Eksen tartışmaları ve Türkiye

Y. Yılmaz Karataş  

Sovyetleri kuşatmak için “komünizm tehdidi altındaki ülkelere askeri ve mali yardım” adı altında 1947’de gündeme getirilen ‘Truman Doktrini’ ve ardından uygulanmaya başlanan “Marshall Planı” yardımlarının Türkiye’nin ABD emperyalizmiyle ilişkileri bakımından bir dönüm noktası olduğu bilinir. 1950’de ABD emperyalizmine bağlılığın bir göstergesi olarak Kore’ye gönderilen askerler ve ardından 1952’de NATO’ya üyelik süreci, Türkiye’yi askeri ve siyasi olarak ABD emperyalizmine bağımlı bir ülke (burada bağımlılık ilişkisinin bir emir-komuta ilişkisi olarak değil, bir politik eksene bağlanmak, onun parçası haline gelmek anlamında kullanıldığını belirtelim) haline getirdi. NATO üyeliğinin ardından Türkiye’de ABD ve NATO üsleri kuruldu, Türk Ordusunun eğitim, teçhizat ve modernizasyonu yine büyük oranda bu güçlerin yaptığı “yardımlar”la sağlandı. Öte yandan Türkiye ekonomisi de doğrudan tamamen ABD olmasa da, onun yanı sıra ABD’nin etkisindeki finans kuruluşlarına (IMF, DB, DTÖ vb.) ve müttefiki Batılı emperyalistlere büyük oranda bağımlı bir şekilde gelişti. Çeşitli dönemlerde iki ülke arasında krizler yaşansa da, bu bağımlılık ilişkisi temelde değişmeden bugüne geldi.

Bugün tek adam iktidarının sesi olan medyaya bakarsanız, ABD ve Türkiye arasında ilan edilmemiş bir savaş var. Dünün “baş düşman”ı Erdoğan’ı, bugün “milli cephenin lideri” ilan eden Ergenekoncuların sözcülerinden Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Emekli Albay Atilla Uğur “Aslında yaşanan Türk-Amerikan savaşıdır. Mandacılar ile millicilerin savaşmasıdır” diyor.  ABD’ye “savaş açanlar” elbette sadece Ergenekoncular değil. Erdoğan’ın sesi gazetelerinden Star’dan Ahmet Kekeç de “Kovun bu Büyükelçi’yi!” başlıklı yazısında “Görev yaptığı ülkenin içişlerine karışan, pervasızca ‘sinir uçları’yla oynayan ve darbecilerle teşrik-i mesaisi belgelenmiş bir Büyükelçi’ye uygulanacak muamele bellidir” diyerek cephedeki yerini alıyor. Yeni Şafak’tan Hikmet Genç ise, “FETÖ’başı ABD’nin kucağında yaşamaya devam ediyor… PYD/PKK da ABD’den aldığı silahlarla besleniyor… Ama ABD gibi kocaman bir müttefikimiz var, öyle mi?!..Yürü git lan!…” sözleriyle ABD’ye postayı koyuyor! “Milli cephe”yi en iyi kim tarif ediyor derseniz, Perinçek’i dinlemeniz gerekir. Perinçek, “Türkiye’nin yönü ve Amerikan sapakları” başlıklı yazısında ülkede ABD ve piyonlarına karşı bir “vatan savaşı” verildiğini söylüyor. “Düşman cephesi” de oldukça kalabalık: “Vatan Savaşı yürümezse, Abdullah Gül ve Davutoğlu’dan Fethullah Gülen, Kılıçdaroğlu ve HDP/PKK’ya kadar uzanan bir koalisyon hükümeti kurulur. Böylece onlar da görevlerini başarmış olurlar.” Bu kalabalık “düşman cephesi” karşısında “vatan cephesi”nde ise, geriye kala kala Erdoğan, Bahçeli ve Perinçek kalıyor!

Yazılanlara bakılırsa ülkede Erdoğan’ın liderliğinde milliyetçi-mukaddesatçı bir “milli cephe” kurulmuş ve Amerikan emperyalizmine karşı “vatan savaşı” veriliyor! Bu cephenin bir tarafında siyasi hayatı boyunca değişen “baş düşman”a karşı hep birilerinin kuyruğuna takılmış ve mesela zamanında  “baş düşman Sovyet emperyalizmi”ne karşı ABD-NATO cephesinde yer almış Perinçek ve Ergenekoncular var. Öbür tarafında ise siyasi hayatlarına 1960’larda ABD’nin “komünizmle mücadele” adına kurdurttuğu/desteklediği derneklerde başlayıp yine 2000’li yılların başlarında ABD’nin bölge politikasıyla uyumlu bir şekilde iktidara gelen mukaddesatçılar (Amerika’nın ‘ılımlı İslam’cıları) var.

