Çevre sorunu ve kapitalistlerin ikiyüzlülüğü

Serdar Derventli

 

(…) doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek fazla övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır.

(F. Engels, Doğanın Diyalektiği)

Artvin halkının, yaklaşık 20 yıldır Kafkasör Yaylası Cerattepe mevkiine maden (altın ve bakır) açılmasına karşı verdiği mücadele son aylarda yeni bir dönüm noktasına geldi. AKP yandaşları olarak bilinen ve dosyası kabarık olan Cengiz Holding/Eti Bakır A.Ş yasal hiçbir dayanakları olmadan –devlet güvenlik güçlerinin yoğun desteğiyle– şantiye kurma çalışmalarına başladı.

Artvinliler yaşam alanlarını[1] korumak için polis copu, jandarma dipçiği, biber gazı ve para ve hapis cezasını da göze alarak mücadele ederlerken Cengiz Holding ise kısa sürede azami kâr elde edebilmek için bütün olanaklarını seferber etti. Yüzlerce vatandaşın yaşam alanlarını korumak için en temel hakları olan gösteri haklarının kullanmaları polis ve jandarmayla engellenip onlarca dava açılırken Cengiz Holding’in ülkenin onca yasasını çiğneyebilmesinin yolu Artvin Valisinden Cumhurbaşkanına kadar uzanan ilişkiler üzerinden açıldı.

Türkiye’nin önemli gündemlerinden biri haline gelen bu olay çevre sorununun ülkenin bir bütün geleceği açısından ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

GELİŞEN ÇEVRE BİLİNCİ VE ÇEVRE HAREKETİ

Çevre sağlığı bilincinin dünya genelinde son 30-40 yılda geniş kitleler arasında epey yaygınlaştığı söylenebilir. İlk başlarda Kuzey ve Batı Avrupa ile ABD’de küçük burjuva kesimler ve aydınların, daha sonra az gelişmiş ve bağımlı ülkelerde ulusal ve uluslararası tekellerin insan sağlığına ve doğaya verdikleri zararın açığa çıkmasıyla çevre sorunu geniş emekçi kitlelerinin gündemine zorunlu olarak girdi.

Gelinen yerde artık birçok ülkede kitlesel çevre hareketlerinden söz etmek mümkün; çevre sorununu, yaşadığımız sistemin “temel çelişkisi” olarak gösterip parlamentolara giren partiler, ulusal ve uluslararası düzeyde faaliyet gösteren ve kapitalizmi yeşilleştirmeye/insancıllaştırmaya çalışan çok sayıda örgüt bulunuyor. Özellikle yerel düzeyde, bölgelerinde doğa ve insan sağlığını tehdit eden gelişmelere karşı duyarlı yurttaşların kurdukları sayısız inisiyatifler, dernekler bu kitleselliği gösteriyor.

Türkiye’de de neredeyse her tarafta benzeri girişimler söz konusu. HES, baraj veya nükleer santral, altın/bakır vb. madenler, kurulmak istenen bir çimento fabrikası, bir kimya fabrikasının veya bir yerleşim bölgesinin atık sularının doğal su kaynaklarını zehirlemesi vb. nedenlerle birçok yerde değişik düzeylerde mücadeleler veriliyor.

Avrupa’da ’68 hareketinin bir devamı olarak ortaya çıkan çevre hareketinin kitleselleşmesine, öğrenci gençliğin yanı sıra özellikle nükleer santrallerin olduğu ve nükleer atık depolarının kurulmak istendiği kırsal kesimlerdeki köylüler (bu köylüler nükleer santraller ve atık depoları nedeniyle yaşam ve üretim alanlarının yok edilmek istendiğini görüyorlardı) tarafından desteklenmesi katkı sundu.

İlerleyen yıllarda klasik tarım ve hayvancılık endüstrisinde yaşanan skandallar da genel anlamda çevre hareketinin gelişmesini sağladı. Diğer yanda ise organik-GDO’suz tarım, canlı türünün ihtiyaçları ve sağlığının ön planda tutulduğu hayvancılık gibi zirai (ve ticari) eğilimler de Avrupa’daki çevre hareketinin önemli gündemleri haline geldi. Avrupa’daki kadar yaygın olmasa da benzeri üretim ve tüketim eğilimleri Türkiye’de de görülmektedir.

Kitle iletişim olanaklarının gelişmesi, dünyanın bir ucunda yaşanan bir olayın neredeyse anında tüm dünyada duyulmasını; ister sosyal ayaklanmalar olsun ister doğal afetler olsun zamanında tepki verilmesini de sağlıyor. Bu sayede çevre sorunları kısa süre içinde geniş kitlelerin gündemine girebiliyor. 2011’de Japonya/ Fukushima’da gerçekleşen deprem ve tsunaminin ardından nükleer reaktörlerin patlaması da dünya genelinde tepkilere neden oldu. Dünyanın birçok ülkesinde nükleer enerjinin sivil ve askeri kullanımına karşı gerçekleşen kitlesel gösteriler sonucu birçok hükümet, “nükleer politikalarımızı gözden geçireceğiz” sözü verdi.

ÖNCE SAĞLIK…

Kapitalist ekonomide işçi ve halk sağlığı/refahı, çevre sağlığı hiçbir zaman belirleyici faktör olmamıştır. Rekabet koşullarında varlığını sürdürebilmek için kâr marjını sürekli yükseltmeyi esas alan kapitalist, kâr uğruna her şeyi göze almaktadır. Her yıl dünya genelinde on binlerce işçinin önlenebilir iş kazalarıyla katledilmeleri, sakat bırakılmaları, yine bir o kadarının maruz kaldıkları çalışma koşulları nedeniyle yıllar sonra yaşamlarının bir bölümünü büyük acılar çekerek geçirmeleri, vakitsiz ölmelerinde olduğu gibi ormanlık alanların yok edilmesi, akarsuların, göl, denizler ve atmosferin atıklarla kirletilmesinin nedeni de bu kâr hırsıdır.

Kapitalistler, doğrudan doğruya kâr için üretim ve değişim yaptıklarından ilk planda yalnızca en yakın, en dolaysız sonuçlar hesaba katmalıdır. Bir fabrikatör ya da tüccar, ürettiği ya da satın aldığı metaı normal bir kârla satarsa, durumdan hoşnuttur ve metaın ve alıcısının sonradan ne olacağı onu ilgilendirmez. Bu faaliyetlerin doğal etkileri için de aynı şey geçerlidir. Küba’da dağ yamaçlarındaki ormanları yakarak en verimli kahve ağacının bir kuşağına yetecek gübreyi bunların külünden sağlayan İspanyol tarımcılarını, sonradan şiddetli tropikal yağmurların artık korunamayan üst toprak tabakasını alıp götürmesi ve geriye yalnız çıplak kayalar bırakması ilgilendirir miydi? Bugünkü üretim tarzında, toplum karşısında olduğu gibi doğa karşısında da, daha çok, önce ilk ve elle tutulur başarı dikkate alınır.[2]

Alınması gereken iş güvenlik önlemlerini “getirisi olmayan yatırım” veya “gereksiz harcama” olarak gören kapitalistler aynı tutumu doğanın korunması (dolayısıyla halk sağlığı) açısından da sergilemekte; doğa yasalarını, önlem almaya zorlanmadıkları koşullarda hiçe saydıkları gibi, çoğu kez “benden sonrası tufan” anlayışıyla hareket etmektedirler. Sermayenin bu tutumu emekçiler açısından bir madalyonun iki yüzüdür; ister iş güvenliği açısından alınmayan önlemler olsun ister çevreye verilecek zararı en aşağı çekmek için alınmayan önlemler; emekçilerin yaşamını bizzat etkilemektedir.

Marx, sermayenin çıkarları gereği doğaya olan ilgisi ve ilişkisinin salt bir üretim aracına olan ilgisiyle ve ilişkisiyle aynı olduğunu şöyle ifade eder: “Nerede doğal güçler tekel altına alınabiliyor ve onları kullanan sanayici kapitaliste bir artı-kâr güvencesi veriyorsa, ister çağlayanlar, zengin madenler, balıkla dolu sular, ister daha elverişli bir yerde bulunan bir arsa olsun, burada, yeryüzünün bir bölümüne tasarruf nedeniyle bu doğal nesnelerin sahibi haline gelmiş olan kişi, bu artı-kârı, rant biçiminde, işlev yapmakta olan sermayeden çekip alacaktır.[3]

Diğer tarafta ise, reformist sendika yönetimleri iş güvencesi ile iş güvenliğini/işçi sağlığı/çevre sağlığını da karşı karşıya getirmektedir. Çelik fabrikalarının etrafa yaydığı zehirli gazlar, demir tozu vb. kimya fabrikalarında atıklarının gizlice akarsulara karıştırılması, ara sıra yaşanan “görünmez kazalarda” infilak eden asit kazanlarından sızan maddelerin şehirlerin üzerine “asit yağmuru” olarak yağması bu fabrikalarda çalışan emekçilere “güvenli bir yaşamın”, çevre halkına ise “modern bir yaşamın beraberinde getirdiği yan etkiler” olarak yıllarca sunuldu ve hala sunulmaktadır.

Son olarak Almanya’da, “dünyanın en büyük işkolu sendikasıyız” diyen IG Metall Sendikası, 7 ve 11 Nisan 2016’da, Almanya genelindeki 85 bin çelik işçisinin 45 binini, “Geleceğimiz çelikten bir kalbe sahiptir” sloganı altında, AB/Alman çelik tekellerinin lehine sokağa çıkardı. Tekel menajerlerinin de katıldığı “eylem”de bir yanda Çin tekellerine “ceza gümrüğü” uygulanması talep edilirken, diğer yanda AB ve Almanya’nın uyguladığı “sert çevre koruma yasaları” nedeniyle Alman/Avrupalı çelik üreticilerinin rekabet gücünü kaybettiğini ileri süren IG Metall Başkanı Jörg Hoffmann, “Alman çelik üretimi çevre dostu bir üretim tarzında gerçekleşiyor” dedi. IG Metall, çelik üretiminde çevreye salınan karbondioksit emisyonu için çelik tekellerinden harç alınmamasını, yenilenebilir enerjiyi teşvik için bütün vatandaşlardan alınan destek vergisinin son bulmasını talep ediyor.[4]

Bu tutum pratikte “işyerini koruma” adına taviz vermeyle başlayıp, “üretim merkezinin rekabet gücünü korumaya” ve sonuçta “sermaye ile işçi sınıfının çıkarlarının her zaman çatışmadığı”(!) tespitine kadar varıyor! Özgür Müftüoğlu 8 Mart 2012 tarihli Evrensel gazetesindeki köşe yazısında bu durumu, “İşçilerden yapılması istenilen, özcesi aç kalmak ile zehirlenerek ölmek arasında bir tercihtir. Bu kapitalist sistemin sonucu olan insanlık dışı bir durumdur. (…) Sendikaların bu durum karşısında işçilerin işsiz kalıp açlığa itilmemeleri için sağlıklarını kaybetmelerine yol açacak koşulları görmezden gelmeleri kabul edilemez. Sendikaların üzerine düşen, emekçilerin insanca çalışacağı ve yaşayacağı koşulların yaratılması için mücadele etmektir.” diye özetlemişti.

