde vb. oluşmaktadır. Bu ortak iklimde üretilen talebin dışsallaşmış bir sol jargonla biçim kazanması mümkün değildir. Bu yüzden her özgün alanın beraberliği kolaylaştıracak, kendi özgün söylemini üretmesi gerekir.

Emekçiler arasına örülen kültürel bariyerler, geçmişten şu veya bu öğenin, bir politik hedefe bağlanmak kaydıyla yan yana getirilmesi ve mevcut talebin iktidarın şu veya bu önceliklerine ötelenerek bir “duygu birliği” yaratılması yoluyla, eklektik biçimde örülürler. Bu bakımdan aslında sanıldığından daha dayanaksızdırlar. Ne var ki bu, böyle bir bariyerin gerçeklik karşısında kendiliğinden dağılacakları, emekçilerin bir yalanı kendiliğinden deşifre edebilecekleri, açıklanmamış deneyimin kendi başına yıkıcı bir gücü olabileceği ve buna bel bağlanabileceği anlamına gelmez. Bu bariyeri ortadan kaldıracak olan etken, günlük deneyimi genelleştirerek politikleştiren, durmaksızın izah eden ve iktidarın dayattığından farklı bir bütünlük içine yerleştiren isabetli müdahalelerdir. Emekçilerin birleşik mücadelesinin koşulu işte bu, ortak yaşam alanlarındaki sabırlı ve günlük müdahale olacaktır.

SINIRLARI VE İMKANLARIYLA MİRAS

1930’lu yıllarda Naziler’in iktidara geldiği koşullarda mali sermaye giderek siyasi bir merkez etrafında toplanırken; sosyal demokratlar veya sosyalistler, liberal burjuvazinin çeşitli kanatları, köylü/çiftçi partileri gibi farklı sınıf ve kesimlere hitap eden; Anayasal düzen içinde bir çıkış yolu bulunabileceğini düşünen partiler, üst sınıflardan faşist tehdidin sonuçlarını en erken yaşayan işçi sınıfına yakın kesimlere kadar geniş skalada üye bileşimine sahip kitle örgütleri idiler. Ne var ki bu örgütleri yönlendiren üst sınıf politikası, birleşik bir mücadele hattının oluşturulması, birleşik cephenin kurulması söz konusu olduğunda bu türden kitle partilerinin uzun süre ayak sürçmelerine neden oldu. Bu tutum bu partilerin bazılarının giderek sınıfsal bir ayrışmaya maruz kalmasına da yol açtı. Bunların yanı sıra hatırı sayılır sendikada ve işçiler arasında kökleşmiş komünist partiler, ülkeler arasındaki farklılıklar bir yana bırakılırsa, bunların ortak mücadele örgütü Komüntern, faşizmin tahlilini görece erken yaparak birleşik cephe ihtiyacı ile bu cephenin nasıl kurulacağı konusunda önemli bir fikir birliğine varmıştı. Ne var ki faşizme karşı birleşik cephelerin oluşması bir dizi sancılı sürece, deneme yanılmalara, önceliklerin belirlenmesi için harcanan yoğun efora ve nihayet yaşananların öğreticiliğine ihtiyaç duymuştur.

O zaman işçi sınıfı hareketinin komünist veya sosyal demokrat/sosyalist siyasetler arasında bölünmesinin, birliği zorlaştırıcı ancak bugün bizdeki kutuplaştırma politikalarının sonuçları göz önünde bulundurulduğunda ise aynı ölçüde kolaylaştırıcı bir yönü vardı. İşyerlerinde farklı sendikal ve siyasal aidiyetlere bölünmüş olsalar da işçilerin, ortak düşmanın karşısında veya ortak bir talep etrafında bir araya gelmek için aşması gereken engeller kuşkusuz daha esnekti. Bir birleşik cephe programının oluşturulması için gerekli programatik ortaklık zaten tabandan/işyerinden gelen talep ortaklığı olmasaydı ve gelişmeler faşizme yol açan sosyal demokrasinin içyüzünü, ona inanmış işçilerin gözü önünde faş etmeseydi gerçekleşmezdi.