Erdoğan iktidarının yukarıdaki cephe kadar “ateşli” olmayan destekçileri ise, ABD’nin dostluğunu ispatlaması için Gülen’i iade etmesi ve Kürtlerle sürdürdüğü işbirliğini sona erdirmesi gerektiğini söylüyorlar. Nihayetinde, bu çevrelerin toplamı için söylersek, bugün tartışma “ABD’nin Türkiye’nin dostu mu, yoksa iktidarı devirmeye, ülke topraklarını parçalamaya çalışan bir düşman mı?” olduğu sorusu etrafında sürdürülmektedir.

Peki, yukarıda Erdoğan’ı “milli cephenin lideri” olarak gören ve “vatan savaşı” verildiğini söyleyenlerin dediği gibi, ABD düşmanımızsa –ki elbette sadece ABD değil, sair emperyalistlerle birlikte sözde onu “düşman” ilan eden işbirlikçi burjuva gericilik de bu ülkede yaşayan halkların düşmanıdır– Erdoğan rejimi o zaman neden bağımlılık ilişkilerine son vermiyor, mesela Kekeç’in söylediği gibi ABD Büyükelçisi’ni kovup NATO üslerini neden kapatmıyor? Kapatmak bir yana neden İncirlik’i Amerikan ve “Koalisyon” uçaklarına açtı? Başka bir deyişle aralarındaki krizli-gerilimli ilişkiye rağmen Erdoğan rejiminin ABD’nin politik ekseninden çıkması gerçekten mümkün mü? Ya da Rusya ile ilişkiler ve Avrasyacı yönelim, bu bağımlılık ilişkilerinin yerini alabilir mi?

Bu sorulara yanıt vermek için tek tek ilerleyelim.

I.

Bugün ABD’ye karşı “milli cephe”nin lideri ilan edilen Erdoğan ve yol arkadaşlarının siyasi tarihinin her aşaması, ABD damgası taşımaktadır.

Siyasi hayatları 1960’larda ABD emperyalizminin Sovyetlere komşu ülkelerde uygulamaya koyduğu “yeşil kuşak” projesiyle başlamış; “komünizmle mücadele” adı altında desteklenip örgütlenen dini yapılanmaların içinde yetişmişlerdir. Gülen, Erdoğan, İsmail Kahraman ve Gül gibi isimler o dönemlerde ‘Komünizmle Mücadele Dernekleri’ ve ‘Milli Türk Talebe Birliği’ (MTTB) gibi derneklerde ABD emperyalizmine karşı mücadele eden devrimci gençliğin karşısına çıkartılan örgütlenmeler içinde yer alarak ABD emperyalizminin ve işbirlikçi burjuva gericiliğin “yedek gücü” olarak siyaset sahnesine çıktılar. Sonra, Türkiye’de neo-liberal dönüşüm programının (24 Ocak Kararları) uygulanması için yapılan 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Özal’la birlikte tarikatların siyasete doğrudan müdahale ettiği, Kur’an kursları ve dini örgütlenmelerin mantar gibi bittiği koşullarda Körfez sermayesinin (Katar, S. Arabistan, B.A.E) desteğiyle büyüyen sermaye gruplarının siyasi gücü olarak sahnedeki yerlerini aldılar. Erdoğan’ın 90’lı yıllardaki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı, bu çevrelerin önlerini açan 80 darbesi sonrasındaki siyasal ortamda kazandığı gücün simgesi oldu.

Sovyet bloğunun çökmesinden sonra, halen nasıl yapıldığı/yaptırıldığı konusunda çokça soru işareti bulunan 2001’in 11Eylül saldırıları, “yeşil kuşak” projesini revize ederek, ABD’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı yeniden dizayn etmeye yönelmesinin gerekçesi/dayanağı yapıldı. BOP/GOP (“Büyük”/“Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”) olarak adlandırılan bu proje ile, Ortadoğu’da radikal İslam’a karşı “ılımlı İslamcı”ların desteklenerek iktidara getirilmesi hedefleniyordu. ABD’nin “Ortadoğu uzman”larından Graham Fuller, Batılıların İslam ülkelerinde “laiklik” saplantısından vazgeçmesini ve “ılımlı İslamcı”ları desteklemesi gerektiğini söylüyordu. “Ilımlı İslam”ın kriterleri ise, “neo-liberal saldırı politikalarını desteklemek” ve “ABD’nin dünya hegemonyasını kabul etmek” olarak belirlenmişti. Fuller, bu temelde ABD’nin Türkiye’de Fethullah Gülen gibi isimleri desteklemesi gerektiğini söylüyordu. Tam da bu süreçte, Erdoğan ve Gül’ün başını çektiği bir grup, “yenilikçiler” adı altında Erbakan’ın Fazilet (Refah) Partisi’nden ayrılıp AKP’yi kurdular (Ağustos 2001). Ve rastlantıya bakın ki, böylesi bir siyasi iklimde, 2002 Kasım’ında, yani kuruluşundan yaklaşık bir yıl sonra, AKP ülkedeki seçimleri kazandı! Üstelik Erdoğan, hükümet etmeye başlamasının ilk yıllarında (2003-2004) kendini “BOP’un eş başkanı” ilan ederek (Irak müdahalesinden sonra BOP çıkmaza girince bu söylemden vazgeçti), aslında iktidara geliş/getiriliş/yürüyüş sürecinin arka planındaki gücün kim olduğunu da açıklamış oluyordu.