Üretimin bütün alanlarında ve süreçlerinde işçilerin sağlık ve güvenliklerini olumsuz yönde etkileyen birçok etken var. Bu etkenler üretim birimiyle sınırlı kalmaz, bu birimin çevresini de etkiler. Gürültü, zehirli gazlar, pis koku, değişik türde atıklar çevre ve halk sağlığına zarar verir. “İşyerlerinden veya işyeri dışından kaynaklanan birçok sağlık bozucu etmen çalışanları ve ailelerinin yaşamlarını da tehdit etmektedir. Çalışanların yerleşim yerleri, genelde işyerlerinin ve çevre sorunlarının yun olarak bulunduğu bölgelerdir. İşyerlerine yakın bölgeler kirli ve tehlikeli bir nitelik gösterir. Bu nedenle, çalışanlar ve aileleri işyerlerinin çevre sorunu yaratan, insan sağlığını tehdit eden etmenlere daha fazla maruz kalmaktadır.[5]

Örneğin, kot kumlama atölyeleri ve burada çalışan işçilerin yakalandığı silikozis hastalığı en azından bir süreliğine ülke gündemine girmişti.“Silikozis hastalığı, döküm kumu hazırlama, cam ve seramik malzemesi hazırlama, taş kırma, öğütme, tünel kazma, madencilik, kumlama, taşlama sırasında açığa çıkan kristal silikaya uzun süreli maruziyet sonucu oluşur. Genellikle maden işçilerinin yakalandığı bir hastalık olarak bilinen silikozisin, tekstil sektöründe ortaya çıkması ise, kot kumlama atölyelerinde oldu. Silikozis, kotların beyazlatılması, eskitilmiş görünüm verilmesi için, kumun kuru hava kompresörleriyle kotların yüzeyine tutularak aşındırılması işleminin sonucu silika kristaline yoğun maruziyetle oluşan ölümcül bir hastalıktır… Yani silikozis yeni bir hastalık değil. Genellikle madenci hastalığı olarak bilinen; ancak son dönemde kot kumlama atölyelerinde çalışan işçilerde ortaya çıkmış bir hastalıktır.[6] Bu ve buna benzer örnekler çoğaltılabilir.

Konunun farklı boyutlarına girmeden önce şunu belirtmekte fayda var: Her ne kadar Marksist klasiklerde kendi başına “çevre sorunu” diye bir bölümünün olmadığı doğru olsa da, ki bu küçük burjuva çevrecilerin sosyalistlere sürekli yönelttikleri bir eleştiri (“Marx çevre konusuna hiç değinmedi”) konusudur, klasiklerde çevre sorunuyla ilgili “ipuçları”ndan çok daha fazlasının bulunduğunu da belirtmek gerekir. Üretim sürecinin insan ve doğa üzerindeki yıkıcı karakteri, işleyişinde hangi mekanizmaların nasıl egemen olduğu, artı-değer ve sömürü ilişkilerinin analizi ile kapitalizmin insanlık ve doğayla karşıtlığı, tarihte ilk defa bilimsel temelleri ile ortaya konulmuştur. Böylece insan ve doğa, kapitalizm ve ekoloji ilişkisinde tek tek insanların ya da şirketlerin doğaya zarar vermesi ya da “yeşil”ciliği ile açıklanamayacak, kapitalist birikim rejiminin aşırı kâr ve rekabet baskısının kaçınılmaz bir sonucu olarak sistemik biçimde getirdiği yıkımın anlaşılması için kapsamlı bir zemin hazırlamıştır.

DOĞAYA EGEMEN OLMA HAYALİ VE GERÇEKLER

İnsanlığın doğuşundan itibaren “doğaya egemen olma mücadelesi” aslında insanın hayatta kalma ve bu kapsamda doğayı kendi ihtiyaçları doğrultusunda değiştirme mücadelesiydi. Doğa yasalarını anlama, mevsimleri çözme, hangi meyve ve sebzenin ne zaman ve nerede yetiştiği, hangi sebzenin kurutularak saklanabileceğini, etin nasıl daha uzun süre dayanıklı hale getirilebileceği vb. öğrenme ve gelecek kuşaklara aktarma insan toplumunun temeli ihtiyaçlarını yansıtıyordu. Aynısı üretim araçları için de geçerliydi. Taştan balta ve bıçak yapma becerisi, daha sonra mızrak ve ok kullanma ve bir süre sonra karasabanın icadı. Bütün bunları insanlar, “doğaya egemen olma” bilinci ya da hedefiyle yapmadılar; ayakta kalmak ve olanaklar elverdiği ölçüde daha iyi yaşamak için yaptılar.

Daha da ötesi, insanlar doğanın yıkıcı güçlerini dizginlemeyi, deyim yerindeyse ona gem vurmayı, suyun gücünü toplumun hizmetine sokmayı ve onu tarlaların sulanması, enerji kazanımı için kullanmayı öğrendiler. Bu, insanların böylece, doğa yasalarını, bilimin yasalarını ortadan kaldırdıkları, yeni doğa yasaları, yeni bilim yasaları yarattıkları anlamına mı gelir? Hayır, bu anlama gelmez. Bütün bu suyun yıkıcı gücünün etkilerinin önüne geçilmesi ve toplumun yararına kullanılması sürecinin, bilim yasalarının herhangi bir biçimde çiğnenmesi, değiştirilmesi veya geçersiz kılınması olmaksızın, yeni bilim yasaları yaratılmaksızın gerçekleşmesi sözkonusudur. Tersine, bütün bu işlem doğa yasalarının, bilim yasalarının hassas temelinde gerçekleştirilir, çünkü doğa yasalarına, ufak da olsa, her aykırılık, yalnızca her şeyin bozulmasına, işlemin sonuçsuz kalmasına yol açar.[7]

Eğer bugün “doğa üzerinde egemenlik”ten söz edecek olursak, Stalin’in de belirttiği gibi, bunun gerçek anlamı, doğa yasalarını dünden daha iyi kavrar ve eylemlerimizi de bu yasaları gözeterek gerçekleştirir olduğumuzdur. Hedeflenmesi gereken de, şüphesiz doğa yasalarını daha iyi kavrayarak doğa ve insanın birliğinin tamamlanması ve insanın doga üzerindeki denetiminin giderek ilerlemesidir ki, kapitalizmin koyduğu sınırlar aşılarak bunun gerçekleşme yoluna girmesi ancak komünist toplumda gerçekleşecektir.

Marx ve Engels, emek ve sermaye arasındaki sömürü ilişkisinin ortadan kalkmasıyla kapitalist üretimin doğa üzerindeki yıkıcı etkilerinin ve insan toplumu ile doğa arasındaki karşıtlığın da son bulacağını vurguluyordu. “Bu komünizm, eksiksiz doğalcılık olarak = insancılık, eksiksiz insancılık olarak = doğalcılıktır; insan ile doğa, insan ile insan arasındaki karşıtlığın gerçek çözümüdür; varoluş ile öz, nesnelleşme ile kendini olurlama, özgürlük ile zorunluluk, birey ile tür arasındaki savaşımın gerçek çözümüdür.” Birkaç sayfa sonra da; “Öyleyse, toplum, insanın doğa ile özsel birliğinin tamamlanması, doğanın gerçek dirilişi, insanın eksiksiz doğalcılığı ve doğanın eksiksiz insancılığıdır.[8]

İKLİM DEĞİŞİMİ VEYA YÜZYIL FENOMENLERİ

Geride bıraktığımız son 20 yıla baktığımızda defalarca “son yüzyılın en sıcak ve en kurak yazı”, “yüzyılın en yağışlı yazı”, “yüzyılın en soğuk kışı” vb. haberler gündeme gelmiştir. “Yüzyılın en sıcak ve en kurak” yazlarından birinde başta Fransa olmak üzere on binlerce yaşlı ve fiziksel olarak zayıf olan insan yaşamını yitirmişti. Birkaç yıl sonra benzeri bir “yüzyıl fenomeninde” Hindistan ve Güney Asya’da aşırı sıcaktan ölenler bu denli gündeme girmeyi başaramamıştı!

Buna karşılık ABD’nin Florida Eyaleti’ni 11 yıl önce vuran “Katrina Kasırgası” aylarca gündemde kaldı. Asıl olarak siyahların yaşadığı New Orleans’ta iki bine yakın insanın yaşamını yitirmesi ve üzerinden on yıl geçmesine karşın yaraların hala tam sarılmamasının nedeni sadece doğal afetin çok şiddetli olmasıyla ilgili değil şüphesiz.

Eldeki verilere bakıldığında benzer bir “yüzyıl fenomeni”nin arifesinde olduğumuz görülecektir. 2015’in ortalarından bu yana yeni bir “El Nino” gelişiyor ki, bunun sonuçları, şimdiden daha önceki “El Nino’ları” gölgede bırakacağa benziyor; Pasifik okyanusu bölgesinde deniz ve hava akımlarını tersine çeviren bu hava fenomeni Güney Amerika’da yoğun yağışlara ve taşkınlara neden olurken, Batı Pasifik’ten Doğu Afrika’ya kadar ise kuraklığa yol açıyor. Örneğin Etiyopya’da kuraklığa bağlı olarak son 30 yılın en büyük açlık sorunu yaşanıyor; BM verilerine göre, 100 milyonluk nüfusun 10 milyonu mutlak açlıkla karşı karşıya. Güney Afrika’da 40 bin büyük baş hayvan susuzluktan öldü. Bölgede yıllık 11 milyon ton dolayında olan mısır rekoltesinin bu yıl en iyi durumda bile ancak 4,7 milyon ton olması bekleniyor. Afrika kıtasının tahıl ambarı olarak bilinen Zimbabwe’de tahıl rekoltesi son 30 yılın en düşük seviyesinde. Bu veriler 2016 yılında açlık ve yoksulluğun artacağını gösterdiği gibi yeniden “açlık ayaklanmaları” diye anılan isyanların gündeme gelebileceğini söylemek mümkün.

El Nino” fenomeninin yüzyıllardır yaşandığı bilinmesine karşın özellikle endüstri devriminden sonra etkilerinin daha yıkıcı olduğu biliniyor. Dünya ikliminin değişmesine, ortalama sıcaklığın yükselmesine neden olan “sera etkisi”nin de “El Nino”nun etkilerini daha şiddetli kıldığı konusunda meteoroloji uzmanları ve iklim araştırmacıları ortak görüşte.

30 Kasım – 12 Aralık 2015’de Paris’te “21. Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Konferansı” (COP 21) düzenlendi. Dünyadaki bütün ülke temsilcilerinin (“liderlerinin”) katıldığı konferansın ana gündemi toplam “sera gazı” salımını, endüstri devrimi dönemiyle karşılaştırıldığında küresel sıcaklık artışını 2 derecenin altında tutacak şekilde sınırlamaktı. 12 Aralık günü 196 ülke temsilcisinin onayladığı yeni sözleşmeye göre küresel sıcaklık artışı 1,5 derece ile sınırlanacak. 1,5 derece sınırı getirilmesi neredeyse bütün çevre örgütleri tarafından selamlandı. Sonuçta kısa bir süre öncesine kadar 2 derece için “ulaşılması imkansız bir hedef” denilirken şimdi birden 1,5 derece mümkün olacak!