Türkiye’de ise bu tablo oldukça farklılık arz ediyor. İşçi sınıfı ne kendi sınıf partisi tarafından örgütlenebilmiş, ne sosyal demokrat siyasi çizgi sınıf içinde sendikal bir güç kazanabilmiş ne de üyelerini aslında örgütsüzleştirmekten başka bir şeye hizmet etmeyen sınıfın sendikal örgütlerinin başındaki bürokrasi işçilerin taleplerini mobilize edebilecek bir isteklilik göstermektedir. İktidar partisinin, nüfuzunu üzerlerinde hissettirdiği işçi sınıfının geniş kesiminin talepleri ile toplumun dağınık diğer güçleri arasındaki demokratik talepler etrafındaki birliğin sağlanması; yani birleşik cephenin sınıfsal bir temelde örgütlenmesi bu bakımdan fiziksel ve ideolojik bakımdan daha büyük engellerle karşı karşıyadır.

Bugün bu sınıfsal tablo içinde faşizme karşı birleşik bir mücadele imkanlarının yaratılması ağırlıklı olarak kısa ya da uzun süreli oluşturulan platformlar içinde bir araya gelen emek demokrasi güçlerinin eylem birliklerine indirgenmiş bulunuyor. Emek demokrasi güçleri saflarında yer alan veya bu potansiyeli taşıyan siyasi/sendikal kesimlerin büyük bir çoğunluğu faşizme karşı birleşik mücadelenin önemi noktasında ortak bir zemine gelseler de görünürde şeklî, özünde sınıfsal ve programatik şerh aşılmadan ortada duruyor.

Siyasi yapıların birbirlerine koydukları şerhler, politik öncelikler, farklılıklar, tarihsel ve kültürel yükler, sınıfsal beklentiler ve dönemin önceliklerine yönelik tespitlerin farklılığı altı çizilen “önem”in birleşik bir güç oluşturmakta yeterli olmadığını gösteriyor. Bu birliğin sol sosyalist nitelikli olmasında ısrar eden sınıf dışılık, Kürt hareketiyle birlikte olmaktan imtina eden sosyal demokrat tutuculuk, bir diğerini kendisinden daha liberal olmakla itham eden “çocukluk hastalığı”, daraltıldığı alanda bir gözü iktidarın inayetine diğeri ürkekçe solculara bakan ana muhalefet dejenerasyonu, ‘birlik olsun ama odağında ben olayım’ oportünizmi vb. gibi siyasal tutulmuşluk hali şimdiye kadar birleşik mücadelenin örgütlenmesinde geniş rezerv alanları açtı. Bu rezerv alanlarının, ortak mücadele platformunun ezilen sınıfların birliği ekseninde oluşturulamamasından, yani sınıfsal çıkarları ile politik temsiliyetleri arasındaki açı baki kalmak üzere bölünmüş halk kesimlerinin kendine özgü örgüt formları arasında kurulmak zorunda olmasından neşet ettiği söylenebilir. Kürt sorunu gibi, iktidar tarafından ideolojik manüplasyona sürekli yeni yakıt sağlanabilen önemli bir kriter karşısındaki pozisyonların farklılığı da sorunu derinleştirmiştir. Bu herhangi bir ülkedeki birlik sorununa göre farklı bir özgünlük kaynağıdır aynı zamanda.

Bu özgün zemin üstünde Türkiye’de emek ve demokrasi güçlerinin ortak mücadele eğilimi yeni bir olgu da değildir. Bazen kapsayıcı bir platform içinde olabildiğince birlikte yer alarak bazen önemli bir gündem maddesi için ortak eylem düzenleyerek kimi zaman da bir örgütün çağrısına yanıt vererek bu güçler uzun zamandır bir araya geliyor; ortak bir tepki oluşmasına katkıda bulunuyorlar. Bu ortaklıklar günümüzün ihtiyacına uygun birliklerin yaratılmasının koşullarını, olumlu ve olumsuz deneyimler hanesine yazılacak maddeler ekleyerek kolaylaştırmıştır da.