Elbette Erdoğan yönetiminin ABD ile ilişkileri düz bir çizgide ilerlemedi. ABD’nin bölge politikasına hizmet etmesi ya da bu politikanın önünde ayak bağı olmasına göre ilişkinin seyri de değişti. İlk kriz, aslında Erdoğan Hükümeti’nin de beklemediği bir biçimde, 2003 Mart’ında Irak’a savaş tezkeresinin toplumda savaşa/ABD müdahalesine karşı ortaya çıkan tepkinin de etkisiyle Meclis’te onaylanmaması sonrasında yaşandı-ki Erdoğan, bu tezkerenin onaylanmamasını ‘tarihi bir hata’ olarak değerlendirmektedir. 2005’te Kürdistan Federe Bölgesi’nin Süleymaniye kentinde Türk askerinin başına çuval geçirilmesiyle sembolize olan bu döneme damgasını vuran sözler ise, Erdoğan’ın Başdanışmanı Cüneyt Zapsu’ya ait. Bu sözler, Zapsu’nun 2005’te ABD’de katıldığı bir toplantıda, ABD yönetimine yaptığı “Erdoğan’ı deliğe süpürmeyin. Onu kullanın” çağrısıydı. ABD’nin Irak’taki müdahaleyi diğer bölge ülkelerine (öncelikle İran ve Suriye hedefteydi) yayma koşullarını yaratamamasına bağlı olarak askerlerini geri çekme süreci, –kuşkusuz tümünü değil, ama– çekilmeye kadar kendisinin yürüttüğü belirli misyonları taşeron ve bekçi işleviyle üstlenecek güvenilir müttefik ya da müttefiklerin varlığını gerekli kılıyordu. 2007’deki Bush-Erdoğan görüşmesinden sonra iki ülke arasında yeniden “bahar havası” estirilmeye başlandı. 2009’da ABD’de Obama’nın başkan olmasından sonra Türkiye, Ortadoğu için “lider/model ülke” ilan edilerek, ilişkiler yeni bir boyut taşındı. Bu dönem boyunca Erdoğan ve Gül, bölgede adeta ABD büyükelçileri gibi çalıştılar.

İkinci kriz, bilindiği gibi, 2011’de Arap ülkelerindeki halk hareketlerinden sonra emperyalistlerin bu hareketleri yedekleyip işbirlikçi rejimler oluşturmak için harekete geçmesinden sonra yaşandı. Aslında ilk dönemler her şey yolunda gözüküyordu. Türkiye’nin ‘Yeni Osmanlı’cı sosa bulanmış “bölgesel liderlik” hevesiyle Suriye’ye müdahale girişimi, ABD politikasıyla da uyumlu bir girişimdi. Ancak Türkiye, Katar ve S. Arabistan’ın müdahale politikasını mezhepçi bir söyleme dayandırmaları, bu ülkelerin fiili destekleriyle de, Suriye’de kısa sürede rejime karşı savaşta radikal İslamcı güçlerin öne çıkmasına ve alanda hâkimiyet kurmasına neden oldu. Fakat radikal İslamcıların sahada egemen hale gelmesi, Irak başta olmak üzere ABD’nin bölgedeki pozisyonunu zora sokacak ve başta Rusya olmak üzere karşısındaki güçleri (örneğin İran’ı) güçlendirecek sonuçlar doğuruyordu. Bu noktada ABD, Suriye’deki dayanaklarını önemli oranda yitirmesine bağlı olarak (bu durum, son dönemlerde hem Kürtlerle işbirliği ve hem de Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi üzerinden ABD’nin yeniden dayanakları arttırmasıyla birlikte başka arayışlara girmesini dışlayan bir tutum değildir), 2014’ten sonra Rusya –ve müttefikleriyle– bölgesel çıkarlarını zedelemeyecek zorunlu bir uzlaşma arayışlarına yönelirken, Türkiye’nin Nusra ve IŞİD gibi radikal İslamcı çetelerle işbirliği ve Irak’ta da bugün Musul operasyonu sürecinde yeniden canlandırılan mezhepçi ayrımları kışkırtıcı tutumu, Türkiye’yi (Erdoğan yönetimini) giderek ABD için bir sorun haline getiriyordu, ki bu kriz, çeşitli evrelerden geçerek bugüne kadar geldi.