Endüstri devriminden bugüne kadar dünya genelinde ortalama sıcaklık artışı 0,8 derece düzeyinde oldu – yani geriye 0,7 derece artış payı kalıyor. Bu hedefe ulaşmak için ise adım adım sera gazı emisyonunun, asıl olarak karbondioksit (CO2) emisyonunun, azaltılması gerekiyor. Öyle ki 2045-2060 yılları arasında sera gazı emisyonunun net olarak sıfıra[9] çekilmesi gerekiyor.

Fosil yakıt (torf, kömür, petrol, doğal gaz) tüketimi ile oluşan CO2’nin, toplam sera gazı içinde payı dörtte üçe yakın. Dolayısıyla sera gazı emisyonunu azaltmak için atmosfere saçılan CO2 oranını azaltmak şart. CO2 en fazla enerji üretiminde ve enerji tüketiminin yoğun olduğu sanayi dallarında (alüminyum, demir-çelik vb.) ortaya çıktığı biliniyor.

Son yıllarda bilim insanları değişik kimyasal yöntemlerle CO2’nin, üretimin değişik alanlarında kullanılabilecek hammaddeye (plastik üretilen Polipropilen vb) veya sentetik metan gazına dönüştürülmesini mümkün kıldılar. Yer yer bu yöntemler laboratuar ortamından çıkmış ve endüstriyel üretime uygulanmış bulunuyor. Bugün bu yöntemlerin daha da geliştirilmesinin önündeki asıl engel, özellikle bu teknolojik gelişmenin önünün açılabileceği devlet üniversitelerinde sermayeden bağımsız araştırma yapmanın mümkün olmamasıyla ilintilidir.

Üniversitelerde kalarak araştırmaya karar vermiş olan teorik ve teknik kimyagerler, fizikçiler, makine mühendisleri bütün insanlığın geleceğini olumlu yönde etkileyebilecek parlak fikirlerini önce tekellere sunmak zorunda kalıyorlar. Örneğin Almanya’da ancak tekellerin AR-GE bölümleri onay verdikten sonra ve yapılacak araştırmanın en azından yarısı genelde dört üçü devlet tarafından sübvanse edilmesi durumunda kamu üniversitelerindeki bilim insanları fikirlerini araştırma ve geliştirme fırsatı elde ediyorlar.

Bilim ve teknolojinin gelişimi bir taraftan verili üretim dallarındaki bilgimizi daha da derinleştirip yeni üretim alanlarının oluşumuna yol açarken, diğer taraftan bu gelişmelerin barındırdığı potansiyelin hayata geçirilmesi, mali sermayenin azami kâr hırsının koyduğu engellere takılıyor.

OTOMOBİL ÖRNEĞİ

Sera gazı emisyonunu azaltmak için akaryakıtlı motorlu araçlar yerine elektrikli motorlu araçların kullanılmasına daha ağırlık verilmesi gerektiği ortada. Özellikle Volkswagen tekeli şahsında gündemde olan “egzoz gazı skandalı” göz önüne alındığında bu alandaki teknolojinin, insan ve çevre sağlığı açısından hızla geliştirilmesinin bir zorunluluk olduğu söylenebilir.[10] Fakat hiçbir otomobil tekeli bugün ihtiyaçlarına yanıt verebilecek düzeyde elektrikli otomobil üretmiyor. Bunun için teknolojinin olmadığını söylemek doğru olmaz.

ABD’li milyarder Elon Musk, bir nevi “hobi” olarak kurduğunu[11] ileri sürdüğü “Tesla” otomobil şirketi bu teknolojinin gelişmiş olduğunu ve AR-GE çalışmalarına daha fazla kaynak ayrılarak çok daha kısa bir sürede içinde daha ileri düzeye çıkabileceğini gösterdi.

Elektro motorlu araçların ilginç olan yanı ise bu teknolojinin bize anlatılmaya çalışıldığı gibi o kadar yeni olmadığıdır. Ne Musk ne de diğer otomobil üreticileri son birkaç yıl içinde bu teknolojiyi keşfetmedi. Teknoloji 130 yıla yakın bir süredir var ve o günden bugüne kullanılmakta. Kayıtlara geçen ilk elektrikli otomobil, tarım araçları üreten Alman Andreas Flocken tarafından 1888 yılında üretildi.[12]Flocken Elektrowagen” ismi verilen araç son olmadı. Kayıtlara geçen ilk hız rekorunu 18 Aralık 1898 günü Fransız Gaston de Chasselop-Laubat yine bir elektro motorlu araçla gerçekleştirdi. Gaston, aracıyla saate 62,78 km hız yapabiliyordu. Birkaç ay sonra, 29 Nisan 1899’da Belçikalı Camille Jenatzy yine bir elektro otomobille 105,88 km hıza ulaştı.

O dönem elektro motorlu araçların gelecekte çok daha yaygın kullanılacağı kanısı hakimdi. “İlerlemek için gerekli enerjiyi kendi bünyelerinde barındıran motorlu araçların şu üç türü dikkat çekmektedir: buharla hareket eden araçlar, petrolle hareket eden araçlar ve elektrikle hareket eden araçlar. İlk tür, gelecekte büyük olasılıkla raylı araçlar ve ayrıca ağır yol vasıtaları için geçerli olacaktır. Kırsal kesimlerin büyük bölümlerinde petrol yakan motorlu araçlar çalışırken, büyük kentlerin kaygan asfaltlarında ve raylı sistemleri üzerinde toplayıcı elektrik akımıyla hareket eden araçların verdiği canlılık yaşanacaktır.[13]

1900 yılında ABD’de binek araçların yüzde 40’ı buharla, yüzde 38’i elektrikle ve sadece yüzde 22’si benzinli motorla çalışıyordu. Toplam 34 bin elektro motorlu araç ABD’de trafikteydi. 1896-1939 arasında dünya genelinde 565 elektro motorlu araç markası kayıtlara geçmişti. Elektro araçların 1910’dan itibaren giderek azalması, fabrikalarda ve şehir içinde bir takım özel şirketlerin taşımacılığında kullanılmasının nedeni bu teknolojinin geliştirilememesiyle ilgili değil J. D. Rockefeller tarafından kurulan petrol tekeli “Standard Oil Company”nin ABD’de ve bu tekelin piyasaya egemen olduğu ülkelerde uyguladığı politikalardı. Akü üreten şirketleri satın alan Rockefeller bunları kapayarak veya otomobil aküsü üretimi durdurarak akaryakıtlı araçların yaygınlaşmasını ve Standard Oil Company’nin gerçek bir (petrol) tekel olmasını sağladı.

Teknolojik olarak otomobil tekelleri kısa sürede tamamen elektro araç üretimine geçebilirler ve sera gazı emisyonunu azaltılmasına büyük katkı sunabilirler. 500 km mesafeye kadar dayanıklı aküler bugün piyasada var. Laboratuar koşullarında 1000 km mesafeye yetecek enerji depolayan aküler deneniyor. Ama bunların kullanıma sokulması için bugün var olan akaryakıt istasyon ağının yanına akülerin hızla doldurulabileceği/değiştirilebileceği bir ağ kurulması gerekiyor. Bu çok ciddi yatırım anlamına geldiği gibi sermayenin bugüne kadar akaryakıtlı araçların üretimi ve kullanımı için yapılmış yatırımlardan elde edilebileceği kârlardan feragat etmesi anlamına geliyor. Toyota, VW, GM vb. tekeller bu süreci yavaşlatmak için her türlü olanağı değerlendiriyorlar. Bazen motorlarına “akıllı yazılım” programları yükleyerek az zarar verdiklerini öne sürerek bazen hükümetler üzerinde, “elektro motorlu araçlara öncelik verilirse işsizlikte patlama yaşanır” diye baskı oluşturarak. Tabii bu arada petrol üreten enerji tekellerini de unutmamak gerekiyor. Rockefeller’in 100 yıl önce yaptığı bugün hala gündemde.

Avrupa Çevre Ajansı tarafından 2015 ilk­baharında yayınlanan bir raporda[14] araçların saçtığı NOx (azot oksit) “ince toz” nede­niyle Avrupa Birliği (AB) içinde 430 bin insanın vakitsiz öldük­lerine dikkat çekiliyor. Yine başka bir raporda, bu rakamın dünya genelinde 3,3 milyon olduğu tahmin ediliyor. Yani hükümetlerin bu gidişata dur demeleri için 3,3 milyon neden var. Sermayenin hükümetleri tekellerin kârlarından feragat etmeleri yerine milyonlarca insanın vakitsiz ölmesini göze alıyorlar.

ENERJİ SORUNU

Fosil yakıt (torf, kömür, petrol, doğal gaz) tüketimi ile oluşan CO2’nin, toplam sera gazı içinde payının dörtte üçe yakın olduğunu yukarıda belirtmiştik. Bunun önemli bir bölümü ise enerji üretiminde ortaya çıkmaktadır. Isı enerjisinin elektrik enerjisine dönüştürüldüğü (ısıtılan su buhara dönüşüyor, buhar türbinleri döndürerek elektrik üretiliyor) bu tesislere daha kaliteli filtre sistemleri takılması ve/veya yine yukarıda belirttiğimiz gibi suyun ısıtılması için yakılan fosil yakıtın çıkardığı CO2’nin bacada yakalanarak endüstriyel işleme tabi tutularak hammaddeye dönüştürülmesi gibi yöntemler uygulanmaya çalışılıyor.

Bu ve benzeri AR-GE çalışmalarının yapılması, insan ve çevre sağlığına en az zarar veren yöntemlerin uygulanmasına kimse karşı çıkacak değil. Fakat kapitalizmde enerji ve bundan kaynaklı atık sorunu da azami kâr elde etme açısından değerlendirildiği için gerçek bir çözüm mümkün değil. Bugün dünyanın her tarafında kurulu olan dev elektrik santrallerine (torf, kömür, petrol, doğal gaz veya nükleer) bakıldığında bunların kurulma aşamalarında çevre ve halk sağlığının dikkate alınmadığı rahatlıkla söylenebilir. Özellikle fosil yakıt ile çalıştırılan dev enerji santrallerinin yıkılıp yerine yenilerinin yapılması çok pahalı olduğu gerekçesiyle sürekli ertelendiği gibi bunların modernleştirilmesi[15] de çok zor. Bu bir bakıma 30-40 yıllık bir arabaya son model egzoz ve filtre takmaya benziyor.

NÜKLEER ENERJİ TEMİZ ENERJİ Mİ?

Fosil yakıt (torf, kömür, petrol, doğal gaz) tüketimi ile oluşan CO2’nin çevreye verdiği zarar gerekçe gösterilerek “alternatif temiz enerji” kaynağı olarak nükleer enerji gösteriliyor. Nükleer enerjinin[16] ne kadar temiz olduğu ve neye mal olduğunu incelemek için Japonya’ya bakmakta fayda var.