Örneğin; üç yıl önce kendiliğinden patlayan Gezi Direnişinin, harekete geçirdiği kesimler üzerinden yeniden açılmasına vesile olduğu “nasıl bir birlik” tartışması bugünkü çabaları da büyük ölçüde ipotek altına almış görünüyor. Bundan kısa bir süre önce Kürt siyasi hareketi odağında olmak üzere, irili ufaklı sol çevrelerin dahliyle kurulan HDK-HDP’nin Gezi ile kıyaslanmasından çıkarılan “HDP artı Gezi güçleri” formülü ise bir ütopya olmakla sınırlı kaldı. Ulusal hareketle sol sosyalist güçlerin ve mümkünse sosyal demokrasinin de katılımıyla oluşabilecek etkili, istikrarlı ve sürekli bir “cephe”nin vaadi, bunu her telaffuz eden için farklılıklar içerse de ortaklaşılan başlıca hedef, AKP iktidarının geriletilmesinden ibaretti. Nitekim nüfusun büyük bir çoğunluğunu oluştursalar da kentli ara sınıflarının büyük bir kısmının, kendisi de bir devlet partisi olan CHP’de temsil edildiği, köylü kitlelerinin de AKP etkisi altında kaldığı bir Türkiye tablosuna bu kesimleri etkileyecek güçlü bir talepler manzumesi etrafında örgütlenebilmiş, hareketli bir işçi sınıfının yokluğu eklendiğinde geriye zayıf sol örgütlerin basit bir eylem birliği için bile olağanüstü efor harcayabildiği kaygan bir siyasal zeminin kalması elbette kaçınılmazdı.

Şimdi, kendisini tahkim ederek ilerleyen faşizm tehdidine karşı işçi ve emekçilerin, en geniş halk kesimlerinin, kimlik ve mezhep gruplarının, çevre ve kadın hareketlerinin, örgütsüzlerin, aydınların üzerinde ortaklaşılan belirli talepler etrafında sağlayacağı mücadele birliğinin son birkaç yıllık tecrübelerden dersler de çıkararak oluşturulması aciliyet kazanmıştır. Çünkü; geniş emekçi kitlelerin hak gaspının had safhaya çıktığı, baskıların yoğunlaştırıldığı, basının tek seslileştirildiği, muhaliflere yönelik gözaltı ve hapis mekanizmasının çalıştırıldığı, işkence iddialarının yaygınlaştığı, halkın içerde ve dışarıda savaş nizamı içinde yaşamaya zorlandığı ve bütün bunlara karşı yurttaşların hukuki kalkanlardan tamamen yoksun bırakıldığı koşullarda, siyasi iktidar herkesin kendi sırasını bekleyerek yaşamasından başka bir seçenek bırakmamak üzere siyasal ve sosyal alanı daralttıkça birleşik bir mücadelenin imkanlarının bir an önce oluşturulmasının gerektiği eşik giderek geride kalacaktır.

Önceki kısa soluklu deneyimlerden çıkan, bugün herhangi bir birlik platformunun oluşturulması sürecine kendisini bir şerh olarak getiren, giderek siyasal olduğu kadar kültürel bir tutumun tezahürüne yol açan olumsuz deneyimler bugün sınıf politikası yürüten güçlerin önünde çözülmesi gereken bir sorun olarak durmaktadır. Bir yandan Kürt siyasi hareketiyle birliktelikten imtina eden sekter rekabet, bir yandan önceden de rağbet görüyor olsa da Gezi’den beri piyasa değeri kazanmış olan örgütsüzlük methiyesiyle pekişen kendiliğindenlik öte yandan bu süreçten suya sabuna dokunmazsa kendi dükkânının camlarını parlatarak çıkabileceğini zanneden küçük burjuva öngörüsüzlük ile beliren dağıtıcı ve örgütsüzleştirici eğilimler bugün ortak mücadelenin önünde önemli bir bariyer olarak duruyor.

Oysa bugün yapılması gereken şey emekçilerin ve halkın en temel talepleri etrafında en geniş birliğin oluşturulabilmesi için yoğun bir gayretin gösterilmesi; olumsuz deneyimlerin bir kez daha tekrarlamamak üzere birikime dönüştürülmesidir. Bu talepler; bölgedeki savaş ateşine benzin taşıyan politikalara son verilmesi, bölgede paylaşım savaşının tetikçisi emperyalistlerle irtibatın kesilmesi; içeride Kürt sorununun eşit haklar temelinde çözümü; işçi ve emekçilerin gasp edilen haklarının iadesi; örgütlenme, basın ve ifade hürriyetinin sağlanması; gerçek bir laikliğin tesisi; kadına yönelik şiddetin önlenmesi; demokratik bir Anayasa hazırlamak için kurucu bir meclis oluşturulması; öncelikle de OHAL ve KHK’lerin bütün sonuçlarıyla birlikte kaldırılmasıdır.