II.

AKP-Erdoğan yönetiminin bölge politikasının ABD ve Batılı emperyalistler için bir ayak bağı haline geldiği süreç (2013 ve sonrası), aynı zamanda, 11 yıl boyunca iktidar ortağı olan Gülencilerle (“FETÖ”) arasındaki egemenlik mücadelesinin de görünür olmasını ve darbe girişimlerine sahne olacak kadar sertleşmesini sağladı. Aslında ABD’nin “ılımlı İslamcılar”ın desteklenmesi politikası bağlamında iktidar ortağı haline gelen/getirilen bu iki güç (Erdoğan ve Gülenciler) arasındaki ilk çatışma, dış politikada “operasyonel güç” haline getirilen MİT’te yaşandı. Gülenciler, İHH adlı “yardım kuruluşu”nun ‘Mavi Marmara’ adlı vapuru İsrail ambargosuna rağmen Gazze’ye göndertip İsrail ile siyasi ilişkileri kopma noktasına getiren ve yine İran’a karşı ambargoyu delmeye yönelik ticari ilişkiler geliştiren MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı devirmek için KCK ile yapılan “Oslo görüşmeleri”ni gerekçe göstererek, Fidan’ı ifade vermeye çağırmış (Şubat 2012), ancak bu operasyon Erdoğan’ın müdahalesiyle engellenmişti. Erdoğan’ın ABD-Batı için ayak bağı muamelesi gördüğü dönemde ise, Gülencilerin Erdoğan ve çevresinin rüşvet ve kara para ilişkilerini ses kayıtlarıyla ortaya seren 17-25 Aralık (2013) operasyonları geldi. Erdoğan’ın bu operasyonlara cevabı polis ve yargı içindeki Gülencilere yönelik tasfiye hamlesi oldu. Bu tasfiye sürecinde, AKP-Erdoğan yönetimi, 11 yıl boyunca iktidar ortakları olan Gülencileri FETÖ/PDY adı altında örgütlenmiş “silahlı bir terör örgütü” olarak tanımlamaya başladı.

Erdoğan ve Gülenciler arasındaki çatışmanın bu kadar hızlı gelişmesinde ve darbe girişimlerine sahne olacak kadar keskin bir hatta ilerlemesinde bölgesel (Ortadoğu) gelişmeler ve AKP Hükümeti’nin bölge politikası belirleyici bir rol oynadı. Başka bir deyişle, Türkiye’nin bölge siyasetinin ABD’nin ayağına dolanmaya başladığı, bu iki gücün çeşitli biçimlerde karşı karşıya gelmeye başladığı 2013’ün sonları ve 2014 başları, aynı zamanda ülke içinde Erdoğan ve Gülenciler arasındaki çatışmanın sertleşmeye başladığı dönemdi.  2014’te önce Irak ve ardından Suriye’de uygulamaya koyduğu “IŞİD ile mücadele stratejisi”, ABD’nin IŞİD’e karşı mücadele eden en önemli güç olan Kürtlerle işbirliği yapması sonucunu doğurdu, ki bu durum, zaten IŞİD ile işbirliğini büyük oranda Kürtlerin güç ve pozisyon kazanmasını engellemek için yapan Türkiye’yi fazlasıyla rahatsız ediyordu. Ancak Türkiye’nin bölge politikasını çökme noktasına getirip Suriye’deki dayanaklarını büyük oranda zayıflatan gelişme, Rusya’nın 2015 Eylül’ünde Suriye’ye etkin müdahalesi ve bu müdahale kapsamında sadece IŞİD’i değil, önemli bir kısmı Türkiye tarafından desteklenen bütün İslamcı çeteleri hedefe koyması oldu.

Aynı dönemde ülkedeki NATO üslerini IŞİD’e karşı kullanıma açmak zorunda kalan Erdoğan rejiminin sınırda bir Rus uçağını düşürerek ABD-NATO’yu Rusya müdahalesine karşı devreye sokma beklentisi de gerçekleşmedi.