Japonya’da, uzun süre teknolojinin sunduğu bütün olanaklar kullanıldığında her türlü sorunun üstesinden gelinebileceği, belki de “doğa yasalarının geçersiz kılınabileceği” düşünüldü. Fakat 11 Mart 2011’de bunun böyle olmadığı görüldü; Richter ölçeğine göre 9 dereceli bir deprem ve ardından gelen tsunami Fukushima nükleer santralinde denetimsiz zincirleme reaksiyona yol açtı ve bölgeyi zehirleyerek on yıllarca yaşanmaz hale getirdi. Japon enerji tekeli Tepco’nun savunması hazırdı: “Fukushima santrali 8 dereceli depreme dayanıklı yapılmıştı, o bölgede bu kadar yüksek derece deprem beklemiyorduk.” Fukushima santrali 9 dereceli depreme de dayanıklı yapılabilirdi – peki 9,5 veya 10 derece depremde ne olacak? Bunun yaşanmayacağının güvencesini kim verebilir?

Ayrıca Japonya, dünyada en fazla depremin[17] gerçekleştiği ülkelerin başında gelen ve onlarca yanardağın bulunduğu bir ülkedir. Bu ülkede fay hatlarının kesiştiği bölgelerde nükleer santraller kurulu; ülke genelinde 17 nükleer santralde 54 reaktör bulunmaktadır.

Şubat 2016 başında Güney Japonya’da Sakurajima yanardağı yeniden aktif hale geldi. Bu volkan yaz aylarında yeniden faaliyete sokulan Sendai nükleer santralinden sadece 50 km uzaklıkta. Sendai nükleer santralinin 160 kilometrelik çapında toplam 14 aktif volkan bulunmaktaır. Ülke genelinde ise 110 aktif yanardağ bulunuyor ve bunların 47’si “tehlikeli” sıfatı taşıyor. 14 Nisan’da yine aynı bölgede 7,3 derecede bir deprem gerçekleşti ve bu yazının hazırlandığı günlerde yüksek dereceli artçı depremler devam ediyordu.

Bugün doğa bilimleri ile birçok öngörü yapılabilir hale gelmiş durumda. Ama bu ne yazık ki henüz çok sınırlı düzeyde geçerli olduğu gibi mümkün olan bilimsel öngörüler sermaye ve hükümetleri tarafından yeterince dikkate alınmıyor. Bilim insanları, 9 dereceli bir depreme dayanıklı bir nükleer santral inşa edilmesiyle, bu santralin depremden sonra ayakta kalacağının garanti edilemeyeceğini ifade ediyorlar. Depremin türü bunda belirleyici olduğu gibi depremin ortaya çıkardığı zincirleme etkileşimin ne gibi sonuçlar doğuracağını da önceden kestirmek, neredeyse imkânsız. Örneğin yine Tepco tekeline ait olan ve 7 reaktörü ile dünyanın en güçlü (8212 MW brüt/7965 MW net) santrali Kashiwazaki-Kariwa nükleer santrali, 16 Temmuz 2007’de gerçekleşen 6,6 dereceli depremde bir hayli zarar görmüş ve radyoaktif sızıntı yaşanmıştı. Daha sonra, depremde meydana gelen yer hareketliliği dolayısıyla tahribatın Tepco’nun tahminlerinin 2,5 katı üstünde gerçekleştiği hazırlanan raporda tespit edilmişti. Bu en son örnek, tekellerin nükleer tesisler gibi tehlikeli yapıların inşası öncesi hazırladıkları bilirkişi raporlarına güvenmenin mantıklı olmadığını, bağımsız kurumların bilirkişi raporlarının hazırlanması korusunda ısrar edilmesinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Fukushima’da, facia, deprem sonrası yaşanan tsunami ile birlikte daha da büyüdü. Acil durumda devreye girmesi gereken yedek soğutma sistemi jeneratörleri sular altına kalarak işlemez hale gelmesi “denetimsiz zincirleme reaksiyona” yol açarak nükleer facianın başlamasını sağladı.[18] Ayrıca Fukushima’da yaşanan facianın bir bölümü de nükleer atıklardan kaynaklanıyordu. Nükleer atıkları güvenli bir ortamda binlerce yıl depolamanın koşulu olmadığı için Tepco tekeli kullanılmış nükleer çubukları nükleer santralin hemen yanında kurdukları “geçici” bir depoda “koruyordu”!

Nükleer faciadan sonra birkaç gün içinde 170 bin insan bölgeden tahliye edildi. Greenpeace örgütü yaptığı ölçümler sonrası en azından 1,5 milyon insanın daha tahliye edilmesi gerektiğini açıklaması Japon yetkilileri tarafından ciddiye alınmadı. Bölgeyi radyasyondan temizlemek ve yeniden yaşanabilir hale getirmek üzere yapılan çalışmalar sonucu şimdiye kadar 3 milyondan fazla 2x2x1 metrelik özel plastik çuvallara toprak dolduruldu ve yüz binlerce m³ malzeme toplandı. Fakat bunların ne yapılacağı konusunda (nükleer atıklarda olduğu gibi) ne hükümetin ne de Tepco şirketinin henüz bir planı yok.[19]

Önümüzdeki aylarda tahliye edilenlerin yeniden evlerine dönmelerine izin verilecek. Hükümet bölgenin 2017’ye kadar yeniden yaşanabilecek hale geleceğini ileri sürüyor. Yerel ve uluslararası birçok çevre örgütü ise bölgenin on yıllarca yaşanamaz halde kalacağını ve insanların evlerine dönmelerine izin verilmesinin onları pratik olarak ölüme gönderme anlamına geleceğini belirtiyor.

Nükleer enkazı temizlemek ve tamir etmek için 15 Mart 2011 – Ekim 2013 arası toplam 25 bin işçi dönüşümlü olarak çalıştırıldı. Bunların önemli bir bölümü bu tür tesislerde ve kaza sonrası nasıl çalışılacağını bilmeyen, bu konuda eğitilmemiş taşeron firma işçilerinden oluşuyordu. Hükümet, işçilerin uzun süre enkaz kaldırma çalışmalarına katılabilmelerini sağlamak için erkek işçilerin acil durumlarda belirlenmiş yıllık radyasyona maruz kalma sınırını 100 Milisievert’ten 250’ye çıkardı! Bu işçilerin önemli bir bölümü hala bölgede enkaz kaldırma, yeniden yapılandırmada çalıştırılıyor. Toplam kaç işçinin bu bölgede çalıştırıldığı konusunda ise yetkililer resmi açıklama yapmadı. Yetkililere göre; bölgede kanser vakalarında “özel bir artış” söz konusu değil, ülke ortalamasına neredeyse denk düşen bir oranda. Bu konuda araştırma yapan/yapmak isteyen birçok bağımsız kuruluşa akla gelebilecek her türlü engel çıkartılması gerçek durumunun çok farklı olabileceğini gösteriyor.

Fukushima’da yaşanan nükleer facianın etkileri Japonya’dan çok daha geniş bir coğrafyayı etkilediği biliniyor. Özellikle denize akıtılan milyonlarca m³ radyasyonlu suyun denizdeki akıntılar yoluyla bütün yerküreye dağıldığı, denizleri ve buradaki tüm canlıları etkilediği biliniyor ama buna karşı gerçek bir önlem alınmıyor.

Japonya’da yaşanan facianın gözler önüne serdiği diğer bir mesele ise bu tür durumlarda ortaya çıkan tüm maddi hasarın da toplumsallaştırıldığı, yani gerçekte halkın sırtına yıkıldığıdır. Tepco şirketinin tüm mal varlığına el konulsa bile Fukushima’da yaratılan zararı karşılamaya yetmez. Facianın yaşandığı Fukushima Daiichi nükleer santralinin yanı sıra “Fukushima Daini” ve “Kashiwazaki-Kariwa” nükleer tesisleri de Tepco’ya ait.

Fakat Japonya hükümeti bırakalım Tepco ve diğer enerji tekellerinin mal varlığını kamulaştırıp halkın refahı için yeni bir enerji politikasına yönelmesi, bu tekellerin sorumluluğunda gerçekleşen tüm zararları karşıladığı gibi yeni sübvansiyonlar ve devlet bütçesinden benzeri katkılarla tekellerin daha da güçlenmesi için çaba harcıyor. Nükleer teknolojinin Japonya’nın önemli ihracat dayanaklarından biri olduğunu da unutmamak gerek. “Hitachi”, “Mitsubishi Heavy Industries”, “Toshiba” ve Toshiba-Grubu’na bağlı “Westinghouse” şirketleri dünyanın en büyük nükleer reaktör üreticileridir.

Avrupa’da da, özellikle Belçika ve Fransa’da halen çalışmakta olan neredeyse hurdaya dönüşmüş nükleer santraller bulunuyor ve milyonlarca emekçinin ve çevrenin sağlığını tehdit ediyor. “Belçika Atom Enerjisi Denetleme Kurumu” (FANC) Başkanı, “Doel 3” ve “Tihange 2” santrallerindeki sorunların tahmin edilenden daha büyük olduğunu belirttiği açıklamasında, “Yüksek basınç kazanında 10 bin civarında ince çatlamalar olduğunu düşünüyorduk. Yapılan son inceleme de ince çatlamaların 16 bin dolayında olduğunu tespit ettik. Bu sorunun sadece Belçika’ya özgü bir sorun olduğunu ise düşünmüyorum” dedi. Buna karşın söz konusu santrallerin kapatılması, basıncın aşağı çekilmesi gibi önlemlerin alınmaması atom lobisinin ne kadar güçlü olduğunu ve daha fazla kâr uğruna ne kadar gözü dönmüşçesine tutum aldığını gösteriyor. Bu arada, bugün Avrupa’da faaliyette olan her bir santralin ortalama olarak günde 1 milyon Euro kâr ettiğini de belirtmek gerekiyor.

Temel sorun ise, nükleer enerjinin ne kadar gerekli olduğu (Dünya enerji tüketiminin sadece yüzde 2’si bugün nükleer enerjiden sağlanmaktadır! Bu oran Fransa’da % 77, Belçika’da % 51 ve Japonya’da % 30 düzeyinde) sorunudur. Nükleer tesislere, tıpta kullanılan bölümlerini bir yana bırakacak olursak, gerçekte insanlığın ihtiyacı yok. Diğer yandan atomdan enerji sağlamak üzere nükleer santrallerin kurulmadığı, asıl olarak silah üretimi için bu yola başvurulduğu biliniyor. Bu tür tesisler nükleer silahlar için uranyumun seyreltilmesi işlemini yapmak üzere kamuflaj görevi görüyor. (Bkz. 16 ve 19 numaralı dipnotlar)

Yüzyıla yakın bir süredir bu teknolojiyle haşır neşir olunmasına karşın nükleer atıkların ne yapılacağı konusu henüz çözülmemiştir. 1940’ların ikinci yarısında ABD’de nükleer atıkları üç metre derinliğe gömmenin yeterli olacağı görüşü hakimdi. Bugün ise 800-1000 metre derinlikteki eski tuz madenleri atık deposu olarak kullanılmakta. Fakat bunun da bir çözüm olmadığı dünyanın birçok yerinde ortaya çıktı. Almanya’nın Aşağı Saksonya eyaletindeki bir tuz madeni (Asse II) 1960’lı yılların ikinci yarısından bu yana “düşük seviye radyasyonlu nükleer atık deposu” olarak kullanılıyor. 1988’de madene yer altı sularının karıştığı, nükleer atıkların muhafaza edildiği “özel variller”in paslandığı ve sızıntı yaptığı tespit edilmişti. 2010 yılına kadar “atıkları nereye nakledeceğiz”, “Asse II’yi nasıl arındıracağız” tartışmaları sürdü. Bu konuda henüz ciddi bir adım atılmış değil.