Talepler etrafındaki mücadele en güçlü muhalif partinin etrafında veya sol-sosyalistlerden ibaret bir platform içinde gerçekleşemez. Örgütlerin büyüklüğüne veya küçüklüğüne bakmaksızın ortak talepler etrafında birleşebilecek her kesimin eşit, demokratik katılım koşullarının yaratıldığı; siyasi partilerin ve meslek-sendikal örgütlerin kendi faaliyetlerini iptal etmesini dayatmayan; kimsenin kimse üzerinde kitle sayısına göre “hegemonya” oluşturmadığı, kararların ortaklaşa ve mutabakatla alındığı belirli bir hukuk çerçevesinde gerçekleşebilecek bir birlik ancak kapsayıcı olacaktır.

Bu birliğin izlediği siyasetin saptanmış taleplerle sınırlı olacağı kendiliğinden ortaya çıkar. Örgütlü yapıların bu taleplerin dışındaki siyasi anlayışları, kendine özgü sloganları veya politik faaliyetlerinde kullandıkları jargon kendi özel çalışma alanlarında saklı kalmak üzere birleşik mücadele yürütenlerin özel bir sesleniş biçimine, kendine özgü sloganlara sahip olması önemlidir. Siyasi düşünceleri farklı üyelere sahip başta meslek örgütleri ve sendikalar olmak üzere, dernekler, mezhep örgütleri, kimlik grupları veya tek bir sorunun çözümüne odaklanmış platformların harekete geçirecekleri kesimlere yönelik seslenişte ortaklaşmak, platformun siyaset ve sloganlarını bu kesimlerin hissiyatına tercüman olacak biçimde düzenlemek önemlidir.

Şimdiye kadar yaşanan deneyler, genellikle harekete geçebilen ile geçebilecek kesimler arasında hep bir açı yaratarak mevcut dağınıklığı pekiştirmiştir. Bugün emekçilerin mevzileri yıkıma uğratılırken, siyasi sistemin halka, neredeyse, ulusal ve uluslar arası düzeylerde süren emek ve hak mücadelelerinin kazanımı olan başlıca demokratik kurum, değer ve ilkeleri elde tutmaya, yeniden ele geçirmek zorunda kaldığı bir düzeye doğru basınç uygularken acil ve temel öncelik, bu yıkıma dur diyebilmektedir. Bu platform, defalarca düzen koruyucusu, devlet partisi, statükonun temsilcisi olarak tanımlanmış sosyal demokrat partide kendini ifade eden kitlelerin de yer alabileceği bir platform olmadığı takdirde kendisini geniş emekçi yığınların desteğinden mahrum edecektir.

1920’li-30’lu yıllarda işçi eylemlerinin kanla bastırılmasında rolü olan, Hitler’e iktidarı kendi elleriyle teslim eden sosyal demokratlarla, her şeye rağmen, faşizme karşı bir birleşik cephe oluşturmak için, o zamanın komünistleri bir hayli çaba harcadılar. Bugün aynı geleneği HDP vekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırmaya, savaş teskeresini onaylamaya katkıda bulunarak sürdüren, ikircikli ve gözü hala kendisi için muhtemel zannettiği bir iktidar koltuğunda olan ve bu yüzden sırasını beklemekle iştigal eden “sosyal demokrat” partinin hem huzursuz kitlesinde hem de şimdi doğrudan hedefte olduğunun farkında olan kadrolarının bir bölümünde, içinden geçtiğimiz tarihsel süreci karşılayabilecek birlik talepleri ortaya çıkmaya başlamış ve bunun belirtileri de alenileşmiştir.