Burada dikkat çeken bir diğer nokta da, Gülencilerin (“FETÖ”) son darbe girişiminin (15 Temmuz) Davutoğlu’nun görevden alınmasından sonra “Dostları Çoğaltma” olarak açıklanan politika bağlamında Erdoğan’ın Rusya’dan özür dileyerek Rusya ile “normalleşme”yi ABD’ye karşı kullanmaya çalışmasının ardından gerçekleşmesi oldu. Gülencilerin ordu dışındaki dayanaklarından büyük oranda yoksun olarak yaptıkları15 Temmuz darbe girişiminin ABD tarafından ne kadar desteklendiği tartışılabilir. Ancak şurası da kesindir ki, ABD ve Batılı güçlerin bu darbe girişimi karşısında Erdoğan’a beklediği desteği vermemesi, aynı zamanda bu rejimden duydukları hoşnutsuzluğun da bir ifadesidir.

III.

Avrasyacı (Rusyacı ya da Amerika’yı Rusya’yla dengeleme yönelimindeki) Ergenekoncuların Erdoğan rejimiyle ilişkisi, Gülencilerin ilişkisi ile ters/karşıt bir seyir izledi.

ABD ve uluslararası sermayenin neo-liberal “ılımlı İslamcı”lar olarak Erdoğan ve Gülencileri destekleyip hükümetin başına getirmesi –ki sadece 1985’ten 2013’e kadar yapılan 49 milyar dolarlık özelleştirmenin 41 milyonunun 2003-2013 yılları asında gerçekleşmesi bile bu desteğin karşılıksız bırakılmadığını göstermektedir– geleneksel burjuva güçler ve devlet bürokrasisi-ordudaki bir kesimin bu yönelişe tepkisine yol açmıştı. “Ilımlı İslamcı” Hükümetin elinin güçlendirilmesi ve devlete giderek hakim olmasının sağlanmasıyla gelinen yerde ABD’ye tepki duyan ve Rusya-Çin’le (Şanghay İşbirliği Örgütü’yle) yakınlaşıp desteklerini almaya yönelen bu güçlerin tasfiyesi zorunlu hale gelmişti. İşte polis ve yargıda büyük oranda egemenliği ele geçiren Gülencilerin başını çektiği –ki Erdoğan bu dönem kendini bu davaların savcısı ilan etmişti– Ergenekon operasyonları bu kapsamda gündeme getirilip uygulamaya konuldu. Ergenekoncu olarak adlandırılan ulusalcı güçler bu süreçte ordu ve yargı başta olmak üzere önemli oranda devlet bürokrasisinden tasfiye edildiler. O dönem Ergenekoncuların tasfiye gerekçesi de bugün Gülencilerin (“FETÖ”) tasfiyesiyle aynıydı: Devlete/iktidara karşı darbe girişimi içinde olmak!

Ancak Gülenciler ile Erdoğan arasındaki devleti kimin yöneteceğine dair egemenlik mücadelesinin açık bir çatışmaya dönüştüğü 2013 sonlarında, Erdoğan Hükümeti, Gülencilerin “milli ordumuza kumpas kurduklarını” ve kendilerini aldattıklarını söyleyerek Ergenekoncuları kendi tarafına çekmek için adım attı. On binlerce sayfalık iddianamelere dayandırılan ve binlerce kişinin tasfiyesine dayanak yapılan Ergenekon ve Balyoz Davaları birden düştü. “Bağımsız yargı”, Erdoğan yönetiminin “kandırıldık” açıklamasının hemen ardından, birden, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ başta olmak üzere bu davalardan tutuklu bütün sanıkların salıverilmesi kararını verdi!

İşte bu süreçte, ABD ile gerilimli bir ilişki içinde olan Erdoğan yönetimi ile Ergenekoncular arasındaki ittifakın temelleri atıldı. AKP-Erdoğan yönetimi, Öcalan ile görüşme masasını devirip Kürt hareketine karşı savaşı tırmandırdıktan sonra, bu ittifak yeni bir boyuta taşındı. Perinçek’e göre, AKP-Erdoğan artık onların çizgisine gelmişti! 15 Temmuz darbe girişimine karşı açık tutum alan Ergenekoncular, bu tutumun ödülünü, ordudaki “FETÖ” tasfiyelerinden sonra kısmen yeniden ordu içinde mevzilenme fırsatını yakalayarak aldılar. Ancak onlar da, eski istihbaratçı generallerini Rusya ve Suriye ile ilişkilerin geliştirilmesi için kullanmak başta olmak üzere, rejime hizmet için hazır olduklarını gösteriler. Burada Erdoğan’ın liderliğinde “vatan savaşı”, “milli cephe” gibi söylemlerle her gün Erdoğan rejiminin sesi olan medya organlarında boy gösteren Ergenekoncuların, bu süreci kendi siyasi varlıklarını/güçlerini arttırmanın bir dayanağı haline getirmeye çalıştıklarını söylemek için kâhin olmaya gerek yok. Ve elbette dün Erdoğan-Gülenciler ilişkisi, arkasında yer alan güçlerin ve ülkedeki/bölgedeki gelişmelerin bu güçleri karşı karşıya getirmesinin bir sonucu olarak nasıl darbe girişimlerine sahne olan açık bir çatışmaya dönüştüyse, yarın Erdoğan ve Ergenekoncular ilişkisinin de, değişen koşullara bağlı olarak, yeni bir kapışma/çatışmaya dönüşmesi herhalde sürpriz olmayacaktır.