Özellikle nükleer santraller ve enerji söz konusu olduğunda tartışmalar oldukça sertleşiyor. Özellikle burjuvazinin hizmetindeki bilimciler, nükleer enerji karşıtlarını “taş çağına” dönmek istemekle suçluyorlar ve şu soruyu soruyorlar, “peki bu kadar enerji ihtiyacı başka nasıl karşılansın?” Yukarıda belirtildiği gibi dünyanın enerji tüketiminin sadece yüzde 2’si nükleer enerjiden karşılanıyor – dolayısıyla nükleer santraller olmadığı zaman “taş çağına dönme tehlikesi” bulunmuyor.

Ve sorun toplumun enerji ihtiyacını karşılamaksa, bu sorunun çözümüne, insan sağlığını tehlikeye atmayacak, doğaya hiç veya en az zarar verecek enerji kaynaklarının geliştirilmesine ve kullanılmasına kafa yormak gerekiyor. Buna tabii ki nükleer enerji de dahildir. Bugün üretimde olan bütün nükleer santraller “nükleer fisyon” yöntemi uygulanıyor. Basit ama çok tehlikeli olan bu yönteme alternatif olarak “soğuk füzyon” olarak da adlandırılan nükleer füzyon[20] yöntemi bulunuyor. 1940’lı yılların ikinci yarısında nükleer füzyon araştırmalarına SSCB ve ABD’de ağırlık verildi. Bu araştırmalarda Sovyet fizikçileri nükleer füzyonun nasıl gerçekleştiğini teorik olarak kanıtlamışlardı. Ardından bunu laboratuar ortamında pratik olarak gerçekleştirme çalışmaları ise ilk etapta başarısız olmuştu. Nitekim nükleer fisyonda atomlar nötron bombardımanı ile parçalanırken füzyonda kaynaşmaları hedefleniyor. Güneş ve diğer yıldızlarda gerçekleşen nükleer füzyon 15 milyon derece sıcaklıkta ve 200 milyar bar basınçta gerçekleşiyor. Dünya ortamında bu denli yüksek basıncı, dolayısıyla plazmayı oluşturmanın koşulları bulunmadığı için Sovyet fizikçileri bunun yerine ısıyı artırmanın (100 milyon ve üstü sıcaklık) gerekli olduğu tezini ortaya koydular.

ABD’li fizikçiler, nükleer füzyon için gerekli olan ortamın dünyada gerçekleşmesinin mümkün olmadığından hareketle bu yönlü araştırmalarına (en azından resmi olarak) son verirken, Sovyetler bu yöndeki araştırmalarını sürdürdü. 1950’de plazmayı oluşturmak ve korumak için bu işlemde ortaya çıkan manyetik alanın yeterli olmadığını keşfeden Igor Yevgenyevich Tamm ve ekibi, plazmayı uzun süre muhafaza etmek için özel bir toroidal manyetik alan yaratılması gerektiği sonucuna vardı. “Tokamak” (= Rusçada “toroidal odadaki manyetik sarmallar” anlamına gelen sözlerin kısaltılmışıdır) sistemini icat eden Tamm ve ekibi (ekip SSCB’de Lenin ve Stalin ödüllerinin yanı sıra 1958’de fizikte Nobel ödülünü de aldı) bu sistemi kurma çalışmalarına başladı. Sayısız fizikçinin ve mühendisin katılımıyla devam eden çalışmalar sonunda 1968 yılında T-4 kodlu Tokamat Novosibirsk’te test edildi.

Doğru yönde ilk adım” denebilecek bu deneyden sonra bütün dünyada nükleer füzyon araştırmalarına kaynaklar sağlandı. Özellikle 1970’lerde yaşanan petrol krizi sonrasında bu alana yapılan yatırımlar daha da arttı. Bu arada fisyon prensibiyle çalışan nükleer santrallerin tehlikeleri bilinmesine karşın, bütün dünyada kurulmasına hız verildi. En son gelinen aşamada bir taraftan keskin bir rekabet içinde olan ABD, Rusya, Çin ve Almanya gibi emperyalist ülkeler kendi başlarına nükleer füzyon araştırma tesislerini kurma çalışmalarını sürdürürken diğer yandan bu ülkelerin ve AB, Çin, Rusya, Hindistan, Japonya ve Güney Kore’nin de olduğu uluslararası bir konsorsiyum oluşturuldu. Bu ülkeler ITER adı altında (“Uluslararası Termonükleer Deneysel Reaktör”) ortak bir tokamak oluşturmak için birlikte hareket ediyorlar. 2007’de Fransa’da inşasına başlanan ITER’in en erken 2027 yılında ilk deneyini yapması bekleniyor.

Tabii ki, sağladığı birikim ve yolunu açtığı yeni bilimsel perspektifler, bunlar için dayanaklar, birçok yöntem ve yeni ve çok yönlü/dayanıklı malzemeler geliştirilmesi yönleriyle gelecek için önemli olmakla birlikte bütün bu çalışmaların emperyalist devletler ve tekeller eliyle yapılıyor olması insanlık açısından başlı başına risktir. Radyoaktif atığı olmaması dolayısıyla insan ve çevre açısından güvenli olsa bile kapitalistlerin “güvenlik masrafları”nın ne kadarını gerekli göreceklerinin kâr hırsıyla kararlaştırılacak olması, henüz “denetimli füzyon reaksiyonu”un araştırma aşamasında oluşu ve deprem riski gibi temelli etkenlerle birlikte, füzyon santrallerinin askeri kullanım potansiyeli, içinde bulunduğumuz emperyalist kapitalizm koşullarında nükleer santralların savunulamazlığını ortaya koymaktadır. Bu reaktörlerde kullanılan yakıtın 10 katı fazla bir enerji elde etmenin mümkün olduğu göz önüne alındığında yaratacağı tahribatta göz önüne getirilebilir. Füzyon prensibiyle işleyen hidrojen bombası veya termonükleer bomba, bir küçük bir atom bombası ile aktif hale getirilir ve sağladığı tahribat normal bir atom bombasının gerçekleştirdiği tahribatın rahatlıkla 50 -100 katına çıkartılabilir. Bu da gösteriyor ki, bu tür anılan türden AR-GE çalışmaları kapitalist emperyalistlerin elinde olduğu müddetçe her zaman faklı tehditleri de içinde barındıracak ve insanlığın refahı için kullanılması, bu sistem şartlarında hayalden öte gitmeyecektir.

YİNE CENGİZ HOLDİNG…

Türkiye’nin nükleer politikası alana yönelik politikalarında son yıllarda çok hızlı gelişmeler yaşanıyor. 1950’li yılların ikinci yarısından bu yana nükleer alanda faaliyet yürütmeye çalışan Türkiye’nin bugüne kadar bu teknolojiyi tek başına hakim olduğu söylenemez. 1961’de “Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi”nde çalışmalar yapılmasına ve değişik dönemlerde pratik adımlar atılmasına karşın bunlar farklı nedenlerle sürdürülmedi.

Nükleer enerji özellikle 1986’da Çernobil’de yaşanan nükleer kazanın Türkiye’yi de etkileyen devasa sonuçları ve geniş kitlelerin tepkisi karşısında uzun yıllar ciddi olarak kamuoyu gündemine girmedi. Ama Türkiye’nin nükleer politikalarını rafa kaldırdığı anlamına gelmiyordu. Ülke yönetiminin, bölgede emperyalist bir güç olmanın hayallerinin pekişmesi nükleer politikayı farklı olarak gündeme getirdi. Nükleer santrale ve atom bombasına sahip olduğu bilinen İsrail’den sonra İran’ın da nükleer alanda ciddi adımlar atması Türkiye’yi de hareketlendirdi. 2011’de Rus “Rosatom” şirketiyle 20 milyar dolarlık bir sözleşmeyle “Akkuyu Nükleer Güç Santrali” (Mersin) ve 2013’de ise Fransız ve Japon şirketlerin dahil olduğu 22 milyar dolarlık sözleşmeyle “Sinop Nükleer Enerji Santrali” için somut adımlar atıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, tarih belirtmeden, üçüncü bir nükleer enerji santralinin tamamen Türkiye tarafından yapılacağını da ilan etti.

Türkiye’nin nükleer enerji politikası da diğer ülkelerden farklı değil. Yabancı ortaklıklarla yapılması planlanan nükleer santrallere 15-20 yıl arası kilovat saati 11,83 ABD sentine devlet satın alım güvencesi verilmesi buna bir örnek gösterilebilir. Dikkat çeken bir “ayrıntı” ise Akkuyu nükleer santral inşasının bir bölümünü kötü sicilli “Cengiz Holding”e ait “Cengiz İnşaat”ın kazanması oldu. Bilindiği gibi Cengiz Holding değişik ortaklıklar vb aracılığıyla Türkiye’nin enerji politikasında da ciddi bir söz sahibi bir konumdadır. (bkz. www.cengiz.com.tr) Erdoğan’ın “müjdesini” verdiği “Türk yapımı” üçüncü nükleer santralin inşasının ve işletilmesinde aslan payının bu holdinge verilmesi kimseyi şaşırtmamalı.

Türkiye’nin “sivil kullanım amaçlı” nükleer politikası işin bir yanı, diğer yanda ise nükleer alana yönelen her ülke gibi bir askeri yanı var. Dış ülkelerden bağımsız olarak nükleer silah üretimi (ve kullanımı) için zenginleştirilmiş uranyum üretilmesi bir zorunluluktur. Akkuyu ve Sinop nükleer tesisleri için yapılan anlaşmalarda zenginleştirilmiş uranyum elde edilmesi yönünde maddeler olduğu geçen sene “The National Interest” dergisinde[21] dergisinde yer almıştı.

Kamuoyuna yansıyan bu sınırlı bilgiler bile Türkiye’nin nükleer politikalarına karşı çok geniş bir hareketin örgütlenmesinin zorunluluğunu da gündeme getiriyor. Nükleer tesislerin ister sivil ister askeri kullanımının bölge halklarına karşı bir politika olduğu söylenebilir. Bu gerçek bütün bölgedeki ilerici-demokratik güçlerin birlikte harekete geçmesini gerekli kılıyor.