Durum böyleyken hangi partide veya sendikada örgütlü olduklarına veya örgütlü olup olmamalarına bakmaksızın işçi sınıfının ve emekçilerin en geniş kitlesinin güncel ve temel talepleri etrafında oluşacak bir birliğin koşullarının yaratılmasının koşulları vardır ve bu koşulların iyi tahlil edilmesi, bu analiz üzerinden sınıf içindeki dayanakların güçlendirilmesi için politik faaliyetin yoğunlaştırılması zorunludur. Günümüzdeki siyasal koşullar bu çalışmanın eskisi gibi yürütülemeyeceğini; emekçiler arasında daha ısrarlı, sabırlı bir kitle çalışmasının ortak mücadele perspektifi ile ele alınması gerektiğini de dayatıyor. Dimitrov faşizm koşullarındaki mücadelenin, işçi sınıfının art arda kazanımlar elde ettiği dönemdekinden farklılığına işaret ederken: “…Birkaç yıl önce, özellikle proletarya iktidarı mücadelesinin başlıca eylem olduğu ve bütün Alman-karşı devriminin 1918-20 arasında Weimar Cumhuriyeti’nin bayrağı altında canlandığı günlerde, doğru olan sloganları tekrarlamaya ve aynı taktikleri uygulamaya” şimdi devam etmenin doğru olmadığını yazmış ve “19. asırda Fransa’da temel hakların elde edilmesi ve sömürücülerle mücadele yolunda örgütlenmenin meşrulaştırılması için verilen savaşta on binlerce işçi can verdi. Dünya proletaryası burjuva demokrasisi haklarını alabilmek için kan akıtmışlardır. Bu hakları elinde tutabilmek için de tabii ki, bütün güçleriyle savaşacaktır… Kapitalist ülkelerin emekçi kitleleri şimdi çabuk ve kesin bir seçme yapmak zorundadırlar ve bu seçme proletarya iktidarı ile burjuva demokrasisi arasında değil, burjuva demokrasisi ile faşizm arasında olacaktır…”[1] diye seslenmiştir.

Dimitrov’un bu sözleri birleşik cephenin acil mücadele programının içeriğiyle ilgili bir düzeye işaret eder. Bu elbette birleşik cephenin bir unsuru olan zamanın sosyalistlerinin ufkundan, kendi parti programlarının başlıca yönelim ve hedeflerinin yani sosyalizmin çıktığı, bunlardan vazgeçtiği, geçmesi gerektiği anlamına gelmez. Dimitrov faşizme karşı birleşik mücadele hakkında yazdığı bütün makalelerinde ve Komüntern’in 7. Kongresi’ne sunduğu raporunda bunun hiç de böyle olmadığını gayet ısrarla vurgular; birleşik cephenin aynı zamanda gelecekteki halk iktidarının potansiyelini taşıdığının, bundan kaçınılmaması gerektiğinin altını çizer. O halde kapsamı, çerçevesi ve hedefleri bakımından; şu veya bu partiye dağılmış, şu veya bu sendikada örgütlü en geniş işçi ve emekçi kesimlerini aynı noktada buluşturacak olan birleşik/ortak mücadelenin güncel ve acil siyasetinin önceliği, tahribatının pahalıya mal olacağı gayet açığa çıkmış olan kazanımların korunması, giderek daha katmerli hale gelerek emekçi kitleler arasında dağınıklığa, bazen teslimiyete ve bazen de bozguna yol açan saldırılara bir set çekebilmek için mücadelenin örgütlenmesi ve bunun aynı zamanda bir gelecek ve iktidar perspektifiyle de ele alınmasıdır.

Bugün sosyalizm mücadelesinin güç biriktirebilmesinin koşulları birleşik mücadelenin koşullarının bir an önce oluşturulmasından geçiyorsa hem kazanımların korunması hem asgari demokrasinin tesisi hem de işçi sınıfının iktidar mücadelesinin koşulları da güncel ihtiyaçların ve sloganların tespit edilmesinden, bu doğrultuya uygun hareket edilmesinden geçiyor.

 [1] Dimitrov, G. (1989), Faşizme Karşı Birleşik Cephe, 7. Baskı, Çevirenler: Seçkin Cılızoğlu, Ali Özer, İstanbul: Ekim yayınları, sf. 234-236.