IV.

Ergenekoncu-ulusalcı güçler, Perinçek’in ifadesiyle “ABD’nin Türkiye’nin baş düşmanı” haline geldiğini “Erdoğan’ın ABD’ye teslim olarak yaşama şansı bulunmadığı”nı söyleseler de, bugün Erdoğan iktidarının ABD ekseninden kopuş halinde olduğunu gösteren hiçbir somut adım/tutum bulunmamaktadır. Çünkü “eksenden kopuş”, ülkeyi bu eksene bağlayan ilişki, anlaşma ve kurumların çözülmesini ve tasfiyesini gerektirir ki, Erdoğan iktidarı ABD ile ilişkilerin en krizli, en gerilimli dönemlerinde bile bu yönlü girişimlerde bulunmamıştır.

Öte yandan ABD seçimlerini Trump’ın kazanmasında sonra Erdoğan ve medyasının hararetli Trump savunucuları haline gelmeleri ve Gülen’in iadesi ile Suriye’de Kürtler yerine Türkiye’yle işbirliği yapılması konularında beklenti içine girmeleri, ABD ile bağımlılık ilişkilerinin ne düzeyde olduğunu gözler önüne sermekle kalmamakta, aynı zamanda bugün yaşanan sorunların da bir eksenden kopuşun çok uzağında ‘konjonktürel’ sorunlar olduğunu da göstermektedir.

Evet, Rusya’ya özür mektubu gönderilmesinin ardından ilişkilerin normalleştirilmesi için birbirinin peşi sıra adımlar atılmıştır. Ve ABD-AB’nin darbe girişimine karşı tutumlarının çokça eleştirildiği bir dönemde yapılan Erdoğan-Putin görüşmesinde Erdoğan’ın Putin’e her defasında “sevgili dostum” biçiminde seslenmesi “denize düşen”le “sarıldığı yılan” ilişkisi misali kimin kime fazlasıyla muhtaç olduğunu da gösteriyordu. Ve yine elbette Türkiye’nin ABD-Batı ekseninden olabildiğince uzaklaştırılması ve ayrıca ekonomik olarak ikili ilişkilerin canlandırılması –ki Batı’nın çeşitli biçimlerde ambargo uyguladığı Rus ekonomisinin de durumunun çok parlak olmadığı biliniyor– Rusya’nın da istediği bir şeydi. Çünkü daha Temmuz ayında eski Varşova Paktı’nın merkezi Varşova’da yapılan NATO zirvesinde, Türkiye’ye Rusya’ya karşı erken uyarı-istihbarat uçakları AWACS’ların gönderilmesi ve füze savunma sisteminin güçlendirilmesi ve Karadeniz’de Amerikan savaş gemilerinin kalıcılaştırılmasının önünün açılması doğrultusunda kararları alınmıştı.

Öte yandan da, Rusya’yla birlikte en önemli bölgesel müttefiki İran ile de karşılıklı ziyaretler yapılarak ticari ve siyasi ilişkilerin canlandırılması yönünde adımlar atıldı, ki İran’la Türkiye’nin yakınlaşmasında, Kürtlerle ilgili tehdit algısının (Rojava-Kuzey Suriye Federasyonu) ve Suriye’deki gelişmelerin kendi ülkelerine yansıyabileceği kaygısının önemli bir yer tuttuğunun da altını çizmek gerekiyor.

Peki, bu gelişmelere bakılarak Türkiye’nin –doğrudan ve portföy yatırımlarıyla IMF, DTÖ, DB gibi uluslararası kuruluşlarla ilişkileri kapsayan ekonomik, mali, ticari eksenle dolaysızca bağlı– politik ekseninin değiştiği sonucu çıkarılabilir mi? Başka bir deyişle bu “Avrasyacı yönelim” nereye kadar gidebilir? Lafın ve aralarındaki çelişkilerden yararlanarak emperyalist güçleri birbirine karşı kullanıp kendine kendi “özel çıkarları”nı gerçekleştirecek alan yaratmanın ötesine ne kadar geçebilir?