YENİLENEBİLİR ENERJİ SANTRALLERİ

Dünyanın en gelişmiş kapitalist ülkelerinden biri olan Almanya’nın 2015’deki harcadığı elektrik enerjisinin %30’u yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edildi. 1990 yılında sadece sudan yılda 20 milyar kilovat elektrik enerjisi elde edilirken bugün bu miktar güneşten, rüzgârdan, biyolojik atık ve suyla birlikte 194 milyar kilovat elektriğe yükselmiştir. Bu %30’luk miktarın %13,3’ü rüzgârdan, %7,7’si biyolojik atık, %5,9’u güneş enerjisinden ve %3’ü sudan elde edilmekte. (Nükleer enerjinin payı ise %14,1 dolayındadır) Almanya gibi güneş yoksulu (ama enerji tüketimi 647 milyar KW ile yüksek olan) bir ülkenin enerji ihtiyacının %6’ya yakını güneşten karşılaması Türkiye gibi güneş zengini ülkeler için ne anlama geldiği kendiliğinden anlaşılmaktadır. (bkz. http://strom-report.de/)

Belirtmekte fayda var; Almanya ve yenilenebilir enerji kaynaklarını artan bir oranda kullanan bazı gelişmiş kapitalist ülkelerde bu yönelim kendiliğinden olmadı. Bir yanda kömür ve nükleer enerji kullanımına karşı geniş kitleler arasında artan tepki bu yönelime yol açarken diğer yanda enerji tekellerinin de yenilenebilir enerji kaynakları üzerinden de ticaret yapmaya başlamaları bu artışa neden oldu. Özellikle 2011’de Japonya’da yaşanan nükleer kazanın ardından, dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Almanya’da da nükleer enerjinin kullanımına karşı çok sayıda kitlesel gösteriler gerçekleşti. Yapılan değişik kamuoyu yoklamalarında halkın %80’i dolayındaki ezici çoğunluğunun nükleer enerjiye hayır dediği ortaya çıktı. Sonucunda Almanya Başbakanı Angela Merkel, nükleer enerjiden vazgeçtiklerini ve kademeli olarak diğer fosil enerji kaynaklarından da vazgeçilerek yenilenebilir enerji kaynaklarının devreye koyulacağını söyledi.

14 Nisan günü yayınlanan “Yenilenebilir Enerji Yasası” taslağında 2025 yılına kadar enerji ihtiyacının %40-45’ini, 2035 yılında %55-60’ını ve 2050 yılında ise %80’ini yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlama hedefi taslakta yer alıyor.

Bir yanda, “demek ki oluyormuş” dedirten bu rakamlar çevre örgütleri farklı yorumlanıyor. Yasa taslağının farklı yerlerinde, “rüzgar enerjisi elde edilebilecek yeni tesislerin hacmi net 2500 MW olarak sınırlanacaktır”, “Bio-atık ve güneş enerjisinden elektrik elde edilebilecek yeni tesisler brüt 100 MW ve 2500 sınırlanacaktır” denilmesini haklı olarak tekellerin lehine olarak okuyan çevre örgütleri, “Pratik olarak bu 2025 yılına kadar enerji ihtiyacının en fazla %45’inin yenilenebilir enerjiden karşılanacağı anlamına geliyor. Oysa 2020 yılına kadar enerji ihtiyacının %50’si çok rahat yenilenebilir enerjiden karşılanabilir” demektedirler.

Onca yıl “mümkün değil, Almanya’nın rekabet gücünü korumak için nükleer enerji vazgeçemeyiz” diyenler bugün yenilenebilir enerji kaynaklarıyla her şeyin mümkün olduğundan dem vurur hale geldi. Rüzgar ve güneş enerjisi tesislerinin kurulması, kendilerini amorti etmesi ve periyodik bakımı diğer klasik enerji kaynaklarıyla karşılaştırıldığında çok ucuz olması ve devletin çok yüklü sübvansiyonları gündeme getirmesi EON, RWE ve EnBW gibi büyük Alman enerji tekellerini de yenilenebilir enerji üretimine ciddi yatırımlar yapmalarını sağladı.

Almanya’nın enerji politikasının temelden değiştiğini söylemek tabii ki bugünde mümkün değil. Alman tekelleri 2011 sonrasında hükümet ve ‘muhalefet’ partileriyle birlikte ülkenin enerji yasalarının da kendi lehlerine yeniden düzenlenmesini sağladı. Rüzgar ve güneş enerjisi üretimiyle ilgili yasaların düzenlenmesinde yerel yönetimlere, köy kooperatiflerine ve küçük işletmelere tanınan bütün imtiyazlar kaldırıldı ve “serbest piyasa uygulamasına” geçildi. Önceden yerel yönetimlere, köy kooperatiflerine ve küçük işletmelere yenilebilir enerji üretiminde son derece kolaylık sağlanıyor ve 15-20 sene devlet fiyat güvencesi veriliyordu.

Tekellerin lehine politika yapan kapitalist devlet enerji sorununda da farklı bir yol izlemiyor. Yukarıda verilen yenilenebilir enerjiden elde edilen enerji gerçekte çok daha fazla olabilirdi. Federal Eğitim ve Araştırma Bakanlığı (www.bmfd.de) tarafından Mayıs 2013’de hazırlanan bir raporda, “Çok fazla enerji üretildiği için rüzgar santrallerinin devre dışı bırakmak zorunluluğu 2011 yılında üçe katlandı. Sadece rüzgardan elde edilen enerji kaybı 400 Gigawatt/h dolayında oldu – bu ise 90 bin hanenin bir yıllık enerji ihtiyacına denk düşüyordu” deniliyordu. “Yeterince enerjimiz var, nükleer santrallerden biri aşağı çekilebilir” demek yerine, yerel yönetimlere, köy kooperatiflerine ve küçük işletmelere ait rüzgar panellerinin kapatılmasının tercih edilmesi devletin tekel yanlısı politikasını ortaya koyuyor.

TARIM ENDÜSTRİSİ VE ÇEVRE SORUNU

Dünyada yaşayan 7 milyar insanın 9/1’i geceleri karınları aç yatağa gidiyor. Bu insanların %98’i gelişmekte olan ülkelerde yaşıyorlar: 511 milyonu Asya ve Pasifik bölgesinde, 232 milyonu ise Afrika kıtasında. Yeterli/sağlıklı beslenmeme dünya genelinde her yıl 5 yaşından küçük 3,1 milyon çocuğun ölümüne neden oluyor – günde 8500 çocuk! Listeyi uzatmak mümkün…

Dünyadaki tarımsal olanakların ve alanın klasik yöntemlerle 12 milyar insanı rahatlıkla besleyecek düzeyde olduğu da biliniyor. Ama Birleşmiş Milletler (BM) Dünya Gıda Programı (WFP) ve BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) şimdiden kara kara “2050 yılında, dünya nüfusu 9 milyara çıktıktan sonra ne yapacağız?” diye düşünmektedir!

Açlık ve yeterli/sağlıklı beslenmeme sadece gelişmekte olan ülkelerde yaşanan bir sorun değil. ABD’de de milyonlarca insan yeterli/sağlıklı beslenemiyor. Almanya’da her gün 1,5 milyon insan belediyelerin, kiliselerin ve diğer yardım örgütlerinin dağıttığı yemek sayesinde günde bir öğün sıcak yemek yiyebiliyor. Demek ki, dünyada yaşanan açlık (ve yoksulluk) yeterli düzeyde besin üretilmemesinden kaynaklanmıyor, sorun bunlara ulaşmakta yatıyor.

Değişik araştırmalar dünya genelinde her yıl 1,3 milyar ton gıda maddesinin çöpe atıldığını gösteriyor. (WFP raporlarında çöpe atılan yiyeceklerin 330 milyon insanın sağlıklı beslenmesini güvenceye alacak düzeyde olduğunu belirtiyor. Bkz. de.wfp.org/) Bu rakam kelimenin tam anlamıyla o ünlü buzdağının sadece görünen ucu. Bu rakamlar piyasaya sürülen ve satılmadığı için market zincirlerinin çöpe attığı ya da yenilmediği için evlerde çöpe atılan gıda maddeleri. Anlaşılması için Almanya’dan örnek verecek olursak: Almanya’da her yıl 24,5 milyon ton gıda maddesi çöpe atılıyor. Bunun yaklaşık 4,5 milyon tonu özel evlerden, 20 milyon tonunu ise market zincirlerinin çöpe attığı gıda maddesi oluşturuyor.

Buzdağının görünmeyen kısmıyla ilgili ise sadece tahmin yürütülebiliyor. “Deli dana” diye bilinen ve büyükbaş hayvanlarda görülen hastalığın sadece İngiltere/İrlanda ile sınırlı olmadığı bunun bütün Avrupa’ya yayıldığının kanıtlandığı 2001 yılında, Alman hükümeti 400 bin sağlıklı büyükbaş hayvanı öldürüp yaktırdı. AB genelinde toplam 2 milyon sağlıklı büyükbaş hayvan öldürülüp yakıldı. (Bkz. Jean Ziegler, 4.2.2001 tarihli “Die Welt” gazetesi). Bunun nedeni ise “deli dana” hastalığı nedeniyle sığır eti tüketiminin %10 ila 12 arası düşeceğinin tahmin edilmesi ve dolayısıyla fiyatların düşeceği beklentisine karşı AB’nin aldığı önlemdi.

Fakat bu uygulama ne bir ilkti ne de son olacak. Kapitalist tarz endüstriyel tarımın gelişmesiyle birlikte aşırı üretim ve dolayısıyla ürün imha edilmesi de gündeme geldi ve bugün hala devam etmekte. AB’de her yıl milyonlarca metreküp süt, tereyağı, milyonlarca ton sebze, beyaz ve kırmızı et “piyasa dengesini koruma” adına imha ediliyor. Bu, endüstriyel gıda ve tarım sektöründeki sorunun bir yanı.

Diğer tarafta ise, büyük gıda şirket ve tekellerinin üretim tarzlarıyla küçük üreticiye, insan ve çevre sağlığına verdikleri zarar bulunuyor. Giderek artan nüfusun besin ihtiyaçlarını karşılamak, tarımı ve hayvancılığı daha verimli hale getirmek için tabii ki bütün bilimsel olanakların ve gelişmiş teknolojilerin kullanılması gerekmektedir.“Yapay üretme yoluyla bitki ve hayvanlar insan eliyle o kadar değiştirilmişlerdir ki, tanınmaz hale gelmişlerdir. Tahıl cinslerinin kökeni olan yabani bitkileri artık bulmak olanaksızdır. Kendi aralarında bile çok değişik olan köpeklerimizin, hangi yabanıl hayvanlardan ya da çok sayıda ırkları bulunan atların, nereden geldiği bugün bile tartışma konusudur.[22]

Engels’in, “Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü” başlıklı kitapçığında yer alan bu sözleri eleştiri olarak algılamaktan çok insanlık tarihindeki zorunlu olan gelişimin ifadesi olarak algılamak gerekiyor. Ama aynı zamanda tarım ve hayvancılık alanında bilimsel olanakların ve gelişmiş teknolojilerin kullanılmasına sağlıklı bir eleştirel yaklaşımın geliştirilmesinin önemini de içeriyor. “Üstelik, kapitalist tarımdaki her gelişme, yalnız emekçiyi soyma sanatında değil, toprağı soyma sanatında da bir ilerlemedir; belli bir zaman için toprağın verimliliğinin artmasındaki her ilerleme, aynı zamanda, bu sonsuz verimlilik kaynağının mahvedilmesine doğru bir ilerlemedir.[23]

Biraz önce sözü edilen ve büyükbaş hayvanlarda ortaya çıkan “deli dana” hastalığının nedenleri arasında örneğin otobur olan bu hayvanların yemine balık unu ve mezbahalarda ortaya çıkan et atıklarının karıştırılması olduğu iddia edilmektedir. Hayvanların daha çabuk kilo alması, daha fazla süt/yumurta vermesi için uygulanan değişik yöntemler arasında biraz önce belirtildiği gibi kendi hem türleriyle beslenmeden farklı kimyasal yöntemlere kadar değişik uygulamalar söz konusu. Genelde vücut geliştirenlerin kullandığı bir madde olarak bilinen “Anabolika” asıl olarak büyükbaş, küçükbaş, kümes hayvanları ve suni göllerde/havuzlarda yetiştirilen envai balık türleri ve diğer deniz ürünlerinin kısa sürede büyümeleri için kullanılmaktadır.