Yıllık 300 milyar dolar civarındaki dış ticaretinin yaklaşık olarak yarısını AB ülkeleri ile yapan, Batılı tekellerle ortak sınai ve mali yatırımlarının devasa boyutuyla Türkiye’nin askeri-savunma sisteminin tamamen ABD-NATO’ya bağımlı olduğu koşularda böylesi bir eksen değişikliğinin dayanaklarından yoksun olduğu açıktır. Başka bir deyişle egemen sınıf, burjuva gericilik, Batı sermayesine/tekellerine böylesine bağımlı ve daha da ötesinde onlarla iç içe geçmişken böylesi bir kopuşu yapabilecek/göze alabilecek güce sahip değildir. Yoksa elbette emperyalizme ve işbirlikçi tekelci sermayeye karşı işçi sınıfı ve ezilen emekçi halk kesimlerinin mücadelesiyle kurulacak bir demokratik halk iktidarı koşullarında bu kopuşun dayanakları fazlasıyla yaratılmış olacaktır. Zaten kendi rejimini kurma yönünde attığı adımlarla iktidarını sağlamlaştırmaya çalışan Erdoğan da, bırakalım Batı sermayesi ile köprüleri atmaya, özellikle Batı menşeili uluslararası sermayenin ülkedeki yatırımlarının devam etmesi için toplantı üstüne toplantı yapmakta ve yüksek kârlar konusunda her türlü güvenceyi vermektedir. Öte yandan, ülkedeki iktidar, ABD-NATO üslerini kapatmış, yapılan askeri-siyasi anlaşmaları iptal mi etmiştir? Elbette hayır. Aksine, dün Suriye’de IŞİD’e karşı operasyonlar için ABD’ye açılan ülkedeki üsler, bugün Türkiye’nin Musul operasyonunda saf dışı bırakılmış olmasına rağmen[1] yine ABD-Koalisyon güçlerine açılmıştır.

Fakat Türkiye’nin bir kopuş içinde olmaması, Erdoğan iktidarının Rusya ile kurduğu ilişkileri ABD-AB’ye karşı manevralar yapmak için kullanmadığı/kullanmayacağı anlamına da gelmemektedir. Türkiye’nin Avrasyacı yönelim olarak tanımlanan Rusya ve İran ile kurduğu ilişkiler tam da böylesi bir tutuma işaret etmektedir. Erdoğan rejimi, bu hamleler ile, kendini sıkıştıran ABD-Batıya karşı alternatifsiz olmadığı mesajını vermeye ve şantaj yaparak elini güçlendirmeye çalışmaktadır. Öte yandan, Ergenekoncuların sandığının aksine, Rusya da, Türkiye’nin tamamıyla Batı ekseninden koparılmasının mümkün olmadığının farkındadır. Ancak, Rusya, Türkiye’yi kendisine karşı pozisyon almaktan ne kadar uzaklaştırabilirse bölgesel egemenlik mücadelesinde ABD-Batıya karşı elinin o kadar güçleneceği hesabını yapmaktadır.

Burada, mesela Ağustos ayı sonlarında başlatılan ‘Fırat Kalkanı/Cerablus’ operasyonunun Avrasyacı yönelimin Türkiye’ye yarattığı hareket alanının bir sonucu olarak gerçekleştirilebildiği söylenebilir. Başka bir deyişle, önceki dönemlerde doğrudan Rusya’nın S-300 ve S-400 füzelerinin hedefi olabilecek olan bu harekât, Rusya ve İran’ın bu operasyonu kabul ettikleri, en azından sessiz kaldıkları koşullarda gerçekleşebilmiştir. Çünkü bu girişim mevcut konjonktürde bu ülkelerin de işine gelmekte; Türkiye’nin Kürt kantonlarının (Kobanê ve Êfrin) birleşmesini engellemesi, Rojava-Kuzey Suriye Demokratik Federasyonu’nun ilanından rahatsızlık duyan ama Kürtleri doğrudan karşısına almak istemeyen Rusya’ya ve Türkiye ile birlikte Kürtlere karşı daha açık bir işbirliğine yönelen İran’a kendilerine fatura edilmeden Kürtlerin gücünü sınırlama, Kürtleri baskı altına alma olanağını sağlamaktadır. Yine önümüzdeki süreçte de Erdoğan’ın Putin’le yaptığı görüşmeden sonra kabul ettiği ama Nusra ve diğer işbirlikçi çetelere kabul ettiremediği Halep’ten çekilme vb. gibi konularda karşılıklı çıkara dayalı başkaca pazarlıkların gündeme gelmesi olağandışı bir durum olmayacaktır.