Hızla kilo almaları için yapılan bu tür müdahaleler nedeniyle doğal savunma sistemleri çöken hayvanlara başta antibiyotik olmak üzere değişik ilaçlar verilmekte, yemlerine farklı kimyasal maddeler ve vitaminler de karıştırılmakta. Bu müdahaleler o kadar yoğun ki dev çiftliklerde hayvanlar modern insanlarda görülen değişik hastalıklara yakalanmaktadır. Stres, sindirim sorunu, kalp yetmezliği, böbrek iflası vb hastalıklar nedeniyle her yıl yüz binlere hayvan telef olmakta. Mezbahaya kadar yaşamayı başaranlar ise milyonlarca emekçinin tabağına konulmakta. Bunları insan vücudunda yaratacağı etkinin ne olduğu konusu hala tartışmalı olmakla birlikte faydalı olmadığı rahatlıkla söylenebilir.

Dev hayvan çiftlikleri “kimyasal bomba”ya benzetilmesine abartı demek ne yazık ki doğru değil. Özellikle hayvanların dışkılarının yer altı sularını zehirlediği biliniyor. Bu kadar kimyasal maddenin karıştırıldığı yemlerle beslenen, hastalanmamaları için ilaç verilen hayvanların dışkılarının doğaya ve çevre sağlığına verdiği zararın ise haddi hesabı yok! Bu tür çiftliklerin etrafında yaşayanların pis kokunun yanı sıra şimdiye kadar görülmemiş hastalıklara yakalanmalarının tesadüf olmadığı da kendiliğinden anlaşılıyor.

Benzeri bir durum besin üretiminde de gündemde. Tarımda genetiği değiştirilen sebze ve meyveler, hazır yiyeceklerin uzun süre korunabilmesi için uygulanan konserve metotlarının (klasik konserve metodu -sebzeleri kaynatıp kavanoza koyma- sanayide hiç uygulanmıyor) insan sağlığı için birçok riski barındırdığı, içine katılan değişik kimyasal maddelerin insan vücudunda nelere yol açtığı henüz tam bilinmiyor ancak tahminler yürütülüyor.

İnsan, hayvan ve genel çevre sağlığının öncelikli olarak gözetilmesi, yan etkileri konusunda kesin bilgilerin olmadığı hiçbir ürünün tüketime sürülmemesi, yapılan AR-GE çalışmalarının gerçek laboratuar ortamlarında yapılması bir mücadele konusu olarak önümüzde durmaktadır.

Bununla birlikte, doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek fazla övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır. Her zaferin beklediğimiz sonuçları ilk planda sağladığı doğrudur, ama ikinci ve üçüncü planda da büyük çoğunlukla ilk sonuçları ortadan kaldıran, bambaşka, önceden görülmeyen etkileri vardır. (…) İşte böylece her adımda anımsıyoruz ki, hiçbir zaman, başka topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi, doğaya egemen değiliz; tersine, etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız, onun üzerinde kurduğumuz bütün egemenlik, başka bütün yaratıklardan önce onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olmamızdan öte gitmez. Ve aslında her geçen gün bu yasaları daha doğru anlamayı öğreniyor, doğanın geleneksel akışına yaptığımız müdahalelerin yakın ve uzak etkilerinin farkına varıyoruz. Özellikle yüzyılımızda doğabilimin sağladığı büyük ilerlemelerden sonra hiç değilse günlük üretim faaliyetlerimizin en uzak doğal etkilerini bile öğreniyor ve onların farkına varabilecek ve dolayısıyla onları denetleyebilecek bir durumda bulunuyoruz.[24]

Feodalizm ve öncesi bir yana, kapitalizmde üretim/tüketim ve çevre sağlığı sürekli bir çelişki içinde olmuştur. Bu çelişki giderek derinleşmekte ve bunun farklı bir yöne gireceğine ilişkin bir ibare de bulunmamaktadır. Yaşadığımız kapitalist sistem “doğabilimin sağladığı büyük ilerlemelerden” insanların, hayvanların ve çevrenin sağlığı ve geleceği için faydalanmamızın önünde engel. Öyle ki bu, bütün burjuva yasalara da yansıyor. Örneğin Alman vergi sisteminde “kâr etme niyeti” (Gewinnerzielungsabsicht”) diye bir madde bulunuyor. Doğal üretim veya hayvancılık yapmak isteyen bir çiftçi belirli bir süre içinde kâr eder duruma gelmek zorunda (bu madde tabi ki bütün işletmeler için geçerli). Eğer uyguladığı yöntemlerle belirli bir süre içinde kâr eder duruma gelmezse vergi dairesi bu küçük üreticiye “kâr etme niyeti olmadığı” gerekçesiyle müdahale edip en kötü ihtimalde mahkeme kararıyla, “iflası bilinçli olarak erteleme” suçundan çiftliğin kapatılmasını sağlayabiliyor.

SONUÇ YERİNE

Bugün gelinen yerde yaşanan çevre sorunlarının (bütün varyasyonları ve yönleriyle) ertelenebilir, ikincil ya da üçüncül öncelikli bir sorun olmadığının görülmesi, bu sorunun sınıf mücadelesinin önemli bir gündemi olarak ele alınması kaçınılmaz hale gelmiştir. İster Kaz Dağı’nda altın arama, ister Karadeniz bölgesindeki HES’ler, Türkiye’nin değişik tersanelerinde yurtdışından getirilen kimyasal atık dolu eski gemilerin hurdaya dönüştürülmesi, kanalizasyon sistemi olmadığı için derelere akıtılan atıklar veya arıtma tesisi olmadığı için şehir kanalizasyonuna bırakılan kimyasal atıklar, ister GDO’lu besinler ve Anabolika verilen hayvanlar, hava kirliliği veya bir başka ülkedeki nükleer kaza olsun; bütün bunlar asıl olarak emekçileri etkilemektedir.

Çevre sorununun sistem sorunuyla birleştirilmesi, onun gerçek nedenlerini (kâr amaçlı kapitalist üretim -ve tüketim- tarzı) ortaya koyarak işçi ve emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için verilen mücadeleyi daha kapsamlı örgütleme anlamına geliyor. Bu, aynı zamanda, ülkenin değişik bölgelerinde ve alanlarında birbirinden bağımsız devam eden mücadeleleri birleştirmek için daha fazla çaba harcanması gerektiği anlamına da gelmektedir.

Toplumun daha yüksek bir iktisadi biçimi açısından, tek tek bireylerce, yeryüzünün özel sahipliği, bir adamın ötekine özel sahipliği kadar saçma görünecektir. Bütün bir toplum, bir ulus bile, ya da hatta hepsi bir arada var olan toplumların tümü birden bire yeryüzünün sahibi değillerdir. Bunlar onun yalnızca zilyetleri, yararlanma hakkı sahipleridir, ve boni patres familias (iyi aile babaları) gibi onu gelecek kuşaklara, ilerlemiş bir durumda devretmeleri gerekir.[25]


[1] 2014 Temmuz ayında 7 bilimcinin yaptıkları bir keşiften sonra hazırladıkları 35 sayfalık raporlarında şu görüşü savundular: Artvin halkının bir tercihle karşı karşıya olduğunu, ruhsat alanının ve şehir merkezinin ya bu haliyle korunacağını, ya da madenciliğe açılacağını, ikisinin bir arada olamayacağını, alınması düşünülen tedbirlerin esasen riski ortadan kaldırmasının mümkün olmadığını belirtmişlerdir. Bkz. www.ormancilardernegi.org/icerik_detay.asp?Icerik=1433

[2] Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği, Sol Yayınları, Ankara, sf. 230-231

[3] Karl Marx, Kapital III. Cilt, Sol Yayınları, Ankara, sf. 676

[4] Bkz. www.igmetall.de

[5] Dünya Sağlık Örgütü 1997 Raporu

[6] http://www.ozgurlukdunyasi.org/arsiv/8-sayi-205/85-kot-kumlama-atoelyelerinde-calan-ciler-ve-silikozis-hastal-beyazlayan-kotlar-kararan-hayatlar

[7] J. Stalin, Eserler, Cilt 16, İnter Yayınları, Ankara, sf. 282-283

[8] Karl Marx, 1844 Elyazmaları, Sol Yayınları, Ankara, sf. 189

[9] Değişik kaynaklara göre, doğadan yıllık ortalama 450 Gigaton (1 Gigaton = 1.000.000.000 ton / 1 ton = 1.000 kg) karbondioksit (CO2) farklı kanallardan atmosfere yayılmakta. Ancak bu miktar “doğal tüketim” aracılığıyla (fotosentez yoluyla) tekrar ayrıştırılmakta ve salınım nötr hale getirilmektedir. Fakat bu doğal denge sanayileşmeyle birlikte giderek bozuldu. Doğal CO2 emisyonuna ek olarak, her yıl ortalama 30-50 Gigaton CO2 atmosfere “insan eliyle” salınmakta ve bunun yeniden doğal tüketimi ise gerçekleşmemektedir. CO2’nin atmosferdeki kalma süresi ya da doğal tüketimi yaklaşık 120 yıl sürdüğü içinse, atmosfere ek olarak salgılanan CO2, sera etkisini sürekli artırıyor. Sera gazı salımını net olarak sıfıra düşürmek için pratik olarak doğanın fotosentez yoluyla tükettiği CO2 miktarının yanı sıra değişik teknik yöntemlerin geliştirilerek sanayide, yakıtlı motorlarda ve ısınmak için evlerde ortaya çıkan CO2’nin aşağı çekilmesine ağırlık verilmesi, mümkün olan yerlerde elektro motorların kullanımının yaygınlaşmasının teşvik edilmesi, özellikle sanayide ortaya çıkan CO2’nin yakalanıp hammadde olarak yeniden üretim sürecine katılması sağlanması gerekiyor.

[10] Ulaşım-toplu taşımacılık/taşımacılık buna bağlı şehir planlamacılığı, bu sorunu çözmede önemli bir gündem olmasına rağmen, yazının konusu gereği burada buna değinmiyoruz.

[11] Musk, 2015 sonunda gerçekleştirdiği ziyarette Berlin’de gazetecilerle yaptığı sohbette “Büyük otomobil üreticilerine elektro otomobilin mümkün olduğunu göstermek istedim”  dedi.

[12] www.np-coburg.de/lokal/coburg/coburg/Elektroauto-in-Coburg-erfunden;art83423,1491254

[13] Emekli İmar Amiri Klose, Orta Avrupa Motorlu Araçlar Derneği Başkanı, 30 Eylül 1897

[14] Bkz: www. eea.europa.eu/

[15] Almanya’da elektrik santralleri 20 yıl öncesine kadar elektrik üretmek için harcanan enerji kaynağının (kömür, gazyağı ve doğalgaz) üçte ikisini kaybediyorlardı. Eski santrallerin modernleştirilmeleriyle harcanan enerjini verimlilik oranı %38’e, yeni kurulan kömür termik santrallerinde bu oran %45’e, doğalgaz termik santrallerinde ise verimlilik %55 dolayındadır. Üretimdeki enerji kaybına, enerjinin yüksek gerilim (220 bin – 380 bin Volt) ve orta dereceli gerilim (30 bin – 110 bin Volt) hatları aracılığıyla ulaştırılmasında meydana gelen kayıplar, enerjinin yerleşim bölgelerine naklinde meydana gelen kayıpları da hesaba kattığımızda bugün bile toplam %60 dolayında bir kayıptan söz ediliyor. (kaynak: www.bundesnetzagentur.de) Yani elektrik üretimi için yakılan bir ton kömürün 600 kilosunun enerjisi bugünün Almanya’sında boşa gidiyor, daha geri teknolojinin kullanıldığı ülkelerde bu oran çok daha yüksek düzeyde.

[16] Nükleer enerji kazanımı aslında çok basit (!) bir yöntemle gerçekleşiyor. Atomlardan enerji kazanmak için, atom çekirdekleri nötronlarla çarpıştırılıyor ve atomun çekirdeği parçalanıyor. Bu işlem (Fisyon) sayesinde ortaya enerji ve radyoaktif ışınlar çıkıyor. İşlem esnasında her atom çekirdeğinin parçalanmasında iki ila üç yeni nötron oluşuyor. Bu nötronlar, parçalanmak için reaktör çubuğuna yerleştirilmiş diğer atom çekirdeklerine çarpıyor. Böylece “denetimli zincirleme reaksiyon” oluşuyor. Değişik soğutma sistemleri ve kimyasal bileşimlerle sürece müdahale edilerek “denetimli zincirleme reaksiyon” sürdürülüyor, gerektiğinde nötronlar çekilerek sonlandırılıyor. Soğutma sistemlerinde ve kimyasal bileşimin reaktöre girişinde oluşan bir hata sonucu “denetimli zincirleme reaksiyon” son buluyor ve “denetimsiz zincirleme reaksiyon” başlıyor. Böyle bir durumda ise plütonyum veya uranyum atomlarının yerleştirildiği çubuklar kısa bir süre içinde bin dereceden fazla bir ısı oluşturuyor ve soğutma için reaktörde bulunan su kendi içinde hidrojen ve oksijen olarak ayrışıyor ve dolayısıyla son derece etkili bir patlayıcı gaz oluşuyor. İlk etapta bu gaz patlıyor ve reaktörün iç ve dış güvenlik zırhlarına zarar veriyor. Bu arada soğutulamayan nükleer çubuklar 2000 dereceden fazla bir ısıya ulaşarak eriyor ve ana zırhı eritip, nükleer bir lav halinde toprağa karışıyor. Bu bileşim yeraltında suya kavuştuğu an çok güçlü bir patlama (yanardağlarda lavın suya ulaşması durumunda olduğu gibi) yaşanıyor ve radyoaktif dalgalar çevreye yayılıyor.

[17] Toplam 6852 adadan oluşan Japonya’nın tümü volkanik adalar durumundadır. Ülke dört tektonik tabakanın (kuzeyde “Kuzey Amerika Tabakası”, batıda “Avrasya Tabakası”, güneyde “Filipin Tabakası” ve doğuda ise “Pasifik Tabakası”) kesiştiği bölgenin üzerindedir. Sürekli hareket halinde olan tabakalar sürtüştükleri gibi zaman zaman  (bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Levha_hareketleri#Levha_hareketleri) birbirine takılırlar, yeterli düzeyde basınç geliştiğinde büyük bir enerjiyle birbirinden koparak deprem ve denizlerde tsunamilere neden olurlar.

[18] Bazı kaynaklar söz konusu yedek soğutma sistemi jeneratörlerinin depremden sonra çalışmaz hale geldiğini ileri sürüyorlar.

[19] Plütonyum yüksek derece radyoaktif ışın salgılamasının yanı sıra en zehirli maddelerden biridir, birkaç miligramı dahi öldürücü etkiye sahip. Radyoaktif maddeler yaşayan bütün hücrelerin yapısını bozar ve kanser türü hastalıklara, ölüme neden olur. Radyoaktif maddeler, sermaye yanlısı bilimcilerin de kısa bir süredir kabul ettiği gibi, tahmin edilenden daha tehlikeli olup, “insanlar için alt sınır” diye bir sınır yoktur.

Doğada uranyum kaynakları sınırlıdır; şuan dünya çapında aktif olan 440 nükleer santralin ihtiyacı için ancak 40-60 yıl arası bir kaynak mevcuttur. Yani Atom enerjisi sınırsız değildir. Uranyumun kazanılması, kullanıma hazırlanması ve gerekli yerlere sevkiyatı kendi başına çok tehlikelidir. Çünkü her işlemde çevreye radyoaktif ışınlar saçılıyor. Ve bu süreçte yaşanan kazalarla çevreye (doğaya ve insanlara) verilen zarar artıyor.

Kazalar, atom teknolojisinin kullanımının üzerinde Demoklesin kılıcı gibi sallanmaktadır. Harrisburg (1979 ABD) ve Çernobil (1986 Ukrayna) santrallerinde yaşanan kazaların etkileri hala sürüyor. Bunun yanı sıra birçok nükleer santralde çok sayıda “küçük” kaza olmasına ve radyoaktif sızıntı gerçekleşmesine karşın sermaye ve hükümetleri bunları genellikle kamuoyundan gizliyorlar. “Normal” çalışan nükleer santrallerin çevresinde başta kan kanseri olmak üzere birçok kanser türü genel ortalamanın üstünde olduğu değişik araştırmalarda kanıtlanmıştır. Kuzey Almanya’da “Elb-Marsch Lösemisi” (kıyılarında nükleer santrallerin bulunduğu iki akarsu) tanımlamasının tıp diline geçmesi tehlikenin boyutun gösteriyor. İstatistikçiler yaptıkları hesaplarda bir nükleer santralde çekirdek erime riskinin 10 bin yılda 1 olduğunu ortaya koyuyorlar. Halen 440 nükleer santralin aktif olduğu göz önüne alındığında bu risk 23 yıla düşüyor!

Nükleer santrallerde kullanılan uranyum veya plütonyum belli bir süre sonra işlevini yitiriyor ve enerji üretiminde kullanılmaz hale geliyor. Fakat geri kalan nükleer atıklar son derece tehlikeli olduğu için büyük bir itinayla korunmak ve depolanmak zorundalar. Atıklar on binlerce yıl daha etrafa radyasyon yaymaya devam ediyor. Fakat dünyanın hiçbir yerinde bu tür atıkların süresiz depolanabileceği bir yer yok! Bütün nükleer atıklar “geçici depolarda” biriktiriliyor. Bunlardan bazıları, örneğin Almanya’nın Aşağı Saksonya Eyaleti’ndeki Asse I ve II deposunda (kullanılmayan tuz madeni) olduğu gibi, su sızıntıları ve göçmelerle çevreye son derece zarar vermekte. Ayrıca sadece araştırma yapma üzerine kurulan birçok nükleer tesis yıllar önce kapatılmasına karşın (Jülich KFA) atıkların depolanma sorunu çözülmediği için çürümeye terk edilmiş bulunuyor. Söz konusu atıklardan atom bombası vb. tür atom silahları yapılabilir. Bu aynı zamanda bugün nükleer enerjiyi sivil ihtiyaçlar için kullanan bütün ülkelerin rahatlıkla atom silahı üretebileceği anlamına geliyor! (Alman birinci televizyonu ARD’nin www.tagesschau.de/inland/faqatom100.html sayfasından, www.greenpeace.de sayfasının 1986-2012 dönemine ait değişik yayınları ve “Nükleer Savaşın Önlenmesi İçin Uluslararası Hekimler Birliği”nin www.ippnw.de isimli internet sayfasından derlenmiş ve kısmen yorumlanmıştır.)

[20] Nükleer fisyon işleminde atom çekirdekleri nötronlarla çarpıştırılıp atomun çekirdeği parçalanırken nükleer füzyon işleminde nükleer kaynaşma gerçekleştiriliyor: iki hafif element nükleer reaksiyonlar sonucu daha ağır bir element oluşturuyor. Bu işlemde aynı nükleer fisyonda olduğu gibi çok büyük enerji ortaya çıkıyor. Örneğin güneşin (ve diğer yıldızların) birer nükleer santral olduğu söylenir – ama bu “doğal santraller” nükleer fisyon değil nükleer füzyon yöntemiyle çalışmaktadırlar. Bu yüksek sıcaklık ve basınçta madde plazmaya dönüşüyor. Bu reaksiyonda elektronlar atomun üst kabuğundan ayrılıyor ve elektronlardan ve bağımsız atom çekirdeklerinden (iyon) oluşan, elektrik akımı gerçekleştiren bir bileşim ortaya çıkıyor. İyonlar çarpıştıklarında birbirilerini fisyonda olduğu gibi itmezler aksine kaynaşarak Helyum çekirdeğine dönüşürler. Bu kaynaşmada bir nötron ve olağanüstü enerji ortaya çıkar. Füzyon için kullanılan bir gram “yakıtla” 90 bin kWh elektrik üretilebilir. Bu da yaklaşık 11 ton kömürün yakılarak elde edildiği enerjiye denk düşer. (bu konuda www.golem.de sitesinde yer alan Almanca kaleme alınmış ve Nature dergisin değişik sayılarından çevrilmiş bilimsel makalelerden faydalanılmıştır.)

[21] bkz. www.diken.com.tr/the-national-interest-turkiye-gizli-gizli-nukleer-silah-uretmeyi-mi-hedefliyor/

[22] F. Engels, Doğanın Diyalektiği, Sol Yayınları, Ankara, sf. 226

[23] Karl Marx, Das Kapital I. Cilt, sf. 518

[24]  F. Engels, Doğanın Diyalektiği, Sol Yayınları, Ankara, sf. 228-229

[25] Karl Marx, Das Kapital III. Cilt, Sol Yayınlar, Ankara, sf. 681