Öte yandan oluşan yeni koşullarda ABD’nin, Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesine karşı olduğunu söylemek de mümkün değildir. Aksine ABD, bir yandan Kürtlerle işbirliğini sürdürürken, onlarla çatışma halindeki Türkiye ile de ilişkisini sürdürmekte ve Erdoğan’ın açıkladığı gibi, başta Rakka operasyonu olmak üzere, Türk askerinin operasyonlara katılması konusunda pazarlıklar yapılmaktadır ki, Türkiye egemenleri ABD seçimlerini Trump’ın kazanmasından sonra bu işbirliği konusunda daha da umutlanmış durumdadırlar. ABD, bu çatışma halindeki güçlerle işbirliğini bir yandan Kürtleri daha fazla kendine bağlamak ve Rojava’daki üslerini kalıcı hale getirmek için kullanmak istemekte, öte yandan da Türkiye’nin kendisine rağmen yapacağı/yapmak isteyeceği manevraları sınırlayarak Türkiye’yi de denetim altına almaktadır. Ve bu durum, Rusya ile pazarlıkta ABD’nin elini dünden daha güçlü hale getirmektedir.

Yine Musul operasyonunda Türkiye’nin kara harekatında yer alma girişimleri boşa düşmüş, dahası mezhepçi söylemleri (Irak’ın Şii Başbakanı ve Şii milisleri –Haşdi Şabi– hedef alan açıklamaları) Türkiye’yi İran ile de karşı karşıya getirmiştir. Bununla birlikte Rusya, Türkiye’yi destekleyici bir tutum takınmazken, ABD’yse bir yandan Türkiye’nin mezhepçi söylemlerinin gerilimi artırması karşısında Irak Hükümeti’ni desteklerken, öte yandan da Türkiye’yi ‘yedek güç’ olarak tutma –ki hava operasyonlarına katma tartışmasının bu kapsamda gündeme getirildiği söylenebilir– girişimlerinden de geri durmamaktadır.

Bütün bu gelişmelere bakarak, Türkiye’nin ABD ve Rusya ve müttefikleri arasındaki mücadelede her iki emperyalist büyük güçle de ilişkilerini sürdürerek dünden daha fazla manevra alanı bulduğunu söylemek mümkündür. Fakat bu manevralar, ulusalcı-Ergenekoncu çevrelerin iddia ettikleri gibi, ABD ekseninden bir kopuş niteliği taşımamaktadır. Aksine; özellikle Erdoğan’ın son Lozan çıkışından (“Lozan’ın zafer diye yutturul”maya çalışıldığı açıklamasından) sonra, Suriye ve Irak’ta yapılan hamlelerle tekrar canlandırılan müdahale politikası, ABD emperyalizminin AKP-Erdoğan yönetimini giderek kendi politikalarına daha fazla bağlaması, bu hamleleri kendi politik çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanması koşullarını arttırmaktadır. Ve elbette, ülkenin bölgede savaş batağının içine çekilmesinin iç politikada başkanlık tartışmalarıyla da iç içe geçen sonuçları da olacaktır. Erdoğan yönetimi (ve belirli itirazlarla da olsa onunla kader birliği yapmış olan burjuva gericilik), emperyalist paylaşım mücadelesi içinde pay kapmaya yönelik müdahaleci yönelimini sorunsuz gerçekleştirecek bir rejim değişikliği peşinde koşmakta ve ‘başkanlık’ adı altında milliyetçi-mezhepçi ve yayılmacı temeller üzerine kurulan bir dikta rejimini dayatmaktadır ki, AKP ve MHP arasında başkanlığı öngören yeni anayasa konusunda varılan uzlaşma bu dayatmayı politik gündemin en başına taşımış durumdadır. Ve elbette bu dikta rejimi, içeride de bir yandan Kürt özgürlük mücadelesine karşı savaş ve baskı politikalarını tırmandırırken, öte yandan ülkedeki bütün emek, barış, demokrasi güçlerini hedefine koymakta, işçi sınıfı ve emekçilerin her türlü hak eylemini yasaklamaktadır.

Sonuç olarak, ülkenin geleceğini belirleyecek olan da, ABD emperyalizmi ve onunla çelişkisi bölgesel paylaşımdan daha fazla pay almaya yönelik manevraların ötesine geçmeyen işbirlikçi ülke gericiliğinin arasındaki mücadele değildir. Aksine, dün olduğu gibi bugün de, ülkenin ve bölgenin kaderini belirleyecek olan bir tarafında emperyalizm ve işbirlikçisi burjuva gericiliğin ve öbür tarafında işçi sınıfı ve ezilen halkların olduğu çelişki ve mücadeledir.

 

DİPNOT: 

[1] Başbakan Yıldırım, ABD ile Türkiye Genelkurmay Başkanlarının Türkiye’nin operasyona havadan katılması için anlaşmaya vardıklarını söylese de, bu durumun, gelinen yerde Türkiye egemenlerinin Musul’dan pay kapma hevesinin kursağında kalması gerçeğini değiştirmesi oldukça zordur.